Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Awtle Laşin
Kabile Devleti
09 Şubat 2011 Çarşamba Saat 21:51

Soğuk bir kış gecesi. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Uykum kaçınca, ekoseli kırmızı battaniyeme sarınarak gecenin sessizliğinde televizyon karşısına geçiyorum.

Gündüz kuşağında kaliteli bir program olduğu yetmezmiş gibi gece kuşağında da izlenmeye değer birşeyler bulamamaktan sıkılan ben, sıcak yatağıma geri dönmeyi planlıyorum. En sonunda şansımı bir kez daha deneyeyim diyorum. Kanallar arasında hızlıca geçiş yaparken, çok güzel bir filme rastlıyorum.

Çek ve İngiliz yapımı ortak bir film. “Dark Blue World”. 1929’da Çekoslovakya Nazilerce işgal edilince iki Çek pilot İngiltere’ye sığınmak zorunda kalır. Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne katılırlar. Almanlara karşı savaşırlar. 1950 yılında Çekoslovakya’da bir hapishanede yatarlar ve eski bir SS subayı doktor tarafından tedavi edilirler.

Çek pilotlar, zamanla zor da olsa İngiliz yaşam tarzına alışırlar. Ama her an ölümle burun buruna gelmeleri yetmezmiş gibi, iki arkadaş aynı kadına aşık olur. 

Bu film sanıldığı gibi bir aşk ve arkadaşlık filmi değildir. İkinci dünya savaşını bambaşka bir gözle değerlendiriyor. Gerektiği yerde politik mesajlar veriyor, izleyicinin direkt gözüne sokarak rahatsız etmiyor. Toplam iki saatte, insanın yaşamındaki acı ve tatlı duygu aktarılıyor.

Aklıma “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımız” geliyor. Bu 33 harfli kelimeden daha uzun bir Türkçe kelime bulun kolaysa. Anlamlı olmak şartıyla yalnız.

Bilindiği gibi Çekoslovakya’nın, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri ciddi bir etnik meselesi olmuştu Slovaklarla. Slovakların çoğu Katolik’ti. Çekler gibi Slovaklar da daima güçlü bir milliyetçi duyguya sahiptiler. Zaten Çekoslovakya da, Slovakya ve Çek Cumhuriyetleri’nin dağılmadan önceki ismidir. Çekoslovakya’nın yaşadığı bölünme biraz ilginçtir. Çünkü yaşanan ayrışma kimilerine göre tek bir kurşun atılmadan ortaya çıkan bir bölünmedir.

Ayrıca dikkat edilecek olursa, Çek aydınlarının geleneğinde batı demokrasisinin izleri rahatlıkla görülebilir. İkinci dünya savaşından önce de Çekoslovakya’da hakim olan fikir sistemi “sosyal demokrasi” idi.

Kimlik konusu her coğrafyada tartışıldı. “Evler oturanlarındır” ifadesi çok zehirli bir iddiaydı. 

Örneğin, Almanya’nın en çok satan gazetelerinden birinin logosunda “Almanya, Almanlarındır” cümlesi yer alsa ne olurdu? O gazeteyi bir dakika daha yaşatmazlar, öyle değil mi? Peki biz “Türkiye Türklerindir” diyenlere karşı ne yapalım? 

Bozkurt lotus davasının savunucularından Cumhuriyetin ilk devlet bakanı Mahmut Esat Bozkurt vatandaşlığı ırka bağlı olarak açıklıyor.  Bunu söylerken de bence kabalaşmış. Nasıl adalet bakanı olduğunu anlamakta ise zorluk çekmiyorum.

“ ...Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler...”

Kürt sorununa gelince, eğer siz bir milleti kendi vatanında vatansız yaşatmaya mahkum ederseniz, yaşamsal hak ve özgürlüklerini kısıtlarsanız, şu anda olduğu gibi hakkını arar. 80 yıldan fazla oldu, ama işte bastırmadılar.  Büyük bir ordu, sayısı az olan silahlı bir örgütle baş edemedi. Çünkü sorun çekirdektedir. Onurlu bir birey gibi yaşama hakkı sunmayan, iş imkanı vermeyen bir devlette bireyin isyan etmesi gayet doğaldır.

Olaya Çerkesler açısından bakacak olursak…

Çerkesler Osmanlı’ya geldikleri zaman nelerle karşılaşacaklardı acaba? Osmanlı’nın genç nüfusu artık yok olma noktasına gelmişti. Cephelerde savaşacak askeri gücü kalmamıştı. Türklerin tabiriyle gavur’ların erkek çocuklarının alınıp, devşirilip, zorla üniforma giydirilip savaşa sokulduğundan bahsetmeye lüzum bile görmüyorum.

Sağ kalan Yörük Türkleri ve diğer Türkler, askere gitmemek için dağlara saklanıyorlardı. Ancak sürgünden sonra hayatta kalmayı başaran Çerkesleri ise direkt savaş cepheleri bekliyordu. Genç yaşlı demeden. Halbuki Osmanlı devleti söz vermişti, Çerkesleri askere almama konusunda.

Güzel ve genç Çerkes kızları ise saraya cariye olarak alınıyordu. Tabi ki bunlar diğerlerine oranla daha şanslı kızlardı. Bilindiği gibi Osmanlı padişahlarının anneleri, oğulları için pazardan Sırp, Çerkes, Venedikli, Rus, Grek kızlarını satın alırdı. Karşı çıkanlar öldürülüyordu, türlü işkencelere maruz kalıyorlardı. Diðer kızlar ise, paşalara, beylere, belirli bir mevkiye gelmiş beylere mal gibi satılıyordu pazarda (Bknz: Çerkes Kızı Ayşet).

