Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BOĞULMAMAK İÇİN DEĞİL, KIYIYA ÇIKMAK İÇİN YÜZMEYİ ÖĞRENMELİYİZ…
15 Aralık 2012 Cumartesi Saat 23:59

Arap ülkelerinde insanlar „40 yıllık“ diktatörlere karşı, daha çok demokrasi, ekonomik ve sosyal güvence talepleri ile sokaklara döküldüklerinde, genel olarak bu ülkelerde demokratik mücadele geleneğinin de olmaması nedeniyle, biraz şaşırdık. Komplo teorileri yayıldı ortalığa ve „dış güçler“ arandı bu kitle hareketlerinin altında.

 „Dış Güçler“ vardı elbette bu eylemlerde. Hatta bu ülkelerde dış güçler artık „dış“ bile değillerdi, „içselleşmişlerdi“; ama hızla yayılan ve milyonları içine çeken eylemleri basitçe „dış güçler“in komplosu olarak yorumlamak da doğru değildi. Bu hareketlerin kendi iç dinamikleri vardı ve tarihin tekerleğinin ne yönde, hangi hızla ilerleyeceğine asıl olarak bu iç dinamikler karar verecekti. „Dış güçler“ bu iç dinamiklere yaslanmak, en azından bunlardan kendilerine yandaş devşirmek veya manipule etmek zorundaydılar.

 Arap ülkelerinde açlık, yoksulluk ve işsizlik yaygındı. Buna karşın, iktidar koltuğunda oturan bir avuç insan büyük zenginlik içerisinde yaşıyordu. İnsanlar genel olarak bu durumdan hoşnut değillerdi, ama tepkilerini dile getirebilecekleri örgütlenmelerden de yoksundular. En basit tepkileri veya talepleri bile terör ile bastırılıyordu.

Son yıllarda gelişen-değişen ekonomik ilişkilerin sonucu olarak gittikçe büyümekte ve toplumun diğer kesimlerini etkilemekte olan bir kitle vardı bu ülkelerde. Çoğu üniversite eğitimi, hatta „dünya“ görmüş; sosyal iletişim araçları vasıtasıyla başka ülkelerdeki yaşamı tanıyan, bu ülkelerle ilişki ve diyalog kuran; sahip oldukları beklentilerini karşılamaktan uzak, bu nedenle hayal kırıklığı içerisinde, çoğunlukla işsiz, hoşnutsuz, tepkili, genç bir kitle. 

Bu kitle artık tahammül edemez duruma gelip; makus talihini değiştirmek için harekete geçtiğinde, dünyayı ve özel olarak bu ülkeleri yeniden „design“ etmek isteyen güçler için, şartlar umduklarından da hızlı bir şekilde olgunlaşmış ve dayanacakları-devşirebilecekleri bir güç ortaya çıkmış oluyordu.

Tunus’ta kendini yakarak „Arap Baharı“nın fitilini ateşleyen „üniversiteli işsiz“ seyyar satıcı aslında değişimin karakterinin ve dayandığı temelin tipik bir örneği idi: Üniversite okumuştu, hayalleri vardı, ama hayalini kurduğu yaşamı örgütleyemediği gibi seyyar satıcılıkla hayatta kalmaya çalışan, tepkili, umutsuz ve çaresiz, aynı zamanda örgütsüz…

Buzuzi Amerikancı mıydı? Olsa, kendini yakar mıydı?

Büyük ihtimal Amerika’nın ne istediği Buzuzi’nin umurunda bile değildi. Derdi açlıktı, yoksulluktu. Çaresizdi, umutsuzdu. Ve bu hali ile „Amerikanın planlarını hayata geçirmek için dayanabileceği kitlenin tipik bir örneği ve bileşeni“ idi.

Evet, „renkli devrimler“ için uzun zamandır hazırlık yapılıyordu; Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerde üsler ve El Cezire gibi kanallar eliyle „bilgi-haber tekeli“ kurulmuştu, ithal sivil toplum örgütleri hummalı bir şekilde çalışıyorlardı; ama bu „devrimde devrim“in tabanı „Amerikancılar“ değil, Amerikanın manipule edebileceği kitle idi.

İşsizdi bu kitle, yoksuldu, açtı, baskı ve terörden bıkmıştı; fakat örgütsüzdü ve belki ne istediğini değil, ama ne istemediğini biliyordu: Bin Ali, Mubarek, Kaddafi veya Esad gitmeliydi. Açlığı, yoksulluğu, hayal kırıklığı ve mutsuzluğu bu isimlerde simgeleşmiş, yoğun propaganda sayesinde onlardan „nefret eder“ duruma gelmişti. Zaten „nefret“, bu 21. yüzyıl „renkli devrimleri“nin sihirli sözcüğüydü.

