Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
Referandum Siyasetleri
11 Mart 2017 Cumartesi Saat 22:36


Siyasete esas teşkil eden iki mühim mesele var. Birincisi siyaset yapan grupların içinden çıktıkları veya temsil ettiklerini iddia ettikleri kendi sosyal/sınıfsal konum gereği oluşturdukları siyaset ilgileri münasebetiyle içkin bir hal alan dost-düşman ayrımı yapmak ile buna bağlı çatışma-uzlaşma ilişkisi içerisinde sürdürülebilir politikalar üretebilme konusu. İkincisi ise bütün bir ülkeyi ilgilendiren (örneğin savaş hali gibi) istisnai durumların belirlenmesini ve bu olağanüstü durumlarda ülkenin kaderini çizecek olan kararların devlet teşkilatında kim veya kimler tarafından alınacağı meselesidir. 


Carl Schmitt ’’bir siyasal sistemde cereyan eden hadisenin istisnai bir durum olduğuna kim karar veriyorsa, egemen (otorite) o’dur, istisnai durumu ise devletin varlığına kastedilen veya buna benzer bir şeyin ortaya çıktığı durumdur’’ diyor.


15 Temmuz darbe teşebbüsü istisnai bir durum olarak Türkiye tarihine geçti. Bu tescili o meşum gece boyunca cereyan eden olaylar karşısında devlet adamı otoritesini elinden bırakmayan Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan yaptı ve ardından hızla hareket ederek devletin yeniden yapılandırılmasının ileri derecede bir ihtiyaç hali oluşturduğunu tespit etti. O günden beridir de pek çok değişiklik yaşandı. Siyasetin en görünür yüzü baskı altında doğru karar verebilme yeteneğidir. Yakın tarihe baktığımızda ise 28 Şubat post-modern darbesinde N.Erbakan bu şekil bir devlet adamı duruşunu sergileyemediği için siyaset alanından silindiğini görüyoruz.


15 Nisanda referandumunda aşağı yukarı oylanması istenen bu otorite-eli şeklinde özetlenebilecek ruhun devamının sağlanması veya olağanüstülüğün kaldırılması yönünde olacak. Zaten kimse halkın onayı alınmak üzere re-ferre (referandum: re-ferre(it.); geri götürmek, başvurmak) edilen anayasa değişikliği maddeleri üzerinde pek kafa yormuyor. Zihinlerimiz arka planda, istisnai kararlar alabilecek bir otoriteye bağlanmanın gerekli mi? Yoksa gereksiz mi? Olduğunu anlamaya çalışıyor. Eğer bağlanmamız elzem ise bu teslim oluşun, kime ve nereye kadar olacağının cevabını bulmaya uğraşıyor. Her seçim bağlanmaktır çünkü.


Şu ana kadar bu müşkülatı sağlıklı bir şekilde tartışıp, olumlu veya olumsuz yönde olsun bir dizi çıkarıma varabildiğimiz söylenemez. Siyasetçilerin ekranlar aracılığı ile halka yaptıkları beyanatlar pembe hayallerden veya gelecekte vukuu bulaması muhtemel karanlık tablolar çizmekten öteye geçmiyor. Ülkeler için hukuki açıdan mükemmel bir anayasaya yazabilmiş olmak çokta önemli değil. Asıl üzerinde durulması gereken sorunları çözme yeteneğine sahip, toplumsal çatışmaları en aza indirmeyi başaran, toplum için gerekli değişimleri gerçekleştirmeye müsait olan bir siyasi zemini yaratan yasalara sahip olabilmek ve bu durumu işler halde tutabilmektir. Bizim gibi yüzlerce maddelik yazılı anayasası olmayan İngiltere, yüz yıllardır parlamenter demokrasiyi layıkıyla işleten gelişmiş medeni bir ülke, o da işin cabası. 


İktidar partisi referandum siyasetini, ülkesel boyutta halka ve devlete tehdit oluşturan terör örgütlerinin ‘’hayırcı’’ tavrını iç siyasetin konusu haline getirerek tam bir dost-düşman ayrımına dayalı retorik izliyor. İktidar, dost- düşman ayımı yeteneğini kaybetmenin, siyaset yapma olanağını yitirmiş bir partiye dönüşmek olacağı bilgisinden hareketle ve ‘’biz halkın ta kendisiyiz’’ peşin önermesinde bulunarak, halk ile kendi iktidarının aynı şeyler olduğu bir özdeşlik durumu yaratma yoluna başvuruyor ve bu argüman sayesinde de referanduma getirdiği anayasa değişikliği maddelerini sanki doğal bir sürecin sonuymuşçasına oylamaya sunuyor.


