Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
İşaretler
24 Nisan 2017 Pazartesi Saat 23:22


Evet ve Hayır kelimeleri hayatındaki en önemli kelimeleridir, insan bunları kullanırken çok dikkatli olmalıdır tavsiyesi sanırım Aristo’ya ait. Gerekçeleri kimilerine göre haklı ve gerekli, diğerlerine göre lüzumsuz bir referandumun kampanyasını tükettik. Bu aşamaya kadar geçen süreçte yaşananlar kimseyi doyurmadı. Gündelik hayatındaki insanların aklında, ne ‘’evet’’in vacip, nede ‘’hayır’’ın isabetli olduğu konusunda kesin bir hüküm kurulamıyor. Yani toplumsal mutabakatın iki yakasında da bir muğlaklık havası hâkim. 

  

Hemen her konuda olduğu gibi ‘’TTB’’ (Türk Tipi Başkanlık) konusunda da ortadan ikiye ayrılan siyasal dünyamızda, konuyu anlama-anlamlandırma problemimiz hukuki metinleri yorumlamadaki teknik zorluklardan ziyade zihni tutumlarımızın, psikolojik ön-kabullerimizin taraflar için önceden üretip kodladığı olumlu-olumsuz bir takım işaretleri aşamamamızdan kaynaklanıyor. Bildiğimizi varsaydıklarımızın üzerine zamanla yeni bir şeyler koymadığımızda bizi sevk ve idare eden şey eskiden kalan artık bakiyeler oluyor. 

  

Kampanya süreci tamamlandı, halk sandığa giderek iradesini görünür kıldı ve Türk tipi başkanlık sistemi makul bir oy ve yüzde oranı ile kabul edilmiş oldu. Referandum süreci tamamlandı, ikinci aşamaya geçildi, peki bundan sonra ne olacak? Gerçek dünyada kimsenin elinde sihirli bir değnek yok, işsizlikte, ekonomik sorunlarda, terörde, dış politikadaki kavgalarda, iç siyaset ve idaredeki aksaklıklarda bir anda halledilemeyecek, bilakis uzun yıllara yayılarak sürüp gidecek. Başkanlık sistemi geldiğinde bir anda güllük gülistanlık bir ülke olacağımız varsayımı, o hakkında çok laf edilen algı yönetiminin gösterdiği bir hayalden ibaret kalacak. 

  

Benim anladığım kadarıyla Türk tipi başkanlık sistemi ile hükümet eden kurulları, halkın seçtiği vekillerden oluşan meclisin dışından atanan/göreve çağrılan bir teknokratlar hükümeti kurmuş olacağız. Bu durum ise resmi kuruluşlarda idari, ekonomik, politik otoritenin ortak kullanımı şekilde tanımlanman bir tür ‘’yönetişim’’ prosedürünü de beraberinde getiriyor. Gittikçe karmaşıklaşan dünyanın genel seyrinde artan ekonomik taleplere ve sosyal/güvenlik ihtiyaçlarına cevap üretmekte zorlanan devletin sorunlara karşı ortak akıl üzerine reaksiyon geliştirmek üzere yeniden yapılanması olarak bakarsanız gayet olumlayıcı olabilirsiniz. 

  

Ancak yönetimden yönetişime geçişte kararlar almayı etkileyecek ve seçilen uygulamaların gerçekleştirmesini sağlayacak, toplumsal davranışlardan tutunda geçmişin yönetim geleneklerinden kalan mirasa, kişilerin kültürel özelliklerden, eğitim seviyesine ve her şeyden daha çok ve güç-piyasa-para ilişkilerinden etkilenecek olan, tabandan-tavana şeklinde bir etkileşim zincirinin kurulması durumları da vardır. Yerel idarelerin güç ve yetkilerinin oynadığı rol bu zincirin kurulmasında çok önemlidir. Böylesi bir yetki/güç dağılımına gidilebilecek midir? 

