Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
Orada Kimse Var mı?
30 Mart 2017 Perşembe Saat 18:49


Dünya tarihinin son beş yüz yıllık geçmişini şekillendiren gelişmelerin yaratıldığı bir bölge kuzeybatı Avrupa. Bütün bu olup bitenlerden önce insanlık, avcı-toplayıcı bir tür olarak taş devri çağlarından ilk tarım topluluklarının kurduğu devreye kadar geçen binlerce yılda ancak bir arpa boyu kadar mesafe kat etmişti. Orta doğulu tarım toplumlarının üzerinde rüzgâr gibi esen ‘’dağ adamları’’ adını verdikleri istilacılar, yeryüzünde demiri ilk işleyen Proto-Çerkes veya Kasit kabileleri Anadolu ve Mezopotamya’nın ovalı halklarını demir madeni ile tanıştırdı.


İşlenmesi nispeten daha kolay ve dayanıklı demirden her türlü tarım aleti ve savaş araçlarının yapımının öğrenilmesi ile başlayan demir çağı, tarım toplumlarının üretim miktarının katlanmasına, tüketim fazlası ürünlerin pazarlanması ile de ticaretin önünü açılmasına, ticaretin gelişkin hale gelmesi ise değişik topluluklar arasında temasın artmasına ve gerek kültürel gerekse teknik birikimlerin değiş tokuşuna olanak sağladı. Bu sayede bereketli ovaların tarım toplumları serpilerek gelişti, genişledi.


Üretim tekniklerinin ıslahı, ticari ürünlerinin mali getirisinin ve artan insan nüfusunun kontrol edilmesi ihtiyacı toplum üstü siyasal yapıların kurulmasına yani şehirleşmeye, devletleşmeye kadar vardı, kimi yerlerde bu süreç merkezi büyük kara imparatorluklarının kurulmasına dek ilerledi. 


İnsanlık 15nci yüz yıla gelinceye dek geçen birkaç bin yıl boyunca da demir çağının getirdiği faydalar ile yaşadı. Avrupa, büyük Roma İmparatorluğunun kavimler göçü nedeni ile önce doğu-batı olarak ikiye ayrılması (M.S.395) daha sonrada batı Roma’nın çöküşü ile (M.S.476) feodal döneme girdi. Feodal dönem denilen geçiş süreci bizim anladığımız şekliyle bir başına buyrukluk, köy ve kasabaların anarşizme varan bir özgürlük içinde keyfe keder yaşaması değildi. Devlet her zaman vardı, ancak Roma’dan sonra onlarca parçaya bölünen Avrupa’nın ülkeleri kendi içlerinde de yüzlerce parçaya bölünmüş, her vadi soylu bir beyin uhdesinde kalmıştı.


Ancak bu böyle gitmeyecektir, yavaşta olsa gelişen mamul üretimi ve ticaretin getirisi sayesinde mali yönden zenginleşen kentli burjuvazi, krallara mali kaynak sağlayarak derebeylerine karşı bağımlılığını azaltacak kadar güçlenmişti. Ateşli silahların gelişimi ise hendeklerle çevrili şatolarda yaşayan soylu beylerin, kralların paralı askerlerden oluşturduğu ordulara karşı eskisi kadar güvende olmadığı gerçeğini ortaya çıkardı. 


15nci yüzyıla gelindiğinde feodalizm etkisini kaybetmek üzeredir.  Serbest ticaret ve siyasette söz hakkı arzu eden burjuvazi bir yandan yandaşı olan kralları askeri tehlikelere karşı feodal beyler karşısında tahkim ederken, kendisi de üzerindeki mali ve dini baskıyı artıran Vatikan’ın kilise boyunduruğunu kırmaya çalışmasına yardım eden ‘’Reform Hareketine’’ düşünür ve vaizler yetiştirmeye çabalıyordu. 15nci yüzyıl, kapitalizmin yaratıcı gücü olan kuzeybatı Avrupa halklarının, yeni bir din anlayışıyla birlikte dirilişine tanıklık eder.


İki grup, reformcular ile tutucular, İspanya-Almanya-Avusturya toprakları ile Avrupa’nın büyük kısmını miras yolu ile tacında birleştiren Habsburg hanedanlığının yönetimindeki Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun Protestanlara hayat hakkı tanımaması ile 30 yıl savaşları adını alan büyük kavgaya tutuşur. Protestan ülkeler kimi küçük Alman prenslikleri, Danimarka ile kapitalizmin beşiği Felemenk ülkeleri (Hollanda-Belçika-Lüksemburg) ile kuzeydeki İsveç ve İngiltere’dir. İngilizlerin dışarıdan destek verdiği Danimarka ile İsveç savaşta sıra ile yenilirler. Ancak Felemenk direnir. Koyu Katolik olmasına rağmen Habsburg hanedanının aşırı bir şekilde güçlenmesinden çekinen Fransa, Hollanda’ya destek olur. Böylelikle Fransa Katolik kilisesinin baskısı ile 12nci yüzyılda güneydeki Katharlara yaptığı soykırımın benzeri bir suça tekrar bulaşmamış olur.