Şu söylemde bulunabilirsiniz: „Ben barbarım. Belli bir toprak parçasını ele geçirir, üzerinde yaşayan diğer milletleri kanunla, yasayla veya başka bir aletle bana benzemeye zorlarım, bana tamamen benzemeyeni de kendi kimliğini inkar edecek raddede benzetirim“ diyebilirsiniz. Dediğinizin de bilincindeyiz zaten.

Bir Çerkes olarak, Çerkeslerin yok olmamak için vatanlarına dönmeleri gerektiğinin farkındayım. Bu bir zorunluluk. Xabze’de vatanı hor görmenin, sahip çıkmamanın “haynape” olduğunu da biliyorum.  Ancak dönüşe gücü yetmeyen Çerkeslerin de bulundukları coğrafyada kültürel taleplerini dile getirmeleri doğal bir haktır. 

Biz Çerkeslerin yüz-yüz elli yıl öncesine kadar tarihi bilmememiz normal bir durumdur. Ancak biz 2011 yılındayız. Biz, bilgiye artık rahatlıkla ve en hızlı şekilde ulaşabiliyoruz. İnternet sayesinde hükümetleri devirebiliyoruz. İnternet üzerinden örgütlenip, sokaklara dökülüp protesto gösterileri yapabiliyoruz. İnternet sayesinde devletlerin kirli belgeleri gün yüzüne çıkıyor.

Birşeyleri sorgulamanın zamanı geldi de geçti diye düşünüyorum. Akıl sahibi insanların, Türkiye’nin bugünkü varlığının Çerkes milletinin üstün mücadelesi sayesinde olduğunu bilmelerinin gerektiğini düşünüyorum.

Çerkeslerin farklı ülkelere dağıtılmasını geçtim, benliğini de yitirmesi için Anadolu’nun dört bir yanına dağıtılması açıkça neyin hedeflendiğinin göstergesi değil de nedir?

Dahası, çocuklarımızın ve torunlarımızın beynine, atalarımızın ve bizim hain olduğumuz yalanı işlendi ve işlenmeye devam ediliyor. Resmen Çerkes olduğu halde Çerkesliğe düşmanca tavırlar takınan bir nesil yetişti.

Daha küçük bir çocukken, Çerkesçe’yi duyunca büyük bir heyecanla çarpardı yüreğim. Meraktan içim içimi yerdi. Benim büyüklerim, iyi derecede Çerkesçe bilmelerine rağmen, bana Çerkesçe öğretmeyi  gereksiz buldular. Okul sınavlarına hazırlanırken veya iş hayatında lazım olmayacaktı çünkü. 

Ve çocuklarının tepki gösteren, baş kaldıran, sorgulayan ve diğer arkadaşlarından farklı çocuklar olarak yetişmesini istemediler. Yaşam tarzlarımız tek tip olmalıydı. Dışlanmaktansa, kendine güvensiz bir şekilde belki de araya kaynaşmak ve olanı kabul etmek daha iyiydi.

Hiç unutmuyorum. Birgün babamla alışverişe çıktığımda yuvarlak ve kalın bir paketin üzerinde “Çerkez peyniri” yazıyordu. Elimi uzattığımda babam elime vurdu, alma dedi. Yani ben sindirilmiş, ezilmiş, birileri tarafından zorla susturulmuş, tırnağının ucuna kadar asimile edilen insanların arasında yetiştirildim.

Benim beynimi son hücrelerine kadar kemiren düşünce, neden Çerkesler kadar cesur ve savaşçı bir milletin, şimdi kendi kendini yok etmek için bu kadar üstün bir mücadele verdiğidir.

Hiçbirimiz tepki göstermiyoruz. Sinirlerimiz alınmış sanki. Uyuşturulmuşuz. “Adige varlığım Türk varlığına armağan olsun”muş. Ben bir Adıge olarak bunu artık sorgulamamayı öğrendim. Kürt arkadaşım da sorguluyor. “Neden benim varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyor. Neden Türk varlığı, Alman varlığına armağan olsun? Birilerinin varlığı, diğerinin varlığına bağlı mı olmalı?

Bu sohbeti bir Çerkesle yaparsanız, yüzü renkten renge girer. Kaşlar çatılır. Kafanıza kama fırlatılabilir. Tabi çok asimile olmuşsa elinde kama da olmayabilir…

Eleştiriye tahammülü olmayan, aynayı kendisine tutamayan bir milletin evlatlarıyız. Çoğulun içinde, az olup, yok olmaktan korkmadığımız gibi bununla bir de övünüyoruz. Ait olmadığımız bir kültürün değerlerini kraldan çok kralcı olarak sahipleniyoruz. Birşeyler yapmak isteyene de çelme atıyoruz.  

Halbuki siz Çerkes olarak kendinizi düşünmeye daha çok vakit ayırabilirsiniz, ama kendi vatanını düşünen diğer Çerkeslerin önünü kapatmaya hakkınız yok.

Son olarak; dedem hep “Çerkeslik bir tarzdır” derdi. Biz de kendi tarzımızı yaratıyoruz artık herhalde…




Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net