  

Bu teamüller yönetişim sisteminde herkes için ortak iyiyi belirleyen iradeye nüfuz etmek için gereklidir. Gel gör ki gelişmiş batı ülkelerinde uygulanan başkanlık sisteminin, onlarda uygulanan kamu yararını koruyacak denetim-katılım mekanizmaları alınmaksızın, bize özgü olacak denilerek işlevselliği kesin olmayan ‘’Türk Tipi’’ başkanlık sistemi olarak modellenmesi, günün sonunda yönetilememe şeklinde bir krize dönüşmesi olasılığı da vardır. 

  

Her şeyden önemlisi bizim devlet-sivil toplum bağımız yeterince güçlü değildir. İllegal siyasal/terör grup ve örgütlerinin su yüzeyinde görünen kısmı olarak faaliyet gösteren birçok sol sivil toplum örgütlerinin kendileri zaten sorunlu olduğu gibi devletin uzun yıllardır süren güvenlik reflekslerinden dolayı sivil toplum örgütlerine bakış açısı da tümden sorunludur. Sağ cenahta ise zaten devletten ayrı, cemaatleşme dışında modern sivil toplumun uzantısı olan bir örgütleşme geleneği yoktur. 

  

Peki, bu kavgalı veya umursamaz halleri ile sivil toplum parçaları ile devlet ricali veya yerel idareler ile merkezi hükümet nasıl olup da bir yönetişim zincirini kurabilecektir? Sivil toplumun bir uzvunun, örneğin, işçi sendikalarının nüfuz edemediği bir teknokrasi de işler nasıl yürütülecek, herkes için iyi olana karar verecek mekanizmalar nasıl ve kimlerden oluşturulacaktır? Bu durumun ileri demokraside yeri nereye düşer? Sistemin getirisi olarak sunulan maddi refah, başkanlık sistemi bürokrasisinin adeta ulus-üstü kılınması ve demokratik hesap verilebilirlikten muaf tutulması karşılığında mı olacaktır? Demokratik yönetim biçimlerinde kamu yararını gözeten en büyük kurul olan milletvekillerinden oluşan meclislerin sistem içindeki yerleri belirleyicidir. Başkanlık sisteminde meclisin konumu ve yürütme üzerindeki etkisi net olarak belli değildir. Türkiye geçmişte yetkisi olanın sorumluluğu olmadığı ideolojik bürokrasinin imtiyazlı kişiliklerinden çok çekmiştir.  

  

Yerel yönetimlerin zaten hissedilir gücünün olmadığı ülkemizde ve yasama görevi dışında parlamentonun da çoğunlukla devre dışı kaldığı Türk tipi başkanlık sistemi ile hükümetler, iş adamı-siyasetçi vitrininden seçmece içe kapanık bir korporasyondan mı oluşacaktır? Ülkeyi referanduma götüren Milliyetçi-Muhafazakâr koalisyonun amacı bu korporasyonu sağlamak üzerine midir? Türkiye’yi şahlandıracak olan şey, ülkesel kaynakların, milli olduğu varsayılan sermayenin denetimsizce kullanımına sunulması ile mi yaşanacaktır? Kendisini içinde bulunduğu coğrafi/sosyal şartlara göre yeniden üreten yönetişimin, hızlandırılmış kapitalizm türü olan bu tür yaklaşımların, daha önce denendiği, ancak faşizm ve sömürgecilik gibi yan ürünleri nedeniyle başarısız olduğu da görülmüştür. 

  

Referandum sonuçları iki yakayı da hareketlendirmiş gözüküyor. 2002’den beri silahını düşmanına kaptırmış bir ordunun buhran hallerini yaşayan muhalefet için bu referandum ilk kez bir şeyler söyleyebilme fırsatı doğurdu. Sol muhalefet, milliyetçi-muhafazakâr iktidar bileşiminin önerdiği başkanlık sisteminin karşısına koyduğu demokrasi ve parlamenter seçim sistemini savunmayı üzerine alarak ilk defa elinde işe yarar bir koz hissetti. Bu ise kendisi lehine sandığa yansıdı. Aslında Türkiye’nin politika sorunu aşikâr; sağ kendisinde olmayan değerleri savunuyor-muş gibi yaparken, sol ise diline pelesenk ettiği değerlerinin tam tersini, imkân bulduğunda fiilen icra etmesidir. Bu durum ülkece fasit bir dairenin içinde döneleyip yıllar geçtikçe başladığımız yere tekrar gelmemize neden oluyor. 