Bu devrimlerde neyin inşa edileceği değil; neyin yıkılacağı üzerine yoğunlaşılıyor; yıkılacak olana karşı „nefret“ körükleniyor, böylece geniş bir yelpaze „muhalif“ saflarda birleşiyor/birleştiriliyordu. „Devrim“ değil, ama kitle örgütsüzdü. Nefret ettiğini yıktığında tatmin, hatta mutlu oluyor ve artık herşeyin daha iyi olacağı illüzyonuyla „devrim sonrası“ ile yeterince ilgilenmiyor; tam bu aşamada „örgütlü güç“ devreye girerek iktidara geliyordu.

„Devrim“ yaptıklarını sanan „gençler“ kendileri ile övünedursun veya Mısır’daki Tahrir meydanının kahramanı gibi ağlayadursunlar; gerçekte „devrim“ yapmamış; başkalarının devriminin kitlesi olmuşlardır.

Buna rağmen, herşeyin önceden planlandığını iddaa etmek doğru olmaz. Çünkü bu „devrimler“de kitlelerin tepkilerinin açığa çıktığı, hayal kurmaya başladığı, umut ettiği ve kendi gücünün farkına vardığı bir „devrimci durum“ vardır. Bu süreçte herşeyi kontrol etmek, iç dinamiklerin hepsini manipule etmek imkansızdır. Önceden hesap edilemeyen gelişmeler olabilir ve bunlar „On Gün“de, hızla olgunlaşarak hareketi „birileri“nin istemediği bir yöne taşıyabilirler.

Bugün için şunu söyleyebiliriz: Arap ülkelerinde şişeden çıkan cin daha uzun bir süre tekrar şişeye girmeyecek, yaşanan „devrimci süreç“ nedeniyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve sonuçta, onyıllar da sürse, eskisinden daha yaşanılır bir dünya örgütlenecektir.

Tüm özgünlüklerine rağman Suriye’de de benzer bir süreç yaşanıyor. Özelleştirmelerin ve zamların neden olduğu öfkenin ve 11 yaşında bir çocuğun Esad’a küfür etti diye işkence edilerek öldürülmesinin tetiklediği tepki sokaklara taştığında sıranın Suriye’ye geldiğini anlamak için kahin olmak gerekmiyordu. 

Kimileri Suriye’nin özgünlüklerini abartarak, „Esad’a birşey olmaz“ zannetmişlerdi. Ama yanıldılar.

Elbette Suriye bir Tunus veya Mısır değildi. Daha sosyal bir devletti ve „yeni dünya düzeni“nin, bu düzenin egemenlerinin kabul edemeyeceği kadar „bağımsız“dı. Sonra SSCB ( Rusya Federasyonu ) ile yakın ilişkileri vardı. Ortadoğu’nun ve Arap dünyasının kilit ülkelerinden birisiydi. Bu kilit rolü nedeniyle, Suriye’de değişim olmazsa; Arap dünyasında hiçbir şey değişmiş olmazdı. Yani Suriye, Orta Doğu’nun amiral gemisiydi. Bu nedenle değişmeliydi; değişecekti. Sosyalistti de kapitalist olmayacaktı veya tersi. Zaten „renkli devrimler“de ekonomik toplumsal formasyon değişmiyor, sadece yeni dünya düzenine bağımlılık artıyordu.

„Esad ailesi“ direneceğini ilan ettiğinde, biz, Esad’ın değişimi engelleyebileceğini değil; değişimin kanlı olacağını düşündük. İç savaşın çıkacağını. Büyük bir can ve mal kaybına yol açacağını.

Esad’ın iktidarda kalabilmesi mümkün değildi. Silahları ve RF’nun desteği bunu sağlayamazdı. Çünkü yıllardır hazırlanan değişimin bunları hesaba katmamış olması mümkün değildi ve kimi güçlerin daha ilk günden, birdenbire Suriye ile aralarına mesafe koymaya çalışmaları boşuna olamazdı.

Yine en az bunun kadar önemli olan, dünyaya yeni bir „uluslararası ilişkiler sistemi“ yerleştirilmeye çalışılıyordu. Sınırların dokunulmazlığı ve devletlerin egemenliği anlayışı yıkılıyor, dışarıdan ve zorla değiştirmek meşrulaştırılıyordu. Bunun için insan ve azınlık hakları veya demokrasi gibi argümanlar ileri sürülüyordu.

Aslında demokrasi ve insan hakları bahanesi/görüntüsü altında bir pazar ve hammadde savaşı yürütülüyordu. Ve eğer Suriye’de başarısız olurlarsa, bu, değişimi örgütleyen güçlerin savaşı kaybetmeleri anlamına gelecekti.

RF ve Çin, meşrulaştırılmak istenen bu sistemden en çok rahatsız olan ülkelerdi. Çünkü aynı gerekçelerle gelecekte kendilerine müdahale edilmesinin önünün açılacak, pazarlarına zorla girilmesi, enerji kaynakları ile hammaddeye sorunsuz ulaşmalarının engellenmesi mümkün olacaktı. Esad’a destek vermelerinin başlıca nedeni de buydu. Yoksa Esad ve Suriye halkları zerre kadar umurlarında değildi.

