Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
De Facto Ülkelerin İlginç Yaşamları ve Merak Uyandıran Hayatta Kalma Çabaları
14 Haziran 2018 Perşembe Saat 00:26
Thomas de Waal, 26 Nisan 2018
 
Tarihin hiçbir döneminde, uluslararası düzenin tam anlamıyla istikrara kavuştuğu söylenemez. Ancak, büyük imparatorlukların çöküşü, yeni “aday “ ülkelerin ortaya çıkışında en büyük katalizör görevi görmüştür.
 
Hepimizin bir posta adresi vardır. Adımıza bir mektup ya da kartpostal gönderilen.Ev numarası, cadde, sokak , şehir ve ülke bilgileri, bizim dünyayla iletişim halinde olmamızı sağlayan coğrafi konumumuzu belirler. Ancak bazıları buna sahip değil. Dünyanın küçük bir bölümündeki bazı insanların uluslararası bir posta adresi yok, çünkü ülkeleri Dünya Posta Sistemi’ne dahil değil.Onlar küresel “anomali “ olarak varlıklarını sürdürüyorlar ve birçok bakımdan dünyanın ikinci sınıf vatandaşları konumundalar.
 
Bu “de facto” ülkeleri ve daha da önemlisi orda yaşayan insanların statüsünü nasıl tanımlamalıyız?

 
Thomas De Waal: Carnegie Europe kıdemli uzmanı.
 
Bir de facto ülkede (tanınmamış ülke, yarı devlet -yazının devamında başka tanımlamalar da irdelendi) hayat, türlü yaratıcılıklara ve hilelere kapı aralar. İlk örneğe dönecek olursak, mektup alıp gönderirken bile, küresel posta servisiyle koordine olabilmek için dikkate değer bir yaratıcılık sergilemek gerekiyor. Kıbrıslı Türk’lerin yıllarca gizemli bir posta adresi vardı, Mersin 10. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bu şehirdeki bu adrese gelen tüm postalar tanınmamış Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönlendiriliyordu. Benzer bir örnek vermek gerekirse, Abhazya’ya gelen tüm mektuplar da, Rusya’daki kardeş şehir Soçi üzerinden yönlendiriliyor.
 
Arafta Hayat
 
Ukrayna’nın ayrılıkçı bölgelerindeki insanların dış dünyayla teması tamamen kesilmiş durumda.Kırım, Donetsk ve Luhansk’a yönelik uluslararası posta servisi askıya alındı. Transdinyester’de ise anlaşmazlığın iki tarafı işleyen bir geçici çözüm yaratarak diyalog ve işbirliğinin sonuç getirebildiğini ispatladılar. Mart ayında kızıma Transdinyester’in başkenti Tiraspol’den , üzerinde Dinyester Nehri kıyısında bir kilise ve “Büyük Vatanseverlik Savaşı’’nda (Sovyet Rusya’nın 22 haziran 1941 ila 9 mayıs 1945 tarihleri arasında Nazi Almanya’sına karşı verdikleri savaşa verdiği isim) ölenlerin hatırasına bir resmin bulunduğu bir kartpostal gönderdim. Pul için 9.80 Transdinyester Rublesi ödedim, ancak gönderdiğim kartpostal İngiltere’ye gittiği için görevli kadın üzerine 9.50 Lei değerinde bir Moldova pulu daha ekledi. Kartpostal 5 gün sonra Londra’ya “Tiraspol, Moldova “ ibaresiyle ulaştı.
 
E-mail çağında posta iletişimi o kadar büyük bir sorun sayılmaz. De facto ülke vatandaşlarının dış dünyayla etkileşimini engelleyen diğer faktörler çok daha ciddi. Bir çoğu , yurtdışına giderken , lisans sonrası eğitim olanaklarını takip ederken ve hatta basit birtakım finansal işlemleri yaparken bile çok büyük zorluklar yaşıyor. Transdinyester’li bir işadamı bana, yaptığı ödemelerin ancak üç banka üzerinden gerçekleştirilebildiğinden bahsetmişti.
 
