Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mihail Şemyakin: Rusya’nın Geleceği de Geçmişi de Tahmin Edilemez!
15 Ağustos 2018 Çarşamba Saat 22:04
4 Mayıs 2018, Andrey Vandenko, Tass
 
20 yıldır Fransa’da yaşayan Rus ressam ve heykeltıraş Mihail Şemyakin 4 Mayısta 75.yaşını kutlayacak. Röportajı gerçekleştiren Andrey Vandenko, kendisiyle yaptığı bu söyleşiyi klasik bir sonuç değerlendirme olarak görmenin Şemyakin açısından çok dar bir kavram olacağını düşünüyor.
 
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gözlük
Mihail Şemyakin
 
75.yaşınızı kutlamak nasıl bir his? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
 
M.Şemyakin: Huzurlu. Daha çok basın mensubuyla görüşüp hatıralarımı anlatmakla geçiyor, fakat artık bu duruma alıştım. Daha birçok konuda olduğu gibi bu konuya da bağışıklık kazandım. Daha yeni “Kultura” kanalı için bir program çekiminden döndüm. Benimle birlikte Stas Namin ve SSCB’de ilk karate okulunu kuran ve bundan dolayı 8 yılını çalışma kampında geçiren Aleksey Shturmin de vardı. Kampa alınmadan önce Aleksey Paris’e geldi, ona “Seni götürecekler, dönme, Batı’da kal daha iyi” dedim fakat beni dinlemedi ve Sovyetler Birliğine döndü, döndükten kısa bir zaman sonra da kendisini kampa götürdüler. Daha sonra anlattığına göre kampta geçen yıllar boyunca ona verdiğim tavsiyeyi dinlemediği için pişman oldukça sürekli beni anmış. Mükemmel bir insan. Bizi de Bolodya Vysotsky tanıştırmıştı.
 
Stas Namin ile de “Çocuklar – önceki nesillerin kurbanları” adlı heykelimden yola çıkarak bir bale hazırlamaya çalışıyoruz. Bundan öncede yurdumdan kovuluşumu anlatan otobiyografik bir gösteri olan “New York. 80’ler. Biz!”’i hazırlamıştık. Günümüz gençliği bunları anlamıyor, fakat ben tüm bu zorlukları yaşadım ve herkesin anlayabileceği bir dilde anlatmaya çalıştım. Gösterinin başında izleyenler kahkahalar atıyor. Kör kütük sarhoş Mihail Şemyakin’i, Edurard Limonov’u, Rudolf Nureev’i, Sergey Dovlatov’u, Villi Tokarev’i görüyorlar. Fakat gösterinin sonunda çoğu ağlıyor. 
Olayları hafızamın el verdiği kadarıyla aktardık. Keyifli bir dönemdi benim için. 
 
A.Vandenko: Günlük tutmuyor muydunuz? 
 
M.Şemyakin: Peşimde olanların işlerini kolaylaştırmak için mi? Tanrı korusun! SSCB döneminde sürekli gözler üzerimdeydi, düzenli aralıklarla aramalar yapılıyordu, bazıları 6 saat sürüyor, evimde bakılmadık delik bırakılmıyordu. 1971 yılında Paris’e sınır dışı edildim, bundan 10 sene sonra New York’a kendim gittim, fakat orada da günlük tutmadım. Kendimi geçindirecek parayı kazanmakla meşguldüm, anılarımı düşünecek halde değildim. Dil bilmeden, tanıdık olmadan, destek olmadan…
Fakat hatırlayacağım çok şeyim var. Büyük dedelerim, dedelerimden başlayıp kaderin beni karşılaştırdığı insanlara varana dek.
 
A.Vandenko: Size olan saygımdan ve bu konular hakkında daha önce birçok kez konuştuğunuzu bildiğimden, iç savaş sırasında Kızıl muhafızlar tarafından kurşuna dizilen Beyaz muhafız dedenizi ve Budyonnıy’ın Süvari birliğinde 30 sene görev yapan ve ilk madalyasını da bu dönemde alan babanızı sormak istemiyorum.
 
M.Şemyakin:Tekrar etmemi istemez misiniz? Evet, babam Kabardey ve Kardan krallarının torunu kendisi.  İsterseniz değişiklik olsun diye annemin akrabalarından konuşabiliriz, onlar hakkında daha az soru soruluyor. Dedem Nikolay sadece asilzade çocuklarının kabul edildiği kara ve deniz kuvvetlerine asker yetiştiren imparatorluk okullarında okudu ve mezun oldu. Dedemin iki erkek kardeşi Vadim ve Petro ise Bolşevikler tarafından kurşuna dizildi. Çocukken annem pek nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu anlatmazdı çünkü o dönemde soylu olmak değil işçi ve köylü kökenlere sahip olmak ile övünürdü insanlar. Soylu olduğunuzu öğrenmeleri ile onlarca yıl sürecek bir kamp hayatına mahkûm edilebilirdiniz. İnsanlar aile geçmişlerini araştırmaya korkuyordu. Fakat yine de genlerimiz kendilerini gösteriyordu.
 
Evimizin yanında Kovenskiy sokağındaki Aziz Maria Lourde kilisesine gitmeyi çok severdim. Annem “Mihail, ayakların seni kendiliğinden dedenin de geçtiği o yollara götürüyor” derdi. Dedem, 1. Petro zamanında İspanya’dan gelen ve Rus filosunun kurulmasında yer alan atalarının dini olan Katolikliğe hiçbir zaman ihanet etmedi ve hep Katolik olarak kaldı. 
 
Doksanlı yıllarda Kronstad’daki çocuklara yardım ettim ve bu yardımımdan sonra belediye başkanı da aynı nezaketle kara – deniz kuvvetleri arşivinden ailemizle ilgili birkaç belgenin fotokopisini almama izin verdi. Orada 1. Nikolay’ın büyük dedeme yazdığı mektup ve daha nice nadir evrak bulunmakta. Bu konuya çok takılmadım fakat fark ettim ki kâğıt üstündeki tüm akrabalarımın dini Katoliklikti. 
 
