Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Memlûk Sultanlığı’nda Çerkesler
25 Şubat 2019 Pazartesi Saat 22:04

Çevirenin Notu:

Aslında Memlûkler konusu kişisel ilgi alanım dahilinde bulunmamaktadır. Fakat başka bir konuyu araştırırken, Çerkes Memlûkleri ile ilgili Türkiye ve Kazakistan gibi ülkelerden kaynaklanan pek çok “akademik” makalenin, kanıta dayalı bütün bir evrensel ve akademik tarih birikimine rağmen, aslında Çerkes Memlûklerin, Çerkes olmadıklarını iddia ettiklerini gördüm. Bu benim için bir hayli şaşırtıcı idi, fakat daha sonra şaşkınlığım geçti, zira, Kazakistan akademyası; “Türk ve Kazak bilim adamlarının, Çerkes Memlûklerinin Çerkes olmadıkları fikrinde olduklarını, diğer bilim adamlarının ise aksi fikirde olduklarını” bir makalede dile getirmekteydi. Hatta böyle bir makalede, Çerkeslerin, Batı Kazakistan’da yaşayan Küçük Juz kabilesinin ve Alabuga Tatarlarının bir klanı olduğu iddia edilmektedir. Demek ki, tarihi kayıtlar ve delillere rağmen, ideolojik bir bakış açısı geliştirilmiş.

Bu arada, David Ayalon’un aşağıda yer alan makalesini, Çerkes Memlûklerinden Çerkesya’ya dönüş olup olmadığı araştırmasını yaparken okumuş ve arşivime almıştım. Çerkes Memlûklerinin Çerkes olmadıklarını iddia eden makaleler, yine hayret verici bir şekilde David Ayalon’un bu makalesine atıf yapmaktaydı; yani güya bu makale de onların fikirlerini destekliyordu. Halbuki gerçekler son derece farklıydı; aşağıdaki tam tekmil Türkçe çeviri ile konuyu okuyuculara ve ilgili akademik çevrelere doğrudan takdim etmekteyim.

Ayrıca yine David Ayalon’un bu makalesine atıf yapılarak, “Türklerin Çerkeslere göre daha cesur ve cengâver oldukları” gibi duygusal sonuçlara da ulaşılmaktadır. Halbuki Ayalon’un makalesinde atıf yapılan kısım aynen şöyledir: “Bu aşırılıklara karşı intikam olarak, nihayetinde Faraj’ın kendisi, al-Mu’ayyad Shaykh haricinde, önde gelen Çerkes emirlerinin onayı ile öldürülmüştür. Al-Mu’ayyad Shaykh’in tahta çıkması beklenmeyen bir sonuç doğurmuştur; Türk yanlısı olduğu için, emirlerinin çoğunu bu Kavimden seçmiştir.  Ibn Taghri Birdi’ye göre, önceki sultanlar gibi etkinlik ve liyakatı esas almış, askerlerin seçiminde sadece Kavim tercihi gözetmemiştir. Bu durum, daha sonraki dönemlerde Türklerin, Çerkeslere göre daha savaşçı bir Kavim olarak değerlendirildiği sonucunu çağrıştırmakta mıdır ? Çağdaş kaynakların şehadetinde bu soruyu cevaplamak zor iken, Al-Mu’ayyad Shaykh’in Türk tercihinin, emirler zinciri dışına taştığına ya da bunun, orduda radikal bir değişikliğe neden olduğuna dair herhangi bir işaret de bulunmamaktadır. Onun hükümdarlığı döneminde,  Memlûkler arasında, Kavimsel bir ihtilafın işaretlerine rastlamamaktayız”.

Çerkes olmadıklarını ve Adige olduklarını ya da Çerkes isminin sadece Adigeleri değil, önüne kim gelirse onu da kapsadığını ya da buna benzer onlarca kombinasyonu iddia eden “bizden olanları” düşününce, yukarıdaki türden iddialara çok şaşırmamak gerektiğini de hatırladım. 

Yasal Uyarı: Tercümeler, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre korunmaktadır. Bu tercüme, cherkessia.net’in ya da çevirenin yazılı izni olmaksızın, tamamen ya da kısmen kullanılamaz.

 

MEMLÛK SULTANLIĞI’NDA ÇERKESLER *

Yazar : David Ayalon (Neustadt), Tel-Aviv/İsrail.

Kaynak: Journal of the American Oriental Society, Vol. 69, No. 3 (Jul. - Sep., 1949), pp.135-147

Türkçeye Tercüme Eden: Dr.Karden Murat Yıldırım

Memlûk Sultanlığı’nda, kendi soydaşları olan Çerkesleri hükümran sınıf haline getiren Berkuk, eğer bu durum devletin kuruluşundan bu yana hiçbir şekilde şahit olunmayan en büyük Kavmi dönüşüm değilse bile, en büyük dönüşümlerden birini gerçekleştirmiştir. Aşağıda da görüleceği üzere bu dönüşüm, devlet organizasyonunda önemli ölçüde değişikliklere neden olmuştur. Bunun sebepleri neler idi ? Bunlar, Mısır’ın kendisinde mi bulunabilir yoksa Mısır’ın dışında,  Memlûklerin menşe ülkesinde (anavatanlarında) mi bulunabilir ?

Memlûk kaynakları, farklı Memlûk Kavimlerine ayrıntılı olarak değinmektedir ve onların orjin (menşe) ülkelerine ve Moğol Hanlarına ilişkin oldukça ayrıntılı malumatlar sergilemektedir, fakat bu tasrihe rağmen, söz konusu ülkelerin iç durumları hakkında çok küçük bir ilgi göze çarpmaktadır.Mezkur kaynaklar, 14. yüzyılında sonunda Memlûk ordusunda gerçekleşen kompozisyon değişikliğine ilişkin sürecin ayrıntılarını tanımlamaktadır ; fakat sadece Memlûk Sultanlığı sınırları içerisinde bulunan sebeplerin bu olayın gerekçesi olduğu, ülke dışından bir unsurun buna neden olmadığı izlenimi vermektedirler.   

Rus kaynaklarına dayanan A.N.Poliak’a göre, Altın Ordu’nun 14. yüzyılın ikinci yarısı boyunca çöküşü ve orada gerçekleşen iç savaşlar,  Memlûklerin satın alma merkezlerinin Kafkasya’ya kaymasının nedeni idi.[1] İlgili Arap kaynaklarına göre, Kıpçak steplerindeki imhadan bahseden, işbu yazarın bildiği tek kaynak, Timurlenk’in hayat hikayesini yazan Ibn’Arabhsâh’tır. Bu bilgi parçası, güvenlik hizmetlerine nail olan mamur ve genişçe bir yer ve çok çeşitli kabile nüfusları için otlak alanlar  sağlayan Kıpçak’ın, Toktamış ve Aydekü arasındaki savaşlar ve Timurlenk’in seferi sonucunda, nasıl bakımsız hale geldiğini ve nüfusun çok büyük bir miktarda azaldığını anlattığı için, son derece büyük bir öneme sahiptir.[2] Çerkes Kavminin üstünlüğü, her şekilde,  Memlûk Sultanlığı yöneticilerinin iradesinde zaten birinci sıraya yükselmiş olmasına rağmen, yukarıda bahsedilen savaşın bir sonucu olarak Kıpçak nüfusunun dağılması, Memlûk hükümranlığının son anına kadar bu üstünlüğün muhafazasına fark edilir şekilde katkıda bulundu. Ayrıca, Kıpçak nüfusundaki dağılmanın, pek güçlü ordunun yüzyıllar boyunca idame ettirilmesine yetecek büyüklükte genç Memlûklerin daimî göç akımları ihtiyacını karşılayamayacak ölçüde olduğu varsayılabilir (Memlûk sultan ve emirleri gibi, ki bazı emirler yüzlerce ve hatta daha fazla Memlûke sahip idiler) .Ayrıca, erkek göçlerini, aynı Kavmin hatırı sayılır miktarda kadın ve kadın köleleri de takip etmekteydi. Hatırda tutulmalıdır ki, bir yaş grubunu yani ergenleri amaçlayan göç, toplum için, aynı sayıda göçmenin bütün yaş grupları arasında dağıtılmasından daha zararlı bir sonuca neden olmaktaydı.

Memlûk kaynaklarında Çerkesler, Jarkas ya da Jarâkisa[3] (tekili:Jarkasi) olarak adlandırılmaktaydı. Başkaca alternatif yazımlar da mevcut idi: Čarkas ya da Čarâkisa[4] (tekili: Čarkasi); Sharkas ya da Sharâkisa [5] (tekili: Sharkasi);[6] ve daha az sıklıkla al-Jihârkas.[7] Çerkesya, çeşitli şekillerde, bilâd al-Jarkas,[8] bilâd  Jarkas,[9] ya da basit bir şekilde Jarkas;[10] ve bazen de jabal al-Jarkas[11] olarak bilinmekteydi. Kavim menşei hakkında ise bir tarihçi, Çerkeslerin min al Turk  (Türklerin) olduğunu ve “onların soybilimciler tarafından çok iyi bilinen bir kabile” olduğunu söylemektedir.[12]  Çerkes kabilesi, bilâd el-Şimâl’de, ‘Kıpçak Rus ve Alan düzlükleri ile çevrelenen ve doğu (?) tarafından onların düzlüklerine yüksekten bakan dağlarda meskun’ olarak tanımlanmaktadır.[13] Onlar oldukça yoksul bir yaşam sürmektedirler ve çoğu Hristiyandır. [14] Erken Memlûk döneminde, yönetici olan Kavme dönük gerçekleştirdiğimiz bahis nedeniyle,  Memlûk kaynaklarında, Çerkeslerin askeri uzmanlıkları hakkında bir bahis tespit edemedik.[15]

Tumanbay'ın İdama Götürülüşü: André Thevet, Cosmographie universelle (Paris: Guillaume Chaudière, 1575)

Çerkesler hakkında açıklanmamış bir yaklaşım İbni Haldun’da bulunabilir, ona göre Çerkesler, Jabala b. al-Ayham ile Heraklius’un Suriye’de çekilme zamanında bilâd el-Rūm’a giren Ghassânilerin ahfadıdırlar. Fakat İbni Haldun bu yaklaşımın tam doğru olmadığını değerlendirmekte ve kendi inanışına göre doğru yorumu açıklamaktadır, yani Çerkeslerin Türklerin bir alt dalı olduğunu ve Çerkeslerin, Ghassânilerden evvel bilâd el-Rūm’a yerleştiklerini. Heraklius’un ölümünden sonra Ghassâniler, kendi ana vatanlarına dönüş için umutlarını kesmişlerdi. Bizans Sultanlığı’nda patlak veren iç çatışma yüzünden kendilerine bir ittifak bulma arayışına giren Ghassâniler, Çerkeslerle bir anlaşmaya varmışlar ve ‘İstanbul’un ötesinde, Çerkes Dağlarının doğu düzlüklerinde’ yerleşmişlerdir. Ghassâniler burada, Ghassâni kabilelerinin dağılmasına neden olacak şekilde Çerkeslerle soy ve evlilik ilişkilerine girmişler ve ‘dağlardaki Çerkeslerin yanına giderek onlarla ikamet etmeye başlamışlardır. Bu durum, ihtimal dışı görünmemektedir, çünkü birçok Çerkes, al-Ghassâni’nin nisba larını edinmiştir’.[16] Bu yüzden İbni Halduna göre, Berkuk’un babasının adı Anas (doğru olan: Anaş) al-Ghassâni dir.[17] İbni Haldun tarafından gösterilen bu öğreti,  Memlûk Sultanlığı’nın, Osmanlı Türklerinin ellerinde yok edilmesine ilişkin bir ağıtın mısralarında diğer tarafça da bilinmektedir: nasl Jarkas yâ lahu nasab mudh ilâ Ghassân  yantasib ‘Nasıl muhteşem bir soya sahip Çerkes çocukları, çünkü onlar Ghassân’ın akrabaları’.[18] Fakat yukarıda dayanak yapılan kaynakların dışında, işbu yazar,  Memlûk kaynaklarında, Çerkeslerin banū Ghassân’a köken katkısı geleneği hakkında herhangi diğer bir ima keşfetmemiştir.

