Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Toplumlarımızın Çöktüğüne İnanmak, Direnişten ve Sorumluluktan Kaçmaktır.
12 Nisan 2019 Cuma Saat 22:08
Arap dünyasını araştıran tarihçi Hamit Bozarslan, demokrasilerimizdeki krizleri tasvir ettiği gibi, savaş halindeki ülkelerdeki şiddet, ya da Suriye ve Libya’da yaşanmakta olan medeniyetsizleşme hâdiselerini de ele alıyor. Fakat yoğunluk dereceleri farklı da olsa, bu sarsıntılar aynı bir toplu tarihin parçası ve aralarında iletişim var. Bozarslan’ın Fransız gazetesi Libération’dan Catherine Calvet ve Hala Kodmani’ye verdiği söyleşiyi Haldun Bayrı Medyascope okuyucuları için Fransızca'dan çevirdi.
 
                                                                                                                                                                                                                                                Prof.Dr.Hamit Bozarslan, Tarih ve siyaset bilimci.
 
Son kitabı “Kriz, Şiddet, Medeniyetsizleşme”de (Crise, violence, dé-civilisation, CNRS éditions, Ocak 2019), Ortadoğu uzmanı ve Esprit dergisi yazı kurulundan tarihçi Hamit Bozarslan, krizlerin ve şiddetin toplu bir tarihinin ana hatlarını çizmeyi deniyor. Suriye’de, Cezayir’de veya Avrupa ile ABD’de, bir kriz nasıl şiddete dönüşebiliyor ve hatta bazen bir toplumu nasıl medenileşme sürecinin dışına atabiliyor?
 
Bu çalışmaya başlamanıza ne sebep oldu?
 
Mart 2012’de Mali’de Kidal’in ya da Tombuktu’nun Ensar ed-Din Selefileri’nin eline düşmesi ve özellikle Suriye’deki savaş sarstı beni. Ama Batı’daki demokrasilerin kırılganlaşması da var. Medeniyetin kırılganlaşmasını yaşıyoruz. “Medeniyet” dediğim zaman özel bir medeniyeti, Çin, İslam ya da Batı medeniyetini değil, bizatihi medeniyet sürecini kastediyorum. Toplumlarımızın buna mahkûm olduğu anlamına gelmez bu. Bilhassa gerileme ya da çöküş paniğine teslim olmamak lâzım. Önemli direniş kaynaklarımız ve kapasitelerimiz var.
 
11 Eylül 2001 saldırıları, sizce, tahterevallinin döndüğü bir nokta teşkil ediyor.
 
Müstesna bir olaydı ama hâlâ anlatıya dahil edilebiliyordu. Bazı Arap toplumları şimdiki gibi bütünüyle çökmemişlerdi. Avrupa’da popülizmlerin yükselişi sadece algılanabiliyordu. Bush’tan sonra, Obama art arda iki kere seçildi — ki bu da çokkültürlü ve açık bir dünya umudunu mümkün kılıyordu. Dolayısıyla 11 Eylül aşılabilir gibiydi; hâlâ tarihin bir parçası gibi görünüyordu. Oysa bütün bölgenin çökmesine yol açacak olan Irak’taki Amerikan müdahalesiyle bir medeniyetsizleşme süreci başladı.
 
“Medeniyetsizleşme” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
 
Bunun için medeniyetin ne olduğunun elden geldiğince evrensel bir tanımı gerek: Medeniyet zamana ve mekâna olan güvenle ölçülür. Öğretim görevlisi olarak, master öğrencilerimin tezlerini haziran ya da eylül ayında savunacaklarını biliyorum. Medeniyetsizleşme, bu güvenin kaybolmasıdır, gelecek projesi yapamamaktır. Suriye’de, işlevi bir topluluğun mekânlarını ve zamanlarını birleştirmek olan devletin çöküşüyle birlikte, toplum da çöktü. 2013-2014’te, IŞİD’in tırmanışından hemen önce, ülkede en az 1200 milis vardı — ki bu da 1200 tane askerîleştirilmiş mekân-zaman anlamına gelir. Krizden beri Suriyeli mültecilerin sayısı 7 milyon, 6 milyon insan yer değiştirmiş, en az 500 000 ölü var, Suriye toplumunun fiziken ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Bu kitlesel hâdiseleri medeniyetsizleşme hâdiseleri olarak düşünmek isabetli olur.
 
Medeniyetsizleşmeye götüren etkenlerin biri, size göre, “bir toplumun bilişsel melekelerinin yok edilmesi”. Bu hâdiseyi nasıl tanımlıyorsunuz?
 