Hollanda ve İngiltere savaşlardan en karlı çıkan iki ülkedir. Fransa ise Habsburgların geriletilmesi ile Avrupa ana karasında lider ülke konumuna yükselmişti. Almanya ise birliğini gerçekleştirebilmek için 19ncu yüzyıl sonunu (1815–1871 arası Alman birliğinin kurulması) beklemek zorunda kalacaktı. Fransa, Avrupa anakarasındaki üstünlüğünü bir dizi diplomatik hata ve 1871 Sedan muharebesindeki ağır yenilgisi neticesinde Almanya’ya devredecekti. 


Katolik-Protestan din savaşları olarak görünse de aslında, klasik otoriter baskıcı mutlakıyet monarşilerine karşı kapitalizmin ilk zaferi 30 Yıl Savaşlarıdır. Hollanda ve İngiltere dünyanın o güne dek gördüğü en büyük donanmaları ve deniz ticaret filolarını ardı ardına denize indirmiş, giderek büyüyen kapitalist ticaret ağlarını kurmaya başlamışlardı. Bu topraklar ileride ticaret kapitalizminin yerini alan savaş kapitalizminin yani sömürgeciliğe dönüşen gücün çanağı olacaktı. 


Zavallı İspanya ise en büyük zarara uğrayan taraftır, coğrafi keşifler sonucunda nispeten küçük bir emek ve maliyet karşılığında işgal ettiği bütün bir güney Amerika kıtasından transfer ettiği altın ve gümüş meblağını bu savaşlarda tüketmiş ve tarih sahnesinde kendisine ayrılan köşeye çekilmek mecburiyetinde kalmıştır. Portekiz ise 1755’de yaşadığı büyük deprem felaketinin etkisinden kurtulamadığı için eski gücüne bir daha kavuşamamıştır. 


Felemenk ülkesi ise kuzeyde Utrecht birliği adı altında ve bu birliğin katılımcı prensliklerinden birisi olan ‘’Orange’’ prensliğinin yöneticisi I. Willem ile birlikte Hollanda’ya dönüştü. Aslında Hollanda’nın bir parçası olan Belçika, Katolik nüfusu yüzünden İspanyolların elinde kaldı ve daha sonra Belçika Krallığı adını adlı, Protestan azınlık ise kuzeye göç etti. Fakat iki devlette çok geçmeden kapitalist sömürü için Afrika’yı müstemleke haline getirmede birbiri ile yarışacaktı. 


1618–1648 yılları arasında cereyan eden 30 Yıl Savaşları kapitalizmin zaferi ve yeni bir dünya düzeninin kurulacağının ilk belirtileriydi. Nitekim bir dizi anlaşmayı içeren Westphalia barışı, Napolyon savaşları ile kesintiye uğrasa da, birinci dünya savaşına kadar Avrupa kıtasında uluslararası düzeni kuran hukukun temel taşı olmaya devam edecekti. Burjuvazinin serbest ticaret ve inanç hürriyeti talep karlığı sanayi devrimine giden yolu açmıştı.  


Şimdi yıl 2017, Almanya ve Hollanda ile Avrupalının orta doğuya açılan kapısı Türkiye, çatışma/kriz halinde. Almanya 15nci yüzyılda kendisini üç buçuk asır süreyle dünyaya yön tayin eden devletler çizgisinden uzaklaştıran hataları tekrar etmek istemiyor. Nerden bakarsak bakalım hala dünyanın en gelişmiş ve müreffeh bölgesi olan kuzey batı Avrupa’yı, BAB şemsiyesi altında birleştirip arkasına takarak, İngiliz güdümlü Amerikan gücünden ‘azat’ olmak istiyor. Diğer yandan tek başına dünyanın 4ncü büyük ekonomisi olması hasebiyle de yenidünya düzeninin kurulmasında söz sahibi şahsına münhasır ‘Avrupa Kıtasal Güç Lideri’, siyasal bir kutup olarak tescil edilmeyi bekliyor, ancak ABD ve büyük Britanya bu vizeyi vermekte pek isteksizler. 