14. yüzyılın sonunda üstünlüğü elde ettiklerine hükmedilen Çerkesler,  Memlûk Sultanlığı’na henüz yeni gelmiş değillerdi. Çerkesler hakkında, Bahri Memlûkler döneminde, en önde gelen Kavim gruplarından biri olarak, ara ara bahisler mevcuttur. Çok daha önemli olan şey şudur ki Çerkesler, -dönemin baskın Kavmin üyeleri olan-Türkleri[19] korkutan, büyüyen bir güç olarak tanımlanmaktadır. Benzer bir ifade, başka Memlûk Kavimleri için kullanılmamıştır. Bir vakıa olarak, Çerkeslerin nihayetinde Türkleri mevkilerinden edip üstünlüğü sağlamaları, hissedilen bu korku için çok iyi bir sebepti ve Çerkeslerin gücü elde etme arzuları, bunun gerçekleşmesinden çok daha önce de mevcuttu.

Çerkeslerden erken dönemlerde bahsedilmesi Eyyubi devrinin sonuna kadar gitmektedir, bu Kavmin üyeleri, Bahriya’nın[20]  kurucusu  al-Şâlih Ayyüb tarafından alınan köleler arasında zikredilmektedir. Bu gerçek, İbni Haldun’da gözükmektedir, fakat diğer tarihçiler tarafından bahsedilmemiştir. Burjiya’nın[21] kurulduğu zaman Çerkesler, önceden Bahriya’nın[22] işgal ettiği pozisyona benzer bir pozisyonu işgal eden bu yeni birliklerin[23] en seçkin unsurları haline gelmişlerdir. Burci Çerkesler arasından biri olan Baybars al-Jashnakir, nihayetinde sultanlığı kazanmıştır. Çağdaş kaynaklardaki birçok alelıtlak bilgilerden, Çerkeslerin zaten hükümran Kavim bakımından bir sorun olarak değerlendirildiği gözükmektedir. Al-Hâjj Bahâdur’un, Âqūsh al-Afram’a karşı, kendi tarafından olan kişilere: ‘Bu Çerkesler ! Onlar bizden daha güçlü olduğu zaman, canlarımızı alacaklar. Bu bize yapılmadan önce, biz onlara bunu yapalım’[24] diyerek tahrik edip kışkırttığı kaydedilmiştir. Muzaffar Baybars tahta çıktığında, al-Afram memnun olmuştu. Fakat al-Hâjj Bahâdur ve diğer önder emirlerin canı sıkılmış ve şöyle söylemiştir: ‘Çerkeslerin güçleri çoğaldığı zaman, Müslümanları ve onları ülkelerini yok edecekler’ (yuhlikū al’ibâd w-al-bilâd).[25] Hükümran Türklerin düşmanca tutumları aşağıdaki şekilde ıspatlanmaktadır. Şam valisi olan Al-Afram, Baybars’ın bir sultan olarak atandığına ilişkin mektubu okuduğunda, onun kendi khushdâsh[26] ı olması ve aynı zamanda bir Çerkes olması ve her ikisinin de zamanında Atrak için müttefik olması nedeniyle delirmişçesine öfkelenmişti.[27] Bu tuhaf duygulara ilişkin başkaca birkaç bahis daha mevcuttur.[28]

Çerkeslerle ilgili sessizlik, Burjiya’nın kademeli bir şekilde dağılmasının nişanesi olmuştur. Fakat ani bir şekilde aşağıdaki hikâye belirmektedir: ‘Ramadân, 748 A.H (Hasan’ın saltanatı döneminde). Sonra emirler, sadakatlerini ve diğer harcamalarını azaltmaya karar vermişlerdir. Devlet harcamalarının listesi hazırlanmış ve emirler Çerkes olupta, hükümdara sadakat gösterenleri bir bedel ile elden çıkarmaya başlamışlardır. Ghurlū’nün isteği üzerine onları kayıran kişi Sultan Hâjji’dır. Onları bütün bölgelerden getirtmiş ve kendi büyük sarıkları ve etkili mevkileri ile emirler arasında en öne çıkıncaya dek, Atrâk üzerinde üstünlük tanımak istemiştir. Kendileri için alışıldık olmayan bir şekilde büyük sarıklar yapmışlardır. Bütün Çerkesler zaptedilmiş ve küçültücü bir şekilde sürgüne gönderilmiş ve ahali şunu söylemiştir: “Daha fazla anlaşmazlığa sebep olan aç kişilerle beraberler” ’.[29]

Fakat tasfiyenin bütün hızla devam ettiği anlaşılmaktadır aynı yılın Shawwâl ine yakın bir zamanda Çerkes Memlûkler ve al-Nâşir Muhammad b.Qalâūn’un oğlu Emir Hüseyin arasında, Emir Hüseyin’i sultan yapma teklifini içeren karşılıklı yazışmaları görmekteyiz. İşbirlikçilerden 40 kişi yakalanmış ve her biri hızlı develerin üzerinde al-bilâd al-Shâmiya’ya gönderilmiştir. Daha sonra başka bir grup yakalanmıştır. Bunlar İwân ın karşısında dayak yemiş, daha sonra elleri zincire vurulup Khizânat Sahamâ’il zindanına atılmışlardır. Bundan sonra, önleyici bir tedbir olarak Sultanın sarayına sadece Yüksek Konsey’in (umarâ’ al-mashūra) emirlerinden olan kişilerin girmesine izin verilmiştir. [30] Diğer bir deyişle, Çerkesler kısmından askeri darbeye (coup d’état) etki etmek için gelen bu girişim, Berkuk’un başarılı girişiminden 35-40 yıl önce idi.

Tumanbay II’nin Portresi: André Thevet, Les vrais pourtraits et vies des hommes illustrés(Paris: I. Kervert et Guillaume Chaudière, 1584)

Gördüğümüz üzere Berkuk, Memlûk Sultanlığı’nın bütün bir tarihi boyunca, en büyük ve en geniş kapsamlı Kavimsel dönüşümünü başarmıştır. Berkuk, Türkleri bertaraf edip yerlerine kendi soydaşları olan Çerkesleri yerleştirmeye muvaffak olmuştur.[31] Bu değişim genel bir çalkantıya neden olmamıştır. Sadece Çerkeslerin yükselmelerini takip eden başlangıç dönemi boyunca, biraz sonra göreceğimiz gibi Kavimsel bir savaşın işaretleri bulunmaktadır. Çerkeslerin, Sultan Faraj’a karşı kanlı savaşları Kavimsel temelde değildi: kişisel olarak doğrudan Faraj’a karşıydı, zira onlar kendilerine yönetici olarak awlâd al-nâs’tan birinin atanmasına itiraz etmekteydiler. Elde ettikleri başarı ise son derece aldatıcı idi, onların egemenliği boyunca bir Çerkes sultanının oğlu, çok kısa bir süre için (genelikle aylar süresince) tahtı işgal etmişti.[32]  

Aşağıda,  Memlûk Sultanlığı’nda Çerkeslerin egemenlik tesisi ve yükselişleri anlatılmaktadır.

Berkuk, al-qâ’im bi-dawlat al-Jarâkisa olarak adlandırılmaktaydı.[33] Berkuk,  Memlûkleri çok yoğun bir şekilde satın almıştı ve Çerkesleri diğer Kavimlere tercih etmekteydi.[34] Bu durumdan anlaşılan husus şudur ki, diğer Kavimlerden Memlûk satın alma işini büsbütün durdurmamıştı, bu gerçek birkaç şekilde tahkim edilmektedir. Birinci olarak, Türklerden ve Çerkeslerden, onun 791 A.H. yılındaki savaşında bahsedilmektedir.[35] İkinci olarak her bir sultan otomatik bir biçimde kendinden öncekinin (selefinin) kuttâbiya’sını[36] devralmaktaydı ve Sultan Hâjji'nin ya da Shâ'ban'ın kuttâbiya sının mirasçısı olarak Berkuk birkaç yüz Türk’ü devam ettirmek zorundaydı. Üçüncü olarak, bulmuş olduğumuz Çerkes döneminin kroniklerinde yer alan biyografik derleme ve ölen kişiler hakkında yazılanlarda, Berkuka ait olan çok sayıda emirin Türk kökenli olduğu (turki al-jins)[37] anlatılmaktadır. Berkuk’un oğlu olan ve Çerkeslerle ters düşen Faraj döneminde, Türk kökenli emirlerin sayısı oldukça azdır.[38] Bununla birlikte, Çerkes hükümranlığının tamamen tesis edilmesi oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Qalqashqandi kadar eski olan ve kitabını 1412 yılında tamamlayan bir yazar şöyle söylemektedir; ‘Zamanımızda birçok emir ve ordu Çerkeslerden müteşekkildir…Mısır’ın Türk Memlûkleri sayı olarak ancak birkaç kişi kalmıştır, onlardan geriye kalan bütünüyle budur ve onların çocuklarıdır’.[39]  

Berkuk tarafından etki edilen Memlûklerin Kavimsel kompozisyonlarındaki değişim ve bunun, onların eğitimleri bakımından doğurduğu sonuçlar, Çerkes dönemi boyunca Türk[40] sempatisini devam ettiren ve Çerkesler aleyhinde olmayı dizginleyemeyen   Memlûk yazarlarının şiddetli eleştirilerine yol açmıştır. Daha önceden dawâdar ve sonra atâbak al-‘asâkir (başkumandan) olan ve Barka ve Berkuk tarafından görevinden azledilen Taştemur al-‘Âlâ’i yi ele alacak olursak, Ibn Taghri Birdi: ‘Taştemur dönemi, onun bilge yönetiminde,  Memlûk Sultanlığı’nın bolluk ve mamur zamanıydı ve bu durum onun görevinden alınması ve hapse atılmasına kadar devam etti.Onun yerine, bugüne kadar halkın şikâyet ettiği şeyleri yapan Berkuk ve Barka geldi. Daha sonra Berkuk yegâne hükümdar oldu ve ülkedeki işleri baş aşağı çevirdi ve şimdiye kadar halefleri de onun siyasetini devam ettirdi. Diğer Kavimlere göre kendi Kavminin üyelerine öncelik tanımış ve kendi geniş tımarlarını ve azınlıkta olmalarına rağmen yüksek mevkileri kendisine bağlı Memlûklere (ajlâb) vermiştir. Bu, Sultanlığın düşüşünün ana sebebiydi. Gerçekten de azınlığı, kıdemli kişilerin üzerine yerleştirmekten daha tehlikeli bir şey yoktur.Bu, önceki sultanların uygulamalarına zıttır; zira onlar hiçbir Kavmin üstünlüğünü tanımamışlardır. Ne zaman cesaret ve feraset sergileyen bir adam olsa onu tercih etmişler ve ondan yana olmuşlardır. Layık olmayan hiç kimseye mevki ve rütbe verilmemiştir’.[41]   Bu pasajdan, Kıpçakların Kavimsel yeknesaklık konusunda, Çerkeslerden daha az ısrarcı oldukları sonucu çıkarılabilir mi ? Bahri dönemdeki Kavimlerin büyük çeşitliliği, gerçekten de bu görüşü teyit etme eğilimindedir.

Tumanbay II’nin Portresi: Jean-Jacques Boissard, Vitae et icones sultanorum Turcicorum(Paris: Theodor de Bry, 1596)

Çerkeslerin üstünlüğünün tesis edilmesi süreci, birçok dalgalanma ve gerileme sergilemektedir, bunlardan birincisi, 791 A.H.’de,  Berkuk’un yönetimden düşürülmesi ve büyük emeklerle inşa ettiği Çerkes gücünün tahttan uzaklaştırılması, büyük bir frenlemeye neden olmuştu ; ve onun hızlı bir şekilde tahta dönüşü söz konusu olsa da, bu vaziyet, Çerkes hükümranlığının tamamen teşkil edilmesinde önemli bir gecikme olarak değerlendirilebilir.