RF dışişleri bakanı Lavrov’un sık sık Libya örneğini vermesinin ve yeni bir Libya’ya izin vermeyeceklerini vurgulamasının nedeni bu ülkede milyarlarca dolarlık zarara uğramış; çıkarlarının zorla ellerinden alınmış olmasıdır. Yoksa, Kaddafi’nin iğrenç bir şekilde linç edilmiş olması değil!

Tüm bunlardan yola çıkarak, Suriye’de sokak eylemleri başladığında Çerkesya Yurtseverleri olarak, bu sokak eylemlerinin, dile getirilen taleplerin haklı olmakla birlikte bir iç savaşa dönüşme potansiyeli taşıdığını, Çerkeslerin savaşta taraf ve telef olmaması gerektiğini ve bu savaşın bizim savaşımız olmadığını anlattık. Kurumlarımızı, örgütlerimizi ve cemiyetimizi bu konuda uyardık; hızlı hareket etmeye, Çerkesleri savaş çıkmadan ve yayılmadan Suriye’den tahliye etmeye çağırdık. 

Ama Reyhanlı Çerkes Derneği-Adığe Khase, İstanbul Çerkes Derneği ve bir kaç dosttan başka bu çağrılarımıza yanıt veren olmadı. Tam tersine, „kamuoyunu yanıltmak“la, Suriye’deki durumu abartmakla; söylemlerimiz ve pratik eylemlerimizle Suriye’deki soydaşlarımıza zarar vermekle suçlandık.

Birilerinin akrabaları ve Suriye’deki kurumlarımız „burada herşey normal“ diyorlarmıştı. Halbuki bu haber kaynakları ya dünyadan habersiz, kendi halinde insanlardı ya da „geleneksel Çerkes kurumları ve büyükleri“. Geleceklerini yaşadıkları ülkelerde örgütleyen, sistemle bütünleşmiş, kraldan çok kralcı devşirmeler yani.

Bunlar, hem Rusya Federasyonu’nun Esad’ı desteklemesi; hem de kendilerinin Suriye’deki iktidar ile ilişkileri nedeniyle Çerkes kamuoyunu „yatıştırma“ politikası izliyor, bilerek yanıltıyorlardı. Mesela „Thamate“ Şeref Abaza Türkiye’ye kadar gelmiş, Suriye’de demokrasi mücadelesi verdiklerini anlatmış, kulaklara Çerkeslerin de bu mücadelenin bir parçası olması gerektiğini fısıldamıştı.

Bu nedenledir ki, Çerkeslerin Suriye’deki çatışma ortamından çıkarılmaları, anavatanımıza yönlendirilmeleri için hiçbir şey yapmadılar. Hatta Suriye içerisinde dahi, insanlarımıza bir halk, bir ulus olduğumuz hissettirecek bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma ağı kuramadılar.

Suriye’de ilk olarak emekçi yoksul kitlelerin demokratik taleplerle sokaklara çıkmış; „renkli devrimler“in ve Suriye’deki bir kısım muhalefetin Amerika destekli olmasından yola çıkan; SSCB-Suriye dostluk nostaljisinden hala kurtulamamış kimi „ulusal solcu“ çevreler de benzer şeyler söylüyor; anavatanı ve Çerkesya’yı ağızlarına almıyor; Esad’a sahip çıkmasalar da Çerkeslere „gemiyi ilk terkeden olmamayı“; anti emperyalist, anti Amerikan mücadeleye katılmayı öğütlüyorlardı.

Bu, Çerkeslerin, bırakın demokratik hak ve özgürlüklerini; varlıklarını dahi tanımayan iki güçten biri için savaşmaları demek olacaktı. Anti emperyalizm „yüce ideali“ veya Esad’ın kara kaşı kara gözü uğruna.

RF’nun tavrı başından beri belliydi: „Yeni dünya düzeni“ne direnmek ve kartları bu eksende dağıtmak istedi. Çerkeslere düşen Esad için savaşmak, hiç olmazsa Suriye’de kalarak Esad’ın prestij kaybetmesini engellemekti. RF, Çerkeslerin anavatanlarına dönmelerini, bunun sonucunda Çerkesya’da Çerkes nüfusunun artmasını istemiyordu.