Bu tür problemler, temelde politik nitelik taşıyor. Bu tür sınırlar, bu politik anlaşmazlıklar sonucunda oluşuyor. Politik anlaşmazlık çözüldüğündeyse statü normale dönüyor. Bu normalleşme, ya uzlaşma yoluyla oluyor (Kolombiya, Filipinler, Endonezya’da olduğu gibi), ya da şiddet yoluyla (Çeçenistan, Sri Lanka’da olduğu gibi). Şiddet, gelecekte daha büyük anlaşmazlıkları da doğurabiliyor. Ancak, çok daha ilginci, şiddetin bitmesine rağmen uzlaşmanın sağlanamadığı durumlarda yaşanıyor. Olağandışı statü olağan hale geliyor, geçici durum kalıcılaşıyor. Kıbrıslı Türkler, neredeyse yarım asırdır bu olağandışı durumda yaşıyorlar, tıpkı Abhaz ve Transdinyester’lilerin 25 yıldır yaşadığı gibi.
 
Bu uzatmalı arafta kalma durumu, aradan geçen bir veya iki nesil sonrasında, sorgulamalara da neden oluyor. Abhazya’dan nasıl mektup gönderileceği ve alınacağı sorunu, Fransız yapımcı Eric Baudelaire’in “Max’a Mektuplar” isimli belgeselinin çıkış noktasıydı. Belgeselde, Baudelaire’in Paris’ten, Abhazya’nın de facto dışişleri bakanı Maxim Gvindjia’ya nasıl mektup gönderdiğini, ilk başta sadece mektubun ulaşıp ulaşmadığına (çoğunlukla ulaşıyor) ve posta memurlarının onu nasıl damgaladıklarına (çoğunlukla Gürcistan üzerinden şeklinde damgalıyorlar) olan ilgisini görüyoruz.
 
Baudelaire’in ilk mektubunda “Max, orda mısın?” yazıyor. Gvindjia gülerek cevaplıyor “Evet, buradayım.” “Orada” ve “burada” nın anlamı hem çok yüzeysel, hem de çok derin. Bizi politik bir anlaşmazlıktan alıyor ve bazı insanların nasıl keskin sınırlarla belirlenmiş bir “burada” da yaşadıklarını ve bu iddialarının nasıl dünyanın kalan kısmının “orada”sı ile örtüştüğünü gördüğümüz felsefi bir tartışmanın içine sürüklüyor.
 
Gerçekliği tanımlamak için hangi terimi kullanmalıyız? Daha doğru ifade etmek gerekirse, Max Gvindjia hangi yasal statüde yaşıyor?
 
Modern Abhazya’yı bir “devlet” olarak tanımlamak zaten tartışmalı, ancak siyaset bilimciler devlet kavramının politik bir tanımlama olduğu ve tanınma gerektirmediği konusunda ısrar ediyorlar. “Yarı devlet” terimi ise çok zorlama ve neredeyse çeyrek yüzyıldır kendi başına işleyen bir mekanizmayı ifade etmekte yetersiz kalıyor. “Kendi kendine ilan edilmiş devlet” terimi de çok fazla anlam ifade etmiyor. Sonuçta birçok devlet, daha diğer devletler tanımadan, bağımsızlıklarını kendi kendilerine ilan etmiştir.(ör: ABD’nin 4 Temmuz 1776’daki bağımsızlık ilanı)
 
Tartışmalı Egemenlik
 
Şimdi canalıcı “tanınma” konusuna gelelim.”Tanınmamış devlet” terimi ilk başta kullanışlı gibi görünebilir, ancak Abhazya(Rusya ve üç ülke tarafından daha tanınıyor) ve Kuzey Kıbrıs’ın (Türkiye tarafından tanınıyor) durumunu tanımlamıyor. Kosova ise bambaşka bir örnek.(BM üyesi olmamasına rağmen 116 ülke tarafından tanınıyor).Tüm bunların yanısıra, James Ker Lindsay’in 2015’de bir makalesinde değindiği üzere, tanınma , uluslararası hukuktan daha çok uluslarası uzlaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.BM’ye üye olmak, genellikle, devlet olmanın bir gerekliliği olarak görülmekle birlikte, tek şartı da değil.(Kosova ve Tayvan halkına bu konuda ne düşündüklerini sorun bakalım)
 