791 A.H’deki savaşlar, Memlûk kaynaklarında yer almış olmasına rağmen, bir unsur tamamen bulanık bırakılmıştır, yani, Mintâsh ve Yalbughâ tarafından ilan edilen savaş sadece Berkuk’un şahsına yönelik değildi ve fakat onun Çerkeslerine de dönük idi. Bu temel olarak, kendi dönemindeki olayları kaydeden ve 791 A.H’deki savaş hakkında en detaylı kroniği hazırlayan Ibn al-Furât’tan öğrenilebilir. Bu bağlamda, birkaç önemli husus, Ibn Qadi Shuhba’dan dahi öğrenilebilir. Savaş, Çerkesleri bir konu olarak değerlendirip yok etmemiş olsa bile, zamanında büyük bir kindarlık ve hedef olarak belirleme mücadelesi olmuştur.  

Berkuk’un ordusunun, Suriye’deki muhaliflerle ilk karşılaşmasında bozulmasının ardından, Yalbughâ’nın adamları, herhangi bir Çerkes’e denk geldiklerinde onun silah, kıyafet ve teçhizatlarını alıp hapse atıyorlardı. Aynı zamanda Berkuk’un herhangi bir Türk Memlûku ellerine geçerse, kendisine ait olan her şeyi yağmalayıp onu serbest bırakıyorlardı.[42] Berkuk’un Memlûklerine karşı yağma ve hapis, galip gelindikten sonra da devam etti.[43] Kahirede’ki savaş esnasında, Yalbughâ ve Mintâsh’ın tartafında büyük bir cesaret ile savaşan ve hadım edilmiş olan emir Tuqtây şöyle bağırıyordu: ‘Genital organları olan Çerkesler nerede ? Bir hadım olan bendeniz Tuqtây’a dikkatle, bakın’.[44] Berkuk’un Türk Memlûkleri Kahire’deki savaşta düşman saflarına katıldılar ve ‘her kim Çerkes ise onu yakaladılar’.[45] Savaşın sonuna doğru Çerkesler dahi Berkuk’u terk etmeye başladı. [46] Daha sonra Yalbughâ, Türk olsun ya da Çerkes olsun, Berkuk’un bütün Memlûklerinin tutuklanması emrini verdi.[47]  Kahire’ye taarruz başladığında, eğer Çerkesler saklandıkları ya da muhasara edildikleri yerlerden çıkarlar ise güvenlik garantisi verildi.[48] Fakat bu garantiye rağmen Yalbughâ, kendi kendilerine teslim olan Çerkeslerden bazılarını sürgüne yolladı.[49]

Berkuka karşı başlayan savaşta anti-Çerkes politikanın belirmesi, Yalbughâ ve Mintâsh arasında saltanatın elde edilmesi savaşı patlak verdiği andan itibaren bir süreliğine ertelenmiştir. Böyle zamanlarda, her bir rakibin, mümkün olduğunca çok sayıda taraftar cezbetmesi, hayati bir öneme sahiptir. Çerkesler, Mintâsh’ın tarafını seçmişlerdir.[50] Fakat sonra Mintâsh, zafer kazandığı belli olunca Çerkeslere karşı eski politikasına geri dönmüştür ki bu durum, Berkuk’un geri dönüşü adımını hazırlayan belirtilerin benimsenmesini teşvik etmiştir. Bu nedenle Yalbughâ’ya karşı kendi safında savaşan Çerkesleri, kurnazlıkla yenmeye çabalamıştır. Sayıları 200’ü bulan bu Çerkesleri, onlara para dağıtmak bahanesiyle kaleye davet etmiştir. Çerkeslerin içeride olduğu bir anda, kapıları kapattırıp onları hapse attırmıştır.[51] Saklanmakta olan Çerkeslerin teslim edilmesi durumunda ödül verileceğini ilan etmiştir.[52] Daha sonra wâli ye, Çerkes Memlûklerinin görüldüğü yerde yakalanmaları talimatını vermiştir. Wâli, onlardan bazılarını yakalamakta başarılı olmuştur.[53] Mintâsh, Şam’a gitmeden önce, kalede esir olarak tuttuğu Berkukun Çerkes Memlûklerini öldürtmüştür.[54]  

Berkuk, saltanata dönüşünde, Çerkesleri çok daha büyük ölçülerde satın almaya devam etmiştir, fakat Ali Bây[55] tarafından kendisine suikast teşebbüsünde bulunulduğu zaman, ömrünün sonuna doğru bu faaliyetinden pişmanlık duymuştur. Bu olay 800 A.H’de dhu al-Qâ’da da gerçekleşmiştir. ‘O günden itibaren Sultan ve Çerkes Memlûkleri arasındaki ilişkiler zarar görmüştür. Gözde karılarından ve Çerkes Memlûklerinin alımı konusunda onu uyaran bir turkiyat al-jins (Türk) olan karısı Ird (?) in yanına gitmiştir. Karısı ise ona şunları tavsiye etmiştir: “Ordunu çeşitli unsurlardan (ij’al ‘askarak ablaq)  oluştur ve şu dört Kavime yer ver Tatar,Jarkas, Rūm ve Turkmân ve daha sonra sen ve senin ahfadın rahat bir nefes alacaktır”. Berkuk ise şöyle cevaplamıştır: “Senin tavsiyen sağlıklı, fakat kader bu şekilde emretti. Şu andan itibaren bu konunun ıslahı için Yüce Allah’a dua edelim” ’.[56]

Besbellidir ki, Berkuk’un, kendi Memlûklerinin Kavimsel kompozisyonlarını değiştirme konusundaki kafa yorması başarısız olmuştur, zira yukarıda kaydedilen görüşmenin ardından birkaç ay sonra ölmüştür. Berkuk’un halefi oğlu Faraj’ın hükümranlığı döneminde, Çerkesler oldukça zor krizler geçirmişlerdir ve onlardan çok sayıda kişi öldürülmüştür. Faraj ile babasının Çerkes Memlûkleri arasındaki ihtilafın altında yatan neden, Çerkeslerin onu tahtından indirip kendilerinden birini tahta geçirmek istemeleriydi. Bu tip teşebbüsler, kan nehirleri ile bastırılmıştır.[57] Sadece bir günde Faraj 100 Çerkesi topluca katletmiş ve cesetlerini kalenin burçlarından aşağıdaki hendeklere doğru attırmıştır.[58] Bir başka olayda Taghri Birdi, Farajın, Valinin beşyüz adamını öldürdüğünü ve kendisine emri altındaki iyi süvarilerin ayaklanma çıkarmakta olduğunu söylediğini aktarmaktadır.[59] Faraj, ne yapmış olursa olsun bunun tamamlanmış anlamına gelmediğini, yaptığı şeyleri kendi onurunu koruma amacıyla gerçekleştirdiğini söyleyerek cevap vermiştir.[60] Maqrizi’ye göre 814 A.H’de Faraj 630 Çerkesi öldürmüştür.[61] Bu tarihçi, Faraj’ın, Çerkeslerin yok edilmesine neden olduğunu ve Faraj ve Jarkas kelimelerini oluşturan harflerin numerik değerlerinin aynı olduğunu, dolayısıyla bu durumdan geriye sıfır kaldığı hususunun çıkarılacağını (doğal gidişatın birbirlerini karşılıklı olarak yok etme sonucu doğuracağını ima etmekte) belirtmektedir. Diğer yanda Ibn Taghri Birdi, Faraj’ın haklı olduğunu öne sürmekte, büyük cesaretinden dolayı onu övmektedir. ‘Bugüne kadar Çerkeslerin, Mısır’ın hükümranları olarak görülmeleri nasıl mümkün olabilmiştir ? Faraj sadece onları değil, diğer Kavimlerin mensuplarını da öldürdü’.[62] Faraj’ın, affından sonra birçok isyanın ardından Çerkesleri öldürmeye başladığını da iddia ederek bunu haklı bir mazeret olarak ileri sürmektedir. Ancak diğer sultanların da ilk isyanın ardından benzer sıkı önlemleri almaları gerekirdi.[63] Fakat Ibn Taghri Birdi’nin kendi kroniği ıspatlamaktadır ki Faraj’ın imha kampanyası doğrudan Çerkeslere dönük idi, fakat Çerkesler tamamen bertaraf edilemedi, Maqrizi’nin ileri sürdüğüne göre bununla birlikte mezkûr hareketler çok güçlü bir rüzgar gibiydi. Buna ilaveten Ibn Taghri Birdi kendisi, başka bir yerde, Faraj’ın öldürttüğü babasının Memlûkleri ile ilişki kurmaktadır.[64]  Bu aşırılıklara karşı intikam olarak, nihayetinde Faraj’ın kendisi, al-Mu’ayyad Shaykh haricinde, önde gelen Çerkes emirlerinin onayı ile öldürülmüştür.[65] Al-Mu’ayyad Shaykh’in tahta çıkması beklenmeyen bir sonuç doğurmuştur; Turk yanlısı olduğu için, emirlerinin çoğunu bu Kavimden seçmiştir.[66]  Ibn Taghri Birdi’ye göre, önceki sultanlar gibi etkinlik ve liyakatı esas almış, askerlerin seçiminde sadece Kavim tercihi gözetmemiştir.[67] Bu durum, daha sonraki dönemlerde Türklerin, Çerkeslere göre daha savaşçı bir Kavim olarak değerlendirildiği sonucunu çağrıştırmakta mıdır ? Çağdaş kaynakların şehadetinde bu soruyu cevaplamak zor iken, Al-Mu’ayyad Shaykh’in Türk tercihinin, emirler zinciri dışına taştığına ya da bunun, orduda radikal bir değişikliğe neden olduğuna dair herhangi bir işaret de bulunmamaktadır. Onun hükümdarlığı döneminde,  Memlûkler arasında, Kavimsel bir ihtilafın işaretlerine rastlamamaktayız. 

Sultan Kansu Gavri’nin Portresi: Paolo Giovio, Elogia virorum bellica virtute illustrium(Basel: Peter Perna, 1575)

