Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çerkes Hamallı Köyünde Misafirhanelerin Dünü Bugünü
02 Ocak 2020 Perşembe Saat 18:38
Zamanla kaybolan bir Çerkesya geleneğimiz vardı, misafir ağırlama, nerede yapılmaktaydı? Haçeş/misafirhane de elbette ki. Misafirhane; misafire ücretsiz güvenlik, barınma, yeme, içme hizmeti verilen iki kısımdan oluşan ailenin en önemli binasıydı. İçinde şiltelerin belli bir protokole göre sıralandığı genişçe bir odaydı. Odanın devamı da misafire hizmet için bekleyen görevli gencin (şhağırıt) ayakta beklediği müştemilattı. Ayrıca burada, adına “wunafe” denilen köy/köylü problemlerinin çözüldüğü kurul toplantıları da yapılmaktaydı.
 
Bina, avlunun ortasında gibi dursa da dış kapıya daha yakındı. Misafir arzu ettiği anda hazır atına binip gidebilmesi için böyleydi. Tam karşısında ev sahibinin ailesinin ikamet ettiği kapısı müstakil olan yan yana dört oda bulunmaktaydı. Misafire yemekler buradan hazırlanmakta, taze ve sıcak şekilde getirilmekteydi.
 
Misafir olmadığı zamanlarda ev sahibinin yaşıtı erkekler burada kendiliğinden biraya gelmekte, şakalaşmakta, bilgi ve görgülerini paylaşmaktaydı. Birlikte tarihi zaferleri veya son moda melodileri yansıtan şarkılar söylenmekte ve müzik çalarak eğlenmekteydi. Sonra da akran grubu birlikte sohbet eşliğinde çay içmekteydi. O dönemde çay içmek çok özel bir etkinlikti. Çünkü şeker ve çay azdı, pahalıydı.
 
Burada misafir daima öncelikli ve değerli idi. Aileye ait yerleşke tamamen misafirin rahat edeceği, güvenliğinin sağlanabileceği şekilde konuşlu idi. Başköşe “jantde” ona aitti. Daima hizmetinde olan bir delikanlı kapıda ayakta beklemekteydi. Atı camdan görebileceği şekilde göz önündeydi. Karnı toktu. Emrine amadeydi. Misafir ve atı aylarca yatılı kalabilmekteydi. Misafire ne zaman gideceği sorulmazdı. Ayıptı. Gerekirse; tüm köy, misafirini canı pahasına korumaktaydı.
 
Bu misafirhaneden yararlanmak için herhangi biri olmak yeterliydi. Dini, dili, ırkı, sosyal statüsü v.s. gibi özelliklerine bakılmaksızın uğrayan herkes yalnızca “Tanrı Misafiri” muamelesi görmekteydi. Kendisi istemez ise kimliğini açıklamaz, nereden geldiğini ve nereye gittiğini de aktarmazdı.
 
Dzıbe Hicret Tunçkılıç
 
Çerkes Hamallı Köyü 1898 de 16 hane olarak kuruldu. Kurulduğunda her ailede bir misafirhane vardı. Sonradan taşınıp yerleşenler de kendilerine öncelikle misafirhane yaptı. 1950 li yıllardan itibaren ekonomik zorluklar nedeniyle misafirhanesi olmayan ailelerde artış oldu. Son misafirhane ise Dzıbe Hicret Tunçkılıç’a aitti. O da sahibinin dünyadan ayrılması sonucu 1970 senesinde yıkıldı. Yıkılmasıyla birlikte, ataerkil tip aileyi de yanına alarak gitti. Misafirhane (haç’eş) kültürü de tarihe karıştı.
 
Ankara Dikmen İlker Mahallesinde yaşayan Şaguc Şevket Atalan’la 1981 de yaptığım bir mülakatta ben “Çerkes olmayan köyler de haç’eş var mı?” sorumu cevapladı. Cevabında “Beyyurdu, Beylice ve İmat gibi köylerde tanımadıkları misafirleri ağırlamak için ahırın bir bölümüne özenerek süslü bir şekilde “çardak” yaptıklarını” anlattı. Yemeği de, çayı da orada ikram ettiklerini aktardı. Gerekçe olarak da kışın soğuğunda hayvanların vücut sıcaklığının çardağı da ısıttığını, gösterdi.
 