Nenem Maria Panfilovna Lapteva safkan Rus’tu. Babası ile İoan Kronshtadtskiy çok yakın arkadaşlardı. Kendisi ailemizin koruyucusu olmuştu adeta. Büyük dedeme Lomonosov şehrinin tarihi bölgelerinden olan Martyshkino’da iki katlı bir ev hediye etmiş ve “Savaşlar olur, sarsıcı değişiklikler olur ama ev ayakta kalır!” demiş.  Ve dediği gibi de oldu, etrafındaki her şey yerle bir olurken o ev hala sapasağlam duruyor. 
 
A.Vandenko: Evi tekrar üstünüze almaya çalıştınız mı?
 
M.Şemyakin: Kim verir o evi bize tekrar? Devrimden sonra önce okul, sonra da anaokulu oldu. Bizimkiler elinden almayı pek sever ama iş geri vermeye gelince pek oralı olmazlar. Biliyor musunuz tutuklandığımda ve daha sonra sürgüne gönderildiğimde tek bir şartları vardı: yanımda hiçbir şey götürmemem. Ne bir resim, ne bir kitap, ne kıyafet. Küçücük bir valiz bile… Bana “Evden çıkıyorsun, arkandan kapıyı kapatıyorsun ve SSCB’nin varlığını unutuyorsun. Annene babana sonsuza dek sürgüne gönderildiğine dair tek bir kelime etmiyorsun. Onları iki ay sonra arayabilirsin, daha erken değil.” dediler. Günahlarını almayayım şimdi, çok cömertleşip KGB’de son anda 500 dolar verdiler bana.
 
A.Vandenko: Makbuzla mı verdiler bu parayı?
 
M.Şemyakin: Hayır, sanırım tek seferlik yardım olarak saydılar bunu. Bu arada, “New York. 80’ler. Biz!” gösterisindeki karakterim, devlet kuruluşlarında çalışan ve aslına bakarsanız hayatımı kurtaran bu iki albayın sağlığı için kadeh kaldırıyor. Durumu abartmıyorum, tam anlamıyla hayatımı kurtarmışlardı çünkü en ağır cezaların verildiği Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Ceza Kanunu’nun 64. maddesi olan Vatana İhanet ile suçlanıyordum. 
 
3 sene boyunca akıl hastanesine kapattılar beni. Kalem ve fırçayla çalışmamdan vazgeçirmek için zorunlu tedavilere gönderdiler. Sanki bir kobay faresiymişim gibi üzerimde çeşitli ilaçları denediler. Bu süreç bir buçuk yıl sürdü, neyse ki daha uzun sürmedi yoksa bir meyve veya sebzeye dönüşmem işten bile değildi. Beni annem kurtardı. Bir asilzade olsa da, çocukluğunda keman çalmayı, Fransızca konuşmayı öğrense de kararlı bir kadındı, süvari birliğine katıldı, iki sene cephede görev aldı. Uzun lafın kısası kıyameti kopardı, avukatlar tuttu ve beni oradan çıkarmayı başardı. 
 
A.Vandenko:Kurtarma operasyonunuzda babanız yer almadı mı?
 
M.Şemyakin: O zaman annemle babam çoktan boşanmışlardı. Babam Krasnodar’da yaşıyordu ve beni düşünecek hali yoktu. Dokuz yaşında Kızıl Ordu’ya girdi, Georgi Jukov komutası altında görev yapıyordu. Bence çocuk büyütmek hakkında hiçbir fikri yoktu. 
Hatırlıyorum da tımarhaneden çıkarıldıktan sonra bir gün bir baktım babam karşımda. Sanki dün görüşmüşüz gibi bana “Duydum ki tımarhanede yatmışsın?” dedi. “Evet, baba, doğru” diye cevap verdim. Bir şeyler anlatmaya çalıştım ama çok zordu benim için, zaten oda dinlemedi sadece başını salladı “Bak şu işe, Şemyakinlerin girmediği yer kalmamış! E görüşürüz o zaman.” dedi ve gitti. Bense ağzım açık kalakalmış bir şekilde, silueti gittikçe uzaklaşan bu askeri paltolu adamın arkasından bakıyordum.
 
Sonrasında bu anımı Sergey Dovlatov’a anlattım o da günlüğüne not almıştı. Fakat dürüst olup bir şey eklemem lazım. Babamda asilzade olmasının getirdiği zorluklardan nasibini aldı: rütbeleri birçok kez elinden alındı, partiden kovuldu. Bir keresinde Budyonnıy bizzat babamı savunup “Bu Şemyakinden Kral mı olurmuş?” dedi. Kafkasya’da insanlar kendilerine soyluluk unvanları ile ödüllendirmeyi sever. Belki de bu kurtarmıştır babamı.
 
Bilirsiniz bir laf vardır: Rusya’nın geleceği de geçmişi de tahmin edilemez. Yakın zamanda “Kızıl Sentor” adında babamla ilgili kısa kısa anılarımın yer aldığı bir çalışma yaptım. Bu çalışmam KGB tarihi serisinin 11. cildinde yayınlanması planlanıyor. Peki 10. ciltte ne öğrendim dersiniz? Zamanında kurşuna dizilme tehlikesi atlattığımı. Saf bir şekilde daha merhametli bir sonum olacağını düşünüyorum.
 
A.Vandenko: Peki, 64. maddeyle suçlanacak kadar ne yaptınız? 
 
M.Şemyakin: Arkadaşlarım sağ olsun diyelim… Dönemin KGB Leningrad Bölgesi Soruşturma Dairesi Başkanı Leonid Barkov gözümün önünde hakkımda suçlama yapmaya hazırlanan kişilere suçlamaların yazılı olduğu iki ciltlik yığını gösterdi ve “Tüm bunların gerçekten doğru olduğuna inanıyor musunuz? Bunlar bu çocuğu kıskanan ve onu yok etmek isteyen kişilerce yazıldı. Sürgün edin, neyi var neyi yoksa el koyun, çocuk için onu kurşuna dizmekle eşdeğer zaten” dedi. Leonid İvanoviç yakın zamanda 90. yaşını kutladı, şimdi emekli bir tümgeneral fakat döneminin şerefli bir devlet görevlisi ve onurlu hukukçuydu…
 
A.Vandenko: Rusya’da çok kalmadınız, ailenizle birlikte Doğu Almanya’dan 1957 yılında döndünüz ve 1971 yılında sürgün edildiniz?
 