Al-Nâşir Faraj’ın hükümdarlık dönemi boyunca gerçekleşen karışıklıkları takiben Al-Mu’ayyad Shaykh tarafından Türk tercihi açığa vurulmuş olmasına rağmen, Çerkesler yeniden üstünlüğü kazandılar ve bu üstünlüklerini, sorgusuzca ve ciddi bir meydan okuma olmaksızın,  Memlûk döneminin sonuna kadar sürdürdüler. Ibn Taghri Birdi’nin iddiasına göre Barsbây ve hatta Tatar, Çerkeslere dönük bir meyil içerisinde bulundular ve onlara daha evvelde devlet işlerinde olduğu gibi gizlice üstünlüğü teslim ettiler[68], bu sultanların döneminden sonra Çerkeslerin üstünlükleri tartışmasız bir şekilde tesis edilmişti. Tek bir Kavmin baskın hale gelmesi ve Kavimsel dayanışma, Bahri döneme göre, Çerkes döneminde daha fazla telaffuz edilmiştir. Al-jins[69], Çerkesleri işaret eden “Kavim” anlamına gelmekteydi. Benzer şekilde al-qawm[70], yani “Halk”, sadece Çerkesleri ifade etmekteydi. “Topluluk ya da Hizip” anlamına gelen Al-t â’ifa [71], belki Çerkesleri de işaret etmekteydi. Fakat diğer yandan al-jinsiya, yani “Kavimsel dayanışma” terimi, Çerkesler döneminde, Bahri dönemden daha fazla kullanılmamıştır, yani Çerkesler döneminde daha az kullanılmıştır.[72]  Fakat bu muhtemelen rastgele gerçekleşmiştir. Henüz Çerkesler hala azınlık ve Türk hakimiyetine karşı bir tehdit iken ve Bahri dönem boyunca Türklerin hasımlığını tahrik etmekte iken, Çerkesleri Kavimsel dayanışma ve gurur karakterize ediyordu.[73]  Aşağıda, Çerkeslerin Kafkasya’da kalan ve Memlûk Sultanlığı’na büyük sayılarda gelmelerine vesile oldukları aileleri ile sürdürdükleri yakın bağları tartışacağız. Bu Kavmin, temelde askeri mevkiler bakımından değerlendirilmesi için temin edilmesinin önemi, Ibn Taghri Birdi’nin yukarıda belirtilen tartışmasız şehadetinden de görüleceği üzere, Berkuk zamanında zaten son derece aşikardı. Kavimsel tercih politikası, tarihleri boyunca son derece sıkı bir şekilde devam ettirilmiştir. Yalkhujâ min Mâmish’in, alımlı ve yakışıklı olmasına, furūsiya oyunlarındaki büyük yeteneğine rağmen yüksek rütbeye gelmesi imkânı yoktu ve vakıadır ki sultanın oğlu ile birlikte eğitilmişti ve eğitildikleri yer sıradan bir askeri okul değildi, sebebi ise çok basitti; Bir Türk idi, Çerkes değildi.[74]  Fakat bu dezavantaja rağmen atâbak al-‘asâkir (ordunun başı) olmuştur.[75] Çerkeslere karşı saldırgan bir tutum gösteren Aytamish yalnız bırakılmış ve hepsi sultanın tarafına geçmişlerdir. [76] Abkhâzi Kavminden olan Emir Khayr Bak, kendi Kushdâshiya sı ile ihtilaf içerisindeydi.[77]  Yüksek rütbelere atanan birçok emirin tek özelliği Çerkes olmalarıydı.[78] Aşağıdaki hikâye özellikle ilgi çekicidir. Al-Mu’ayyad Shaykh, oğlu al-Muzaffer Ahmed’in kendi halefi olmasını garanti altına almak istemişti. Ne yaptı ?  Atâbak Altunbūgha al-Qirmishi’yi atadı, ‘çünkü o turki al-jins idi ve tahtını ele geçirerek Mu’ayyad’ın oğlunun[79] yerine geçmesi tehlikesi bulunmuyordu’, Çerkes dönemi boyunca atâbak uygulaması bu şekilde gerçekleşti. Çerkes dönemi boyunca, diğer Çerkes olmayan Kavimler (Rūmi ler gibi) saltanatı elde etmeye muktedir olmuşlar iken, tek bir Türk dahi sultan olamamıştır.  Altunbūgha al-Qirmishi hakkında Ibn Taghri Birdi şunları söylemiştir: ‘hükümranın Kavminden olmamak dışında herhangi bir kusuru yoktu’ (kân min ghayr jins al-qawm lâ ghayr), yani Çerkes değildi.[80] Halep valisi Tahri Birmish’in, li-ma’rifatihi anna al-qawm lâ yuridūnahu lidhâlika  (Sultanlığı elde etmek için kavimden olmadığını bilmesi sebebiyle) sultanlığı elde etmek için,  herhangi bir teşebbüste bulunmadığı söylenmektedir. Ayrıca  tahta otursalar bile, likawnihi turkmâniyan ghayra al-jins (Kavimden olmayan bir Türk olduğu için)  hükümranlığının devam etmesine izin verilmezdi.[81] Tūkh al-Jarkasi’yi ele alan tarihçi şöyle yazmaktadır: wa-lâ a’rifu fihi min al-mahâsin ghayra annahu jarkasi al-jins min jins al-qawm ( ‘Kavmen Çerkes Kavminden olması dışında onun takdir edilen başka bir özelliği olmadığını biliyorum’).[82]  Sadece son derece kısıtlı olaylarda Çerkes olmayanlar üst mevkilere atanırlardı, böyle bir durum bile son derece istisnai idi. Jânibak’ın, Jarbâsh al-Muhammadi’nin geçici olarak sultan atanmasına muhalefet ettiği gözükmektedir, bunun sebebi ise daha sonra, Suriye’den Mısıra yolda bulunan Jânim lehine onu tahtından indirmesinin imkânsız olmasıydı. Bu nedenle Jarbâsh önemli bir kişilik idi ve min al-jins (‘kavmin’) ve Zâhiriya ve Ashrafiya gruplarına ait olan birçok Kushdâshiya’nın hükmen kardeşi idi. Bu yüzden, ve daha sonra ondan herhangi bir anda kurtulmaya muvaffak olabilecek durumda bulunması  nedeniyle , fa’innahu min ghayr al-jins ya’ni kawnahu rūmi al-jins (‘Kavimden olmadığı için, başka bir deyişle Rūmi olduğu için’) Khusqadam’ı tutmuştur.[83] Diğer bir çok kaynaktan anlaşıldığına göre Jarbâsh, Kavim olarak Çerkes idi.[84] Çağdaş yazarlar, bir çok kabiliyetsiz ve uçarı Çerkes’in sözlerine, kendi yoldaşı olan Çerkesler -ki bunlar en seçkin olsa  ve aralarında daha üst mevkilerde bulunsalar bile- tarafından, tanrısal bir sözmüşçesine gösterilen saygının derecesine özellikle şaşırmaktadırlar. Onların en bilineni, al Shaykh Sayf al-Din Lâjin al-Jarkasi idi. Hayatı boyunca basit bir asker olarak kalmasına rağmen, kendi yoldaşı Çerkesler, onu, Faraj’ın yerine sultan olarak tahta çıkarmayı istemişlerdi. Sultan olması durumunda, etkin olmak maksadıyla birçok reformlar istediğini de bilmekteyiz. Tarihçilerin bu konudaki yorumları şöyledir; ‘Lâjin’in saçma konuşması hayret verici değildir, hayret verici olan şey, ordunun ve khâşşikiya’nın önde gelen üyelerinin ona kulak vermesidir’.[85] Çok büyük saygı duyulan diğer kişi, basit bir asker ve muhtemel sultan adayı olan Kasaw ibn ‘Abdallah al Zâhiri dir.[86] Bunlardan başka, görünüşte bir sebep olmaksızın, Çerkeslerin hürmetini kazanan diğer kişiler de mevcuttur.[87]  Memlûk tarihçilerinin, Çerkes kavmine dönük tutumları, Çerkes emirleri ile ilgili bir  ifadeden anlaşılabilir: wa-‘indahu taysh al-shubūbiya wa-khiffat al-jarâkisa (‘Çerkeslerin genç delişmenliğini ve havailiğini sergiliyor’) .[88]

Çerkes döneminin en önemli karakteristik özelliklerinden bir tanesi de ,evvelki dönemlerde görülmedik şekilde, sultanların ve emirlerin, kendi menşe ülkelerinden (anavatanlarından) akrabalarını getirmeleridir. Bahri dönemde bu uygulamanın yapıldığına dair herhangi bir delil olmamasına rağmen, bu durum kıyaslanamayacak kadar küçük ölçüde idi.[89]  15. yüzyılın ortalarından itibaren, akrabaların göç etmeleri, özellikle büyük boyutlara ulaşmış idi. Söz konusu dönemi anlatan kaynaklar, akrabaların münferit olarak ya da genelde gruplar halinde getirilmeleri konusunda çok çeşitli bahisler içermektedirler.[90] Bu göçler, birçok olumsuz özelliklere sahipti, bunlardan bir tanesi, göçmenlerin, daha erken yaşlarda askeri eğitim alan Memlûkler gibi etkili bir askeri eğitime tabi tutulamayacak yaşta çok sayıda yetişkin içermesidir. Bu yaşı ileri göçmenler, köle olmadan ve askeri okullarda verilen eğitimi almadan, sıklıkla, emir gibi ya da en azından khâşşikiya[91] gibi yüksek mevkiler elde etmekteydi. Gerçekten de hiçbir abartı olmadan, Çerkes döneminin ikinci yarısını, ‘akrabalar ve sıhriyet hısımları tarafından yönetilen dönem’ olarak adlandırabiliriz. İlgili bir örnekte Aynâl, tahta emniyetle oturmuştur, çünkü bütün emirler onun sıhri hısımlarıdır.[92]  Qa’itbây idaresinde, akrabalar kuralı, kendi zirvesine ulaşmıştır.[93] Fakat al-Ghawri döneminde, akrabaların yüksek mevkileri elde etmeleri örnekleri yoktur.[94] Maqrizi, geçmişte sadece genç Memlûklerin mevkileri elde ettiğini, yaşadığı dönemdeki Memlûklerin ise kendi menşe ülkelerinde önceden denizci, fırıncı ve su taşıyıcı olduğundan  keskin bir şekilde şikayet etmektedir.[95]

Venedik Büyükelçilerinin Kabulü, Detay Hükümdarın  Sarığını Göstermektedir, Nenedik, 1511, Musée du Louvre, Paris. Çizim: Marcus Milwright.

Memlûk Sultanlığı’nın dağılması, siyasi, askeri ve iktisadi birçok sebebin sonucudur. Bu sebeplerin niteliği ile başka bir çalışmada alakadarız. Çerkesler, ikinci Memlûk döneminde baskın kavim olmasalardı bile, üst üste gelen sebeplerin etkisi, nihai olarak Memlûk Sultanlığı’nın dağılmasına neden olacaktı. Fakat Çerkeslerin, bu durumu, hissedilir şekilde hızlandırmış olması inkâr edilemez. Sonraki dönemlerde yaşayan Memlûk tarihçileri, kendi dönemlerini kat’iyetle kasvetli bir şekilde betimlerken, erken Memlûk dönemini, parlak renklerle boyayarak tasvir etmektedirler. Son döneme ilişkin kroniklerinin çok büyük bir ölçüde mübalağa edildiği temel olarak doğrudur. Ibn Taghri Birdi’nin, ‘Berkuk’un ve bugüne kadarki haleflerinin devlet işlerini tepetaklak ettiği’ iddiası, büyük oranda doğruluk içermektedir ve tarihçinin, Memlûk rejimin karakterine ilişkin isabetli bakışının örneklerinden bir tanesidir.Ibn Taghri Birdi’nin değerlendirmelerini daha bilimsel bir dile tercüme etmek için, Çerkeslerin İslam’da kurulmuş olan kölelere dayalı askeri sistemin birkaç temel desteğini şiddetli bir şekilde baltaladığı söylenebilir. Abbasi Halifeliği döneminde, 9. yüzyılda ilk Memlûk birliklerinin kurulmasından itibaren, Osmanlı egemenliği altındaki köle sisteminin dağılmasına kadar, birkaç temel kural yürürlükte idi:  

  1.  Memlûklerin, çocukluktan askeri döneme kadar askeri okulda eğitilmeleri için uzatılmış bir dönem. Bu eğitim,  Memlûk karakterini şekillendirmekte ve geri kalan hayatlarında bakış açılarını belirlemektedir.
  2. Kendi üstüne karşı kör bir bağlılık ve köle arkadaşlarına sarsılmaz bir sadakat
  3. Yükselmek için temel ölçünün, yeteneğe bağlanmasının önemi. 
  4. Son derece yavaş bir yükselme
  5. Gençlerle ters düşen kıdemli Memlûke bağlı kalmanın, şaşırtıcı derecede önemi.

Memlûk Sultanlığı’nın en zirve döneminde dahi bu kurallar, Osmanlı idaresi altında şahitlik edildiği üzere, mükemmelik derecesinde detaylandırılmamıştı. Bununla birlikte Çerkes dönemindeki köleliğe dayalı askeri sistemin omurgasını yine de olduğu gibi devam ettirdiler. Fakat aynı zamanda, hiç şüphe yok ki,  Memlûklerin ilk dönemlerinin aksine (ilk dönemde uygulanan sistemi değil), Çerkeslerin elinde olan sistemi, kayda değer bir şekilde değiştirdiler. İşbu makaledeki amacımız, Çerkesler döneminde zayıflayan Memlûk kölelik sisteminin kurumlarını bütün yönleriyle açıklamak değildir. Fakat bu sürece kısa bir bakış atmamız gerekmektedir. Askeri okul iki şekilde kötü etkilenmiştir:  Memlûklerin ilk dönemine nazaran, kayda değer bir şekilde süresi kısaltılmıştır;[96] ve gördüğümüz üzere, Çerkes emirlerinin çok sayıdaki akrabaları, okul eğitiminden geçirilmeksizin Memlûk birliklerine kabul edilmişlerdir. Bu uygulama, kölelere dayalı askeri sistemle tamamen çatışma içerisindedir. Eğer bu, yetişkin olarak Mısır’a ulaşmak için beynelmilel bir uygulamaya dönüşseydi ve bir kafirden Müslümana, çocuktan yetişkin adama, acemi erden deneyimli bir savaşçıya dönüştüren askeri okul potasından geçilmese idi,  Memlûk ordusu can damarından mahrum olma sonucu ile karşılaşacaktı (Yine de, geç Çerkes dönemindeki  Memlûklerin çoğu eğitiminden geçirilmişti, fakat ilk dönemlere kıyasla eğitimleri son derece  üstünkörü idi.). Varsayımsal olarak, Memlûklerin ilk (Bahri) döneminde nepotizm (çevirenin notu: devlet yönetiminde akraba-arkadaş kayırmacılığı), hızlı terfi ve kavmi yandaşlık bütünüyle yok değildi; fakat bu tür uygulamaların, Çerkes döneminde yapıldığı gibi büyük çaplı olduğu varsayılmamaktadır.