  

Yani sağ aslında demokrasiden korkar-dı, adı üstünde sağ, muhafazakârdır. Geçmişte kabul gördüğü için miras olarak koruması gerektiğine inandığı, sınandığı için mükemmele yakın olduğunu düşündüğü, bir takım idari, sosyal, dini akait ve kabulleri bulunmaktadır, oysa demokrasi değişmek isteyenlerin aracıdır. 

  

Sol ise genelde sosyal demokrasi taraftarıdır, lakin Türk solu tarihi askeri darbe şakşakçılığından, Kemalist ideolojinin bürokratik seçkinciliğine, orada da durmayıp halka rağmen halkçılık ilkesi gereği tebaa kabul ettiği Anadolu ahalisini ehlileştirmek için giriştiği zora dayalı dönüştürme programlarının her kesimden halkta bıraktığı derin yaralar ve başaramadığında ise halkı reddetme, hiçe sayma refleksleri nedeniyle Anadolulunun belleğinde dilindeki söylemlerin tam aksi bir intiba üreten işaretler bırakmıştır. 

  

AKP uzun süreden beridir kuruluş manifestosunun ana gövdesi olan liberal-demokrat hüviyetinden sıyrılarak kendine milliyetçi-muhafazakâr bir parti kozası örmeye çalışıyordu. Referandum kumpanyasında MHP ve BBP ile koalisyon kurarak bu konuşlanmasını sabitlemiş gözüküyor. Ancak önüne önemli bir problem çıktı, bütün ortaklıklara ve hükümet olmanın artı imkânlara rağmen, hemen hemen bütün önemli büyük şehirlerde seçimi kaybetti. Parti cenahında beklentilerin tam tersi istikamette olduğu da net olarak hissediliyor. Bu sürprizin nedeni, hükümetin elinde kalmış tek sağlam kozu olan ekonomik iyi gidişatın, ortalama sıradan insanlar için alarm düzeyine çıkmış olmasıdır. Sabit gelir grubunu oluşturan işçi ve memur kesimi ile dar gelirli-asgari ücretliler için hayat günden güne pahalılaşmakta. Milliyetçi-muhafazakâr koalisyonun belkemiği tamda bu kesimlerdir. İktidar vaat ettiği refahı bu kesimlere henüz yaşatamamışken, işçi-memur sınıfının kesif çoğunluğu yeni bir rüyaya daha yatmak istemedi.  

  

Doğu illerinde ise yerel Kürt İslamcı refleksi, bölgeye ekonomik ayrıcalıklar tanıyan politikalarına mukabil hükümete destek oldu. Bu sonucun alınmasında sınırın hemen ötesinde konuşlanan İslam karşıtı, Amerikan destekli Kürt sosyalist örgütlerine duyulan antipatinin etkisi de büyüktür. Sosyalist örgütlerin muhtemel etkinlik artırımına karşı klasik müttefikler halinde işbirliğine giden milliyetçi-muhafazakâr uzlaşı hareketi başarılı sonuçlar aldı. 07 Haziran seçimlerinde tam tersi yaşanmış, Kürt İslamcıları, barış dilini kullanan sosyalist HDP’yi desteklemişti. Ancak bu dil de sahte çıkmış ve Türkiye solu yine diline pelesenk ettiğinin tam tersini yaparak, barışı kurmak yerine hendek savaşını başlatmıştı. 