M.Şemyakin: Evet, fakat her zaman kendimi bir Rus olarak saydım. Bazı insanlar sürgün edikten sonra dönüş yolunu unutuyor. Örneğin Volodya Maramzin, değil ülkesine dönmeyi istemek Rusya’da eserlerinin yayınlanmasını dahi istemiyor. Keza İosif Brodskiy… Fakat ben öyle değilim, zevkle geliyorum ülkeme. 
 
Niye böyle davrandıklarını bilmiyorum. Örneğin, Mihail Barışnikov yapılan hiçbir şeyi unutmuyor ve affetmiyor. Onun unutulmayacak kadar ne yaşadığını anlamak da zor. Kirovsk tiyatrosunda başrollerde oynadı, hatta bir ara Genç Komünistler Birliği'nde liderlik bile yaptı. Mihail’e SSCB döneminde çok baskı yapıldığını söyleyemeyiz. Kendisi için çok şey istedi ve bunları da elde etti, helal olsun! Fakat benim durumum farklıydı. Sovyet iktidarına kinlenmek için haklı sebeplerim vardı. Yine de içimde yaşanılanlara karşı kin tutmuyorum. Dönem öyleydi. Fransız ressam Paul Gogen’e “Istırap çekmek yeteneği geliştirir mi?” diye sormuşlar oda bir an için duraksayıp “Evet, ama çok fazla ıstırap çekmek de yeteneği öldürür” diye cevap vermiş. Bu durumda ben kendimi şanslı sayıyorum, kurşuna dizemeden sürgün ettiler. 
 
Beni şikâyet edenlerin kim olduklarını hala bilmiyorum şüphelendiğim kişiler var ama, muhbirlerin isimleri hala gizli tutuluyor, gerçi şimdilerde onlara ajan deniyor. Fark ettim ki, en boktan5 mesleğe bile yabancı bir isim verildiğinde onu gözümüzde büyütüyor, önemli bir yere yerleştiriyoruz. Orospu6 dediğimizde çok kaba oluyor fakat hayat kadını6 deyince kulağımıza o kadar da kaba gelmiyor.  Eskiden katil derdik simdi ‘’kıller’’ diyoruz. Baktığın zaman çok korkutucu durmuyor. Bu yüzden de muhbirlere utana sıkıla ajan deniyor.  Neredeyse SS Albayı olan Maksim Maksimoviç İsaev için Stierlitz ve gizli istihbarat görevlisi William Genrikhoviç Fisher’a Rudolf Abel, demekle aynı.
 
Sahi Rudolf Abel ile şahsen tanışma fırsatına nail oldum. Bir keresinde ressam Maria Gorlichina’nın yazlığında bahçesinde harikulade çiçekler olan yan taraftaki ev dikkatimi çekti. Maria’ya burada kimin yaşadığını sordum. Böyle bir şaheseri ancak bir kadının yaratabileceğine emindim. Maria bu çiçek bahçesinin sahibinin ismini söyledi ve ekledi, eğer sabah 7’de dışarıda olursam kendisiyle tanışabilirmişim. O saatte bahçesini suluyormuş. Şaşkınlığımı tahmin edersiniz. Sabah Abel’i bekledim, sohbete başladığımızda neredeyse tüm ömrünü yurtdışında geçiren bir insanın aksanına sahip olduğunu hemen fark ettim. Rudolf İvanoviç bana çiçeklere olan ilgisinin Atlanta’daki hapishanede başladığını anlattı. Sahi ne kadar kalmıştı orada? Amerikalı casus bir pilotla takası yapılana kadar sanırım üç yıl geçirmişti orada. 30 yıllık cezasından 3 yıl.
 
Sonrasında eskiden Abel’in fotoğraf stüdyosunun olduğu Soho’da yaşadım. Hiç kimsenin aklına gelmezdi sürekli ressamlarla, sanatçılarla arkadaş olan bu göz alıcı adamın aslında Sovyet istihbaratı için çalıştığı. Ne hayat ama! Kendisi tam bir profesyonel.  Ama iş muhbirlere gelince onlara oldum olası saygı duymam. Şaşırtıcı bir biçimde hala beni karalamaya çalışıyorlar.
 
A.Vandenko: Onları rahatsız eden nedir peki?
 
M.Şemyakin:Zamanında ne ediyordu ki? Vasıfsız bir işçiydim. Kışın lastik ayakkabılarla karları temizliyordum, Kış Sarayı’nın kaldırımlarından buzları kırıyordum. Ayazda sekiz saat çalışıyordum bir elimde kürek bir elimde levye.  Ellerim donuyordu.  Aylık 28 ruble 50 kuruş maaşım vardı. Mesaiden sonra Ermitaj Müzesindeki klasikleşmiş tabloların kopyalarını ücretsiz olarak kopyalayabiliyordum. Resmi olarak saat başı ücret 3 rubleydi fakat o kadar parayı nereden bulayım? Sadece sokakları süpürüp temizlediğim halde Ermitaj’da çalışıyor görünüyordum ve bu yüzden de kimse benden ne para talep ediyordu ne de orada geçirdiğim vakte bir sınırlama getiriyordu. Bu böyle beş sene sürdü. 1964 yılında bizden Ermitaj’ın kuruluşunun 200.yılı şerefine bir sergi düzenlememizi istediler. Küratörü Batı Avrupa resim sanatının üstadı, dürüst, yüce gönüllü ve muhteşem insan Vladimir Levinson-Lessing’di. Bize tavsiyesi hiç kimseyi kışkırtmamak olmuştu. Bizde tavsiyesine uyduk. Açık söylemek gerekirse sergiyi umursamadık.
 
Serginin üçüncü günü Rastrelli galerisine Ressamlar Birliği üyeleri geldi ve gördükleri karşısında şok geçirdiler. Hiç vakit kaybetmeden de bizleri KGB’nin ideolojik sabotajlarla ilgilenen bölümüne şikâyet ettiler. Eserlerim Dostoyevski, Hoffmann gibi isimlerin eserlerine atfedilmiş çizimlerdi, siyasi hiçbir şey yoktu. Çalışmalarımıza el konuldu, hepimizi işten kovdular hamalları bile. 
 