Bu alışkanlığın yerine artık aileler modern/çekirdek tipi tercih ettiklerinden evlerinin formunu değiştirdi. Haç’eşi ortadan kaldırıp yerine evlerinde misafir odası ikame etti. En güzel koltuklar, halılar ve değerli eşyalar bu odaya konuldu. Gelecek misafire açılmak üzere kapısı kilitlendi. Yalnızca eş, dost ve komşular eve yatılı olarak ziyarete geldiğinde kullanıldı. Bu da yılda birkaç kezdi. Genelde atıl kaldı. Ancak asla haç’eş kültürünü yaşatmak gibi bir amaç taşımadı.
 
Ümitler henüz bitmemişti. Köy halkının talepleriyle tahminen 1995 yılında Sungurlu Belediyesi önemli katkı sundu. Gökçeköy (Çerkeshamallı)’de tekrar haç’eş kültürüne yakın anlamda kullanılmak üzere büyükçe, iki katlı çok amaçlı bir sosyal tesis inşa etti. Anlamı iyiden iyiye daralan wunafe toplantıları burada yapılmakta, devlet görevlisi veya ziyarete gelen misafirleri ağırlamaktadır. Misafirlerin konaklaması birkaç günü geçmemektedir. Halen festival, düğün ve cenaze merasimleri de burada icra edilmektedir.
 
Zamanla iki-üç ay gibi uzun süreleri kapsayan yatılı ziyaretler ortadan kalktı. Haç’eşler artık yoksa da misafirin parayla ağırlanması konusu köylümüzün gündemine hiç girmedi.
 
1970 li yıllarda büyük ivme kazanan köyden şehre göç modasına köyümüzdeki aileler de uydu. Şehirlerde yeterince otel, motel, paralı misafirhane vardı. Evlerde yatılı kalma günümüzde artık çok azaldı. Garip bir şekilde şehirde ekonomik olarak ve emeklilik nedeniyle rahata erişen aileler köyde tekrar modern evler yaptırmaya başladı. Bu evler de misafir odası varsa da hiçbiri haç’eş kültürünü idame ettirme amaçlı değil.
 
Dzıbe Çıphe
 
Bu misafir ağırlama kültürünü Ankara, Bahçelievler de 1997 yılında tanık olduğum konuşmalarda daha iyi anladım. Konu açıldığında yeni tanıştığım Mahmut hoca şunları anlattı.
 
- Haç’eşte ben de ağırlandım. Hem de sizin köyünüzde. Ama benim başıma gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Zamanın varsa anlatayım da dinle.
 
Çaylar tazelendi. Kahkahası bol muhabbet de sözü, böylelikle Yozgat Aydıncık’a bağlı Arpalık köyü sakini hoş sohbet Mahmut hoca aldı. Arpalık köylülerimizce 1864 yılında soykırıma maruz kalan kadim Çerkesya Devletindeki ismiyle Melejhable (Мэлэжь) adıyla anılmaktadır. 1880 li yıllardaki Osmanlı İmparatorluğu kayıtlarındaki resmi ismi de Sulucaalan idi.
 
- Her dönem olduğu gibi 1960 lı yıllarda da misafirhanede ev sahiplerine şaka yapmak moda idi. Ben Türkçeyi akıcı konuşabiliyordum. Bundan yararlanayım dedim. Gideyim Çerkesçe anlamıyormuş gibi yapayım da ev sahiplerini yanıltayım. Rahat etsinler de hakkımda “vah, vah Çerkesçe de bilmiyormuş, kısa boylu imiş, kara yağız güneş yanığı gibi” laflar söylesinler. Sonra da onlara duyduklarımı kullanarak şakalar yapayım. Hep birlikte güleriz” düşüncesiyle kafamdan güzel bir plan yaptım.
 
- Planı gerçekleştirmek için fırsat da çıktı. Köyünüzün imamı birkaç haftalığına yoktu. Hoca yokluğunda “durumu idare et” diye bana haber gönderdi. Böylelikle atıma bindim. Tek başıma yola çıktım. İlk defa sizin köye gidecektim. At beni sırtında Arifegazili arazisine getirdi. O zamanlar buraya Arpaağızlı denmekteydi. Yaklaşık bir dört kilometre daha doğuya doğru yola devam ettim. Hayvan beni Hamallı Köyü ayrımına kadar getirdi. Yol ikiye ayrılmaktaydı. Ayırımda bir tabela yoktu. İki yolda aynı derece taze izlerle doluydu. Hava da kararmak üzereydi. Karşıdan gelen sürü çobanına tüm ciddiyetimle sordum.
 