Sonuç olarak, tartışmalı sınırların statüsü genellikle negatif unsurlarla tanımlanıyor. Bu ülkeler, dünyanın en çok tanınan kurum ve organizasyonlarının hiçbirine üye olmayan, garip statüdeki ülkeler. Internette, herhangi bir uluslararası form doldururken bile, kendi ülkelerini listeden seçemiyorlar. (Dünyanın büyük bölümünde, bu tür online formlarda ülke listesi alfabetik olarak Afganistan ‘la başlar, Rusya’da ise Abhazya ile başlıyor)
 
İşte bu yüzden, “de facto ülke” terimi, en doğru ve tarafsız tanımlama gibi görünüyor.  “De facto” tanımı, içeride kendi kendini yöneten ve devlet sisteminin temel elementlerini barındıran, dışarıda hukuki geçerliliği reddedilen ülkeler için kullanılıyor.
 
Uluslararası düzenin, tarihin hiçbir döneminde, tam anlamıyla istikrara kavuştuğu söylenemez. Egemenlik haklarının tartışmalı olduğu bölgeler her zaman var oldu. Ancak,büyük imparatorlukların yıkılışı, birçok yeni “aday” ülkenin, yağmur sonrası kaya çatlaklarından filizlenen çiçekler gibi, her yerde ortaya çıkmasında en büyük katalizör görevi gördü. Sovyet sonrası boşluk dönemi, bu tür ülkelerin ortaya çıkışı için çok müsait bir ortam oluşturdu. Hali hazırda varlığını sürdüren Abhazya, Güney Osetya, Transdinyester ve Dağlık Karabağ gibi de facto ülkelerin yanına, Doğu Ukrayna’da iki yeni gölge oluşum da eklendi. (Donetsk ve Lugansk). 1990’lardaki ayrılıkçı Çeçen hareketi ise başarısızlığa uğradı.
 
Yüz yıl önceki durumla bugünkü durumu karşılaştıralım. Yakın zamanlarda yayınlanan bir harita, Rusya’da 1917-1921 yılları arasındaki iç savaş sırasında kurulan 27 den fazla geçici devletin sınırlarını gösteriyordu. https://c1.staticflickr.com/1/812/40257187974_a5e318d549_o.png
 
Bugün, yalnızca hatıra severler ve nostaljik milliyetçi küçük bir grup, isimleri Marx Kardeşlerin kurgusal “Freedonia” ülkesi gibi kulağa yabancı gelen, bu ülkecikleri hatırlıyor.Aralarında,Uhtua Cumhuriyeti, Gilan Sovyet Cumhuriyeti, Kuban Cumhuriyeti gibi ülkeler var. Hepsi, ya bir etnik gruba ya da bir politik ideolojiye sırtına dayamış ve ülke içinde kriz durumundan faydalanmaya çalışan örgütlenmelerdi. Bu geçici ülkeler, ulus kimliği inşaasında izlenen tüm yolları takip etti.Kendi bayrakları, posta pulları, armaları ve banknotları vardı. Ancak Bolşevik ordusu toparlanarak tekrar geri döndüğünde, yıkılıp tarih sahnesinden silinmeleri de aynı hızda oldu.
 
Sovyet sonrası kurulan dört de facto ülke de, bir asır önceki selefleriyle benzer özellikler taşıyor. Diğer tanınmamış ülkelerde olduğu gibi, bu dört ülke de, gerçek devlet gücüne sahip olmamanın eksikliğini, ulusçu sembolizmin bolluğu ile telafi etmeye çalışıyor. Bayraklarda, armalarda, milli marşlarında bu abartılı sembolizmin etkileri görülebilir. Abhazya, egzotik pullara sahip, Transdinyester’in kendi para birimi var. (Transdinyester Rublesi). Bu şekilde, kendi para birimi ile kendi ekonomisini kontrol edebiliyor. Hatta, görme engelli vatandaşlarını düşünerek, -ebay ‘de çok satan-plastik madeni paralar bile bastırdı. Ancak bunlar sert ideolojilerin yumuşak yönleri. Tüm bu ülkeler, 90’lı yılların çatışmalı dönemlerinde büyük fedakarlık, mücadele ve zaferle kuruldular. Bu durum, anıtlarda, törenlerde ve kahramanlık kutlamalarında halka sert bir şekilde empoze ediliyor.
 
