Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
21. Yüzyılda Global Stratejik İstikrarı Şekillendirmek
21 Kasım 2018 Çarşamba Saat 15:10
 
Rusya ve Batı Arasındaki Hibrit Savaş
 
Dimitri Trenin, carnegie.ru, 1 Kasım 2018
 
Rusya ve ABD arasında, stratejik ve nükleer silahların kontrolüne ve sınırlandırılmasına dayanan mutabakat, artık global stratejik istikrarın belirleyici unsuru değil.Çin ve ABD arasındaki rekabet, soğuk savaş dönemindeki SSCB-ABD rekabeti kadar şiddetli ve dünyanın geri kalanı için belirleyici olmasa da , stratejik silahların kontrolü ve global istikrar konularında 20. Yüzyılın metodlarının yetersiz kaldığı da aşikar.
 
Dimitri Trenin: Carnegie Moscow Center direktörü
 
Dünya, küresel savaşları, bölgesel istikrarsızlıklar, teknolojinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte, Soğuk Savaş'tan bu yana tesis edilmiş olan global düzenin zaıflamasına ve kürsel stratejik istikrarın tekrar sorgulanmaya başlamasına şahitlik ediyor.
 
Bu bağlamda, stratejik istikrar meselesi, sıklıkla , Rusya ve ABD arasındaki rekabet ile ilişkilendiriliyor ve stratejik silahların kontrolü ve sınırlandırılması çağrıları artıyor.Ancak 21. Yüzyılın problemleri için 20. Yüzyılın çözümlerini önermek hem işlevsiz ,hem de sonuç elde etmekten hayli uzak.
 
Bu makale, stratejik istikrarın anlam,önem ve özelliklerinin , iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesinden bu yana nasıl değiştiğini ve değişen güç dengeleri çerçevesinde nasıl politikalar uygulanması gerektiğini irdelemektedir.
 
***
Stratejik istikrar kavramı , ilk kez , ABD ve SSCB’yi savaşın eşiğine getiren 1962 Küba nükleer krizi sonrasında ortaya atıldı.O günden bugüne, stratejik istikrar , genellikle , iki süper güçten birisinin nükleer saldırı niyeti ve hedefi taşımasını önlemek , bu olasılığı ortadan kaldıracak ilişki mekanizmalarını tesis etmek anlamında kullanılan bir terim oldu.
 
Tabii ki , bu dengenin kurulabilmesi için iki tarafın da , eşit derecede yıkıcı bir nükleer saldırı kapasitesine sahip olması gerekiyordu.Yani , silahını ilk ateşleyen taraf , ikinci saldırı fırsatını bulamadan yok edilecekti.Bunu garanti altına almak için ,ABD ve SSCB nükleer savunma kapasitelerinin sınırlandırılması konusunda 1972 Anti-Balistik Füze Anlaşması çerçevesinde mutabakata vardılar.
 
Bu şekilde, Soğuk savaşın iki tarafı da birbirine saldırmaktan imtina ediyordu.Karşılıklılık ilkesi iki tarafın nükleer yığınak kapasitesinde de gözetildi.Konvansiyonel askeri güçler, coğrafi ve jeopolitik gerekçelerle, simetrik değildi ancak iki tarafta da oluşan anlayış, eğer NATO ve Varşova Paktı arasında bir savaş patlak verirse bunun “konvansiyonel” kalmayacağı , nükleer savaş başladığında bunun hızla küresel bir yıkıma yol açacağıydı. Sovyet askeri doktini, ABD’li stratejistlerin , Avrupa’da gerçekleşecek sınırlı bir nükleer savaşın ABD’ye zarar vermeyecği yönündeki tezlerini reddediyordu.
 
Patlak verecek nükleer bir savaşın dünyayı yok edeceği ve dolayısıyla hiçbir zaman gerçek anlamda kazanılamayacağı düşüncesi,NATO ve Varşova Paktı arasında direkt bir konvansiyel savaş ihtimalini de önemli ölçüde azaltıyordu.Bu nedenle iki rakip tarafın güçlerinin karşılıklı konuşlandığı Avrupa’da durum statik ve stabildi.Soğuk Savaş süresince,gerçek sıcak çatışmalar , bu bölgenin dışında, Orta Doğu ve Afrika’da vekil güçler arasında gerçekleşiyordu.Ya da Kore, Vietnam ve Afganistan’da olduğu gibi, süper güçlerden yalnızca biri sıcak savaşa doğrudan müdahil oluyordu.
 
