Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
İdeolojik Bunalım
29 Kasım 2017 Çarşamba Saat 13:33


Başkalarını çok düşünen kimse kendisini unutur.

                                                                               Stefan Zweig


Cumhuriyeti doksan dört yaşında ve yetmiş yıla yakın bir zaman sağ iktidarlar eli ile yönetildi. Sağ cenahta yer alan siyasetçi esnafının sık kullana geldiği yöntem ‘’Türk-İslam sentezi’’ başlıklı siyaset jargonu idi. Sağ partiler aralarında az çok ayrım olmakla birlikte temelde aynı söylemi kullana geldiler. 


Ancak ülkede vukuu bulan her idari veya ekonomik kriz anlarında vatandaşlar arasında dolaşıma sokulan ve Türk-İslam sentezi görüşünün yüzeye vuran ifadesi’’ bu ülkeyi aslında gayrimüslimler ve devşirmeler yönetiyor, onun için bunca musibet başımıza geliyor, iktidara bir kez olsun Türk ve Müslümanlar gelebilse işte bakın o zaman memleket kanat takıp uçacaktır…’’ söylemiydi. 


Anadolu’nun kesif çoğunlukla Türk ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin, Türk ve Müslüman siyasetçilerin ülkede neden iktidar olamadıklar hakkında verdikleri peşin hüküm ise ‘’kurulu müesses nizamın’’ buna izin vermemesi diskuru ile açılana geldi. Kurulu müesses nizamın koruyucuları da gayrimüslim para odakları ve devşirmelerden oluşan derin devlet yapısıydı. İki binlere kadar Kemalizm adlı bir gölge altında toplanan ideolojik bürokrasi devleti olan Türkiye Cumhuriyeti için bu doğru bir tanım olarak kabul edilebilirdi. 


Ancak ekonomisi, sosyolojisi, girdisi, çıktısı, vesairesi ile hesap edilmiş bir siyaset teorisinden çok, bir gurup veya zümre tarafından ağızbirliği edilen sözler yumağından daha ileri gitmeyen Türk-İslam sentezi jargonu da 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ile tarihin karanlık dehlizine yuvarlanarak, Türkiye’nin siyasi hayatından göçüp gitti. 


Bir kez daha altını çizelim, 15 Temmuz gecesi darbe teşebbüsünde bulunanların tamamı Türk ve Müslüman kökenden gelmekte, hem de Türk-İslam sentezi siyaset jargonu altında yetiştirilmiş bulunmaktaydılar. Örgütlenme geleneği olmayan ve her şeyi ile devlete bağlı ve ona bağımlı olan sağ kesim, tarihte görülmemiş çapta veli nimeti olan devlete silah çekmiş, içinden çıktığı halkı katletmişti. Böylelikle ülkede meydana gelen her kötü olaydan gayrimüslimleri ve Türk olmayanları sorumlu tutan, Türk-İslamcıların da ağzı fena ekşimiş oldu. 


Bundan sonra Türkiye’yi bekleyen tek şey kısa vadede ‘’ideolojik bunalımdır’’. Türk_İslamcılığın başka bir kolu sayılabilecek hükümetin politikalarında keskin‘’U’’dönüşlerini izlemek şaşırtıcı olmayacaktır. Sadece yanlış bir ferasetten öteye geçmeyen Türk-İslamcılığının ölmesi, Anadolu sağını daha seküler, daha rasyonel bir kafa yapısına doğru asimile edecektir, uzun vadeli çıkarımlar bu yöndedir. Bu gidişatı durdurmak isteyen gerici kafa, 15 Temmuz olaylarını her kötü olayda yapa geldikleri gibi komplo teorisi ile açıklamaya çalışmakta ise de bu girişimin kendisini Türk_İslam ülküsüne adanmış unsurların organize bir teşebbüsü olduğu apaçık şekliyle ortadadır. 


