

Yirmi birinci yüzyılın eşiğini geçtiğimiz şu zamanlarda; hala sofrasında porselen tabak görememiş annelerin evlatları, genç yaşların da taze ölümlerle tanışıyorlar bu coğrafyada.
Kim olursa olsun fark etmez, herhangi bir genç, sağlıklı bir yaşamın ona sunabileceği güzel nimetlerin düşünü kurmak ister. İdeal olanda budur zaten. Hiçbir genç yoktur ki, en diri çağında kara toprağın altına yatmak istesin. Fakat izin vermez bu lanetli coğrafya, gençlerin gelecek için özlemli hayaller kurmasına.
Ölüm; geçmişinde yakından kokladığı coğrafyaların peşini öyle kolay kolay bırakmaz, gezinir durur sorumsuzca etrafımızda ve böylesi lanetli toprakların yeni yetişen gençliğinin arasında, fırsatını bulduğu ilk anda açar sofrasını ve ‘’buyurun’’ der !
Tarih, yalnızca mevta kokan coğrafyalar için tekerrürden ibarettir. Çünkü her manasız ölüm, her anlamlandırılamamış yok oluşlar, her insanlık değerlerinden yoksunlukla kazanılmış zafer, her başlangıçta ki ideallerden hesapsızca sapılarak sürdürülen mücadeleler, kaybedilenlerin akıbetine karşı derin bir melankoliyi miras bıraktığı gibi, geride kalanların da toplumsal hayatı yeniden ama daha sağlam temellerde kurması azmin de bir gelecek kırılmasına yol açar.
Böyle durumlarda hiç kimse zihinsel tutumunu düzeltmek için çaba sarf etme gereği duymadığı gibi daha özgür, daha barışçı, daha özgüvenli, daha müreffeh, daha adaletli bir toplumsal hayatın yeniden kurulması için de çalışmak için bir sebep göremez kendinde. Aklı sürekli eskinin adı konamamış kayıplarında takılı kalır, sorgulayamaz ve hayat bütünlenmiş bir acıdan ibarettir diyen melankolinin kollarına teslim eder kendini. Nefret etmek veya yok saymakla işe başlanır, yeni arayışlardan ve hayatı eskiye göre daha iyi imar etmekten kolaydır zira bunu istemek. Sefilliğimizin suçunu hayata ve düşman bellediklerimize atmak daha zahmetsiz gelir çünkü. Mezarlıkların en sağlam zeminlere kurulu olduğu bu topraklarda; geçmiş ve gelecek aynası kırılmamış hiç kimse yok aramızda.
***
Dün Osmanlı’nın çöküşü ile Balkanlardan mezalimle kovulan bir milyondan fazla Türkün dramı, maceraperest birkaç kişinin oyuncağı olmuş bir devlet olarak birinci dünya savaşına girişimiz sadece doğu cephesinde asker sivil sekiz yüz bine yakın Anadolu insanının yok edilişi. Devamın da 1915 Ermeni sürgünü, Gönen-Manyas hattındaki Çerkes köylerinin Aralık 1922-Mayıs 1923 tarihinde sürgünü, 1923-24 de ağırlıklı 1930 da daha az olmak üzere bir milyondan çok Rum’un nüfus mübadelesi ile Anadolu’dan zorunlu göçe tabi tutulması, 1943 varlık vergisi kanunu ile borçlu çıkartılan gayri Müslimlerin Erzurum Aşkale’ye sürgünü ve mal varlıklarının ona buna peşkeş çekilmesi, 6-7 Eylül 1955 Taksim olayları ve yine gayri Müslimlerin yağmalanması, 1925 Şeyh Sait’in İslami ayaklanma denemesi, 1937 Dersim (Tunceli) Kürt-Alevi aşiretleri ayaklanması ve sonucunda kısmi nüfusun batı illerinde zorunlu iskana tabi tutulması. 1970-1980 arasında genel anarşi durumu ve beş binden çok gencin öldürülmesi, 1980 askeri darbesi ve umum halktan altı yüz elli bin insanın tutuklanıp cezaevine konması ve binlercesinin işkence mağduru yapılması, son yirmi yılda güneydoğu olayları nedeni ile kaybettiğimiz otuz bin insan, kayıp listesinde kendine mezar yeri arayan on bin vatandaşımız. Bilinenler bilinmeyenler, yazılanlar, yazılamayanlar..!
Büyük dedemiz ki Çerkesya’dan geldiği 1306 hicri yılı nüfusta doğum tarihi olarak geçmişti. Sarıkamış muharebelerine katılmış, 9 yıl süren askerlik görevinden madalya alarak dönmüş bir kimseydi.