Osmanlı köle ailesinin şaşırtıcı istikrarı ve aralıksız olmasının temel nedenlerinden bir tanesi (Muhteşem Süleyman’ın hükümranlık döneminin sona ermesine kadar)[97] Osmanlı Devlet’inde saltanatın egemen aile içinde miras yoluyla geçmesi ve sıklıkla babadan oğula geçmesidir. Böylelikle kölelerin sadakatleri bir sultandan kendi mirasçısına geçmekte idi.  Fakat, Memlûklerde sultanlığın meşruluğu, zaten Bahri dönemde zayıflatılmıştı. Diğer Memlûk hanedanlarından daha uzun bir sürede sona eren Qalâūn hanesinin Saltanatı döneminde, Muhammad bin Qalâūn, iki hadisede, tahtı güçlü Memlûk emirlerine terk etmesi için zorlanmıştı. Çerkes dönemi boyunca sultanlığın aile içindeki bireylere intikal etmesi neredeyse terk edilmişti (yukarıya bakınız), böylelikle bir sultana ait Memlûklerin bağlılıklarını, o sultanın halefine aktarmak imkansızdı. Memlûklerin, hükümran olan sultan tarafından satın alınıp azat edilerek (al-mushtarawât, al-ajlâb, al-julbân; 22. dipnota bakınız) iktidarın temelini oluşturması ve bu durumun, saraydaki diğer Memlûk gruplarının[98] ve özellikle kendi selefi olan Memlûklerin muhalefetlerine dayanmak için tek destek olması, bu döneme özgüdür. Sultan ve onun mushtarawât ‘ı,bir çeşit kapalı döngüdür. Sultanın hükümranlığı süresince üstünlüklerden faydalanırlardı ve sultan gücünü, sadece kendi Memlûkleri üzerinde hükümranlık kurduğu sürece devam ettirebilirdi. Her bir sultan, tahta çıktığında, kendi mushtarawât ının gücü ele geçirmesi yolunda temizlik yapmayı dener idi ve onların sayısını mümkün olduğunca arttırmaya gayret ederdi. Yeni sultanın tahtı elde etmesi, çok geniş çaplı acımasız bir arındırma ile ve kendi selefi Memlûklere insafsız bir zulüm ile birleşirdi. Diğer bir deyişle, yeni sultan, sadece bir zaman önce mushtarawât olanları bertaraf etme gayreti içerisinde girer idi ve böylelikle devlette egemen tek güç olurdu. Birleşik ve organize muhalefeti zayıflatmak ve ellerinde odaklanan sınırsız gücü yok etmek amacıyla sadece baskın pozisyonlarını ortadan kaldırmak, Sultanı tatmin etmezdi. Bunlara ilaveten Sultan, çok daha sıkı tedbirlere müracaat ederdi, onların bir kısmını hapishaneye atar ya da Sultanlığın uzak köşelerine sürgün ederdi ve diğerlerini, büyük bir tenzil-i rütbe olarak kabul edilen, emirlerin hizmetine naklederdi. 

Bu uygulama, ilk günlerinden itibaren Memlûk iktidarının bir özelliğiydi; fakat Bahri dönemde, Çerkes dönemine nazaran daha ılımlı bir şekilde tasarlanmıştı.Bahri dönemde tahtın, ırsen intikali tamamıyla terk edilmiş değildi ve sultanın oğlu, babasının Memlûklerini büsbütün yabancı olarak görmezdi. Benzer şekilde, önceki sultanın Memlûkleri de onun oğlunu tamamen yabancı bir sultan olarak değerlendirmezdi.   

Mushtarawât ın zıddı, önceki Sultanın Memlûkleri (al-qarânişa, al-qarâniş) idi. Yeknesak bir grup olan Mushtarawât ın tersine, qarâniş, yapısı gereği doğal olarak özdeş bir grup olamıyordu; ayrışık ve sıklıkla birbirilerine düşman, tahtı sona ermiş sultanların müttefikleri olan unsurlardan ve bunların üzerinde baskı kurmaya çalışan sadece genç mushtarawât nefreti ile birbirine yakınlaşan unsurlardan müteşekkildi. Böylelikle eski sultan A’nın Memlûkleri, mushtarawât olarak önceki mevkilerinden kendilerini eden eski Sultan B’nin Memlûklerini aynı gerekçe ile unutamazdı; ve bu durum böylece devam edip giderdi. Qarâniş arasındaki kışkırtıcı muhtemel fikir ayrılıkları özellikle Çerkes döneminde yoğundu, bunun kısmen sebebi, Çerkes sultanların, birçok grubun teşkiline neden olacak şekilde, kısa süreler halinde tahta çıkmasıdır. Böylelikle bu vaziyette, çok çeşitli kombinasyonlar oluşturmak için çok fazla sayıda imkân ve hizip deruhte edilmekteydi.  Memlûk tarihi tamamıyla, yapının oluşturulması ve qarâniş arasındaki geçici ittifakın sonradan dağılması ile doludur. Bu ittifaklar çoğunlukla son derece rastgele idi ve sultanın yönetim istikrarı, kendi menfaatleri için çeşitli Memlûk grupları arasındaki farklılıklardan istifade etmesine bağlıydı.

Tumanbay’ın, Bab Zuwayla Dışında İdam Edilmesi, Kahire, 1517, Bilinmeyen Kaynak,17.yüzyıl, Digital Resmin Ardından Çizim: Marcus Milwright.

Memlûk Sultanlığı zengin ve güçlü olduğu ve ordusu iyi eğitimli, disiplinli ve bir demir yumruk tarafından kumanda edildiği sürece, bu durum, köle ve aynı sahip (khushdâshiya) tarafından azat edilmiş Memlûkler arasındaki birlik ruhuna olumlu bir katkıda bulunmaktaydı. Çeşitli askeri yapılar arasında, istenen düzeyde oldukça elverişli ve paslanmayı engelleyici, sınırlandırılmış bir rekabet hissine sahip bir birlik ruhu vardı. Fakat, Memlûk Sultanlığı, Çerkesler döneminde dağılmaya ve disiplin gevşemeye başlayınca ve çeşitli yapıların bencil hırslarının kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkmasına müsaade edilince, birlik ruhu ordu için zararlı olmuştur ve dağılmanın en önemli sebeplerinden bir tanesini teşkil etmiştir. Diğer askeri gruplarda mushtarawât ın tamamen baskın olmasının önü açılmış, sınırsız zorbalık ve zulüm bu vaziyetle birleşmiştir. Bu durum, ayrıca askerlerin kendilerini daima politik işlerle meşgul etmesini mümkün kılmış ve askeri görevlerini ihmal etmelerine neden olmuştur. Sultan, askeri fetihlere gidilmesini gerektiren bir mesele doğduğunda, askeri eğitimi son derece az olan ve savaşçı bir ruh olarak motive edilmemiş bulunan kendi mushtarawât ını [99] korumak amacıyla, tecrübeli muharip yapıların üyeleri olan Qarâniş i söz konusu harekatlara göndermiştir. Ibn Taghri Birdi’ye göre, birkaç yüz Qarâniş Memlûkü, savaşlarda binlerce julbân[100] dan daha fazla firar etme kapasitesi ortaya koymaktaydı.Eğer sahada daha fazla kahramanlık gösteremezlerse, zayıf askeri yapıları baskı altına alan ve onların üstesinden gelen ve ahlak dışı bir hukuksuzluğun parçası olan çok enteresan bir siyasi entrika yeteneği sergilerlerdi. Çerkes döneminin başlarında, disiplinin zayıflamasının işaretleri dışa vurmaya başlamıştı ve hatta Bahri dönem boyunca aralıklı bir şekilde disiplinsizlik kendisini göstermekteydi; 9. A.H yılın ikinci yarısının başlangıcından itibaren bütün engeller yıkılmıştı. Tarihçiler, julbân ın vahşi davranışlarındaki bütün kısıtlamaların bir kenara bırakıldığı dönem olarak, Aynâl’in saltanat dönemini işaret etmektedirlerler.  858 A.H yılını anlatan Ibn Taghri Birdi şöyle yazmaktadır: ‘Bu yıl, al-Ashraf  (Aynâl)  Memlûklerinin ve onları takip eden çok daha kötü şeylerin ilk ortaya çıkış yıldır’.[101] A.H 9. yüzyılın ortalarından itibaren Memlûk kronikleri, bütün diğer köle gruplarında ve filhakika Memlûk Sultanlığı yaşamının bütün yönleri bakımından tamamen baskın hale gelen, julbân terörünün hükümranlığını ortaya koymaktadırlar. Gerçekten de bu konu,  Memlûk rejiminin son 70 yılı boyunca vak’anüvisleri meşgul etmiştir.[102]   

Çerkes dönemi boyunca, saray Memlûku grupları arasındaki süreğen bir ihtilafın büyük ölçüde tercih edilmesine neden olan gerçek, 15. yüzyılın eşiğindeki Timurlenk zamanından, 16. yüzyıldaki Dâbiq savaşının sona ermesine kadar Memlûklerin büyük ölçekli bir savaşla karşılaşmamış olmalarıdır. 13. yüzyılın ikinci yarısındaki Moğol tehdidi zamanında olduğu gibi, dışarıdan yönelen saldırganlığın ciddi bir tehdidi, ya aynı kavimden olan Memlûk kölelelerinin birbirine tutunmasına ya da Sultanlığın dağılmasına (922 A.H. de olduğu gibi) neden olmuştur. Çerkes döneminin önemli bir kısmı boyunca, benzeri şekilde önemli bir tehdidin olmaması, dağılma sürecini hızlandırmış ve Memlûkler arasındaki farklılıkları arttırmıştır.  Durmaksızın zorluklarla mücadele etmesi ile öne çıkmış Osmanlı köle düzeni üzerindeki daimî baskı ve kanlı savaşlar, ki onların tamamı ateşli silahlarla teçhiz edilmişti, bu düzenin etkinliğinin, uyumunun ve üstünlüğünün hiç kuşkusuz en önemli sebeplerinden bir tanesiydi. Fakat, Ortaçağdaki İslam tarihinin en önemli yönlerinden birisini oluşturan, Memlûk ve Osmanlı köle sistemlerindeki benzerlikler ve farklılıklar, farklı muameleleri gerektirmektedir. 

 


*Bu makale, Memlûk Ordusu üzerine bir çalışmada yer alan ‘Memlûk Kavimleri” başlıklı bölümün bir parçasıdır.  

[1] Revue des études islamiques, 1935, pp. 241-242; Bulletin of the School of Oriental Studies, London, vol. X, pp. 864-867. Şimdiye kadar Kıpçak nüfusunun kalıcı olarak dağılmasına Kara Vebanın neden olduğuna dair yeterli delil mevcut değildir.

[2] akhbâr timūr, p. 113, 1. 5-p. 115, 1. 3; aynı eser., p. 126, 1. 2-p. 127, 1. 4 (J. H. Sanders’in Tamerlane tercümesinde, London, 1936, pp. 76, 77, 78). Kıpçakta Saray ve diğer şehirlerin Timur tarafından yok edilmesi için bakınız aynı eser, p. 122, 1. 2. Timurdan kaçmak amacıyla Aydakū’nün icra ettiği geniş çaplı kavim göçleri için bakınız aynı eser, pp. 122-125. İcbara dayalı olan bu hareketler şüphesiz genel bir kaosa katkıda bulunmuştur. 13. yüzyıl boyunca ve 14. yüzyılın ilk yarısında Kıpçak’ın mamur durumu ve yoğun nüfusu için bakınız: al-Mufaddal b. abi al- Fada'il, al-nahj al-sadid, Patrologia Orientalis’te, vol. XII, pp. 457, 1. 4-458, 1. 2; al-Qalqashandi, şubh al-a’shâ, Cairo, 1353-1355 A. H., vol. IV, p. 451, 1. 11; Ibn Taghiri Birdi: al-manhal al-şâfi, Paris (de Slane No. 2068-2072), and Cairo MSS., vol. I, fol. 167A, II. 10-12.