Türkiye’de ordunun siyasi aktörlüğünü bitiren Amerikan dizaynı, Türk-İslam sentezciliğini de erozyona uğratacaktır. Ak parti iktidarının Mhp’lileşmesi bu gidişatı durdurmaya yetmeyecek gözükmektedir. Değişim insanoğlu için korkutucu gelse de her değişim kötüye doğru değildir ve bu sefer belki de iyi bir şeydir. Kaldı ki İslamcı metot, modern çağın kendisine ve ürettiği sorunlara bir çare üretebilmiş de değildi, İslami tefekkürün yapabildiği şeyler toplumsal sorunların tespitinden öteye pek geçemedi. 


Türkiye 21nci yüzyılda var olmak istiyorsa, liberten (özgürlükçü) yeni bir anayasa, devlete en az bağımlı liberal ekonomi modeli, küçültülmüş ve şeffaflaştırılmış, kişi kültüne bağımlı olmadan kurumsal yapısı güçler ayrılığı ilkesine oturmuş, dengeli bir devlet yapısını gerçekleştirmeli. Ağırlıklı bilimsel eğitim reformu ve her yönü ile sil baştan kurulacak toplumsal barışı acilen gerçekleştirmek zorundadır. 


Kemalist LAST Türklerden, Türk-İslamcı MÜST Türklere geçiş devlet teşkilatları için peki verimli olmadı az kaldı ipin ucu kaçıyordu, şimdi bütün kimliklere saygılı ve eşit yakınlıkta gerçek anlamda devlet olmanın zamanıdır. Bunalımı aşmanın yolu daha fazla demokrasi, soyut dini-vicdani unsurlar değil, bütün vatandaşlara eşit şekilde uygulanan evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş kanun gücünün egemenliğidir. 


Öte yandan, kendi orta doğusunu demir pelerin içinde kuşatarak yeniden yapılandırmak isteyen Amerika,  bölgenin küçük devletçiklere ayrılmasının yanı sıra,  laisizme geçişini de istemektedir. Bunun sancılarını başta Suudi Arabistan olmak üzere, bütün Arap devletleri hissetmektedir. Yani asimilasyon süreçleri her zaman olumsuz değildir. 


Asimilasyon demişken Çerkeslerinde yaşadığı yararlı/zararlı asimilasyon süreçlerine değinmekte fayda var. 

Çerkesler yurtlarından zorla çıkartılıp bu coğrafyaya ayak bastıklarında, kelimenin tam anlamı ile Çerkes idiler. Kendilerini zaten Türk veya Arap görmedikleri gibi, Kafkasyalılık gibi coğrafi bağlılıkla da kendilerini ilintili hissetmiyorlardı, Adığe-Abhaz-Wubıh gibi teslise varan kimlik tanımlamaları akıllarının ucundan bile geçmiş değildi.


Müslümanlık dahi onların kimliğini tam olarak ifade eden bir ölçüt sayılamazdı. Hele hele özgür dağlarının yeşiline bürünmüş, on iki yıldızlı bayraklarının Kafkas halklarını simgelediğini söyleseniz, gülüp geçerlerdi. Israr etseniz, kama’nın ucunda bulurdunuz kendinizi. Bir Çerkes için bütün dünya, olup biten her şey Adığe ve Adığağe ile ilişkisinden ibaretti. Onlar kendilerine Adığe diyen bir millet, kavm-i neciptiler. Ölçü budur ve ölçü hala sağlam bir gemi gibidir. 


12 Eylül’ün yasakları sona erdiğinde Türkiye’nin genel nizamı gibi Çerkes dünyası da yeniden kurulmaya başlandı. Ancak müesses nizam, kendisi olmasına izin veremeyeceği Çerkes dünyasına kendisinin küçük bir kopyasını yerleştirdi. Bu temsilciler Çerkes kelimesinin, halkımız için reaksiyoner bir ruh hali, bir nevi diriliş kimliği demek olduğunu iyi bildikleri için, Çerkes dünyasının orta yerine bir sürü absürt kimlik ve temsil hüviyetleri türeterek, Çerkes gerçeğini yozlaştırmayı denediler. Bir yere kadar da bunu başardılar da. 