Çok sayıda örnek var; Trump’ın fake news’undan Brexit için yapılan yalan kampanyasına… Arap dünyasında da aynen. Birçok araştırmacı haklı olarak Irak toplumunun 1958’den beri ortak bir hafızası olmadığını ileri sürmüştür. Şiddetle bir aradaki haddinden fazla olay, haddinden fazla darbeler, katliamlar, savaşlar (İran’la, Kuveyt’le, ABD’yle ya da iç savaşlarla), haddinden fazla tahribat yaşandı. Travma yaşaya yaşaya, toplum artık geçmişini hafızaya alamaz hale gelir. Suriye’de de aynı hâdisenin yaşandığını düşünüyorum.  Ortak bir hafızanın var olabilmesi için kopma işaretlerinin az olması gerek.
 
“Toplumsal yorgunluk” hususunda da mı tehlike var sizce?
 
Türkiye’de, toplum sersemlemiş durumda: Haddinden fazla olay, bununla beraber yönetimde, yani devlette tasfiye; ama aynı zamanda bütün bir aydın, araştırmacı, gazeteci sınıfının tasfiyesi… Başkan Erdoğan Türkiye’nin sürekli savaşta olduğunu söylüyor, ama dediğini kimse takip edemiyor artık: Düşman dün kimdi? Şu anki kim? Yarınki kim olacak? Bu durum, artık anlam üretmekten âciz bir toplumun bilişsel melekelerinin imhasıyla bağlantılı. Irak’ta da böyle olmuştu, şimdi Suriye’de durum yeniden bu. Toplumlarının bilişsel melekelerini umutsuzca muhafaza edip korumaya uğraşan Suriyeli entelektüellere muazzam hayranlık duyuyorum. Bu çabalar, Suriye’deki çatışmanın çok titiz bir kronolojisini çıkarmaktan ibaret de olabilir ; rejimin ve cihadcı grupların bütün cinayetlerini belgelemek de… bir gün vuku bulacağını umduğum bir davaya hazırlık maksadıyla değil sadece, bizzat toplum için.
 
Cezayir’deki durumu nasıl tahlil ediyorsunuz? Uyuşukluk halinden böyle bir uyanışa nasıl geçebiliyor bir toplum?
 
Demokrasinin soluğu hayalgücü ve şevk noksanlığından kesilebilir. Önceki kitaplarımda toplumsal yorgunluktan çok söz ettim. Art arda çok sayıda sonuçsuz seferberlikten sonra, toplumun tekrar seferber olmaya mecali kalmıyor. Özellikle de devlet, eğitim gibi, sağlık ya da istihdam gibi alanlardan çekildikçe. Gündelik yaşamın idaresi o zaman zorlaşıyor. Bir toplumu yormak, işbaşındaki iktidar için kazançlı bir strateji olabiliyor. Arap dünyası çok sayıda seferberlik ânı yaşadı; 20-30’lu yıllarda milliyetçi, 60-70’li yıllarda solcu, 80-90’lı yıllarda İslamcı seferberliklerdi bunlar. Bütün bunlar çökerken muazzam bir toplumsal yorgunluğa yol açtılar. Cezayir bu toplumsal yorgunluğu yaşadığı gibi, 90’lı yıllardaki iç savaşın yıkıcı ve kalıcı etkilerine de maruz kaldı. Ama böyle gelmiş böyle gider gibi görünürken, askerî-güvenlikçi bir kartel tarafından yönetilmek bile kanıksanmış görünürken, bunun saçmalığı ayan beyan oldu bugün. Halkın önüne bile çıkamayan, tekerlekli sandalyede bir başkanın durumundaki saçmalığın bu bilincine varış, Cezayir’de bir silkinmeye yol açtı.
 
Kendinizi Suriye, Somali veya Libya gibi savaş ya da katliamlar yaşayan ülkelerle hiç sınırlamıyor ve düşünme çabanızın kapsamına Avrupa’yı da alıyorsunuz. Bunlar ne bakımdan karşılaştırılabilir?
 
Her tekil tarih dünyanın kendi içinde örtüşen bir tarihinin parçasıdır. Dünyanın bir bölümündeki medeniyetsizleşme, evrensel zaman ve mekânımızda medeniyetsizleşme anlamına gelir. Demokrasi krizden korumaz. Hem düzenli biçimde oy verip hem de artık demokrat zihniyette olunmayabilir; bunu Trump’ın Amerika’sında görüyoruz. Doğu Avrupa’nın bazı ülkelerinde de algılıyoruz. Bizim demokrasilerimizde, 2008’deki gibi bir ekonomik krizin, eşitsizlikçi ekonomik politikalar dayatmaya ve bir söylemi bizzat kamusal tartışmaya sunmayarak hegemonyacı bir söyleme dönüştürmeye ittiği de oluyor. O zaman kadercilik bir yönetim biçimi, hatta tek yönetim biçimi haline geliyor. Demokratik kurumsallık, bizatihi demokrasinin varlığına son derece zararlı komplo teorileri karşısında sağlam bir engel teşkil etmez; keza, düzenli biçimde yapılsa bile seçimler, iktidarı, nüfusun yarısını karacahil yerine koyan ve her tür muhalefeti ihanetle suçlayan milliyetçi ve popülist akımlara emanet edebilir. Siyasî tartışmaya ihanet mefhumunu soktuğunuz zaman, demokrasinin olmazsa olmaz şartını, her tür zıtlaşma imkânını yasaklamış olursunuz. Artık hiçbir görüş ayrılığının kendini ifade edemediği bir demokrasi, kaçınılmaz biçimde zorbalığa dönüşür.
 