Uzun kış gecelerinde haç’eş’te arkadaşlarına anlattığı, dondurucu soğuk ve açlıkla imtihan oldukları, ateşe dönen dünyanın Sarıkamış savaş anıları, bölük pörçük de olsa bizlere kadar ulaştı. Onun hatıratındaki Sarıkamış’ın, çoğu çıplak azı ağaçlık coğrafyası, harabe evleri yine aynen durmakta. İnsanları ayazdan hala yanmakta, taşan sel suları yirmi birinci yüzyılda olsak da hala halkın bütün varidatını sürükleyip götürmeye devam etmekte. Geçen gece tv haberlerinde izledik Sarıkamış ve havalisindeki sel felaketini.
Tarih Temmuz iki bin on olmuş fakat Aralık 1914 ile arasında hemen hiçbir fark yok. Aradan geçen doksan altı yıla rağmen insanlar da, bitki örtüsü de olduğu gibi kala kalmış. Zamana bu kadar mı net meydan okunur? Öyleyse feleğin işimize karışmasına niye hacet olsun ki, bizzat kendimiz bir adım olsun hayatlarımızı iyileştirmemekte gayet mertçe direniyoruz.
Hemen her gün televizyonlarda ölen gençlerin haberlerini izliyoruz, şehit cenazeleri, acı, öfke,,,
Her gün bıkmadan usanmadan okuyoruz gazetelerde, sevdiğini öldüren bedbahtların haberlerini. Gençlerimiz; ya sevdiği için ölüyor, ya nefret ettiği için ölüyor; ya sevdiğini öldürüyor, ya sevdiği için öldürülüyor. Kutsal mış, kadim miş, hikâye bana kalırsa. Ölüm kusan bir coğrafya şu Ortadoğu dedikleri yer. Kadim olan tek şey bu coğrafyada akan kanın hiç durmaması, kutsal olan tek eylem ise öldürmek, yok etmek. Dün Maraş, Çorum, Sivas olayları, bugün İnegöl, Dörtyol olayları… ve bundan sonra kim bilir sırada neler var!? Duyarsız öldürme yeteneğini geliştirenler ise, halkın nazari itibarında belli bir kutsallık sahibi olabiliyorlar. Polatlar, İskenderler, Deli Yürekler vs.. kültür ve onun getirisi olan toplumsal ahlak değerlerinden yoksunluğun cezası olarak toplum kendi evlatlarını yiyor.
Sürekli bir düşman bulmuşuz kendimize, kendi hayat ağacımızı kemirip küflendiren kurtçuklara benzemişiz giderek. En esaslı kutsallara bürünerek yapmışız cana kast etmeyi. Her şey ezbere öğretilen sağlıksız bir ideolojik zihin yapısında canlandırdığımız vatan millet efsanesinde cereyan ediyor. Burada gerçeğe yer yok, sadece suçlu arama psikozu hayata bağlıyor insanları. Sekiz senedir İstanbul’da yaşamaktayım ve yollarda tükenen ömrümde lüks bir Mercedes veya BMW nin arkasında bayrak asılı olduğunu, ya sev ya terk et yazdığını görmedim. Ne oluyorsa vatan millet kutsalına büründürülmüş, öyle öğretilmiş, nedense hayatta kendini teskin edecek başka bir ideal bulamayan fakir kesimin içinde cereyan ediyor bütün bunların çoğu.
Patronuna gidip de, günü geçen maaşının neden hesabına yatırılmadığının hesabını soramayan delifişek gençliğim, akşam kahvede ayakkabı boyacısı doğulu çocuğa sövmeyi delikanlılık farz edebiliyor.
Gencecik çocukların neden öldüğünün hesabını soramayan aciz büyükler, kendince bir rahatlama refleksi yaratan vatan millet kutsalına sarılıp, gerekirse bende giderim ölmeye diyebiliyor.
Medeniyeti, modernliği ile övünen İzmir de, gençlik kaldırım taşlarını sökerek parti konvoylarını taşa tutabiliyor. Filistin barikatı misali her önemli yola, moloz bir barikat kurulmuş ülkede, herkes birbirini taşlıyor, ülkece taş devrine dönmüşüz sanki belki de taş devrinden hiç çıkamadık. Bizim modernliğimizin zaman aralığı yontma taş devri sularına ancak denk gelmekte. İlerde cilalısı var bunun, sonra maden kültürü hızla kuşatacak bizleri malum delikli demir…
Sadece bizde olsa bunlar, hata bizde deriz susup otururuz yerimize.
Savaş pilotu Hafız Esat Suriye’nin Sünni köylerini bombalarken; al sana nüfus planlaması diyebilmiş bir orta doğu lideridir. Saddam Hüseyin keza ondan daha fazla kan dökücüydü. Lübnan dersen kimin kiminle, ne için savaşıp, öldürdüğü pek belli olmayan bir ülke, derken alt tarafında İsrail zaten tam bir savaş makinesi.