Hami Ülkeler
 
Şunu anlamak gerekir ki, bu ülkeler korkutucu mafya toprakları değil. (90’lı yıllardaki Çeçenistan ve günümüzdeki Donbas’ın aksine). Abhazya, Dağlık Karabağ ve Transdinyester’i  ziyaret eden bir misafirin edindiği ilk izlenim, hayatın “normal” seyrinde devam etmesi oluyor. Stepanakert, Sukhumi ve Tiraspol, kurumsal mekanizmaların tipik bir Avrupa kenti gibi işlediği şehirler; üniformalı trafik polisleri, okullar, hastaneler, marketler, kafeler , TV kanalları. Hatta, suç oranları diğer “legal “ devletlerle kıyaslandığında bir hayli düşük.
 
Bazı şeylerin “farklı” olduğunu anlamak için çevrenize oldukça dikkatli odaklanmanız gerekiyor. Benim için temel ipucu, ticari hayatın sönüklüğü oldu. Öyle ki, reklam panoları tamamen yerel ürünlerin tanıtımı ile dolu. Küresel markalar bireysel olarak satın alınabiliyor, ancak Starbucks, McDonalds gibi uluslararası zincir mağazalar burada bulunmuyor. Bazen ise, isim benzerlikleri sizi kandırabiliyor; mesela Kuzey Kıbrıs’ta Burger King’in bir çeşit taklidi olan Burger City gibi.
 
Peki, bu de facto ülkeler şimdiye kadar nasıl hayatta kaldı? 1945 sonrası varılan konsensüse göre, Avrupa genelinde şiddet ve yeniden fethin kabul edilemez bir eyleme dönüşmesi, bu sorunun cevaplarından biri olabilir. Dağlık Karabağ örneğinde Rusya ve Ermenistan’ın, Kuzey Kıbrıs örneğinde Türkiye’nin “Hami Devlet” olarak destekleri ise temel faktör niteliğinde. Bu de facto devletler, hem ekonomik yardımlar , hem de güvenlik açısından hamilerine göbekten bağımlı durumdalar. Laurence Broer, Abhazya, Güney Osetya ve Dağlık Karabağ’da kurulan siyasi ekonomik sistemi hami devlet - uydu devlet ilişkisi üzerinden ,etkileyici detaylarla ve karşılaştırmalı olarak analiz etti. https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/23761199.2015.1102450

Yine de, burada nüanslar sözkonusu. Bu devletlerin hami devletleriyle ilişkisi zannedilenden çok daha kompleks ve kullanılan “kukla devlet” tanımı doğruyu yansıtmıyor. Hem Abhazya hem de Güney Osetya 90’lı yıllarda , minimum Rus desteğine rağmen ayakta kalmayı başardı. Hatta Abhazya, Rusya tarafından birtakım yaptırımlara tabi tutuldu. Sukhumi’den Tiraspol’e ,hami devlet güvenliğin ve refahın teminatı olarak görülüyor. Ancak, de facto ülke çoğunlukla Moskova’ya karşı gelen liderlere oy veriyor.2004 ‘te Abhazya’da Rusya’nı adayı Raul Hajimba’ya karşılık Sergei Bagapsh seçildi. 2011 ‘de Transdinyester’de Rusya’nın desteklediği Anatoly Kaminsky’e karşılık Yevgeny Shevchuk seçildi.2011 ‘de Güney Osetya’da muhalif lider Alla Dzyioeva’nın seçilme girişimi, Rusya için küçük çaplı bir şok etkisi yarattı. Buna paralel olarak, Kuzey Kıbrıs’ta, halk düzenli olarak Ankara’ya karşı duran yönetimleri işbaşına getiriyor.