Şu hali ile ABD, İngiltere ve Kanada’dan tutunda, Almanya ve Danimarka’ya kadar pek çok batı ülkesinin askeri güçleri orta doğuya müdahale bahanesi ile konuşlandığı Türkiye daha fazla geliştiğinde batılı ülkelerin ihtiyacını karşılayan bir ‘‘üs bölgesi’’ olmaktan çıkacaktır. Türkiye’nin etkinleşmesi ve bölgeye kendi açtığı pencerelerden bakması, bu günkü batılı müttefiklerinden bağımsız politikalar üretebileceği anlamına da gelmektedir. Bu ise orta doğu ve dünyaya yeni bir biçim vermek isteyen ülkelerin plan ve çıkarlarının tehlikeye girmesi demektir. 


Lakin henüz Alman tankı ve Amerikan uçağı kullanan Türkiye oyun kurucu kabiliyete haiz gözükmemekte, üstüne üstlük devlet kendi içinde başta sadakat olmak üzere bir yığın sorun ile çalkalanmaktadır. Avrupa ile krizde tek kozumuz siyasiler tarafından sürekli dillendirilen ‘Suriyeli mültecilerin’ Avrupa’ya serbest olarak geçmesi ise bizim bu krizden eli boş çıkacağımız anlamına geliyor. Zira Avrupa tarihi boyunca pek çok göçmen akınına uğradı ancak güçlü kültürü ve üretken ekonomisi sayesinde bunları bünyesinde eritmeyi başardı. 


Pek çok analistin değindiği üzere Türkiye’yi içeriden en iyi bilen ülke Almanya’dır. Zira Türk istihbaratını kuranlar da Almanlardır. Neyi nereye kadar yapabileceğimizi içerdekilerden çok dışarıdakiler daha iyi biliyor olabilir. Atmış küsur yıldır ülkeyi yöneten sağ iktidarların ciddi bir siyasi krizle karşılaştıklarında sarıldıkları tek argümanın vatan-millet-bayrak üçlemesi ile Türklerden nefret eden batılı düşmanlar tezi olması da bunu bize açıkça söylüyor.


Ey Almanya, ey Hollanda, ey Belçika ve eyyy diğerleri diye başlayan ve sen bize haksızlık ediyorsun diye uyaran itiraz ünlemlerimizi dilimizden eksik etmeyelim, ama bahse konu bu ülkelerin ve halklarının insanlık tarihinin son beş yüz yılını şekillendiren bilgi, kültür, sanat, para ve gücün maliki oldukları gerçeğini de yadsımayalım. Son beş yüz yıl ve dünya tarihinin kim bilir daha ne kadar yılı bu adamların tekelinde geçecek. Yani haritanın uzak ucunda kapladıkları küçük arazi parçalarının sahipleri olmalarından çok, oyun kurucu olarak da hala bizim sahamızdalar. 


Avrupalı ile işleri bu kadar sarpa sardıracak kadar karşıtlıklar yarattığımız ‘’referandum’’ sonrasında ne sonuç çıkarsa çıksın değişmeyen tek gerçek; sorunlarımızın ağır, imkânlarımızın ise o derecede kısıtlı olduğudur. Orda kimse kaldıysa, kulağı olan duysun!

***

Dışarıdan bakıldığında nedir şu insancıkların derdi dedirtecek bir 21 Mayıs tarihi daha yaklaşıyor. 

Anavatan’a geziler, Kefken’e kaçışlar bir yana, Çerkes kimliğine net vurgu yapılmaktan kaçınıldığı için gadre uğrayanın kim olduğunun açıkça belli olmadığı ‘’kafkas sürgünü’’ anmaları öte yanda sürüp gidecek. Bizlerde sanırım klasik protesto mekânımız konsolosluk önlerinde olacağız yine.


Işığı gördüğünde çağ atlayan eski takım arkadaşlarımızın kısmı azamı ‘’konsolosluk önlerinde protestolara ne lüzum var’’ repliğini terennüm ederek, adeta bırakın bu işleri deme gafletine düşmüşler. Ki onlar Çerkeslerin haklarını alabilmesi için, mevcut hükümetin tam karşısında siyaset yapmak lazımdır diyen muhalif kişiliklerden terkipler. Yani Türkiye’de muhalifler, hatta politik nefesleri muhalifliğin zirvesinde Kürt ulusal milliyetçiliğinin ağzından soluklanmakta. Fakat iş Çerkes meselesine geldiğinde süt dökmüş kedi gibi Rusya-Ana’nın şefkatli sıcak kucağından medet ummaktalar. İnsan haliyle şaşırıyor.


Siyasi olan diye haklar alanında bir eşitlik mücadelesin verildiği zaman ortaya çıkan tutum ve davranışların bütününe, kullanılan araçlara deniyor. Gösteri, yürüyüş, protesto, hak talep eden bildiriler siyasetin bir yöntemi. Eğer bir hak talebiniz, eşitlik iddianız yoksa buyurun o zaman sizi müsamereye alalım. 21 Mayısın sene-i devriyesinde Rus yetkililerle birlikte Kafkas-Rus savaşlarında ölenleri analım olsun bitsin, bumudur yani?