İş bununla da bitmedi. Olay, dönemin SSCB Kültür Bakanı Eketerina Furtseva’ya bildirildi, Bakan küplere bindi ve müze müdürü Mihail Artamonov’u bizzat kovdu. Müdürden boşalan koltuğa 1994 yılında görevi oğlu Mihail Piotrovski’ye devredene dek, bu görevde çeyrek asır boyunca çalışan Boris Piotrovski getirildi.  Piotrovski’lerin kariyerlerindeki yükselişte kelimenin tam anlamıyla pay sahibiyim.
 
A.Vandenko:Peki Mihail Borisoviç bunu hatırlıyor mu sizce?
 
M.Şemyakin: izim ilişkimiz ziyadesiyle karışık. 90’ların başında Petersburg Belediye Başkanı Anatoliy Sobçak Piotrovski’ye Ermitaj’da bana bir sergi düzenlemesi için emir vermişti. Mihail Borisoviç kudurdu ve açık açık kimin ne zaman sergileneceğine dair memurlardan emir almaya alışık olmadığını bildirdi. Her şeye rağmen sergi yapıldı, açılışında ise Piotrovski bu saçmalıkları insan içine çıkardıkları için herkesten özür diliyordu. Ermitaj müdürüne göre ben sergisi yapılacak, Jake ve Dinos Chapman kardeşler gibi aktüel ressamlar kategorisine girmiyorum. Mihail Borisoviç onları Pieter Brueghel ve Hieronymus Bosch ile kıyaslıyor. Fakat Brueghel ve Bosch’un kadınlarda ağız yerine vajina erkeklerde ise burun yerine penis resmettiklerini hatırlamıyorum. Chapman kardeşler tam da bunlarla tanındılar.
 
A.Vandenko:Tek kelimeyle alındınız yani?
 
M.Şemyakin:Ne yapayım? Piotrovski’nin mükemmelik tanımına uymuyorum işte ne yapayım. Ben onun hakkında değil, o benim hakkımda “Bir zamanlar Şemyakin Rusya’dayken çok ilginç çalışmalara imza atıyordu fakat Batı’da kendini kaybetti, figüratif sanat ve metafizikle ilgilenmeye başladı” dedi. Günümüzde reel objelere bağlı kalarak resim yapmak utanç verici. Bu anlamda gerçekten değiştim. 
 
Piotrovski periyodik olarak ilginç sergiler düzenliyor, bunu onun elinden kimse alamaz. Yakın zamanda genel salonda dostum İlya Kabakov’un retrospektif sergisi vardı. Benimle Sretensky bulvarındaki atölyesinin çatı katında ekmeğini ve masasını paylaşmış çok kıymetli bir insandır.
 
İlya olağanüstü bir grafikçi, ressam ve colorist, enstalasyon dalında dünyanın en iyileri arasında yer alır. Tanrı adeta onu on parmağında on marifet biri olarak yarattı. Kabakov neye dokunsa sanat olur. Fransa’daki evimde ilk çalışmaları asılıdır, şahaneler. Mükemmel bir insan, dahi bir kişilik. Günümüzde çalışma alanlarımız faklı: ben klasik yöntemler kullanarak çalışıyorum, boyalarla resim yaparım, gravür yaparım, bronz döküm çalışırım, İlya ise kendi içinde düşünür ve enstalasyon yoluyla bu düşünceleri dışa vurur. 
 
A.Vandenko:Niye özellikle Rusya’da geçirdiğiniz dostluk döneminize vurgu yaptınız?
 
M.Şemyakin: Çünkü sürgündeyken herkes birbirine küstü ve önceki samimiyet aseton gibi çabucak uçup gitti.
 
A.Vandenkov:Aynı şey Kabakov ile de mi oldu?
 
M.Şemyakin: Onunla açık açık bir tartışmamız olmadı fakat bir an geldi ki onunla iletişimi kestim, ya da o benimle. Anlatmaya çalışayım. SSCB döneminde hepimiz nonkonformisttik. Ressamlar için kullanılan “muhalif” kelimesi pek hoşuma gitmiyor. Vladimir Bukovsky, Petro Yakir, Natalya Gorbanevskaya gibi politikayla uğraşan insanlar, işte onlar gerçek muhaliflerdi. Biz artık farklı düşünmeye cüret etmiştik ve bizi hemen farklı düşünenler olarak yaftaladılar.
 
SSCB döneminde kurunun yanında yaş da yanıyordu. Batı’da ise durum değişti, kimileri talep edilir oldu, kimileri olmadı. İşte bu noktada küsüşmeler başladı, SSCB’de aynı tabaktan yiyorduk burada ayrı gayrı düştük. Brighton Beach’de ki Rus Yahudilerinin de dediği gibi büyük bir pazar oluşmuştu. İnsanlar birbirinden nefret etmeye, birbirini kıskanmaya başlamıştı. Yukarıda anlattığım muhteşem İlya Kabakov bile daha önce on yıllarca arkadaşlık ettiği Volodya Yankilevsky ile küstü. İlya daha sonra yazdığı “Ben, onlar ve o” adlı kitabında “O” ile eski dostu Volodya’yı kastediyordu. Volodya tabi küplere bindi ve oda benzer bir şekilde, aynı sertlikte bir cevap verdi.
 
SSCB’den sürgün edilen herkes ‘’ya gizli bir KGB ajanıysa’’ diye yerel yetkililerin gözetimi altındaydı, Fransa’dayken, daha sonra dost olduğumuz İçişleri Bakanlığının güvenliğini sağlayan ana ekipte çalışan Pierre Levergeois ile çalıştım, harika bir insan. Hatta kitabını resmettim, kapağını yaptım. Bir keresinde bana “Teşkilata uğrasana sana bir şey göstereceğim” dedi. Pierre beni metal dolapların olduğu kocaman bir salona götürdü. Dolapların yan kısmında sosyalist ülkelerin bayrakları vardı – Alman Demokratik Cumhuriyeti, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan. Her bir ülkenin yanında bir de rakam vardı: 10 yıl, 8 yıl, 5 yıl… Bu rakamlar dosyaların daha ne kadar süreyle saklanacağını belirtiyordu. Bu süreler dolduğunda insanların gözetim süresi de bitiyordu. Sadece SSCB’den gelen insanlara ait dolapta bir rakam yoktu ve üzerinde “ömür boyu” yazıyordu.
 