 
Burada asıl dikkati çeken husus ise, bu Sovyet sonrası de facto devletlerin, nasıl birer “düzenbaz” devlete dönüşmedikleri. Bunun yerine, de facto devlet kurumlarını sağlam temellerle kurma ve vatandaşları ile bu kurumlar vasıtasıyla toplumsal mutabakata gitme yolunu tercih ettiler. Üstelik, bunu uluslararası tanınma ihtimali, umudu için değil, hayatta kalabilmenin bir yolu olarak tercih ettiler.
 
Bu, kısmen de olsa, bir başarı hikayesi. Fakirlik ve göç hala temel problemler olsa da,dört de facto ülke de 90’lardaki karanlık günlerin çok uzağındalar. Yine de, suç ve kaçakçılık bu ülkelerde mevcut. Mesela, Transdinyester, kaçakçılar için cennet haline gelmiş durumda. Ancak bu durumun büyük ölçüde müsebbibi, komşu ülkeler Moldova ve Ukrayna’daki illegal faaliyetler. Belli sınırlar dahilinde, bu de facto ülkelerde, demokrasinin varlığından söz edilebilir. Dublin Şehir Üniversitesi’nden doçent Donnacha O Beachain’in aktardığına göre, tanınmayan ülkelerde seçimler belli koşullar çerçevesinde (belli grupların siyasete girişine müsaade edilmiyor, belli konularda mevcut konsensüsün dışındaki fikirlere yer verilmiyor) gerçekleştirilmesine rağmen, oldukça rekabetçi geçiyor. Abhazya’da bağımsız bir medya ve güçlü bir sivil toplum örgütlenmesi var.
 
Sonuçta, de facto ülkelerin tüm bu özellikleriyle onların şu ana kadar tanınmamış olmaları arasında güçlü bir nedensellik bağı kurmak mümkün değil. Giorgio Comai tarafından hazırlanmış bir doktora tezine göre, Sovyet sonrası kurulmuş bu dört de facto devletin ekonomik açıdan güçsüz ve hami devlere bağımlı durumu ,Pasifik Okyanusu’ndaki Palau ve Marshall Adaları gibi tanınmış küçük devletlerin durumu ile kıyaslanabilir.
 
https://giorgiocomai.eu/2018/04/08/non-recognition-is-the-symptom-not-the-cause/ Giorgio Comai’e göre, bu ülkelerin problemlerinde, tanınmamışlık bir sebep değil sonuç. Asya ve Afrika’daki birçok devlet, hatta Avrupa’da Andorra, Liechtenstein gibi mikro devletler bile Abhazya ve Transdinyester ile benzer problemlere sahipler.
 
Yeni Bir Fikir Beklerken
 
Bir Transdinyester’liye bir gün, tanınmamış, de facto bir ülkede yaşamanın en büyük zorluğu nedir diye sordum? Cevabı istikrarsızlık ve belirsizlikti. “Yarın ne olacak? Moldova ve Ukrayna ne yapacak? Çocuğumun okulu kapatılacak mı? Sınırlar kapatılacak mı? Bunları öngöremiyoruz. Üç ya da beş yıl sonrasını öngöremiyoruz.” 
 
Bu belirsizlik devam edeceğe benziyor. Transdinyester ve diğer de facto ülkeler hamilerine bağımlı güçsüz devletler, ancak dünyada tek değiller. Benim görüşüme göre, bu sürekli arafta kalma durumunun temel sebebi de facto ülke ile bu ülkelerden hak talep eden “merkez” ülkeler arasında kurulmuş olan yanlış ve eksik ilişki biçimi. İtiraf etmekten nefret etseler de, Abhazya, Güney Osetya , Dağlık Karabağ, Transdinyester ve Kuzey Kıbrıs’ın politikaları büyük oranda Gürcistan, Azerbaycan, Moldova ve Güney Kıbrıs tarafından belirleniyor. Kendi kayıp ortaklarıyla, gölgeleriyle, dublörleriyle ilişki içinde gibiler. Ayrı ama bağlantılı, iki taraf da, bir diğerinin gelişmesini engelleyici adımlar ve politikalar yürütüyor.
 