Yani, devletinden başka yerleşik düzeni olmayan Türk halkının düşmanları 15 Temmuzda devletin can damarını kesmek istedi, buna mukabil bizde devletin bekası için gerekli olan bu anayasal reformları yapmak zorunda kaldık, çünkü siyasette önemli olan ilk şey, her türlü şartta doğrulukla ve ahlaki, hukuki endişenin üstüne çıkarak düşmanı belirlemektir diyor. Bu yüzden devlet yönetiminde bir otorite-elinin varlığı şarttır şeklinde bir tez ile referandum maddelerini savunuyor. 


Muhalefet kesimleri ise hayırcı söylemlerini en başından beri, yani 2002 seçimi sonrasında dillendirdiği ‘’sağ çoğunluk’’ iktidarının önünde sonunda ülkede ‘’mutlakıyet’’ rejimine evirileceği tezi üzerine kurdu. Ana muhalefetin 15 Temmuz gecesi ve sonrasında izlediği performansa bakıldığında, iktidarın darbe teşebbüsünü otoriterleşmeye giden yolda basamak olarak kullandığı veya bu görüşe yakın olarak, iktidarın iç tehdit algılamalarının bir yanılsamadan ibaret olduğu izlenimini halka yaymaya çalışmakta. Bizim sol’umuzda, Avrupalı sol’da bulunan ana ilkelerden şaşmamak kaydıyla müzakereci-uzlaşmacı siyaset tarzı geçer akçe kabul edilmiyor, iktidar ne demişse tersini savunmak erkânı usulden kabul ediliyor. 


Aslında muhalefette siyasetini basit bir dost-düşman ayrıma dayalı yürütmekteydi, özellikle kendisine oy vermeyen halk yığınları hakkında sarf ettiği galiz ifadeleri ile bunu alenen belli ediyordu, fakat bu referandum da -şimdilik- eski seçim kampanyalarındaki gibi hakaretamiz bir dil kullanmıyor. Daha toparlayıcı, kapsayıcı, halkçı davranmaya özen gösteriyor. Eskiden sol sağ idi, sağ da sol, şimdi siyaset mecrasına girdi diyebilir miyiz acaba? Yoksa daha erken mi?


Yeryüzünde bilinen ilk plebisitin kaynağı olan Roma’da, Patriciler (yönetici sınıf) kendilerinin ilk senatörlerin (paterler) varisleri olduklarını iddia ederek, bütün idareci ve rahiplerin haklarının kendilerinde bulunması gerektiğini savunurlar. Buna isyan eden pleb’ler (halk) Aventino dağına çekilerek kendi dini ibadet yerlerini inşa ederek, kendi idarecilerini ve dini görevlilerini (Tribunus) seçerler. Daha sonra iki sınıf arasında (MÖ.451-450) barış yapılarak ‘’12 Levha Kanunları’’ olarak adlandırılan ortak yasalar yayımlanır. Bu kanunlar sadece Roma Hukukunun değil aynı zamanda insan hakları beyannamesinin de temeli sayılmaktadır. 


Tarihi olayların gösterdiği gibi referandumlar toplumsal hayata yeniden dönüş için, kamu idaresini tesis için bir teslimiyet seçimidir, en büyük özgürlük ise kime teslim olacağını bilmektir. Türkiye’de artık hiçbir kimse veya hiçbir zümre kamusal hayatın dışında tutulmamalı, kamunun imkânlarından eşit şekilde yararlanmalı, Türkiye etnik milliyetleri, dini ve mezhebi inanç sahipleri, kültürel ve sosyal sınıfları ile kendi özel bütünlüğünü oluşturmalıdır.


Siyaset iktidar ilişkileri ve mücadelesidir evet ama devlet ve siyaset aynı şey demek değildir. Devletin olmadığı durumlarda da siyaset hep var olmuştur. İbn-i Sina’ya göre siyaset kavramı mükemmelliğe ulaşmak için gerekli beşeri faaliyetleri ve alışkanlıkları araştıran bir ilimdir. Kendisine zararı dokunmasın diye tabiatı kontrol teknikleri geliştiren insanoğlu, siyaseti de sorunlarına çözüm üretme odaklı kullanmasını öğrenmek zorundadır. Gelişmiş ülkelerde toplumsal anlaşma (anayasalar) herkesin güvende olması ilkesine göre yapılır. Bizde ise işler genelde tam tersine göre çalışıyor ve devlet karşısında hemen hiç kimse kendini güvende hissetmiyor. Yani uzlaşmacı sürdürülebilir politikalar üretme ve ülkemizi daha yaşanabilir kılma konusunda hala medeni seviyenin gerisindeyiz.