Pierre, bunun sebebinin sadece istihbarat birimlerinin sosyalist cumhuriyetlerden gelen vatandaşlara karşı büyük bir şüphe duymalarının olmadığını aynı zamanda bu kişilerin Batı’ya dahi gelseler birbirlerini büyük bir zevkle ispiyonladıkları için olduğunu söylemişti. İvanov Petrov hakkında bir saçmalık uyduruyordu, diğeri de aynı şekilde karşılık veriyordu. Fransızların kafası karışmıştı, insanların birbirlerinden bu kadar nefret etmesini, birbirlerine karşı bu kadar tahammülsüz olmalarını anlayamıyorlardı. Her bir ihbarı dikkate almalı, soruşturma açmalı, telefonları dinlemeli, mektupları okumalıydılar.
 
Ne Avrupalıların ne de Amerikalıların anlayabileceği, akla hiçbir şekilde yatmayan türden bir davranış biçimi.
 
A.Vandenko: Sizce bu sadece SSCB’den olanlara özgü bir davranış mıdır?
 
M.Şemyakin: Ben sadece bizzat şahit olduğum şeyleri anlatıyorum, genelleme yapmadan. Sistem insanları kırmayı başarıyordu, bu bir gerçek. Bir keresinde bana KGB’nin her zaman insanları çiftler halinde ajan olmaya ikna ettiği anlatılmıştı. Biri ikna olduğu zaman ajan oluyordu, diğerinin hayır deme şansı kalmıyordu çünkü kabul etmezse okuldan, işten atılıyordu. Andrey Sinyavsky’yi öğrencilik yıllarından beri muhbir olmakla suçladılar. Partneri İsrail’de bununla ilgili bir broşür bile yayınladı. Kendisi Fransa’da bu konudan dolayı çok sıkıntılar çekti, sonra ortaya çıktı ki sadece merakından dolayı yapmış ne yaptıysa. 
Bana hiçbir zaman bir teklifte bulunmadılar, herhalde ne kadar anlamsız olduğunu fark ettiler.
 
Kulağa biraz ukalaca gelecek belki ama bence ben diğer sürgün edilenlerden farklıydım. Bu düşünceme temel olarak da ilk kazandığım büyük parayı modern Rus sanatına adadığım “Apollo-77” adlı almanağın Paris’te hazırlanıp yayınlanmasına harcamış olmamı gösterebilirim. Vasiliy Aksenov, Vladimir Vysotsky, Bella Ahmadulina, Andrey Voznesensky, Yuz Aleshovsky ve daha nicelerinin çalışmalarının yer aldığı “Metropol” almanağı “Apollon-77”’den sonra yayınlandı. “Apollon-77”’de sadece metinler değil, birçok resim ve fotoğraf da vardı. Adeta bizim nonkonformist akımımıza dair bir anıt oldu. 
 
Almanağa yaptığım masraf 100.000 dolardı. Günümüzde bile küçümsenecek bir miktar değil, birde bunu 70’li yıllarında harcadığınızı düşünün. Çalışmalarımız 1,5 yıl sürdü, niye bu kadar pahalı ve uzun sürdü derseniz insanları SSCB’ye gönderiyordum yol, barınma, teçhizat gibi masrafları karşılıyordum. Ve hepsi de İlya Kabakov, Oskar Rabin, Aleksandr Tıshler, Vladimir Yankilevsky, Erika Bulatova gibi isimlerin çalışmalarını en kaliteli biçimde görüntüleyebilsinler diye. Tüm bu materyaller, buna el yazmaları da dâhil, Batılı diplomatlar aracılığıyla bana ulaştırıldı.
Almanağımız ilgi çekici oldu, ondan para kazanmak gibi bir gayem hiçbir zaman olmadı.
 
Bir hikâye daha anlatayım. 1993 yılında Boris Yeltsin Washington’da bana Devlet Ödülü verdi. Bunun için alışık olduğum ceket ve montlardan vazgeçerek frak giymek zorunda bile kalmıştım, Başkanın ekibi frak giymem için resmen yalvardı çünkü sadece Rusya Devlet Başkanının değil Bill Clinton’un da katılımının beklendiği büyük bir resepsiyon olması planlanıyordu. Yeltsin yakama nişanı taktı, derin bir iç çekti ve sessizce yaşadığım her şey için özür diledi, ülkemden gönderilmemi kast ediyordu sanırım. Sonrasında salonda bulunan herkesi benim için ayağa kaldıracak kadar güzel bir konuşma yaptı. 
 
A.Vandenko: Bu anınızı neden anlattınız?
 
M.Şemyakin: Sonuna kadar dinleyin. Plaketi ve nişanı sakladım fakat verilen para ödülünü sürekli ensemde oldukları ve okumaya zorlamalarının bir karşılığı olarak Petersburg’da ki okulum olan Repin sanat okulundaki hocalarıma gönderdim.  Okuldan o zamanlar yasak olan Van Gogh, Renoir ve daha birçok batılı ressamın tablolarını akranlarıma gösterdiğim için atılsam da derslerim boş geçmedi, beni profesyonel hayata hazırladılar. 
 
Bana yapılan iyilikleri unutmamaya çalışıyorum, minnettar olmayı biliyorum. Kabardey kökenimin karakterime, davranışıma, insanlarla etkileşimime olan etkileri görülüyor. Hatırlıyorum da bir keresinde eşim Sara ile birlikte üzerinde uzun zaman çalıştığımız iki ciltlik bir kitap çıkarmıştık. Kitap, hocalarımın ve ağabey dediğim insanların kopya eserleriyle, onlara teşekkürle başlıyordu. Yayımcımız, meşhur “Dünyanın en büyük ustaları” serisinin hazırlığı için 40 sene çalışmıştı ve bana “Teşekkür ederim Mihail, bunca yıllık yayıncılık hayatımda beni şaşırttın” dedi. Sebebini sorduğumdaysa bana ilk defa kendi kitabında başka ressamların çalışmalarına 100 sayfa ayıran birini gördüğünü söylemişti. 
 
Mihail Yuppa’nın şiir kitabı “Prostranstvo”(“Boşluk”)’nun yayınlanması için gerekli olan parayı verdim, basımdan elde edile tüm parayı da yazara verdim. Kitabın Moskova’daki sergisi için Dmitriy Bobıshev’ın “Aziz Anatoliy’in Canavarları” adlı eserinden bir derleme yaptım. Kitapta yer ala tüm şiirlerin grafiklerini yansıttığımız için oldukça zor bir çalışmaydı. 
 