Sen oralara kadar gidip Çerkesya’yı işgal ederken imha edilen Rus askerleri ile vatanını, ailesini, özgürlüğünü savunduğu için haksızca katledilen yüz binlerce Çerkesleri bir tutuyorsan vay senin hak, hukuk, adalet, siyaset anlayışına… 


Ama o dibine çelenk konan anıtın soykırım anıtı olduğunu herkes biliyormuş ya! O da züğürt tesellisi. 

Ayıbı bilmek başka, soykırımı hukuken tanımak daha başka, sürgünlere haklarını iade etmek ise çok daha başka. Anıtın dibinde, birbirinin kulağına gerçekte ne olup bittiğini fısıldamak başka, tüm dünyaya sesin çıktığı kadar haykırmak daha başka. 21 Mayıslarda anavatana geziler tertip etmek Çerkes’e, Çerkeslik satmanın yeni bir yolu oldu. 


Herhangi bir konuda olduğu gibi 21 Mayıs 1864 Sürgünü ve Çerkes meselesinde de talep kar olmayan hiçbir etkinliğin geçer hükmü yoktur. Öğrenilmiş çaresizliklerden derleme seremoniler hızla tüketilip bitecektir, ama yapılanların hiç biri çığlık olup muhatabının kulağına ulaşmayacak, 21 Mayıs 1864’den beri hayatımızdaki hiçbir olumsuzluğu, olması gerekene dönüştürmenin gayretkeşliğini bizlere yaşatmayacaktır.


Çerkes diasporası tükenmenin eşiğine geldi, tükenmesin de ne yapsın? Demir perde yıkıldığından beridir geçen çeyrek asırda anavatanı Çerkes diasporasına sadece kuru bir geri dönün çağrısı ile yetindi. Tekinsiz, naif, kuru bir ses. Anavatanın bize yapıp ettiği iyilik bu kadar. 


Peki, sen örneğin bir Almanya değilsin ki, göç eden insanların ekonomik yükünü nasıl karşılayacaksın? Sağlam bir dönüş politikasının ancak ekonomik transfer olduğunda rayına oturacağı bilinirken, anavatanı olarak sürgünlerine, ne gibi güven verici önlemler açıklıyorsun? İnsanlarına hangi hukuku norm olarak teminat gösteriyorsun? El cevap: beni beğenen böyle beğensin. Repetriant dilinden tercüme edersek eğer; siz önce bir gelin buraya da sonra anlarsınız dünyanın kaç bucak olduğunu.


Modern zamanların halklara karşı işlenen ilk soykırım ve sürgün suçu olan Çerkes meselesinin 153ncü seneyi devriyesinde, sağa da baksanız, sola da baksanız, anavatana da yüzünüzü dönseniz, avazınız çıktığı kadar ‘’orda kimse var mı?’’ diye bağırsanız, umut ettikleriniz ve olması gerekenler adına alabileceğiniz tek cevap derin bir sessizlik olacaktır. Aynı coğrafyayı paylaştığımız Çeçenler Çeçen olabildikleri için, Abhazlar Abhaz olabildikleri için, Osetler Oset, Ermeniler Ermeni, Azeriler, Gürcüler ve daha niceleri kendileri olabildikleri, kendi iç devinimlerini yaratabildikleri için varlar, bir devletleri, kimlikleri, aidiyetleri mevcut, biz ise Çerkes olamadığımız, oldurulmadığımız için bu gün insanlık sahnesinde yokuz.


O halde neden bunca emek, para, zarar, israf? Başta değindiğimiz insanlık tarihine bir göz atarsak eğer Asyalıların Avrupalılar karşısında mağlup olmalarının nedeni olarak şunu görürüz, Asya’nın kralları halkın emeğini daima fuzuli şatafata, israfa, halklarını boyunduruğa sokmak için askeri güce, hile ve entrikaya harcamışlardır. Avrupalı ise doğru olanı yapmış halkının önünü açan yatırımlar yapmıştır. Sömürgeciler ve işbirlikçileri gerçek bir uyanışı önlemek uğruna hiçbir maddi fedakârlıktan kaçınmamış, kimi zamanda toplumun yararına gözüken ama aslında onu uyutan ön alıcı faaliyetlere girişmiştir. Ancak insanlığa karşı işlene suçlarda zaman aşımı olmaz, hesap açık ve bir gün mutlaka görülecektir; hüvelbaki.



Bu yazı toplam 3953 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net