Bu referandum mümkünse diğer bütün seçimlerden daha özgür bir ortamda yapılmalı. Bana kalırsa bir ay öncesinden seçim yasakları devreye alınmalı. Her tahakküm girişimi seçimin de seçmenin de önemini azaltır. Birileri ceberut devletin geçmişte muhafazakâr sınıfa yaşattığı korkuyu hatırlatarak oy devşirme peşindeyken, karşıt kesimler ise bildik ‘’1923 ruhundan’’ veya ‘’Osmanlı fobisinden’’ aşırma histerilerle kitle iradesine ket vurmaya çalışmakta. İdeolojik bürokrasi son nefesini 27 Nisan e-muhtırasında verdi, onu diriltmeye kimsenin gücü yetmeyeceği belli iken, Osmanlı’da geri gelmeyecek bir hayal sahnesinden ibarettir artık. Ancak hayatın ön koşulu olarak değişimler zaruridir.


Kendi tercihimde halen kararsız olduğum gibi, referandumda hangi sonuç çıkacağından da emin değilim. Siyasal fuaye ise ipe sapa gelmez şayialar, yüzde bilmem kaçlık anket dilimleri ile dolu. Kimisi kendini Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta vehmediyor, kimisi on yılda on beş milyon genç yarattığını zannediyor. 


Başka bir konu hakkındaki sohbetinde ’’… Çapraz okumaları sevmeyen tüm tarih okurları gibi, maalesef standart okur da bağnaz ve cüretkâr ifadelere bayılır. Ne şarkta ne de garpta, Fatih gibi ötekine bu kadar rahat ve sahiplenerek davranan aydın bir monark kişilik bulunabilir...’’diyen İlber hocaya kulak verirsek eğer başkanlık kötü bir şey olmaya da bilir. 


Fakat Fatih gibi üç tacı birden sahiplenebilen, çağının ve çağdaşlarının standartlarının üzerinde iyi eğitimli, entelektüel bir devlet adamımı nerden ve nasıl bulsun bu memleket? Hem de bu devirde? Avrupalının 18nci yüz yılda yaşadığı eğitim seferberliğinin küçük bir benzerini yaşmasa da caddelerinin pıtrak gibi Ferrariler, Porscheler ile dolup taştığı ancak trafik kurallarını hiçe sayan kullanıcıların tabelalardaki işaretleri de anlayamamasından ötürü belediyelerin otoyolları deveboynu tümsekler ile kapattığı 2017 Türkiye’sinde! Heyhat işimiz hiç de kolay değil.



Bu yazı toplam 4077 defa okundu.





Erdem Yılmaz

Vural bey referandum hadisesinde en son Hollanda krizine bakalım.
Ortada ciddi bir kafa karışıklığı var;
Yaşanan olayların tırmandırılmasının nedeni iç siyasete mesaj vermek. Ancak iç siyasette malzeme olarak kullanman için, tartışmadan üstün çıkman gerekiyor. Beni konuşturmadılar demek ilk etapta ses getirse de prim yapmaz, tam tersine bir yenilmişlik hissi yaratır.
AKP siyasi geçmişi boyunca böyle bir hata yapmadı, gerek DAVOS gerek AB hep atarı yapan taraftaydı ve bu durumda büyük çoğunluğu memnun ediyordu.
Şimdi, ise Hollanda tarafından kapı dışarı edilmiş bir bakan var, söz konusu kitle örneğin Rusya karşısında geri vitesi kabul edebilir, sonuçta Rusya egemen bir güç ama Hollanda karşısında yaşanan bu durumun pek açıklaması olacağını sanmıyorum.

İnsanların bu tür olaylar karşısında safları sıklaştırmasını bekliyorsanız, bir şeyler vaat etmeniz gerekir.
Mesela, türbanı üniversiteye sokmazlar '' iktidara gelince sorumlulardan hesap soracağım'' dersiniz, DAVOS da ''bir daha gelmeyeceğim'' dersiniz sorun yok.
Ancak bu kriz de söyleyecek bir sözünüz yok, bahsettiğiniz yaptırımların hiç biri Hollanda'yı etkilemiyor, dolayısıyla, etkilemek istediğiniz seçmen bunu görür. İktidarın bugüne kadar, biz altta kalmayız, egemen gücüz söylemleri hep tuttu çünkü hep kazanma hissi vardı. Ama bu sefer kaybetme hissi var. Adamlar, Türkiye cumhuriyeti bakanını kapı dışarı ettiler. Bundan sonra ne yaptırımı uygularsan uygula bu travma Türkiye'nin lehine olmaz.

12 Mart 2017 Pazar Saat 14:07
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net