4 sene boyunca çingene albümleri üzerinde çalıştım, dönemin en ünlü isimlerinden olan Volodya Polyakov ve Alyosha Dimitrievich’in seslerini bizden sonraki nesiller de dinleyebilsin diye kaydettim. Bunun için de hiçbir ücret talebim olmadı.
Paris’te altı yılımı kulaklıklarla Vysotsky’nin plaklarını kaydederek geçirdim. Tabii bunları anca 1987 yılında, Vysotsky’nin 50 yaşını kutladığı zaman yayınlayabildik. Başka bir deyişle Batı’da sürekli Rus sanatının tanınması için uğraş verdim. Çok alışıldık bir durum değil tabi… Genelde ressamlar kendi işine, kendi sanatına odaklanıp diğerlerini umursamaz.
 
A.Vandenko:Sizce sanatçılarımızın yurt dışında bilinmemesi, gerekli değerin verilmemesinin sebebi nedir?
 
M.Şemyakin: Çünkü hiç kimse daha ileriye gitmek için emek sarf etmek istemiyor, bu sorumluluğu üstlenmiyor. Bizler sadece egomuzu pohpohluyoruz fakat bunun arka planına baktığımız da hiç kimse örneğin Labas ve Tselkov’un kim olduklarını bilmez, tanımaz. Evet, dar bir çevre, profesyoneller Kabakov’u tanır ama o kadar. Yetenek konusunda İlya’nın yanına yanaşamasalar da kitsch eserleriyle tanınan Jeff Koons ve ya Damien Hirst ve meşhur köpekbalığı gibi geniş kitlelere ulaşamıyor. 
 
Ve bu çok üzücü bir durum. Gündemde olan Batılı sanatçılarla aynı saflarda yer almak için ya çok büyük bir galeride sergilenmeniz ya da çok sıkı çalışan bir reklam ofisinizin olması lazım. Rus sanatı haksızca indirildiği ve hak ettiği yere tekrar getirilmeli. Benim fikrim gerekli mihenk taşları tam da Rusya’dan çıkacak çünkü burası çok büyük bir potansiyele sahip. Son 20 senedir Fransa’da yaşıyorum ve size açık açık diyebilirim ki burası sanat konusunda tam bir çöl. Sizlere mesleğinin hakkını veren ne bir ressam ne de bir heykeltıraş ismi söyleyebilirim.  Buna ses sanatçıları da dâhil. 93 yaşındaki meşhur Charles Aznavour bile uzun zamandır vergilerin insanları zorlamadığı İsviçre’de yaşıyor. Evet, İngiltere’de çok güzel çalışmalar çıkıyor fakat Kıta Avrupası uzun zamandır bizleri şaşırtamıyor. 
 
Paris’te yeni açılan Rus Kültür Merkezini gerçekten çok beğeniyorum. Orada bir sergim düzenlenmişti, sergi sırasında “Fındıkkıran” balesi için çizdiğim 3 eskiz çalındı. Duygularımı saklamayacağım bu duruma çok içerlemiştim çünkü bu eskizleri satmayı kesin olarak ret ediyordum. Hırsızlar bulunmadı. Bence güvenlik görevlileri gece çaldı çünkü başka bir yol gelmiyor aklıma. Neyse konu bu değil. Merkez çok güzel fakat yetersiz. Bana sorsalar hükümetimize sanatımızın buralarda sergilenmesi için Paris’te, Londra’da, Berlin’de, New York’ta büyük binalar satın alması yönünde bir tavsiye verirdim. Birkaç sene doğru şekilde ve işinin ehli küratörlerle çalışırsak ilgiyi tekrar sanatımıza yönlendirebiliriz. Tek çare bu.
 
Sotheby’s ve Christie’s düzenlediği açık arttırmalarında Rus sanatçıların eserlerini sadece zengin soydaşları satın alıyor, Batılılar en iyi ihtimalle Fabergé yumurtalarına ya da 2. Nikolay’ın çoraplarına bakıyorlar…
 
Sanatta yatırımcı ile koleksiyoner arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Şu demin bahsettiğim Damien Hirst anonim bir alıcıya kafasının üzerinde altın bir disk bulunan, toynakları ve boynuzları değerli metallerle kaplanan, bozulmasın diye formaldehit içinde muhafaza edilen bir buzağıyı 18 milyon dolara satmayı başardı. Sanmıyorum ki bu anonim alıcı dünyanın en pahalı buzağısını alıp evine götürsün. Büyük ihtimalle bu “eser” brokerın biri çıkıp onu satma zamanı geldi diyene kadar kendisi için özenle hazırlanmış, gerekli ekipmanın bulunduğu bir yerde korunuyordur. 
 
Tabi bu durum transavantgarde ve neo ekspresyonizm’inde başına geldiği gibi elinde de patlayabilir. Çoğu kişi David Salle ve Julian Schnabel’e yatırım yaptı sonrasında pazar çöktü, milyonlar verilip alınan tabloları yüzbinlere satamadı insanlar. Sözün özü Batı’da Rus sanatına yatırım aracı gözüyle bakmıyorlar. 
 
Bu, başlı başına ayrı bir konu. Eğer pazarın nasıl işlediğini merak ediyor ve öğrenmek istiyorsanız size Harvard üniversitesi profesörü Donald Thompson’un “Süpermodel ve kontrplak kutu”, “Doldurulmuş bir köpekbalığını 12 milyon dolara nasıl satarsınız?” adlı kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Thompson, yıllarca insanların resmen havayı nasıl pazarlayabildiklerini anlamaya çalıştı…
 
A.Vandenko: Peki siz o insanların kapılarını çaldınız mı hiç?
 
M.Şemyakin: Ben hiçbir zaman kimsenin kapısını çalmadım. Bu yüzden de Oleg Tselkov’un da dediği gibi yalnız kurt olarak kaldım ve kalıyorum. Nasıl doğduysam öyle de öleceğim. Doğrusunu isterseniz çoğu insanı da hor görüyorum. Değişemiyorum ve değişmek de istemiyorum. Niye değişeyim ki zaten? Elimdekiler bana yetiyor.
 