  

Genel anlamda İslami referansları baz alan siyaset modelleri modern dünyanın ortaya çıkardığı kapitalist hayat stiline bir antitez ve onun ürettiği sorunlara (cihat dışında)çözüm bulamamışken, daha da geri kalmış bir arazi parçasının siyasal Kürt İslam’ı da kendini yeniden üreterek yayılmak ve bölgeyi değişime kapamak dışında yararlı bir faaliyet gösteremeyecektir. Merkezin, yerel ile bu türden oportünist ittifaklara girmesi bölgenin makûs talihini yenmeye yetmeyeceği gibi, bağımlılık yaratan ilişkiler ağı Türkiye’nin ihtiyacı olan zenginleşme ve özgürleşme imkânlarını da giderek kısırlaştıran bir kara delik haline gelebilecektir. Doğu illerine gösterilen vergi müsamahaları veya elektrik gibi temel ihtiyaçlardaki devlet sübvansiyonunu içeren pazarlık durumu, çalışan, üreten, vergi veren batının şehirlerinde hükümetin oylarını azaltan diğer önemli bir faktördür.  


Kendisi gibi yaşamayan hiçbir kimseyi zorla değiştirmeye çalışmayan, kendisi gibi olmayanın istediği gibi yaşama ve düşüncelerini meşru yollardan ifade etme hürriyeti olduğunu kabul etmek olarak sıralanabilecek demokratik değerleri benimsemiş, katılımcı siyasete sahip çıkan, gelişime ve değişime açık, özgürlükçü, çevresine değer veren, bulunduğu çevreden değer gören şahsiyetli bir kitle yaratmak hayali, kemikleşmiş etiket partili taban üretme amacına evrildi. Bu ise kısa zamanda tek lider fenomeninin ayak izinde yürüyen itaatkâr, isimsiz kalabalıklar haline gelme çabasına dönüştürüldü.  

 

Sağ siyaset dizaynırları hep aynı tarihi hataları tekrar ededursun, ne var ki sağ seçmen, sanıldığının aksine öğrenme özürlü veya tek politik tepkisi liderine minnettarlık beslemek olan sığ bir kitle olmadığını bu referandumda gösterdi. Önümüzde 2 yıl gibi uzun bir süre var ve ben 2019 seçimlerine yakın bir süre zarfında halkın en önemli kaygısı olan istikrarı ıskat etmeyecek liberal-demokrat siyaset formülünü  ve şehirli insanın ölçüsünü şiar edinmiş yeni bir sağ partinin tedavüle gireceğinden herkes emin gibi. Zira nasıl ki 15 Temmuz darbe teşebbüsüne halkın canhıraş karşı koyması demokrasinin savunulmasında zirveyi temsil ediyorsa, ortak akıl referansından kopuşu temsil eden referandumun sonuçları da bir duraklama döneminin işaretidir. 

  

Bu süreç zarfında hem sağ, hem de sol da parçalanmalar yaşanacaktır. Kitle gözlüğünde amorf bir halde duran ancak temsil düzeyindeki mevzi kapma yarışında gerçek bir etnik-mezhebi savaş verilen sol siyasetin, ana muhalefet partisi dışında başka siyasal faaliyetler kapsamında yükselme trendine girmesi de beklenebilir. Zaten anlaşıldığı kadarıyla bizde liberal-demokrat denilenlerin Avrupalı izdüşümleri dünyaya sosyal-demokrat pencereden bakanlardan oluşuyor. Hâlihazırda eski hastalıklarından kurtulması mukabilinde Türk-solu için demokrasi, yeniden keşfedilmeyi bekleyen bakir bir alan gibi durmakta. 


Kim bilir belki de ülkesel siyaset, herhangi bir kimsenin veya her kesimden insanların ortak meselelerle ilgilenmesi anlamındaki demokrasi tanımına uygun bir siyaset yapacak parti kurumuna yakında kavuşabilir. 

 


Bu yazı toplam 4148 defa okundu.





Halil Ermemiş (Bırsır)

Vural bey, bu referandum milliyetçi tayfanın büyük oranda Erdoğan karşıtı olduğunu ortaya çıkardı.
O etrafta gördüğümüz Osmanlıcılar, aslında Polat Alemdar'cı muhafazakarlar,
geçmişte asla CHP'ye oy vermemiş kendini milliyetçi zanneden dinciler.
Herkes 2019'a hazırlansın şimdiden sonra.

18 Mayıs 2017 Perşembe Saat 22:32
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net