Anti semitizmin, ikinci dünya savaşındaki Yahudi soykırımının ardına sığınarak, bölgeyi kan gölüne çevirmiş bir savaş devleti. Ermeni soykırımını 24 ülke tarafından tanınmasını sağlayan Ermenilerin Azerbaycan da yaptıkları, soykırımdan hiçte uzak değil! Ya Rusya’nın Çeçenistan’da uyguladığı vahşet!?
Bölge, dünya silahlanma yarışında en büyük silah alımı yapan devletlerle dolu.
Savaşa gençler karar verip, yaşlılar er meydanına çıksaydı eğer, dünyada hiç savaş çıkmazdı diyen doğruyu söylemiş. Ama tam tersi makbul kabul edilmiş. Ve ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar sözü Ortadoğu coğrafyası için değişmez kaide olarak kabul edilmiş.
***
Avrupa’nın Avrupalı imajına sahip olmasının tek nedeni, hayatın kontrol altına alınabilmiş olmasıyla mümkün kılınmıştır. Orda nedensiz ölümler kabul edilmemiş, hesapsız can verme ve can alma durumları ise zaten yok edilmiştir. Tarihin en büyük canisi olan Avrupa, kendine yeni bir yapılanma yolu çizerek, en azından kendi halkları için eski durumlara göre yeni, gelişmiş ve güvenli bir hayat teorisi tasarlayıp bunu hayatın her alanına aktif olarak yerleştirebilmiştir. Bunu başlangıç hamlesi ise özgür düşünce sayesindedir.
Biz ise insanlarımıza sadece belli bir kalıplarda düşüne bilme özgürlüğünü yeterli görmüşüz, bunu dışına çıkanları ise zaten türlü manipülasyonlarla alt ederek, toplum dışına itmişiz. Düşünce iklimini sürekli soğuk ideolojik rüzgârlarla dondurmuşuz. Düşüncenin yaratıcısı edebiyatçıyı, sanatçıyı, gazeteciyi bin türlü suçlamayla devlet güvenlik mahkemelerinde süründürmüş, hapislerde çürütmüşüz. Oysa düşünce eğitim sistemi aracılığı ile sistematik bir şekilde kalıplaştırıldığında süratle yozlaşmaya mahkûm olmakta.
Şimdi düşünmesine izin verilmeyen Kuzey Kore’nin aç insanları da kendini dünyanın en güzel ülkesinde yaşadığını zannetmektedir. Fakat gerçek ne kadar da acı. Doksanlarda özel televizyonların yayına başlamasından öncede bizim memleket de aynı şekildeydi. Dünyanın en güçlü devleti biz idik, yolsuzluk, hırsızlık, cinayet haberleri hiç olmazdı. Tıpkı 1989 Bulgaristan göçmeni asker arkadaşımın dediği gibi, devrimden önce her şey güllük gülistanlıktı.
Çerkes insanı da uzun yıllar bilgiden ve tabiî ki anavatanından habersiz bırakıldı. Kafkasya da her şey yerli yerindeydi, bir tek fazlalık vardı o da Ruslar. Savaşa tutuşan Oset-İnguşlardan, Çerkes-Karaçay gerginliklerinden, Çeçen-Avar sürtüşmesinden, Dağıstan halklarının kendi içlerindeki problemlerden kimsenin haberi yoktu, hala da gerçek anlamda bu sorunları nedenleri ve yönelişleri ile ilerde alacakları mahiyetleri bakımından irdelemekten yoksun gözüküyoruz. Oysa Kafkasya, Rusya’nın bir an buhar olup kaybolmasını fırsat bilecek ve birbirinin boğazına sarılacak halklar ile dolu.
Bütün bu hesaba gelmeyen işlerde olduğu gibi hayat sorunun cevabı da yaşam ile verilmekte. Yaşama sarılmak her derde deva. Bugün milletçe içinde bulunduğumuz olumsuz durumların çözümü sadece ve sadece yaşama sarılmakla mümkün. Hayat hakkı yerine, ölümü sunan tekliflere kapalıyız. Erken ölmek kimseye bir fayda getirmiyor çünkü.
Çerkes gençleri ve en azından fikren genç kalabilmiş dinamik insanları, Çerkeslere hayat hakkı talep ediyor.
Bunun ana teması elbette anavatan Çerkesya da buluşmaktır. Aksi takdirde zaten Çerkes yaşantısının sağlıklı olarak sorunsuz devam ettirebilmek mümkün değil.