A.Vandenko: Sürgünden sonra Rusya’ya ilk kez ne zaman geldiniz?
 
M.Şemyakin: 1989 yılında. O zaman Krimsky Val’da bulunan Tretyakov Devlet Galerisinde kocaman bir sergi vardı, bir gün süreyle, KGB çalışanı eşliğinde de olsa Leningrad’a gitmeme bile izin vermişlerdi. Hatırlıyorum da, adam zamanında dönemeyeceğim, vizemi yakacağım diye endişe ediyordu…
Sonraki ziyaretlerimde şehirde daha uzun kalmama izin verilmişti. Kendimize ait bir mülkümüz kalmadığından ziyaretlerim sırasında her zaman otellerde konakladım. 2001 yılıydı sanırım Putin “Petersburg’a geldiğinde nerede kalıyorsun?” diye sordu bende “Moskovskiy Vokzalı’nın oradaki sıkıcı “Oktyabrskaya”’da” dedim. 
 
Putin telefonu aldı birini aradı ve “Yanımda heykeltıraş ve ressam Şemyakin var, ona 600 ile 1000 metrekare arası bir yer bulun ve tadilattan geçirin” dedi.  Telefondan gelen ses “Vladimir Vladimiroviç, ne kadar zamanımız var?” diye sordu. Putin bana bakıp “1971 yılında sürgün edildi, 30 yıldır bekliyor, sanırım bir 10 gün daha bekleyebilir. Bu süre sizin için de yeterli olur.” Sonradan öğrendim ki yardımcılarından Vladimir Kozhin’ı aramış. 
 
Tabi iş bununla da bitmedi, bir sene sonra bana Petersburg’da Sadovaya caddesinde bulunan bir mekânın anahtarlarını verdiler. Gerçi şimdi, Putin’in hediyesi olmasına rağmen elimden almak için her şeyi yapıyorlar: kira ödemesi ile korkutuyorlar, bina giderlerine zam yapıyorlar ama tutunuyoruz bir şekilde. Orayı evim ve ya atölyem yapmadım, düzenli olarak sergilerin düzenlendiği, üniversite öğrencilerinin çalışmak için geldiği bir kültür ve eğitim merkezi orası. En son sürgüne gönderilmeden önce yaptığım onlarca çalışmamın yer aldığı “Sürgünden önce” diye bir sergim vardı. Daha önce de söylemiştim, sürgüne gönderilirken tek bir şey almama izin verilmemişti diye, sağ olsun koleksiyonerler saklamış eserlerimi.
 
Serginin küratörü tam bir sanatsever, “Neva nehrinde avangard” adlı benzersiz projenin yazarı mükemmel insan İsaak Kushnir’di. 
 
A.Vandenko:Eski çalışmalarınızı tekrar almayı düşündünüz mü hiç?
 
M.Şemyakin: Ne işime yaracaklar ki? Adını vermeyeyim ama ünlü bir ressamın bir keresinde acıma duygusuyla, gözleri dolu dolu gökyüzüne bakıp “Tanrım! 50’li yıllara ait tüm resimlerim satılmış! Bu dönem Rusya tarihinden silinse keşke!” dediğini hatırlıyorum. Kedisine karşı aşırı nazik, aşırı dikkatli davranan insanların sayısı oldukça fazla. Ben onlardan değilim. Her zaman daha ilginç daha güzel bir şey yapabileceğime inanırım, çalışmalarımı sanki bir hazinelermiş gibi yanımdan ayırmadan dolaşmak da nesi! Evimde bana ait tek bir tablonun asılı olduğunu göremezsiniz. Ne yapayım oturup kendi tablolarımı hayran hayran izleyeyim mi? İleriye bakmak, oturup yapılmış bir şeye bakmaktan daha heyecan vericidir her zaman. Bu yüzden başkalarına ait çalışmalar vardır hep evimde. Bu konuda yalnız olmadığımı bilmek de mutluluk verici, Francis Bacon’un da kendi resimlerine bakmaya tahammülü olmadığını biliyorum. 
 
Dostlarımın fotoğraflarını asabilirim evime. Bunlar tahmin ettiğiniz gibi Volodya Vysotsky, Leva Kerbel, Rudik Nureev gibi isimler ve ya daha da ünlü isimler değil. Eski dostlarımın ne adı, ne sanı bilinir. Biri asansör bakımı ustasıydı, bir diğeri 20’den fazla kere tımarhaneye girdi fakat buna rağmen çok güzel tablolar yaptı. 1989’da SSCB’ye çağrıldığımda, eski dostlarımı Moskova’daki sergi açılışıma çağırdım sonrasında “Astoriya”’da güzel bir akşam yemeği yedik. Kıyafetleri pek özenli değildi, yeni kıyafetler almayı teklif ettim ama onlar tüm bunları umursamıyorlardı. Petersburg’un bodrum ve çatı katlarının sakinleri değişik insanlar vesselam. Hatırlıyorum da yemekte Tair Salahov o batılı güçlü hitabetiyle arkadaşlarımın gururunu okşayan kelimelerle benim ve onların sağlığı için kadeh kaldırmıştı.
 
A.Vandenko:Rusya’da yirmi yılı aşkın süredir büyük serginiz olmadı hiç. Ve şimdi 75. Yılınız şerefine ne Ermitaj ne de Tretyakov Devlet Galerisi sizlere serginiz için bir yer teklifinde bulunmadı. 
 
M.Şemyakin: Bulunmayacaklarda zaten. Öyle bir beklenti içinde de değilim. Neyden bahsediyorsunuz siz? Unutun gitsin! Onların gözünde yeterli seviyede bir sanatçı değilim ben. Puşkin müzesinde İrina Antonovna’yla birlikte, ki mükemmel bir insandır, önünde saygıyla eğilirim, grafik gösterimlerim oldu, balelere eskizler gönderdim, Vysotsky’e çizimler yaptım ama haklısınız sanatımı tamamen yansıtan bir sergi uzun zamandır olmadı. 
 