Bazıları Çerkeslerin „iyi“ Rusya vatandaşları olduklarında veya kimi olumsuzluklara gözlerini kapayıp politik süreçlerin dışında kaldıklarında Rusya’nın bize yaklaşımının da pozitif olacağını anlatır dururlar. Halbuki, biz bugün köle olmayı dahi kabul etsek, insan hak ve özgürlüklerine saygılı demokratik bir devlete dönüşmedikçe, Rusya, ulusal kimliğini ve varlığını yaşatan bir halkı tehdit unsuru olarak algılamaya, bu nedenle asimile/yok etmek istemeye devam edecektir. Bu potansiyel tehdit olma gerçeği nedeniyle „halklar hapishanesi“ Rusya imparatorluğu da kendisi için stratejik öneme sahip Çerkesya’nın yerli halkı Çerkesleri soykırımdan geçirmiş, sürgün etmiş, tarih sahnesinden silerek Çerkessiz ve Çerkesyasız bir Kuzey Batı Kafkasya örgütlemek istemişti.

Bugün de yine aynı nedenlerle Rusya Federasyonu Çerkeslere yönelik tavrını değiştirmedi. Anavatana dönüşleri kolaylaştırmadı, önündeki engelleri kaldırmadı… soydaşlık lafları havada kaldı.

Çerkesya’daki Cumhuriyetlerimiz de Suriye krizinde Çerkes halkını sahiplenemeyeceklerini, bu güçten, iradeden ve samimiyetten yoksun oldularını gösterdiler.

Suriye’deki Çerkesler için kıllarını kıpırdatmadılar. Kendilerine bu konuda yapılan başvurulara, göstermelik bir iki basın açıklaması haricinde yanıt bile vermediler. Kendi olanaklarıyla, Perit Khase’nin veya yurtsever Çerkeslerin çabalarıyla anavatanlarına ulaşan soydaşlarımıza yardımları minimum düzeyde kaldı.  

Sorunu gündeme getiren/gündemde tutmaya çalışan yurtseverleri baskı altına almaları ve Adıgey Cumhuriyeti Başkanı Thakushin’in kendisi ile görüşmek isteyen delegeleri günlerce kapıda bekletmesi, utanç tarihimizin yeni sayfaları oldular.

Bu arada Suriye’deki savaş yayıldı, can kayıpları artmaya başladı. Artık kimse „görmedim, duymadım, bilmiyordum“ deme şansına sahip değildi. Bizim de yoğun çabalarımızla Suriye Çerkesleri konusunda duyarlılık artmaya başladı.

Sonunda Kaf Fed, başlangıçtaki olumsuz tavrını değiştirdi ve konuya el attı. Türkiye’ye gelen soydaşlarımıza sahip çıkmaya, maddi destek vermeye ve yardımlar toplamaya başladı. Hatta Suriye Çerkeslerinin anavatanımıza dönmelerine yardımcı olmak gerektiğini söylüyor ve bunu karınca kararınca örgütlüyor. Bu nedenle genel olarak tavrı olumlu demek gerekir.

En büyük eksiği, sorunu kamuoyuna maletme konusundaki ürkekliği; taraf olabilecek kurumlara yeterince dayatıcı olamaması ve politik mücadelenin araç ve yöntemlerinden ısrarla uzak durmasıdır. Bu nedenle derdimizi kamuoyuna anlatmaktan ve insanlarımıza politik bilinç vermekten hala çok uzak ve sıradan bir yardım kuruluşu kimliğinde. Sorunu küçümsemiş ve müdahil olmakta gecikmiş olması nedeniyle açılan arayı hala kapatamadı. Kendi olanaklarımızla sorunun üstesinden gelebileceğimizi sanmış, bu nedenle ilgili uluslararası-resmi kurum ve kuruluşlarla ortak çalışma yapmamış olmasını da hala telafi etmedi.  

Hepimizi en çok şaşırtan kısaca „dayanışma“ adı altında biraraya gelen grupların heyecanlı çıkışı oldu. Şimdiye kadar Suriye Çerkesleri için ciddi hiçbir çalışmaları olmamış bu arkadaşlarımız büyük iddaalarla çıktılar ortaya. Dünya örgütü kurduklarını iddaa ettiler.

Oluşumun belkemiği olanlar daha birkaç gün önce, RF Konsolosunun davetine icabet etmiş; muhattap alınmış olmanın gururu ve omuzlarına yüklediği sorumluluğu anlatıyorlardı kamuoyuna. Konsolosa, RF’nun Çerkes soykırımını tanıması, Soçi’de olimpiyat düzenlemekten vazgeçmesi ve Çerkeslerin anavatanlarına dönmelerine yardımcı olması gerektiğini anlatmışlardı. „Ne güzel!“ dedik hepimiz, ama belki de böyle dedirttirecek bir adım olarak düşünülmüş, bu nedenle herkesin görebileceği bir mekanda vuku bulmuştu bu görüşme.

Ardından „Putino“ eylemi geldi. Neredeyse dün anlattıklarının tam tersi fotoğraflar ve sloganlar yayıldı kamuoyuna. „Katil Putin“ veya „Rusya Kafkasya’dan Defol“ gibi. Bunların yanında „Çerkeslerin Vatanı Çerkesya’dır“ pankartı insanları sadece tebessüm ettirdi. Çünkü bir yandan „defol“, diğer yandan „yardım et“ der gibi komik bir görüntü vardı ortada.