[3] Ibn Taghri Birdl, hawâdith al-duhūr, ed. Popper, Berkeley, 1930, p. 699, 1. 14; Ibn Iyâs, badâ'i' al-zuhūr (vols. I, II, Cairo, 1311-1312 A. H., vols. III, IV, V, Con- stantinople, 1931-1932), vol. III, p. 2, 1. 5; aynı eser., vol. IV, p. 200, 1. 13. For sing. Jarkâsi bakınız al-Sakhâwi, al-tibr al-masbūk, Cairo, 1896, p. 110, 1.

[4] Ibn Iyâs, II, p. 10, 1. 15. For sing. Čârkasi bakınız tibr, p. 110, 1. 2; Ibn Iyâs, II, p. 48, 1. 13.

[5] Ibn Qadi Shuhbâ, fol. 40B, 11. 18-19.

[6] al-Sakhawi, al-daw' al-lâmi', Cairo, 1353-1355 A. H., III, p. 250, 1. 14; Ibn al-Furât, ta'rikh al-duwal wal- mulūk, ed. Zurayq, Beirut, 1936-1942, IX, p. 101, 11.

[7] şubh, IV, p. 429, 1. 6; aynı eser. VII, p. 293, 1.

[8] şubh, IV, p. 416; aynı eser., p. 462, 11. 2-6; Ibn IHajar al-'Asqalani, al-durar al-kâmina, Haydarabad, 1348-1350 A. H., III, p. 269, 1. 1, 1.3.

[9] Ibn Iyâs, IV, p. 184, 11. 28-29; aynı eser., III, p. 145, 1. 10; daw', II, p. 270, 1. 1; aynı eser., VI, p. 201, 1. 1, p. 218, 1. 13, p. 221, 1. 3; aynı eser., X, p. 270, 1. 2, 1.26.

[10] daw', III, p. 12, 1. 48, p. 61, 1. 1, p. 63, 1. 8, p. 284, 1. 18; aynı eser., VI, p. 229, 1. 9; aynı eser., X, p. 280, 1.15

[11] akhbâr timūr, p. 273, 1.2.

[12] Ibn Khaldūn: kitâb al-'ibar, Cairo, 1284, A. H., V, p. 472, 11. 10-11. Dönemin kaynaklarında Türk terimi bazen çok elastik ve anlam kaybına sebebiyet verecek şekilde kullanılmıştır. Bu terimin iki sıradan anlamı için bakınız aşağı dipnot 19.Memlūk kaynaklarında Çerkeslerin, kavim anlamında Türk olarak sınıflandırılması an nadir-en alışılmadık durumlardan bir tanesidir. Çerkeslerden genellikle Türklerin zıddı ve Türklerden farklı olarak bahsedilir. Sadece, Türk terimi, Memlūk terimi ile eş anlamlı olduğu sürece Çerkesler Türk olarak adlandırılabilir (bakınız aşağı).

[13] Ibn Khaldūn, V, p. 472, 11. 5-8.

[14] şubh, IV, p. 462, 1. 5; Poliak, REI, 1935, p. 242.

[15] Bakınız aşağı dipnot 19. Poliak’ın jarkas etimolojisinin müdafaa edilmesi tamamıyla imkansızdır, REI, 1935, Note 5; BSOS, vol. X, pp. 865-866; Khazariya (İbranice), Jerusalem, 1943, p.35. Mütalaasında, jarkas wama'nâhu bil-a'jamiya arba'at anfus (manhal, II, fol. 172B, 11. 10-11), Ibn Taghri Birdi’nin, ‘dört kişi’ olduğundan şüphesi yoktur çünkü Farsça’da ‘kas’, ‘kişi’ anlamına gelmektedir. Her hal ve karda, kelimenin ‘dört kişi’ anlamına sahip olarak tercüme edilmesi yanlıştır. Minorsky (BSOS, vol. X, p. 867) zaten bu konuyu yorumlamıştır. Hangi okuma söz konusu olursa olsun,Ibn Taghri Birdi’nin açıklaması ‘bahadırlık’ içermemektedir. Bu nedenle Poliak’ın, Minosrkiye cevaben ileri sürdüğü (Khazariya, p. 319, Note 15), kendisi tarafından yayınlanan izahın ‘kaynaklar tarafından doğrulanan tek husus olduğu’ iddiasını reddetmek zorundayız. Ibn Taghri Birdi,bu arada, jarkas açıklamasını ilk kez ileri süren kişi değildir. Ibn Taghri Birdi, Ibn Kathir’den (XIII, p. 63) bunu kopya eden Ibn Khallikân’ı (I, p. 213) takip etmektedir.

[16] Ibn Khaldūn, V, p. 472, 11. 5-18.

[17] Ibn Khaldūn, V, p. 472, 1. 4. Berkuk’un babası Anaş için al-Ghassâni yakıştırması, Memlūk kaynaklarında tarafımızca bilinmemektedir.

[18] Ibn Iyâs, V, p. 193, 1.3.

[19] Memlûk zamanlarında Türk kelimesinin iki sıradan anlamı bulunmaktadır: (a)  Memlûklerin eş anlamlısı, dolayısıyla dawlat al-turk ya da dawlat al-atrâk  Memlûk Sultanlığı anlamına gelmekteydi; ve (b) Kıpçak düzlüklerinden gelen ve  Memlûk Sultanlığı’nın erken döneminde, ki bu dönem hatalı bir şekilde oryantalistler tarafından “Bahri  Memlûkler Dönemi” olarak adlandırılmıştır, baskın olan  unsurların tamamının jenerik adı olarak kullanılmaktaydı.Kıpçakların askeri yetenekleri hakkında bakınız şubh, IV, pp. 457-58.

[20] Ibn Khaldūn, V, p. 373, 1. 8.

[21] Memlūk askeri birlikleri olan Burjiya, al-Manşūr Qalâūn tarafından kurulmuştur ve kuruluş zamanından 3.700 kişiden oluşmaktadır. Burjiya adı verilmiştir, zira Kahire Kalesi’nin kulelerinde konuşlanmıştı. Birçok yönden Burjiya, al-Malik al-Şâlih Najm al-Din Ayyūb tarafından kurulan ve özel birlik niteliğinde bulunan Bahriya’nın halefidir. Çerkes dönemi, oryantalistler tarafından yanlış bir şekilde ‘Burci Memlūkler dönemi’ olarak adlandırılmaktadır.

[22] Yukarıda bahsedilen çalışmamın iki bölümü Bahriya ve Burjiya’nın yapısı ve tarihine tahsis edilmiştir.

[23] Mısır’daki Memlūk ordusunun bileşenleri aşağıdaki gibiydi: (i) İki bölüme ayrılan Saray Memlūkleri (mamâlik sultâniya): (a) Önceki sultanın Memlūkleri (mamâlik al-salâtin al-mutaqaddima, qarâniş ya da qarânişa); (b) Halihazırda tahtta oturan sultanın Memlūkleri (mushtarawât, julbân, ajlâb). Mushtarawât birlikleri arasından, khâşşikiya adı verilen iç oğlanları ve korumalar seçilirdi; (c) Efendileri öldüğü ya da reddettiği için sultanın hizmetine geçen emirlere ait Memlūkler (sayfiya). (ii)Emirlerin Memlūkleri (mamâlik al-umarâ', ajnâd al-umarâ'). (iii) Emirlerin oğulları (awlâd al-nâs) ve yerel mukimler arasından seçilen askerler (ajnâd al-halqa). Memlūk emirleri üç sınıfa ayrılmışlardı: (i) on emirler; (ii) kKavim emirler; (iii) yüz emirler.

[24] manhal, II, fol. 96B, 11. 2-6.

[25] durar, I, p. 500, 11. 11-14.

[26] Khushdâshiya, satın alınan Memlûklerin aynı efendi tarafından satın alınıp serbest bırakılması (özgürleştirilmesi) anlamına gelmektedir.  Memlûkler arasında arkadaşlık ve kendilerini satın aldıktan sonra serbest bırakan efendilerine bağlılık, bütün Memlûk rejiminin en temel kurumlarından bir tanesidir.  Memlûk ordusu hakkında başka bir yerdeki detaylı çalışmamız, işin bu yönü ile ilgili bulunmaktadır.  

[27] Ibn Taghri Birdi, al-nujūm,al-zâhira, Cairo ed., 1928-1944, vol. VIII, p. 236, 11. 3-5.

[28] manhal, I, fol. 206B, 11. 18-21; aynı eser., II, fol. 2A, 11. 12-15; nujūm (Cairo), VIII, p. 232, cf. p. 227, 11. 1-6, p. 233, 1.2; durar, I, p. 396, 1. 18; aynı eser., III, p. 246, 11. 5-6, p. 247, 11. 6-7.

[29]  nujūm, V, p. 56, 11. 14-20.

[30] nujūm, V, p. 57, 11. 22-p. 58, 1. 12

[31] şubh, IV, p. 458, 11. 16-19; al-Suyūti, husn al-muhâdara, Cairo, 1219 A. H., II, p. 105, 11. 6-8; nujūm, V, p. 362.