De facto ülkelerle uluslararası etkileşim de kendi içinde tutarsızlıklar barındırıyor. Mesela Kuzey Kıbrıs uluslararası turizme açık, dünyanın her yerinden öğrenciler üniversitelere eğitim için geliyor, Yeşil Hat üzerinden Güney Kıbrıs’ a ticaret ve trafik akışı gerçekleştiriliyor. Dağlık Karabağ ise dış dünyadan tamamen soyutlanmış durumda. Ülkeye çok az uluslararası turist geliyor. Ülke de faaliyet gösteren tek uluslararası örgüt ise Kızılhaç. Transdinyester, Kuzey Kıbrıs’ın izinden gidiyor. Hatta AB ile çok daha sofistike ticari ilişkileri bulunuyor. Güney Osetya’nın durumu Karabağ’a daha yakın. Abhazya’da ortada bir yerde.
 
Bu zıtlıkların uluslararası strateji ile hiçbir ilgisi yok. Tamamen hak iddia eden “merkez” ülkelerin tavrı ile ilintili. Karabağ dış dünyadan izole, zira Bakü öyle istiyor ve uluslararası dünyadan orayı ziyaret etmek veya çalışmak isteyenleri cezalandırmaya hazır. Kuzey Kıbrıs ise daha açık bir ülke ve toplum olarak hayatına devam ediyor, çünkü Güney Kesimi Kuzey’de olan biten konusunda daha rahat bir tavır sergiliyor.
 
Bu aynı zamanda bir çifte belirsizlik durumu. Bir Transdinyesterli, Abhaz veya Kuzey Kıbrıslı, ülkesinin tanınmadığı bir dünyada kendini daha savunmasız ve dış dünyanın desteğine daha muhtaç hissediyor. Bir Moldovalı, Gürcü veya Kıbrıslı Rum da kendi topraklarını düşman kuvvetlerin işgali altında görmenin güvensizliğini yaşıyor. De facto ülkede doğmuş, daha sonra yerinden edilmiş, göç etmek zorunda bırakılmış, şu anda Azerbaycan, Gürcistan ve Güney Kıbrıs’ta yaşayan ve ülkesine dönemeyen kişiler vatanlarının başka insanların ulus devleti haline gelişini seyrediyor. 
 
Tüm uzlaşmazlıklarda olduğu gibi, iki taraf da, ortak bir stratejik çıkar doğrultusunda bir araya gelip sorunu çözme iradesi göstermediği sürece, karşılıklı cezalandırma ve belirsizlik durumu devam edecek. Biraz daha ileri gidilirse, de facto ülkeler gizli ajandalarını ve gömülmüş kimliklerini daha çok  ortaya çıkarmaya başlayacaklar. Radikal eğilimler daha belirgin hale gelmeye başlayacak ve sonuçta iki taraf birbirinden daha keskin biçimde ayrılacak.
 
Bu uzlaşmazlıkları ortadan kaldıracak fikir, bir entegrasyon projesi olabilir. (Kıbrıs ve Moldova’da olduğu gibi) .Kosova’da olduğu gibi, bir konfederasyon veya bölünmeyle sonuçlanacak, ancak iki tarafında haklarına riayet edecek medeni bir boşanma olabilir. Önemli olan, yerlerinden edilen ve evlerini kaybeden insanların onurlarının korunması.
 
Şu anda, bu ülkelerin gerçekliği, çatışmadan doğmuş bir düşünce sistematiği üzerine şekillenmiş durumda. Geçmişte yaşanan vahşet ve şiddete müzmin bir cevap niteliğinde, posta pulu üretmeye , savaş anıtı yapmaya devam ediyorlar. Ancak mevcut gerçekliği değiştirmek için daha güçlü ve yeni bir düşünce gerekiyor.
 
 
Çeviri: Cihan Mugan
 
Cherkessia.net, 14 Haziran 2018

Bu haber toplam 4215 defa okundu.


İhsan Eker (Hajuko)

Cihan bey kardeşim, bu mühim makalenin türkçe tercümesi için sağolunuz. Araştırmacı Thomas Waal'ın yazdıklarını dikkatle okumakta fayda var.

21 Haziran 2018 Perşembe Saat 16:09
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net