Salt Adığe’yi kullanalım diyenlerden, Adığe+Abhazcılara, Wubıhler ayrı bir millettir iddiasında bulunandan, Osetler de Çerkesdir diyene, Kabardeyler aslında Abazindir diyene, olmadı Çerkes=Kafkasyalılardır diyenden, Çerkes diye bir halk yoktur diyene kadar… Önde giden kimileri, Çerkes aktivizminin kısıtlı gücünü, Çerkeslik yapıyoruz diye diye başka halkların davaları için kullandırdıktan sonra dönüp Çerkesleri, tarihin kavşak noktalarında milli bir dava geliştirememiş olmakla dahi suçladılar. Ama müesses nizamın son arzusu gerçekleşmedi. 


Çerkes halkının millet bilinci yenilmedi.


Türk-İslamcıların yaşadığı ideolojik çöküşün küçük bir benzerinin darısı biz Çerkeslerin başına, Çerkesler kimliklerini yitirdikleri doksanlı yıllardan günümüze kadar yaşadıkları zararlı asimilasyon sürecini tamamladılar, artık yararlı bir asimilasyon sürecini ağır aksak yaşıyorlar. Buna yapı sökümü veya yaratıcı yıkımda diyebiliriz. Müesses nizamın önümüze çıkardığı fiziki, beynimize kodladığı zihinsel engellerini bir bir yakıp, artık kendi kafamızla düşünmeye çabalıyoruz. 


Ama en önemlisi, kendisine dayatılan kimlik kargaşasından sıyrılan şehirli yeni nesil gençlerimiz arasında Çerkes kimliği hızla yeniden üretilip, diriliyor. Bu gençler ortaya çıkması engellenemeyen köklü Çerkes tarihi ve düşün dünyasından aldıkları ilhamla, modern ve hızlı iletişim kanalları sayesinde medeni dünyanın geçirdiği süreçlerin gereçlerini kullanarak, bizi yeniden tanımlıyor. Toplumu aslına uygun imar edecek reform ve Rönesans çağının kıvılcımlarını çakıyorlar. 


Yani sözü ben gibi bir amatörden alıp bir profesyonele verirsek eğer;

‘’…çünkü iyilik toplum içinde çiçek açmaz, çünkü toplumun kendisi her zaman çürüktür, bozulmuştur. Yalnızca toplumun tüm yapısını ve sürecini anlayan ve ondan kurtulmakta olan insanın (bağımsız) karakteri vardır ve yalnızca o insan(lar), iyilik içinde çiçek açar…’’ Jiddu Krishnamurti

Sağlıcakla.


Bu yazı toplam 3049 defa okundu.





Kamarov

"..Hele hele özgür dağlarının yeşiline bürünmüş, on iki yıldızlı bayraklarının Kafkas halklarını simgelediğini söyleseniz, gülüp geçerlerdi. Israr etseniz, kama’nın ucunda bulurdunuz kendinizi.."

Sayın Vural, herhalde Kafkas Dağlılarının kamayı asla rakibe batırmadıklarını bunu şerefsizlik saydıklarını bilmiyor, bilemiyor.

01 Aralık 2017 Cuma Saat 06:40
Dogan Tlishe

Teşekkürler. Allah yolunuzu açık etsin Hatko elej.
Uzun zamandır yazılarını paylasimlarini takip ediyorum.
Uzun soluklu calismalarinda ve derin mana,ifade eden yazimlarindaki fikirlerine bütün kalbimle destekliyorum.
İyi ki varsınız,sen ve senin gibiler.

30 Kasım 2017 Perşembe Saat 22:50
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net