Soğuk Savaş , elbette istikrarın ve karşılıklı güvenin timsali olarak nitelendirilemez.İki tarafta da ,rakibin ilk saldırıyı yapacağı korkusu çok yaygın ve baskındı.Küba füze krizinden sonra bile, bir çok olayda iki taraf da “hatalı bir şekilde” saldırı tehdidi altında olduğunu düşündü.Soğuk Savaş’ın görece sakin dönemlerinde bile, stratejik avantaj sağlamak adına, küresel ve bölgesel dengelerin değiştirilmesine veya aşındırılmasına yönelik iki tarafın da sayısız girişimleri oldu.
 
Bir kısır döngü şeklinde devam eden silahlanma yarışı , istikrarı fazlasıyla tehdit ediyordu.İki taraf da , diğerinin , karşılıklı mutabakatı ve dengeyi kıracak kadar fazla avantaj sağlamasında endişe ediyordu.1983’te Avrupa’ya orta menzilli nükleer füzelerin yerleştirilmesi ,yine aynı yıl gerçekleştirilen Able Archer tatbikatı (NATO tarafından gerçekleştirilen bir nükleer savaş egzersizi) ve Ronald Reagan’ın Stretejik Savunma İnsiyatifi Programı (SDI) kapsamında uzaya silah yerleştirme planı , karşıt kutbun bu endişelerini artırıyordu.
 
Tüm bunlara rağmen ,ABD ve SSCB arasında , nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik ,1960’larda başlayan müzakere süreci ve bu müzakereler sonucunda varılan anlaşmalar, bir ölçüde güvence sağlamıştı.
 
Soğuk Savaş dönemi stratejik istikrarı aşağıdaki özellikleri içeriyordu;
 
-İki süper güçten oluşan çift kutuplu dünya düzeni
 
-İki taraf arasında patlak verecek bir savaşın küresel ölçekte bir nükleer savaşa dönüşeceği endişesi
 
-Böye bir savaşın iki tarafı da yıkıma uğratacağı, bunun iki tarafı da saldırmaktan alıkoyacağı yönündeki düşünce
 
-İki kutuptan birinin , bu karşılıklı paktı bozacak bir strateji geliştireceğine dair korku
 
-Küresel status quo ‘yu korumak adına, silahlanma yarışını önleyecek ,nükleer silahların kontrolü ve sınırlandırılmasını sağlayacak müzakere ve anlaşmalar
 
Soğuk Savaş’ın 40 yılı gerçekten de “soğuktu”. Ancak, bunun sağlanmasında, nükleer caydırıcılığın başat unsur olduğuna dair en ufak bir kuşku dahi bulunmuyor.Yine de ,caydırıcılık istikrarın garantisi değildi.Küba füze krizi vb. bir çok olayda insanlık gerçekten “şanslıydı”.
 
21. Yüzyılda ise,küresel istikrarı sağlamak için yeni çözüm yolları gerektiren bambaşka bir stratejik manzara ve bu çerçevede aşılması gereken tamamen farklı güçlükler 
söz konusu.
 
***
Soğuk Savaş’ın sona ermesi, ABD’ye 25 yıl boyunca, daha önce eşi görülmemiş bir küresel hakimiyet sundu.Bu süre boyunca ABD ve aralarında Rusya’nın da olduğu diğer büyük güçler arasındaki ilişkiler son derece dostaneydi. Pax Americana (Amerikan Barışı) gerçek olmuştu.Ancak ,bu hakimiyet ,uzun vadeli bir istikrar temin edemedi.2010’ların ortalarından itibaren , dostane ilişkiler safhası sona erdi ve süper güç rekabeti geri döndü.Stratejik istikrar tekrar dünyanın en önemli gündemi haline geldi.
 