Avrupa’nın içinden geçmekte olduğu krize ise, kendi gücünü üstlenme âcizliği teşhisini koyuyorsunuz.
 
Avrupa sadece kısa vadeli politika üretmekle yetinmeyip uzun vadeli politika da üretebilen bir kıta haline gelmelidir. Avrupa toplumunu bütünlüğü içinde düşünmek gerek. Avrupa dünyanın birinci ekonomik gücü; halbuki Avrupa Komisyonu’nun ya da Parlamentosu’nun krizleri idare ederken manevra sahaları gülünçlük derecesinde dar. Kuruluş itibariyle Avrupa, bugün, hem dünya politikasında söz sahibi olamıyor, hem de Yunanistan’da Syriza’nın ilk iktidara geldiğindeki ekonomik ya da sosyal politikalarını engelleyebilecek derecede güçlü.
 
Demokratik bir yorgunluk da var mı?
 
Elbette. Oy kullanmama oranlarında görüyoruz bunu. Fakat bu da bir hayalgücü meselesi. Hayalgücü noksanlığı, rutin ve her tür gelecek projesinin önünü kapayan kadercilikten beter bir şey yok… Ahalideki bu yorgunluğun beraberinde, siyasetçi sınıfındaki yıpranma da var; o zaman artık sadece gündelik yaşamın idaresiyle uğraşabiliyor; anlam üretmekten, Siyaset yapmaktan vazgeçiyor. Artık sadece ehven-i şer mantığıyla, en beteri elemek için oy veriliyor. O zaman da demokratik sistem kısırlaşıyor. Demokrasinin öteki yüzü de budur: Bir güvenlik sunar; ama aynı zamanda, içinde demokratik yaşamın eninde sonunda solabileceği bir yavaşlık, bir bürokrasi getirir. 21. yüzyılın demokrasisi, güçsüz yapamadığının bilincini yitirmişe benziyor; askerî değil, siyasî yaratıcılık ve hayalgücüyle ilgili bir güç bu.
 
Yurttaşlık cesaretini tekrar seferber etmek nasıl mümkün olurdu?
 
Tartışma mekânlarının olmaması acı veriyor bana — bu konuda yalnız da değilim. Basın sadece bir duraktır; önemli olan, tartışma platformları yaratabilmektir, çoğul demokratik tecrübelerle ve katılımlarla yaşamaktır demokrasiyi. Toplumumuzun üzerine çöken öyle bir kadercilik var ki, git gide daha az insan yazıyor. Önceden, sendikacılar, ilkokul ya da lise öğretmenleri yazıyorlardı. Entelektüel yaratıcılık üniversiteyle sınırlı kalmamalı, her yerde bulunmalı. 70’li yıllarda, yazı kurullarından çalışma gruplarına kadar, her yerde tartışılırdı. Tartışmanın taşıyıcılarından biri militanlıktı. Elbette muayyen bir iyimserlik de lâzım bize. Her yaşam mekânı bir sosyalleşme, tecrübe, icat ve direniş mekânıdır. Dünyaya bakışım ne kadar buruk olursa olsun, öğrencilerime, mahkûm olmadığımızı, demokratik toplumların ölmediğini söyleyebilmek zorunda hissediyorum kendimi. Hayır, her şey çökmeyecek; çöküşe inanmak, her tür direnişten vazgeçmektir. Bu kitap da buna karşı durma çağrısıyla bitiyor.
 
Türkçede Hamit Bozarslan:
 
Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi: Arap İsyanlarından Önce ve Sonra, çev: Melike Işık Durmaz, İletişim Yay., ilk baskı 2012.
 
Türkiye Tarihi: İmparatorluktan Günümüze, çev: Işık Ergüden, İletişim Yay., ilk baskı 2015, ikinci baskı 2018.
 
Lüks ve Şiddet: İbn Haldun’da Tahakküm ve Direniş, çev: Melike Işık Durmaz, İletişim Yay., ilk baskı 2016.
 
Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonundan El Kaide’ye, çev: Ali Berktay, İletişim Yay. İlk baskı 2010, beşinci baskı 2018.
 
 
 
Cherkessia.net, 12 Nisan 2019

Bu haber toplam 3661 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net