- Hamallı köyü ne tarafta kardeş? Yolu gösterdi. Kendinden çok emin şekilde, “zaten çok yaklaşmışsın. Az daha yürüdüğünde orada evlerin ışıklarını görürsün” deyip Çorum karayoluna doğru aktı gitti. Karanlığa karıştı. Atımı gösterdiği yöne çevirdim. Yoluma devam ettim.
 
- Köye girdim. Girişteki ilk kapıyı çaldım. Güzel bir Türkçeyle “Kim o?” dedikleri zaman ben de kusursuz Türkçeyle “Tanrı misafiri” şeklinde cevapladım. Kapıyı açıp buyur etti ev sahibi. Acaba onlar da benim konuşmamda “Çerkesçe şive kırıntısı yakalamışlar mıdır ki” diye korkuyla kafamdan geçti. Yoksa planım yatacaktı.
 
- Tanıştık. Abbas ağa ile hoş beş ettik. Hal hatır sordular. Yemek verdiler, yedim. Yorgan açtılar, yattım. Evdekilerle Türkçeyi özenle temiz konuşarak durumu iyi idare ettim. Çok yorgundum tabi. Yastığa başımı koydum. Deliksiz uyudum. Ev sahiplerimin misafirperverlikleri oldukça iyiydi, şu ana kadar.
 
- Alışkanlık gereği sabah erkenden fırladım, kalktım. Camiye sabah namazı için cemaatten önce gidiyordum hep. Ben kalkınca ev sahibi de ayaklandı. Evin kızı hemen ibriği leğeni getirdi. Abdestimi aldım. Ama beklediğim ezan sesi hiç duyulmadı. Kısa süreli de olsa köyün imamı ben olacaktım zaten. Bunun rahatlığıyla camiye gitmeden önce ev sahibime yüzümde kocaman bir gülücükle planladığım ilk şaka mı da yaptım.
 
- Bu zamana kadar iyi idare ettiniz. Güzel Türkçe konuştunuz, beni iyi karşıladınız. Beni tanımadınız elbette. Ama ben Melej köyü imamıyım. Sizin köyünüz dini de unutmuş. Bak sabah ezanı da okunmuyor. Alevi köyü müsünüz ki, sabah sabah bir ezan sesi bile duyulmaz mı burada? diye şakamı yaptım. Ev sahibim de gülümseyerek hiç beklemediğim bir cevap verdi ve “evet burası Alevi Köyü” şeklinde devam etti.
 
- Ben baştan kavrayamadım. “E nasıl oluyor yani? Burası Hamallı değil mi?” soruma “evet Hamallı, ama Türk Hamallı” dedi. Gülümsedi. Şaka yapayım derken içine düştüğüm zor durumu anladığım da daha bir mahcup oldum, üzüldüm ve donakaldım.
 
- Daha ev sahibime Çerkesçe “siz nasıl misafir ağırlıyorsunuz, Çerkesliği unutmuşsunuz. Hani misafir olduğum için şerefime bir koç bile kesmediniz ya? Siz bana gelseniz ben size dana keserdim” gibi şakalar yapacaktım. Yüzümdeki muzip gülümsemeyle öylece kala kaldım. Durumu açıklamak zorunda hissettim kendimi devam ettim.
 
- Köyünüzün yolunu sordum. O zamanlar Çerkes Hamallı daha Gökçeköy olmamıştı. Gösterdiler. Sonra da “Uzak yerden geldin, ha Çerkes, ha Türk fark eder mi? Bu gün de misafirimiz ol.” tekliflerini kabul etmedim. Güler yüzlü ve güzel misafirperverlikleri için aile üyelerine şahsen teşekkür ettim. Arada bana hazırladıkları kahvaltıdan sonra da yola koyuldum.
 
- Yoldan sapmasam da direkt devam etsem, sizin köyünüzde olacakmışım meğerse. Bütün evler bembeyaz kireç boyalı, ormanın içinde, her taraf yem yeşil. Tepe üstüne toplu olarak çayırlığa konmuş kaz sürüsü gibi duruyor uzaktan. Erkenden kalkmış hayvanlarını çobana teslim etmek için çabalayanlarla dolu harman yeri. Wuah, wuah sesleriyle cap canlı idi.
 
- Köy girişinde atımdan indim, onu yedeğime aldım. Ağır adımlarla köyün içlerine doğru ilerledim. İlk gören kişi beni evine davet etti. Ev sahibim atıma hemen yem verdi. Sonra da su içirdi. Beni direkt haç’eşe götürdü. Başköşeye oturttu. Aç olup olmadığımı sormadan derhal kahvaltı sofrası yetiştirdi. Peynir, tereyağı, bal, yumurta, ekmek, sıcacık çay sofrada hazırdı. Toktum ama ev sahibine ayıp olmasın diye iki lokma yedim. Teşekkür ettim.
 