Ancak ,küresel manzara değişti.Soğuk Savaş’ın katı çift kutupluluğu ve Pax Americana döneminin tek kutuplu dünya düzeni yerine birçok bağımsız oyuncu sahneye çıktı.ABD, en güçlü ülke olma vasfını korumasına rağmen Soğuk Savaş ertesinde olduğu kadar dominant değil.Hala NATO’nun lideri ancak , aynı birlikte Fransa ve İngiltere gibi iki nükleer güç daha bulunuyor.
 
Çin’le toptan bir rekabet içinde ,aynı zamanda bir çok konuda Rusya ile karşı karşıya geliyor.ABD tarafından rakip ve karşıt güçler olarak tanımlanan Rusya ve Çin ise birbirlerini stratejik ortak olarak tanımlıyor.Gelişmekte olan küresel bir güç olan Hindistan,Rusya ve ABD ile iyi ilişkilere sahip ancak Çin onu tedirgin ediyor..Bu dört büyük büyük nükleer gücün birbirleriyle son derece girift ve komplike ilişkileri söz konusu.
 
Bölgesel düzeyde, nükleer silah geliştiren bir çok güç söz konusu: İsrail, Pakistan ve Kuzey Kore.İsrail’in nükleer kapasitesinin her ne kadar “son çare” olarak kullanılacak bir silah olduğu iddia edilse de, Pakistan ‘ın nükleer sistemleri Hindistan’a karşı geliştiriliyor, Kuzey Kore ise ,ABD’ye karşı kesin bir caydırıcılık sağlamaya çalışıyor.İsrail’in ABD ile olan yakın bağlarına , Pakistan’ın ABD ile yakın fakat gergin ilişkilerine ve Çin ile yarı-müttefiklik ilişkisine ,Kuzey Kore’nin Çin ile resmi ilişkilerine rağmen bu üç ülke de dünya sahnesinde bağımsız nükleer oyuncu konumundalar.
 
21. yüzyılın ilk 20 yılı , 1968’de imzalanan Nükleer Silahsızlanma Anlaşması sayesinde ,korkulduğu gibi onlarca yeni nükleer ülke yaratmadı belki , ama Hindistan, Pakistan,Kuzey Kore gibi yeni güçlerin de nükleer klübe girmesini engelleyemedi.Nükleer çok kutupluluk artık bir realite, ve süreç henüz tamamlanmadı bile.Belirli kaynaklara sahip, güçlü ve akıllı bir liderliğe sahip her ülke , küresel dünyadan soyutlanma ve muhtemel askeri müdahale risklerini göğüslediği müddetçe, nükleer silah geliştirebilir.
 
Irak Savaşı, Libya’daki NATO operasyonu ve Rusya’nın Ukrayna müdahalesi, nükleer silahsızlanmanın küçük rejimleri dış müdahaleye açık hale getirdiğini gösterdi.Diğer taraftan,Kuzey Kore örneği,ABD’yi ve yakın müttefiklerini vurabilecek kapasitede nükleer silah geliştirmenin , bu rejimler için dokunulmazlık sağlayan tek etkili yol olduğunu da ortaya koydu.Orta Doğu’da bölgesel bir güç olan İran, küresel ekonomiye entegre olabilmek adına nükleer programını sonlandırdı.Ancak “JCPOA” olarak bilinen 2015 tarihli bu anlaşmanın yürürlükten kalkması durumunda , hiçbirşey –potansiyel ABD ve İsrail saldırıları dahil- İran’ı nükleer silah sahibi olmaktan alıkoyamaz.
 
Nükleer silah sahibi olma potansiyeline sahip güçler yalnızca devletler değil.11 Eylül’den bu yana, devlet dışı aktörlerin nükleer silahlara ulaşabilmesi riski, uluslararası güvenlik çevrelerinin temel endişesi haline geldi.Terörist bir grubun, büyük güçleri bilinçli bir şekilde provoke ederek , hatalı bir saldırıya neden olması ihtimalinden de korkuluyor.Rusya ve ABD arasında güvensizliğin oluştuğu bir atmosferde, gerçeği ispat etmek her zamankinden daha zorlayıcı hale geldi.
 