Bu çelişkileri bazı iyi niyetli arkadaşlarımızın kendilerini ifade edebilecekleri bir yer arayışı olarak görelim; ama „dayanışma“ kesinlikle kamuoyuna anlatılan amaçlarla örgütlenmiş bir platform değildi.

Suriye Çerkeslerinin sahiplenilmesi, onlara kalacak ev ve iş bulunması gibi „sempatik“ faaliyetler bu arkadaşlarımızın asıl niyetlerini gizlemeye yarıyor; ama insani çabaların yanında kamuoyuna ince mesajlar veriliyor; yoğun çabalarımızla artık bütün dünya Çerkeslerinin sahiplendiği „Çerkeslerin Vatanı Çerkesya’dır“ kampanyamız baltalanmak isteniyor ve Suriye Çerkeslerine, Türkiye adres yapılıyordu.

Daha da kötüsü, bir yandan anavatana dönen Suriye Çerkeslerinin mutlu olmadıkları, Suriye’ye geri döndükleri ya da Türkiye’ye ve Avrupa’ya gitmeye çalıştıkları dedikoduları yayılıyor; diğer yandan Özgür Suriye Ordusu bayrağı bir biçimde gözlerimize sokuluyor, „ÖSO ile Esad’ı bir tutmak alçaklığın daniskasıdır“ vahiy’i iniyor, „Kuzey Kafkasyalı mücahitler ÖSO saflarında“ haberleri yayınlanıyor ve „Çerkesler Anavatanımız Çerkesya’ya tahliye edilmelidir“ söylemimiz, „Çerkesler anavatanımıza postalanmak isteniyor“ diye tercüme ediliyordu.

Evet, araya serpiştirilmiş bir iki sloganı atın bir kenara, hemen bütün söylemleri ve gözleriyle düşünen kamuoyuna yaydıkları görüntüler, Çerkeslerin Suriye’de muhalif saflara kazanılması ve Suriye Çerkesleri’nin Türkiye’ye yönlendirilmesi amaçlıdır. Ki zaten „dayanışma“, politik olarak, Çerkes Ulusal Hareketinin diaspora merkezli olması gerektiğini söyleyen gruplar tarafından örgütlenmiştir.

Zamanlaması da ilginçtir bu çıkışın. Ve kimi tesadüfler…

Aynı günlerde Suriye’de muhalif „Ulusal Konsey“ genişletilerek „Ulusal Koalisyon“ kurulmuştu. Koalisyon, Konseye göre daha genişti. Muhalefetin ve Suriye halklarının hemen hemen tamamını kucaklıyordu. Hatta Kürtler bile bu Koalisyona girmeye „ikna edilmiş“lerdi. Böylece Esad sonrasının siyasi iradesi örgütlenmiş oluyordu. Ki, Amerika ve AB dahil onlarca ülke Koalisyonu Suriye’nin resmi temsilcisi olarak tanımakta gecikmedi.

Tek başına bu bile aslında „Suriye’de yolun sonuna gelindiği“ni anlamamıza yeter. Bu nedenle artık Rusya bile „Esad’a sahip çıkmıyor“ ve RF vatandaşlarını Suriye’den tahliye etme hazırlıklarına başlıyordu. Ama bir sıkıntısı vardı: „Çerkes Soydaşları“nı ne yapacaktı? Suriye’de bıraksa olmazdı. Zaten şimdiye kadar Suriye’deki Çerkesler için birşey yapmamış olması nedeniyle Çerkesler arasında rahatsızlığın büyüdüğünü Rus siyaset bilimciler bile dile getirmeye başlamışlardı.

Ama Çerkesleri anavatanlarına getirmesi de mümkün değildi.

İşte „dayanışma“ yaptığı çıkış ile Rusya’yı bu yükten kurtarıyordu. Suriye Çerkeslerine, zaten kendileri için Çerkes Ulusal Mücadelesinin merkezi olan/olması gereken Türkiye’nin kapılarını açıyordu.

Yurtseverlerin „tek kişilik“ eylemlerine dahi müdahale edilirken, RF konsolosunun „dayanışma“nın liderlerinin önünde el pençe divan durmasının, „Katil Rusya Kafkasya’dan Defol“ sloganlarının reklamının yapılmasının sırrı buradaydı.

RF için „müttefik düşman“ veya „muhalif dost“ konumundaydılar. Çünkü, bir yandan politik olarak RF’nun başını ağrıtacak bir konuda RF’nu rahatlatıyor; diğer yandan „radikal“ sloganlarla diaspora Çerkeslerinin kimyasını bozuyor; mücadelelerini yapılabilir politikalar üretmekten, hayaller peşinde koşan eksene oturtmaya çalışıyorlardı.