[32] Awlâd al-nâs arasında özel bir pozisyon işgal eden Sultanın oğulları, (nujūm, V, pp. 159- 160; aynı eser., V, p. 293, Notes; hawâdith, p. 142, 11. 2-3) al-asyâd, awlâd al-mulūk ya da al-asyâd awlâd al-mulūk olarak adlandırılırdı. Onların açıklanma biçimleri sayyidi idi. Özellikle Çerkes dönemi boyunca tahtta bulunan hükümdar, darbeciler tarafından bir araç olarak kullanılmalarına engel olmak için, çok dikkatli bir şekilde,önceki sultanın oğulları ile ilgiliydi. Barsbay’ın zamanına kadar asyâd ların birçoğu Kahire kalesinde tutulmuşlardır ve çoğu Kahireyi görmemişlerdir ve şehrin neye benzediğine dair bir fikirleri bulunmamaktadır. 825 A.H. civarında, Barsbay onlara kaleden ayrılmalarını ve şehirde ikamet tesis etmelerini emretmiştir. Fakat Kahire’nin telaşeli hayatı onların hızlı bir şekilde bozulmalarına sebebiyet vermiştir. Birçoğu, fakirleşmiş ve ‘bütün görkemleri kendilerini terk etmiştir’(manhal, I, fol. 55A, 11. 2-13; aynı eser., fol. 179A, 1. 21-fol. 179B, 1. 2; Ibn Iyâs, II, p. 15, 11. 11-14; daw', III, p. 53 11. 8-10). Onlar arasında en fazla göze çarpan ve öne çıkanlar, özellikle babalarının saltanatına halef olan ve genellikle Çerkes Memlūkleri tarafından İskenderiye’deki zindana gönderilenlerdir (Ibn lyâs, II, p. 14, 11. 25-26; ve çeşitli diğer otoriteler).Bazen,Çerkes sultanlarından biri, kendi geniş yürekliliğinin ıspat etmek için, sultanın oğullarından bir tanesini İskenderiye’den, onun şerefine muhteşem eğlencelerin düzenlendiği ve Mekke’ye hacca gitmesine izin verildiği Kahire’ye getirtirdi (hawâdith, p. 706, 1. 10-p. 707, 1. 15; Ibn Iyâs, III, p. 66, 11. 12-16, p. 150, 11. 6-14, p. 152 11. 22-24). Fakat bunlar son derece istisnai örnekler olup, hiçbir şekilde sultanlara herhangi bir yükümlülük doğurmamaktaydı (Asyâd ve onların Memlūk Sultanlığı’ndaki statüleri için bakınız: al-Maqrizi, kitâb al-sulūk lima'rifat duwal al-mulūk, Cairo, 1934-1942, II, p. 490, 1. 13; nujūm, V, p. 228, 11. 18-19, p. 229, 1. 3, p. 282, 1. 23, p. 320, 1. 21, p. 397, 11. 15-17, p. 505, 1. 12; aynı eser., VI, p. 266, 11. 2-3, p. 432, 11. 5-7, p. 514, 11. 7-8, p. 545, 11. 8-9, p. 772; aynı eser., VII, p. 320, 1. 1, pp. 508-509, p. 511, p. 644, 11. 1-8, pp. 664- 665, p. 678, 11. 8-9; hawâdith, p. 149, 1. 1, p. 305; Ibn al-Furât, IX, p. 56, 11. 15-18, p. 91, 11. 18-21, p. 176, 1. 21; Ibn Iyâs, II, p. 15, 11. 1-2, p. 60, 1. 4, p. 79, p. 108, 1. 1, p. 113, 11. 6-10; aynı eser., III, p. 188, 11. 10-12, p. 195, 1. 12; aynı eser., IV, p. 9, 1. 7, p. 399, 11. 15-23, p. 406, 1. 9; daw', III, p. 53, 11. 8-10, p. 87, 11. 6-7, p. 201, p. 217; aynı eser., VI, p. 73; aynı eser., VII, p. 274; Khalil b. Shâhin al-Zâhiri, zubdat kashf al-mamâlik, ed. Ross, Paris, 1894, p. 111, 11. 5-12; şubh, XIII, p. 167, 11. 16-19.) Halef olarak babaları tarafından atanan sultanların oğullarının alınlarına yazılan kaderin son derece farkında olan ardıl Çerkes sultanları hakkında şaşırtıcı bir özellik, bundan aşikar olan sonucu (dersi) çıkarmamaları, ve  kendi oğullarının tahttan indirileceğine dair kesin bilgiye rağmen bu uygulamayı devam ettirmeleridir. Bu gerçek, konu hakkında herhangi bir açıklama bulamayan Ibn Taghri Birdi’de şaşkınlık yaratmıştır. Bir yerde şu tespitleri yapmaktadır:‘Berkuk’un al-Manşūr Hâjji’yı devirip iktidarı ele geçirmesinden günümüze kadar aynı cezalandırma usulünü döngüsel bir şekilde görmekteyiz. Onlar, kendi atâbekleri tarafından kendilerine uzatılan aynı kadehten içmektedirler ve kadehin içeriği kendi babalarının Memlūkleri tarafından hazırlanmaktadır. Bu durumdan birçok yerde bahsetmekteyiz ve bu konu hakkında sessizliğin devam ettirilmesi daha evlâ idi’ (nujūm, VII, p. 419, 11. 2-6). Ibn Taghri Birdi bir başka yerde, sultanın niçin son anda kendi oğlunu varisi olarak belirlediğini anlama kavrayışından yoksun olduğunu belirtmektedir, çünkü sultan, önceki sultanın oğlunun başına gelen kaderin aynısına kendi oğlunun da maruz kalacağını çok iyi bilmektedir. (nujūm, VII, p. 394, 11. 9-13; ayrıca bakınız nujūm, V, pp. 228-230; aynı eser., VII, pp. 394-396; .hawâdith, p. 134, 11. 1-2).

[33] nujūm, V, p. 362, 11. 2-7, p. 596, 1. 22.

[34] manhal, II, p. 73A, 11. 19-20; nujūm, V. p. 598, 11. 7-8.

[35] Bakınız dipnotlar 42, 45, 47.

[36] Kuttâbiya, henüz azad edilmeyen genç Memlûklerin askeri okulda geçirdikleri eğitimdir (genç Memlûkler okuldaki ilk eğitimlerinin tamamlanmasından sonra (kharj) azad edilirlerdi). Görünüşe göre adlandırma, bir Müslüman erkek okulunu işaret eden kuttâb kelimesinden türetilmiştir.  Memlûk döneminin öğrencileri genellikle kelimeyi kitâbiya olarak okurlardı: fakat Kuttâbiya nın burada bir MS’ de açık bir seslendirme ile okunması tavsiye edilmektedir   (bakınız: manhal, I, fol. 167A, 1. 17; aynı eser., II, fol. 53B, 1. 7; aynı eser., III, fol. 153A, 1. 16; zubda, p. 116, 1. 12, p. 125, 1. 12. Kitâbiya şeklinde okunması için bir iddiayı incelemek için bakınız al-Maqrizi, al-mawâ'iz wal-i'tibâr fi dhikr al-khitat wal- âthâr, Cairo, 1270 A. H. II, p. 213, 1. 33; Dozy, Supplement, kitâba ve kitâbi altında).

[37] Bazı örnekler: nujūm, VI, p. 298, 11. 9-11, p. 449, 1. 17-p. 450, 1. 1; aynı eser., VII, p. 265, 11. 20-21, p. 639, 11. 6-7; manhal, II, fol. 156B, 1. 6, fol. 156A, 1. 22; aynı eser., III, fol. 8A, 11. 11-13; fol. 169A, 11. 17-22; fol. 177A, 11. 12-18; aynı eser., V, fol. 43B, 1. 19, fol. 46B, 1. 1. Çerkes döneminde turki al-jins ifadesi için, bakınız nujūm, VI, p. 547, 11. 13-14, p. 675, 1. 14, p. 803, 1. 15, p. 840, 1. 12, p. 853, 11. 5-7; aynı eser., VII, p.309.

[38] nujūm, VII, p. 309, 1. 4, p. 564, 11. 8-12; manhal, II, fol. 18B, 1. 8; daw', II, p. 269, 1. 29.

[39] şubh, IV, p. 458, 11. 16-19; cf. aynı eser., V, p. 416, 11. 8-13.

[40] Bakınız aşağıda açıklanan otoriteler.

[41] manhal, III, fol. 185B, 11. 14-23 (bu bölüm Poliak tarafından, REI, 1935, p. 242 Note 1). Tarihçi, Qalâūn’un, hiçbir kavme dönük eğilimini açıkça göstermediğini söylemektedir ve o, ait oldukları kavme bakmaksızın yetenekli adamları seçmiştir.  Bu durum, kendi Memlūklerinin kökenlerinin çok çeşitli kavimlerden olmasına rağmen, saltanat döneminin niçin uzun sürdüğünü açıklamaktadır (nujūm, Cairo, VII, p. 327, 11. 13-15).

[42] Ibn al-Furât, IX, p. 64.

[43] Ibn al-Furât, IX, p. 64, 1. 24-p. 65, 1.8.

[44] manhal, fol. 193A, 11. 14-21.

[45] Ibn Qâdi Shuhba, fol. 35A, 1. 12.

[46] Ibn al-Furât, IX, p. 88, 11. 2-6.

[47] Ibn al-Furât, IX, p. 93, 11. 6-15.

[48] Ibn al-Furât, IX, p. 95, 11. 24-25, p. 96, 11. 9-11.

[49] Ibn al-Furât, IX, p. 101, 11. 4-5; cf. Aynı eser., p. 129; nujūm, V, p. 487, 11. 9-11; Ibn Qâdi Shuhba, fol. 35A, 1. 12.

[50] Ibn al-Furât, IX, p. 119, 11. 4-5; Ibn Qâdi Shuhba fol. 40A, 11. 18-19.

[51] Ibn al-Furât, IX, p. 129.

[52] Ibn al-Furât, IX, p. 130, 11. 4-6, p. 131, 11. 16-18, p. 141, 11. 21-24.

[53] Ibn al-Furât, IX, p. 159, 11. 11-18

[54] Ibn al-Furât, IX, p. 211, 11. 4-6.

[55] nujūm, V, p. 598, 11. 7-9.

[56] nujūm, V, p. 585, 11. 3-8.

[57] nujūm, VI, pp. 39-40, p. 40, p. 41, 11. 18-20, pp. 129-135, p. 241, 11. 13-14, pp. 246-247, p. 248, 1. 8, 11. 13-20, p. 251, 11. 7-10, p. 267, 11. 11-15. Aşağıdaki notlara da bakınız.

[58] nujūm, VI, p. 251, 11. 16-18

[59]  Aynı eser., p. 260, 11. 7-8, 11. 13-14

[60] Aynı eser., p. 261.

[61] nujūm, VI, p. 300, 11. 15-16.

[62] Aynı eser., pp. 273-274.

[63] Aynı eser., p. 271, 11. 4-15.

[64] manhal, IV, fol. 218A, 1. 6, 11. 19-21

[65] nujūm, VI, p. 311; manhal, VIII, fol. 380B.

[66] nujūm, VI, p. 430.

[67] manhal, III, fol. 168A, 1. 21-fol. 168B, 1. 4.

[68] manhal, III, fol. 188A, 11. 14-15; aynı eser., II, 58A, 11. 17-8; Nujūm, VI, 773, 11. 9-11.

[69] nujūm, VII, p. 667, 11. 9-14. Popper tarafından verilen örnek, ‘bir Türkmen ve Çerkes değil’ anlamına gelen likawnihi turkmâniyan ghayr al-jins (nujūm’un altıncı cildinde, jins altında Popper tarafından tercüme edilmemiştir). Aşağıdaki dipnotlara da bakınız , özellikle dipnot 81.

[70] nujūm, VI, p. 677, 1. 14, p. 688, 1. 3; aynı eser., VII, p. 262, 1. 12, p. 670, 1. 10; ve özellikle nujūm, VI, p. 547. Cf. 11. 10-14 and 11. 20-21.

[71] nujūm, VI, p. 155. Cf. 1. 4 and 1. 13, p. 273, 1. 16. Aşağıdaki dipnotlara da bakınız.

[72] Zettersteen, Beitrdge zur Geschichte der Mamluken Sultane, Leiden, 1919, p. 29, 1. 19; nujūm (Cairo), VIII, p. 42, 1. 8; Ibn al-Furât, VIII, p. 179, 1. 17; akhbâr timūr, p. 29, 11. 13-30, 1. 2; şubh, IV, p. 458, 11. 7-8; nujium, VII, p. 591, 1. 25; manhal, III, fol. 181B, 1. 22.

[73] Bakınız yukarıdaki dipnotlara. Bahri dönemde Türklerin Çerkeslere olan nefretleri için ayrıca bakınız manhal, II, fol. 96A, 11. 20-21.

[74] Diğer Memlūklerle birlikte bir okul yerine, sultanın oğullarıyla bir Memlūkün eğitimi, sadece birkaç kişiye nasip olan bir şeref nişanesi olarak değerlendirilirdi. Bu şekilde yetiştirilen az sayıda Memlūk kendi kariyerlerinde hızlıca başarılı olmuşlardır.

[75] manhal, VIII, fol. 444A, 1. 10, fol. 444B, 11. 2-6.

[76] nujūm, VI, pp. 18-19.

[77] nujūm, VII, p. 857, 11. 6-7.

[78] manhal, under Qirqmas al-Ashrafi; cf. nujūm, VII, pp. 24-26; manhal, IV, fol. 4A, 11. 6-8.

[79] nujūm, VI, p. 547, 11. 10-14.

[80] nujūm, VI, p. 547, 11. 20-21.

[81] nujūm, VII, p. 58, 11. 14-16.

[82] manhal, IV, fol. 4A, 11. 6-8.

[83] nujūm, VII, p. 667, 11. 9-20. Jânibak, tahta Khushqadam’ı oturtmak amacıyla bütün bu iddiaları kurnaz bir şekilde kullanmıştır: sadece son derece ikna edici iddiaları nedeniyle başarılı olmuştur.

[84] daw', III, p. 66, 1. 11.

[85] manhal, V, fol. 56A, 11. 22-23; nujūm, VI, p. 155, 11. 3-17. Also cf. Poliak, REI, 1935, p. 244. Poliak’ın qarâniş tanımlaması ve onların statüleri hakkındaki anlatısı hatalı bulunmaktadır. Bu konuyu başka yerde ayrıca ele almış bulunmaktayız. Popper tarafından hawâdith için sözlükte, qirnâş başlığı altında, Poliak’ın tanımı hakkındaki eleştirileri, geniş ölçüde geçerlidir.

[86] manhal, V, fol. 45A.