Teknoloji tarafında, nükleer olmayan strataejik silahların gelişimi,siber teknoloji alanındaki gelişmeler, yapay zekanın doğuşu ve uzaya silah konuşlandırılabilmesine yönelik çalışmalar stratejik istikrarı etkileyen unsurlar.Bu teknolojilerin ve sistemlerin kombinasyonundan oluşacak silahların geliştirilmesi stratejik atmosferi tamamen değiştirecektir.
 
Küresel ölçekte yüksek isabet oranına sahip nükleer olmayan silahlar, büyük güçlerin stratejik saldırıları konvansiyel güçlerle yapabilmesinin önünü açacak ve nükleer sistemlerin nükleer olmayan sistemlerle kolaylıkla entegrasyonunu sağlayacaktır.
 
Siber saldırılar da , düşmanın nükleer caydırıcılığına ciddi darbe indirebilir.Daha önce ,yalnızca nükleer saldırı yoluyla gerçekleştirilebilecek, düşman şehrin tüm elektrik ve altyapı sisteminin çökertilmesi gibi hamleler, siber yöntemlerle gerçekleştirilebilir.Saldırının kaynağını tespit etmenin ve karşılık vermenin çok zor olduğu bu tür saldırılar, stratejik istikrarı başarılması çok zor bir hedef haline getiriyor.
 
Özetleyecek olursak, 21. Yüzyılda stratejik istikrarı tesis ederken aşağıdaki özellikler göz önünde bulundurulmalıdır;
 
-Nükleer çok kutupluluk ve global istikrarın bölgesel düzeyde ele alınması gerekliliği
 
-Dünyanın dört büyük askeri gücü arasında stratejik rekabetin geri dönmesi
 
-Bölgesel güçlerin , hatta Kuzey Kore gibi üçüncül oyuncuların rollerinin artması
 
-Nükleer terörizm endişesi,
 
-Nükleer ve nükleer olmayan sistemlerin birbiriyle ayırt edilemeyecek derecede entegre olması
 
-Siber saldırı gibi etkili, nükleer silahlarla birlikte kullanılabilecek teknolojik yöntem ve sistemlerin geliştirilmesi.
 
Bu analizden çıkarılacak en temel sonuç ,stratejik silahların kontrolü ve global istikrar konularında 20. Yüzyılın metodlarının yetersiz kaldığı .Ayrıca,Rusya ve ABD arasında kötüyen giden ilişkiler,nükleer silahların sınırlandırılması konusunda iki ülke arasındaki mutabakatı riske atıyor.
 
ABD 2002’de, Rus’ların stratejik istikrarın köşe taşı olarak nitelendirdiği, 1972 Anti-Balistik Füze Anlaşması’ndan çekildi ve hem kendinin hem de müttefiklerinin sınırlarını korumak üzere bir füze savunma programı başlattı.Bu program yakın vadede Rusya’nın caydırıcı gücünü aşındırma poatansiyeline sahip olmasa da, uzun vadede erişebileceği potansiyel, Moskova’nın endişelerinin artmasına sebep oluyor.
 
Bir diğer ABD-Sovyet anlaşması olan 1987 Orta Menzilli Nükleer Güçler Anlaşması da, Rusya’nın ihlalleri nedeniyle ABD’nin anlaşmadan çekileceğine dair Donald Trump’ın açıklamalarından sonra hurdaya kaldırılmak üzere.
 
ABD ve Rusya arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik bir diğer anlaşma olan “new START “ ise , eğer 5 yıl daha uzatılmazsa , 2021’de sona eriyor.Ancak , bu anlaşma sonlandırılsa bile , geleneksel anlamda nükleer silahların sınırlandırılması, stratejik istikrarı sağlamada 20. Yüzyılda olduğu kadar etkin bir rol üstlenmiyor.
 
Öncelikle, Rusya ve ABD dünya nükleer silah kapasitesinin %90’ını kontrol etse de, artık iki ülke arasındaki ilişkiler , global stratejik istikrarı belirleyen temel unsur değil.Ayrıca ,politik nedenlerle , ABD ve Rusya arasında gerçekleştirilecek yeni bir silah sınırlama anlaşmasının ,hükümet desteği olsa bile, senatodan geçmesi öngörülebilir bir gelecekte pek mümkün görünmüyor.
 