Bu sözlerimizden bilinçli olarak birilerine hizmet ettkilerini idaa ettiğimiz sonucu çıkarılmamalıdır. Böyle bir iddaamiz yok. Elimizde bu konuda bir belge veya delil yok. Ama tüm dünyanın, bütün güçlerin oynadıkları bir oyuna alet olmaktalar.

Genel olarak Çerkes Ulusal Hareketini sonuç alamayacak, demokratik güçlerden izole edecek, üzerindeki baskıları arttırarak radikalleştirecek ve ezdirecek maceracı bir çizgiye çekiyor; özel olarak da Suriye Çerkeslerini bir diaspora ülkesinden başka bir diaspora ülkesine yönlendiriyorlar. Bu da nesnel olarak RF’nun işine yarıyor. Aynı zamanda bu arkadaşlarımızın zaman zaman ağızlarından kaçan „biz de anavatanımıza dönmek istiyoruz“ veya „Vatan Çerkesya“ söylemlerinde samimi olmadıklarını gösteriyordu.

Kaç Suriye Çerkesini kaç eve yerleştirdikleri, kaçına kardeş aile veya iş buldukları, nasıl koşturdukları gibi söylemler, vicdanlarını rahatlatabilir belki, ama bu gerçekleri gizleyemez.

Bizler Çerkesya Yurtseverleri olarak genel olarak savaşa karşıyız. Yalnız Suriye’deki değil; dünyanın her yerindeki savaşlara karşıyız. Saldırganları kınıyor, haksız savaşlarda canlarını yitiren, zarara uğrayan herkesin acısını yüreğimizde hissediyoruz.

Bizler bütün sorunların demokratik yol ve yöntemlerle çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Şiddetie karşıyız. Bunu da açıkça ilan ediyoruz!

Suriye’de savaş başladığından beri, bu savaşın bizim savaşımız olmadığını, savaşan güçlerin ve tarafların prensip olarak birbirlerinden farklarının olmadığını; Esad güçleri halkın başına bomba yağdırırken „muhalif“lerin insanları apartmanlardan aşağılara attıklarını, kalabalık şehir merkezlerinde bombalar patlatarak onlarca masum insanın kanına girdiklerini söylüyoruz.

Hepsinden önemlisi de, bu güçlerin hiçbiri Çerkeslerin varlığını; demokratik hak ve özgürlüklerini tanımıyorlar.

Bu nedenle, Çerkeslerin savaşta taraf olmaması gerektiğine, hiçbir diaspora ülkesinde ve savaş bittikten sonra Suriye’de geleceklerini örgütlemelerinin mümkün olmadığına, ellerinden gelen bütün imkanları kullanarak anavatanımız Çerkesya’ya dönmeleri gerektiğine inanıyoruz.

Görevimiz, Suriye Çerkesleri ile dayanışmak; birbirimizin yüzünü hiç görmemiş olsak da bizim bir ulus olduğumuzu, yalnız olmadıklarını, kalplerimizin ve evlerimizin kendilerine her zaman açık olduğunu hissettirmek, onları savaş ortamından çıkarmak; ama sorunumuzun nihai çözümünün anavatana dönmekle mümkün olduğunu anlatmaktır.

Çünkü Çerkes Ulusal Hareketinin de, Çerkes Ulusal Sorununun da çözüm adresi Anavatan Çerkesya’dır. 7 milyon Çerkesi asimile eden Türkiye’nin Çerkes Ulusal Sorununun ve Hareketinin merkezi olduğu iddaaları, hele hele anavatanımıza kaç, Türkiye’ye kaç Suriye Çerkesinin geldiği karşılaştırmaları komiktir.

Daha SSCB yıkılırken, Suriye’de hiçbir sorun yokken, binlerce Suriye Çerkesi Anavatanımıza dönmek istemiş, bu istekleri sudan bahanelerle reddedilmiş-engellenmişti. Keza 2 sene önce Suriye’de çatışmalar başladığında soydaşlarımızın ilk olarak anavatanımıza dönme tercihi yaptıkları, Türkiye’ye daha 10 kişi dahi gelmemişken, 1000 kadarının Çerkesya’ya dönmeye çalıştığı herkesin bildiği bir gerçektir.

Ne zaman ki, bu dönüşler engellenmeye başlanmış, RF’na vize almak ve Suriye’den çıkmak zorlaşmış, anavatanımıza dönen insanların beklentileri karşılanamamış ve Suriye Çerkeslerinin Çerkesya’ya dönmemeleri için karşı propaganda yoğunlaşmışsa, ancak o zaman Lübnan, Ürdün veya Türkiye ilk tercih edilen ülkeler olmaya başlamıştır.

Yani son günlerde Suriye Çerkesleri’nin Türkiye’ye, Ürdün’e veya Lübnan’a yönelmelerinin nedeni, bu ülkelerin anavatanımızdan daha tercih edilir veya sevilir olmaları değil; Suriye’de artık savaşın herkesi tehdit eder bir boyut almış olması ve soydaşlarımızın „buradan çıkalım da, neresi olursa olsun“ demeye başlamalarıdır. 