Sağ olsun Vasiliy Tseretelli, Moskova Modern Sanatlar Müzesi  müdürü, yeni yeni ilgi göstermeye başladı sanatıma. Genç küratörler o kadar ilginç bir konseptle geldiler ki bende sonucunda ne olacağını çok merak ediyorum. Birde “Soyuzmultifilm” stüdyosuyla birlikte Rusça üzerine, televizyonda yayınlanacak bir program için çizimler yapmak istiyorum. Son yıllarda dilimiz fark edilir şekilde fakirleşti, başka dillerden dilimize geçen kelimeler dilimizi kirletti. Uzun yıllardır bu konuyla ilgileniyorum, halk içinde kullanılır lehçelerle ilgili 49 ciltlik sözlük topladım. 
 
Çocuklar ve belki de yetişkinler için bunları çizim haline getirmeye çalışacağım. Ekimde Moskova Modern Sanatlar Müzesinde düzenlenecek olan sergime birkaç çalışma yetiştirmeyi umuyorum.
 
A.Vandenko:Peki bir isim düşündünüz mü?
 
M.Şemyakin: Sergi için mi? İnanın en önemli olan bu değil, küratörler önersin bir şeyler. Örneğin İlya Kabakov sergisini “Geleceğe herkesi almayacaklar” diye adlandırdı. Fakat insanlığı neyin beklediğini kim bilebilir? Bence hiç iyi şeyler değil de neyse… Tanrı bize bir cennet bahşetti, bizse bu cenneti cehennemin bir adım gerisindeki Araf’a çeviriyoruz. İnsanların durup düşüneceğine, farkına varacağına inanmıyorum ve bu çok üzücü.
 
Tabi ki ebediyet hakkında düşüncelerim var fakat günümüzle yaşarım ben. Yakın zamanda 22 Ocak’ta kızım Dorota’yı kaybettim. Ağır bir alkolizm durumu vardı, Yunanistan’dan yanıma Fransa’ya getirdim kızımı, kaçınılmaz olanı erteleyebilme umuduyla ama böbrekleri iflas etti, kalp krizi geçirdi. Kızımın vefat edeceğini biliyordum fakat yine de bir ebeveynin çocuğunu toprağa vermesi çok korkunç bir trajedi. Doğaya aykırı bir durum bu. Kızım kollarımda öldü. Açıkçası, bu korkunç olaydan dolayı 75. Yaşım için büyük bir kutlama istemiyordum fakat Kabardey-Balkar Cumhuriyetindeki 12 bin akrabam buna izin verir miydi hiç?
 
A.Vandenko: 4 Mayıs’ta Nalçik’de mi olacaksınız?
 
- İlgiden çok bunalmamak için belki günü gününe değil ama, şaka yapıyorum tabi ki. Düzenli olarak Kafkasya’ya gidiyorum. “Şemyakin baharı” adında bir festival düzenleniyor birkaç senedir. Vatanıma gittiğimde kendimi iyi hissediyorum. Aynı şey eşim Sara için de geçerli. İlk kez Nalçik’e gittiğinde dönmek istemediğini söylüyordu. Müthiş insanlar, doğa ana bile gururlu orada.
 
A.Vandenko: Son olarak bir şey daha sormak istiyorum. Göğsünüzde bir haç, birde kalkan ve kılıç rozeti var, anlamları nedir Mihail? 
 
M.Şemyakin: Haç kuşuna dizilen dedemin anısına, rozet ise benim için çok kıymetli. Rusya Federal Güvenlik Servisinin (FSB) “Vatanın güvende kalmasına katkıda bulunmak”’tan verilen ödül. Aynısından eşim Sara’da da var. Afganistan’da yaptıklarımızdan dolayı verildi bize bu rozetler. 1991 yılında gittik oraya, Pakistan tarafından sınırı illegal bir şekilde geçtik, mücahitlerin rehin tuttuğu Sovyet askerlerini kurtardık. Zamanında “Özgür Afganistan” radyosuna yardım ettiğim için komutanlarıyla görüşebiliyordum. Aracılık ettim, Gulbeddin Hikmetyar ve Burhaneddin Rabbani ile iade koşullarını belirledik. 
Tehlikeli bir yolculuk olduğunu söylemem gerekiyor, dönemeyebilirdik. Olaydan yaklaşık çeyrek asır sonra bu rozetleri verdiler… 
 
A.Vandenko: Anılarınızı yazmayı düşünmediniz mi hiç Mihail?
 
M.Şemyakin: Biliyor musunuz çok kere bunu yapmayı reddettim fakat şimdi yazıyorum. Ben el yazısıyla yazıyorum daha sonra Sara bilgisayara aktarıyor. Parça parça olsa da kayda değer bir gelişme kaydettik. Yayıncım Lena Shubina el yazımla yazmam için deyim yerindeyse resmen ensemde bekliyor. Hatta süreci hızlandırmak için Fransa’ya bile geldi fakat yazdıklarımı derleyip toplamam lazım. Başımdan o kadar çok şey geçti ki. Rahip olacaktım, iki senemi acemi rahip olarak Pskov-Pecherskiy Kilisesinde geçirdim. Rahiplik yolculuğum kör kütük içmeyi öğrenmemle sonuçlandı. Bu alışkanlığımı bırakmak uzun yıllarımı aldı. Yine bendeniz gönüllü olarak Başrahip Apiliy ile çalıştım. Mükemmel bir insandı, ikona ressamı ve ressamdı.
 
Aslına bakarsanız komik ve ilgi çekici bir hayat. Doğru yerden bakarsanız her şey, ama her şey istisnasız ödüllendirilmem de, yerilmem de bana fayda sağladı. 75 yılın sonucu da böyle bir karışım oldu işte.
 
 
 
Çeviri: Tsey Jane
 
Cherkessia.net, 16 Ağustos 2018 

Bu haber toplam 4099 defa okundu.


Yurdakul Recep

Adam Rus şoveni.

21 Ağustos 2018 Salı Saat 11:45
Kuzeyli (Temir )

Bazıları kendisini Rus hissettiğini söyleyen Şemyakin'e köpürebilir. Buna hak verebilirimde. Batıya muhalif giden bir çok sanatcı Rus olmasa da Rus kimliğini öne çıkarır.
Etnik kimlikle muhaliflik, Rus kimliği kadar önemsenmezdi eskiden. SSCB dağılınca etnik kimlik önemsenmeye başladı Batıda.

18 Ağustos 2018 Cumartesi Saat 15:41
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net