Ancak , önümüzdeki süreçte dünya düzeni açısından çok daha kalıcı sonuçlar doğuracak Çin –ABD ilişkileri, böyle bir sınırlama anlaşması ihtiva etmiyor.Çin, nükleer kapasitesini sınırlayacak ve Washington’la müzakere konusu haline getirecek bu tür anlaşmalardan şiddetle kaçınıyor ve bu durum yakın vadede değişecek gibi durmuyor. Ayrıca ,Çin ve ABD arasındaki ilişkiler, soğuk savaş dönemindeki SSCB-ABD ilişkileri kadar baskın ve dünyanın geri kalanı için belirleyici olmaktan -şimdilik- uzak.
 
İkinci olarak, belirli nükleer kapasiteye sahip bölgesel ve lokal oyuncuların ortaya çıkmasıyla birlikte, stratejik atmosfer parçalı bir hale büründü.Bu ülkeler Çin veya ABD tarafından kontrol edilmiyorlar ve kendi başlarına hareket ediyorlar.
 
Üçüncü olarak,yeni teknolojilerin gelişmesiyle birlikte, nitelik niceliğin önüne geçti.Bu da geleneneksel yönetemlerle silahlanmaya sayısal sınırlandırma getirmeyi imkansız hale getirdi.
 
Son olarak, ülkelerin hayati sistemlerini çökertebilen siber saldırıların kaynağını tespit etmek güçleşti.
 
Elbette, Soğuk Savaş mirası tamamen işlevsiz değil .Taraflar arasında güven tesis etmeye ve anlaşmazlıkları önlemeye çalışan mekanizmalar, 21. Yüzyılda da etkinliği koruyacak.
 
Değişen stratejik atmosferde, ABD –Çin ve ABD Rusya ilişkilerinde bir takım emniyet sübapları oluşturmak büyük önem arzediyor.Üst düzey askeri yetkililer, güvenlik şefleri ve politik liderler arasında güvenilir ve 7/24 bağlantıda kalacak iletişim kanalları oluşturulması , yanlış anlaşılmaları ve bundan kaynaklanacak ciddi çatışmaları önleyecek protokol ve anlaşmaların uygulamaya geçirilmesi büyük önem taşıyor.
 
Soğuk Savaş’ın aksine, önceden planlanmış sürpriz saldırılar en önemli risk unsuru.Rusya ve ABD arasında , Suriye’de bu tür çatışmaları ve karşı karşıya gelmeleri önleyecek bir meknizma çalışıyor.Aynı mekanizma, Rusya ve NATO arasında da kurulmalı.
 
Statejik istikrarı sağlamak adına, iki ülkenin liderleri ve üst düzey yetkilileri sürekli iletişim halinde kalmalı ve karşı tarafın politik hedeflerine,stratejilerine ve taktiklerine vakıf olabilmeli .Moskova ve Washington arasında oluşan güvensizlik nedeniyle bunu sağlamak zor ,ancak istikrar için elzem.Üst düzey askeri komutanlar , ulusal güvenlik ve istihbarat birimlerinin de katılımıyla düzenli ve periyodik aralıklarla bir araya gelmeli.
 
ABD ve Rusya , bu tür bir birlikteliği garip karşılayabilir ,ancak daha önce bu tür süreçleri yönetebildiklerini kanıtladılar.Aynı zamanda ,Rusya’nıın, Batı dünyasında oluşan yanlış anlaşılmaları ve endişeleri azaltmak,kendi politika ve stratejilerini daha rasyonel bir temelde karşı tarafa kabul ettirebilmek adına bu diyalog sürecine ihtiyacı var.Ayrıca, Kuzey Kore ve İran gibi nükleer istikrarı ilgilendiren konularda, ABD ve Rusya’nın ortak hareket edebileceği bir çok alan söz konusu.
 
 
 
Çeviri: Cihan Mugan
 
Cherkessia.net, 21 Kasım 2018

Bu haber toplam 3208 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net