- Bu evde “Türkçeyi iyi biliyorum” şakası yapmadım artık. Ev sahibim, şerefime iyisinden bir koçu kurban etti. Misafirhane de bana “Ne iyi yaptın da geldin köyümüze. Melej zaten bizim köy gibi. Akrabalarımız, dostlarımız hep orada. Her bayram, seyran bir fırsat yaratıp gidiyoruz, geliyoruz. Rahatına bak sen” sözleriyle beni rahat ettirdiler. Ben de mahcup bir şekilde “ne gerek var ki benim için bu kadar ikramı abartmaya?” çıkışmama o da “Lafı olmaz, misafir bereketiyle gelir. Herkes rızkını/nasibini yer” yorumuyla beni rahat ettirdi.
 
- Ev sahibim yönünden çok şanslıydım. Misafiri severdi. Çayı şekeri boldu. Mal varlığı iyiydi. Akşamları da birinci dünya savaşı sırasında Süveyş Kanalında, Bağdat’ta İngilizlere karşı yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları, nasıl çavuş olduğunu anlattı. Hatta Çanakkale de nasıl makinalı tüfek çavuşluğu yaptığını, düşman gemilerini arkadaşlarıyla birlikte nasıl boğazdan geçirmediklerini de gururla anlattı. Çanakkale de zafer kazanmalarına rağmen şahsen nasıl gadre uğradığını da anlattı.
 
- Dinlemeye doyum olmuyordu. Kısaca kaldığım müddetçe yedim. Sohbet ettim. Hatta elbiselerim bile ütülendi. En temiz bembeyaz çarşaflar, misk gibi sabun kokulu şekilde bana serildi. Çok güzel ağırlandım. Zevkle imamlık yaptım.
 
- Mahmut hocam, bizim köyümüzde çoğu kimsenin haç’eşi vardı. Sizin ev sahibiniz kimdi, merak ettim doğrusu?
 
- Evleri tamda köyün ortasında olan Dzıbe Hicret Çavuş idi.
 
- Hicret Çavuş benim dedemdi. O zaman siz dedemin misafirhanesine gelmişsiniz. Benim doğmadığım bir zamanda üstelik. Böyle sizden ailemizin geçmişi hakkında övgü dolu sözler duymak benim için mutluluk ve gurur verici. Müteşekkirim Mahmut hocam.
 
- Ne demek ben bir kez daha teşekkür ederim. Ev sahibi ailenin bir ferdiyle yıllar sonra da olsa tanışmak beni de mutlu etti. Ben gerçekleri anlattım. Eksiği var, fazlası yok…
 
Anlatılanlar ne anlama gelmekteydi? Yakup Temel Bey internette 23 Aralık 2019 da uzunca bir yazısında şöyle bir açıklama getirmişti. Ben de bu yazılanların tam da benim anlatmak istediğim gerçekler olduğu kanaatindeyim. Üstat sağ olsun, problemin görünümünü aşağıdaki gibi açıklamış.
 
- Geçmişe ve de bu güne ait eksiklikler, hatalar, yanlışlar her toplumda olduğu gibi bizde de elbette vardır. Bunlar açık yüreklilikle ortaya konularak düzeltme yoluna gidilir. Ancak, Çerkeslerin bugün diğer milletlerden farklı olarak “geçmişini kutsama” ve “ tarihte kalmış masallar “ ile “vakit harcayarak onlarla avunuyor olma” gibi görünmeye ihtiyaçları tabi ki yoktur.
 
- Ama tüm yönleri ile ortaya konulamamış bir tarih, sahiplenilememiş tarihi kişilikler, sahiplenilememiş bir dil, geliştirilememiş bir edebiyat, bir sanat, bir müzik ve korunup yeni nesle aktarılamamış bir kültür, bir kimlik aktarabilme problemleri vardır.
 
- Gelecek geçmiş değerler üzerinde inşa edilir ve öncelikli görevlerimizden biriside bu değerleri araştırmak, bulmak ve geleceğe yönelik dayanak noktaları olmak üzere bunları genç nesillere aktarmaktır.
 
Dzıbe Rafet Tunçkılıç, Düzce Üniversitesi Çerkes Dili ve Edebiyatı YL Öğrencisi
 
Cherkessia.net, 2 Ocak 2020

Bu haber toplam 2924 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net