Elbette bunları söylerken hayal kurmuyoruz. „Anavatana dönsün, orada nefes alıp versin yeter“ demiyoruz. Anavatana dönüşün kolay olmadığını, başta RF kaynaklı olmak üzere önünde ciddi engellerin olduğunu biliyoruz. Bunları bilerek ve bunlara rağmen Suriye Çerkesleri anavatanımız Çerkesya’ya dönmeye çalışmalılar diyoruz. Çünkü Çerkesya’ya dönmek isteyen her Çerkes, aynı zamanda Çerkes ve Çerkesya sorununu RF’na taşıyacak; sayının artması ile konu önce RF’nun, sonra da uluslararası kurum ve kuruluşların gündemine girecektir. Yani hem geleceğimizi örgütleme, hem de sorunumuzu gündeme taşıma anlamında Suriye Çerkeslerinin anavatanımıza dönmeleri için çalışmak gerekiyor.

Suriye’den ve savaş ortamından çıkmış, ama başka bir diaspora ülkesinde yeni bir hayat örgütlemeye başlamış Suriye Çerkesi, hem asimilasyon kıskacında yaşamaya devam edecek; hem de RF’nu, Çerkes ve Çerkesya sorununun güncelleşmesi belasından kurtaracaktır.

Çerkes Halkının geleceğini ve mücadelesini diasporada örgütleme iddaasındaki „Dayanışma“ bileşenlerinin RF yetkilileri tarafından İstanbul’da önlerine kırmızı halılar serilerek ağırlanmalarının nedeni de budur!

Biz Çerkeya Yurtseverleri, ulus olmadan Çerkes halkının geleceğini ve varlığını garanti altına almasının mümkün olmadığına, uluslaşmamızın ancak anavatanımız Çerkesya’da mümkün olduğuna inanıyoruz. Ama aynı zamanda anavatana dönüş çabaları, bunun önündeki engellerin aşılmasının, Çerkes ve Çerkesya sorununun gündeme taşınmasının aracı olacaktır; bu nedenle her ne pahasına olursa olsun anavatanımıza dönmeye çalışmalı; dönmeye çalışanlara yardım etmeli; anavatana dönüşü desteklemeliyiz diyoruz.

RF; Çerkesya’daki Cumhuriyetlerin yöneticileri; bizi temsil etmesi gereken kurumlar, temsilciler, thamatelerimiz ve anavatanımızda yaşayan insanlarımız yapılması gerekenleri yapmıyorlarsa da, bunların hiçbiri Çerkesya’nın vatanımız; bizlerin de ancak Çerkesya’da geleceğimizin olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.

Bir yıldan fazla bir zamandır bunları anlatıyoruz. Gücümüz sınırlı. Yapılması gerekenlerin, yapabileceklerimizin çoğunu yapamadık. İsterdik ki, binlerce Çerkese elimizi uzatabilelim. İsterdik ki, anavatanımıza dönen, dönecek her insanımıza saraylar sunalım. Ama yok, bunları yapabilecek durumda değiliz. Hem RF yetkililerine, hem Cumhuryetlerimize hem de thamatelerimize derdimizi anlatmaya, baskılara boyun eğmemeye çalışıyoruz.

Anavatanımızın soydaşlarımızı olması gerektiği gibi sahiplenmemiş olduklarını bilmek ve anlatmak bile bizi üzüyor. Ama yılmayacağız, yorulmayacağız!

Bugüne kadar tek bir Çerkesin anavatanımıza dönmesine katkımız olmuşsa dahi, bundan mutlu oluruz. Bu konuda çaba sarfeden herkese, kimi yanlışlarını eleştirsek de, saygımız sonsuz ve bütün önyargılarımızdan, eleştirilerimizden sıyrılarak, Suriye Çerkesleri için yardımlaşmaya ve dayanışmaya, desteği büyütmek için elimizden geleni yapmaya hazırız.

Peki, yapılması gerekenlerin çoğunu yapamamışsak da, hiçbir şey başaramadık mı?

Başardık elbette: Tarih birgün Pihave Uğur önderliğindeki Reyhanlı Çerkes Derneği-Adığe Khase’nin ve 800’ü zor bulan nüfusu ile Reyhanlı Çerkeslerinin soydaşlarımız için nasıl hızla seferber olduklarını, onlara yüreklerini açtıklarını ve Suriye ile anavatanımız Çerkesya arasında köprü olduklarını… biz Çerkesya Yurtseverleri’nin de „Çerkeslerin Vatanı Çerkesya’dır“ şiarını bir daha çıkmamacasına dünya Çerkeslerinin bilincine kazıdığımızı yazacaktır.