[87] manhal, II, fol. 129A, 11. 4-6; aynı eser., IV, fol. 4A, 11. 6-8; nujitm, VII, p. 262, 11. 12-14.

[88] manhal, IV, fol. 173B, 11. 2-3.

[89] Zetterstéen, p. 132, 11. 6-13; Ibn Qâdi Shuhba, fol. 110B, footnote; manhal, III, fol. 151A, 11. 14-15; durar, III, p. 256, 11. 5-6, p. 258, 11. 10-11

[90]  Cf. e.g. nujūm, V, p. 326, 11. 14-16; aynı eser., VI, pp. 149-150, p. 519, 11. 20-29, p. 571, 11. 5-9, p. 604, 11. 8-10, pp. 806-807; aynı eser., VII, p. 93, 11. 11-12, p. 308, 1. 4, p. 465, 11. 5-6, p. 572, footnotes; hawâdith, p. 38, 1. 11, p. 55, 11. 11-13, p. 594, 11. 13-15, p. 730, 11. 10-13; manhal, I, fol. 9A, 11. 2-5, fol. 126B, 11. 4-7, fol. 168A, 11. 14-17, fol. 175B, 11. 12-14, fol. 203A, 11. 1-2; aynı eser., II, fol. 23A, 11. 6-9; aynı eser., III, fol. 177B, 11. 1-6; aynı eser., VIII, fol. 425A; tibr, p. 377, 11. 17-18; Ibn al-Furât, IX, p. 33, 11. 13-15, p. 278, 11. 23-24; Ibn Qâdi Shuhba, p. 62, 11. 20-22; Ibn Iyâs, II, p. 64, 11. 13-15, p. 141, 11. 18-20, p. 210, p. 226, 11. 3-4; aynı eser., III, p. 78, 11. 16-18, p. 153, 11. 7-9, 22-23, p. 172, 11. 7-8, p. 173, 11. 2-7, p. 184, 11. 17-20, p. 244, 1. 6, p. 259, 11. 4-5, p. 281, 11. 16-17, p. 291, 11. 18-19, p. 364, 11. 14-15, p. 386, 11. 21-22; aynı eser., IV, p. 88, 11. 11-13, p. 129, 11. 11, 15, p. 156, 11. 12-13, p. 184, 1. 1, p. 191, 1. 22, p. 216, 1. 17, p. 362, 1. 6, p. 433, 11. 15-18, p. 535, 1. 10, p. 437, 11. 6-8, p. 445, 1. 20-p. 466, 1. 2, p. 477, 1. 21; al-Ishâqi, akhbâr al-uwal, Cairo, 1315 A. H., p. 124, 11. 21-24; daw', II, p. 315, 1. 23; aynı eser., III, p. 28, p. 63, 1. 8, p. 284, 11. 17-18, p. 287, 1. 23; aynı eser., VI, p. 201, 1. 1, p. 219, 11. 2-4, p. 221, 11. 1-3, p. 271, 1. 1; aynı eser., X, p. 288, 1. 24; zubda, p. 121, 11. 2-4; ayrıca bakınız Poliak, REI, p. 242, Note 4, ayrıca bu konu hakkında Poliak tarafından toplanan materyal, REI, 1935, p. 242, Notes 3,4,5.

[91] nujūm, VI, p. 604, 11. 8-10; hawâdith, p. 730, 11. 10- 13; manhal, I, fol. 9A, 11. 2-5; aynı eser., II, fol. 175B, 11. 12-14; aynı eser., VIII, fol. 425A; Ibn Qâdi Shuhba, fol. 62A, 11. 20-22; referanslar için takip eden dipnotlara bakınız.

[92] Ibn Iyâs, II, p. 64, 11. 13-15.

[93] Ibn Iyâs, II, p. 210, p. 226, 11. 3-4; aynı eser., III, p. 78, 11. 16-18, p. 153, 11. 7-9, 22-23, p. 172, 11. 7-8, p. 173, 11. 2-6, p. 184, 11. 17-20, p. 244, 1. 6, p. 259, 11. 4-5, p. 281, 11. 16-17, p. 291, 11. 18-19, p. 364, 1. 14-15, ve birçok diğer yerde.

[94] Ibn Iyâs, IV, p. 129, 1. 11, p. 156, 11. 12-13, p. 184, 1. 1, p. 191, 1. 22, p. 216, 1. 17, et passim.

[95] khitat, II, pp. 213-214.

[96] nujūm, VI, p. 509, 11. 15-19.

[97] Süleyman’ın hükümranlığından sonra gerileme nedenleri ile ilgili olarak detay:A. H. Lybyer, The Government of the Ottoman Empire in the Time of Suleiman the Magnificent, Harvard University Press, 1913. Lybyer kitabında,genel olarak İslam’da ve Osmanlı İmparatorluğu’nda, köleliğe dayalı askeri sistemin kurumlarına ilişkin en aydınlatıcı bilgileri vermektedir.

[98] Memlūk ordusunun yapısı için bakınız dipnot 22.

[99] Bu konu, ayrıntılarıyla, Memlūk ordusu hakkındaki çalışmamızın, 'The Army on the March' başlıklı bölümünde yer almaktadır. 

[100] nujūm, VI, p. 641, 11. 2-5. Ayrıca konu hakkında, cildin LXXII. sayfasındaki düzeltmelere bakınız.

[101] nujūm, VII, p. 452, 11. 6-7.

[102] Memlūk kölelik sisteminin kurumları üzerinde Çerkeslerin olumsuz etkilerine ve çeşitli Memlūk yapıları arasındaki ilişkilere v.s ait olarak, kısaca burada verilen sonuçlar,  Memlūk ordusu hakkındaki çalışmamızda 'The Structure of the Mamlūk Army' başlığını taşıyan bölümde derlenmiş olan materyallerin esas alınması ile oluşturulmuştur. 96 ve 98-101. dipnotlar, çok önemli atıflardan sadece bazılarına işaret etmektedir. 

 

Yasal Uyarı: Tercümeler, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre korunmaktadır. Bu tercüme, cherkessia.net’in ya da çevirenin yazılı izni olmaksızın, tamamen ya da kısmen kullanılamaz.

 

Cherkessia.net, 25 Şubat 2019

 


Bu haber toplam 3704 defa okundu.


semih akgün

Kimler neler diyor? Ah bu tarihi objektif olarak yazan birileri biraz daha artsa ya.
Çerkes olanlar bile ne denli kendileri konusunda cahil oldukları bilinirken, aşağıda ki ibarelerin sahibi ve kaynağı da haliyle yazar durur;
"Kafkas diyarında, Türkler yoğunca olmak üzere, değişik milletler yaşadığını ve Ortaçağ Arap kaynaklarının genellemeler yapabildiğini ifade etmeye çalıştık. Bunun yanısıra Cerâkise kelimesi ile ilgili olarak Memlûklerde de genelleme durumu söz konusudur. Đbn Tagriberdi’nin en-Nucûm ez-Zâhire adlı eserinde, Adı geçen Sudun Cerkez ülkesinden (Bilâd el-Cerkes) gelmişti ifadesi vardır.
Bir Çerkez ülkesi olmadığına göre burada kastedilen ülke Çerkezlerin
yaşadığı Kafkasya’dır. Çerkez ülkesi olmadığı ile ilgili olarak 1229 yılında ölen Yakut el-Hamavî Mu’cem el-Buldân isimli coğrafya kitabında Bilâd-ı Cerkes ya da bu manayı verecek herhangi bir mekân ismi belirtmez. enNucûm adlı eserde Emir Hayır Bek ve huşdâşları için Abaza kelimesi geçer ki aslen Çerkez olan bir topluluğu ifade eder. Bu suretle söz konusu genellemenin dışına çıkılır. Ancak bu tasnif nadirattandır. Şayet memlûkler için kökene dayalı tasnif sık yapılsaydı Çerkez milleti içinde bulunan pek çok alt grubun yeri geldiğinde ismen ifade edilmesi gerekirdi ki böyle bir durum Memlûk kaynaklarında rastlanan bir durum değildir. Bu hal de Çerkez ismiyle genelleme yapıldığının bir göstergesidir." http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1687/17987.pdf

27 Şubat 2019 Çarşamba Saat 16:31
Tlepşuko Ömer Çakırer

Müthiş bir kaynak ve çeviri. Elinize sağlık Murat bey.

Daha önce Rusca'dan çevirdiğim A.Sh.Kadırbaev'in çalışmasından bir bölüm:

"Selefleri Bahriler gibi Çerkes Memlükler de kapalı bir topluluktu ve Kafkasya'dan getirilen geleneklerinin birçoğunu korudular. Onların sayısı, beş milyon nüfuslu Mısır'da 50 ila 100 bin kişi kadardı. Savaş durumunda, ağır silahlı seçkin iki ile oniki bin kişilik Memlük atlıları olarak yer aldılar. Çerkes geleneklerine bağlı kalıyorlardı ve her şeyden önce Çerkes dilini koruyorlardı.

Çerkes Memlükleri çevrelerinde nadiren Arapça konuşuyorlardı, Çerkesceyi kullanmayı tercih ediyorlardı. Sultan Barsbay yönetiminde Devlet Sekreteri olan, 70 yıldır Mısır'da yaşayan ve adını Arapça bile yazamayan Emir Arıkmas al-Zahiri veya Mamluk Sultanı Yınal gibi bazı yüksek rütbeli Çerkes Memlükleri, Arapça’yı bilmiyorlardı.

Çerkes Memlükleri, yerel nüfusa kibirli davrandılar, onların yaşamlarının günlük normları, isteklerin ortaya çıkardığı her şeyin gücü tarafından oluşuyordu yani Çerkesler Mısır'ı ve Suriye'yi fiilen fethettikleri ülkeler olarak gördüler."

Kaynak: A.Sh.Kadırbaev. Mısır ve Suriye'de Çerkes Memlüklerinin hanedanı ( 1382 - 1517). (Çeviri: Ö.Ç.)

"Как и их предшественники бахри, черкесские мамлюки были замкнутой корпорацией и сохраняли многие традиции, принесенные с Кавказа. Их число было тогда от 50 до 100 тысяч человек при пятимиллионном населении Египта. В случае войны они выставляли от двух до 12 тысяч отборных тяжеловооруженных всадников-мамлюков. Они придерживались черкесских обычаев и, в первую очередь, сохраняли черкесский язык. Черкесские мамлюки редко говорили по-арабски в своей среде, предпочитая пользоваться родным, черкесским языком. Некоторые черкесские мамлюки, даже высокого ранга, не знали арабского языка, как государственный секретарь при султане Барсбае эмир Арикмас аз-Захири или мамлюкский султан Инал, проживший в Египте 70 лет, который не мог даже написать свое имя по-арабски. Черкесские мамлюки высокомерно относились к местному населению, обыденной нормой их жизни была добыча силой всего, к чему возникло желание, т.е. де-факто черкесы смотрели на Египет и Сирию как на завоеванные ими страны."
[A.Ш.Кадырбаев. Династия черкесских мамлюков в Египте и Сирии. 1382 – 1517 г.]

26 Şubat 2019 Salı Saat 12:13
semih akgün

Çeviriyi okuduktan sonra şunları düşünüdüm; Çerkesler için Mısır ve tüm Ortadoğu, savaş, acı, gurbet ve ikincil soykırım olarak tarihlere geçmiş görünüyor.
Ne kadar çok insan uzak ülkelerde heba olmuş.
Düşünüyorum da bunun en önemli sebepleri Kafkasya'ya gelen Moğol istilası ve öncesinde de yükselen Altın Ordu'ya katılımın ve anayurtta yaşanılan ardı ardına felaketler olmuş.
Tabii tarihsel olarak Çerkes/ Adığeler savaşçı bir toplum ve bunda yaşadıkları coğrafyanın etkileri büyük.
Bilmiyorum bu delişmenlik kanımızda mı var?
Genetik sürüklenme denilen bir olgu var ki; bu da yeryüzünün pek çok noktasına dağılmış olmamız ile bunun açık kanıtları sanki.
Çeviri için teşekkürler Karden Murat Yildirim.

26 Şubat 2019 Salı Saat 11:30
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net