Bugün attığımız bu tohumlar birgün yeşerecek, Çerkesya bizim olacak! Bundan kuşku duymuyoruz…

Yaşasın Çerkes Kalma Mücadelemiz!

Yaşasın Çerkesya!

Çerkesya Yurtseverleri Kurucu Meclisi


Bu haber toplam 2227 defa okundu.


saim

Şu koca makalede bir cümleye takıldım kaldım:"ve belki ne istediğini değil, ama ne istemediğini biliyordu"...Arap Baharı diye süslenen bu hareketleri açıklarken kullanılmış bir cümleydi ve bence bizimde temel derdimiz bu sanki.Herkes sadece ne istemediğini söyleyerek sürüklüyor her şeyi.Çok az insan ne istediğini söylüyor.Yada istermiş gibi yaparken hala aslında neyi istediğini geçiştiriyor.Basit bir örnek."Çerkes siyasetinin merkezi Türkiye olmalıdır".Sanki istekmiş gibi.Eyvallah istek olsun.Sonuç amaç ve varılmak istenen son nokta nedir?Yoksa tersten bakarak,istek gibi lanse edilirken "Anavatı istemeyiz" yani istemediğinin beyanımıdır yoksa?"Katil Putin Kafkasya'dan defol".Bu istekmidir.Hadi bu istenen oldu ve Kafkasya'dan defoldu,ne olmasını istiyorsunuz?Bunu isteyen dostlarımız sürekli Bağımsız Kuzey Kafkasya'ya gönderme yapan yazılar yapıyorlar.Peki nasıl olacak,neler yapılacak?Diyorlar ki Çerkesya bayrağını artık yükselteceğiz ama Kuzey Kafkasya istiyoruz.Devlet içinde devlet kurup ikiside yaşarken birinimi yücelteceğiz anlamadım açıkcası.ÇY den sonra bazı oluşumların da dilinden düşürmez oldu "Çerkesyada Çerkesya".Ee ne olacak o zaman."Çerkes siyasetinin odağı bu coğrafyadır".Anlayan beri gelsin,anlamayan öte gitsin,şaka bir yana ben bir yana,büyük kaptan takımı buraya getir.
Sürekli birbirimizi suçluyoruz,eleştiriyoruz ama çoğumuz ne istediğimizi değil ne istemediğimizi söylüyoruz aslında.Ve sanırım asıl kilitlenmelerimiz,anlaşmazlıklarımız ve kargaşalarımız buradan sonrasında başlıyor.Ne istediğimizi açık ve net söylersek bu tartışmalar,bu kırılmalar ve gereksiz polemikler bitecek yada olması gereken gerçek düzeyine inecek bence.Şimdi kim aslında neyi istiyor bilmeden didişiyoruz,anlamlar çıkarıp tartışıyoruz ve çoğumuzda net olarak şunu istiyorum ve şöyle olmasından yanayım demiyor.Sadece istemediklerimizin söylemiyle yol almaya çalışıyoruz.Oysa şimdi birde birlik çağrımız çıktı.Daha başında kimi istemediklerini söylüyorlar.
ÇY başından beri ne istediğin söylerken,ne istediğini açık ve net söylemeyenlerin yaptığı söylem,tartışma ve suçlamalardır aslında kırılma yaratan tarz.Belirsizliği baştan yaratarak ve istemediğini söylemeyi istediğini söylemekmiş gibi göstererek insanlarımızı kararsızlık içinde bırakmakmı suçtur yoksa kabul etmesenizde ne istediğini söyleyen insanlara saldırmakmı?Doğaldır bu sayfanın fikirlerini reddersiniz ama çıkın söyleyin artık ne istiyorsunuz?Bu ülkede kalıp ialt kimlik olarak yaşamakmı?Hobi olarak mutlu olmakmı?vs vs vs .O kadar çok cevap varki.Biri mutlaka sizinki olacaktır ama çıkıp söyleyin artıkta bu bulanıklıklar,kırılmalar,kırıcılıklar azalsın.Örneğin diyorsanız ki burada kalıp alt kimlik olarak yaşamak istiyorum,anavatan artık şöyledir böyledir.Eyvallah.. Ama bunu diyecekseniz tutup da reddettiğiniz bir anavatan sahip çıkar söylemlere de girmeyin.Bunu söylüyor, anavatanı artık şöyle yada böyle olduğu için reddediyor ama bir yerden çıkıp anavatanın koyu avukatı söylemleri geliştiriyoruz yada çözüm anavatandadır deyip yaşadığımız ülke şartlarında kalıcı Çerkes siyasetine sonuna kadar soyunuyoruz..İstediğini değilde istemediğini söyleyerek ortalığın kendi adınıza netleşmesine kişisel ölçekte de olsa katkı sağlamıyorsanız nolur artık başkalarında suç aramayın.Çünkü suçlu siz olursunuz bence.Selamlar

17 Aralık 2012 Pazartesi Saat 05:26
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net