İşin soyut akışını, tarihsel geri planını, haksızlıkları, kayıpları ile geleneksel tutumları ne kadar doğru tarif edersek edelim, yine de işin somut yanları önümüze çıktığında apışıp kalıyoruz. Çünkü hiç düşünmemişiz! Coğrafyamız hakkında teknik bilgi depoları kuramamışız, iş yapabilme yeteneğine kavuşamamışız.
Türkiye de olduğu gibi, bürokrasi ile siyaset arasındaki mesafenin kapalı olması, resmi ideoloji taşıyıcıları vasıtasıyla bürokrasinin sürekli siyasete müdahalesi sonucu, sivil toplum diye bir olgu gelişememiş.
Halk yığınları, doğru veya yanlış olsun devlet mekanizması tarafından kendileri için seçilen yolda mecbur yürümek zorunda kalmış. Gitgide bu zorunluluklar hemen her yerde olabileceği gibi itaat kültürünü yaratmış. İnandığı gibi yaşayamayanların, yaşadığı gibi inanmaya başladığı bir ülke olmuşuz. Yorulmuşuz.
En beylik sorunlarımızın hal edilmesi konusunda bile bir çözüm tasarısı üzerinde açık fikirli olarak istişare edememişiz. Ya Türkiye’nin iç politikasının eğimine kapılıp baş aşağı süzülmüşüz, ya bölgesel durumların seyrine göre etiket tavırlar sergilemekten başka bir şey söylememişiz.
Olduğumuz gibi yaşamamamız gerektiği uzun zamandır bir biçimde gençliğimize fikren enjekte edilmekte. Bunun gerekçesi gönüllü asimile olma halidir. Çünkü asimilasyon çoğu kez doğal süreçlerin zaman içinde vuku buldurttuğu bir olay olmaktan farklı olarak, bir neslin artık Çerkes olarak yaşamak istememesi ile tarihi akışın bir kesitinde cereyan eden bir olaydır. Zincir bir defa kırıldığında ise artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bugün itibari ile 60-65’li yaşlarda olan ebeveynlerimizin ezici çoğunluğu bu asimilasyon girdabının mesulüdür. 70’lerde evlenip çoluk çocuğa karışan bu nesil, çocuklarına Çerkesliği öğretmekten imtina etti. Asimile olmaya rıza gösterdi. Asimilasyon rıza göstermeden olmaz.
Adına ne denirse densin, içinde Çerkeslerin olduğu sivil toplum kuruluşları da, Çerkes benliği için bir kolektif havuz vazifesi olarak görünmekten önemle kaçınarak ve belki otoriteden ürkerek, Çerkesleri eklemlemeli kimlik tanımlarıyla asimile etme vazifesini dolaylı yollardan üstlendi. Ülkedeki resmi zihinsel mevcudun küçük kopyası haline geldiler. Bu tutumda asıl sancı, kendini gelinen Çerkesya ülkesinin bakiyesi değil, Çerkesya’yı kendimizin diasporası olarak görme isteğimizdir. Bugüne kadar Kafkasya ile sağlıklı iletişim yolları açamayışımızın, her iki tarafa da pek çok değer katacak ekonomik-kültürel işbirliği zeminini bulamayışımızın nedeni ana nedeni budur.
Bu açmazı Türkler de, orta Asya Türki cumhuriyetlerinde yaşadılar. Gittikleri yerlerde asıl Türkler ve önemli Türkler olarak görülmek isteyenler, kayda değer bir başarı sağlayamadı, Türki cumhuriyetler BDT’nin dolayısıyla siyasi-ekonomik bağlamda RF’nin kucağına itildi.
Geçen yaz bir Abhaz düğününden gelirken, minibüsümüzün önünde oturan 60’lı yaşlarındaki Abhaz yaşlısını söylemi durumu aynen bu şekilde özetlemektedir. Yanında oturan daha genç Abhaz yaşlısına Abhazya’ya gitsek mi? Diye sorduğunda, yaşlının cevabı, ‘’boş ver asıl olan biziz, onlar bize gelsinler’’ olmuştu. Bu dramatik tutumlar Çerkesler ve Abhazlar için aynıdır. Çünkü, zemberekleri aynı eller tarafından kurulmuştur.
Meşbaşe İshak’ın ölümsüz romanındaki gibi bitmeyen umut nesilleriyiz. Her yeni nesilde yeni bir umut filizlenir. Hak edilmiş hayatlarda yaşamak için gençlerimiz Çerkesya’yı istiyor. Hak edilmiş mutluluklarda kimse tutmayacak onları. Çerkesya için önce sağlam bir nesil yetiştirmek lazım. Karizmatik liderler herhangi bir toplumsal hareketin başını çekenler olarak gözüküp sivrilebilirler ancak asıl itici güç o fikrin yetiştirdiği nesiller ve o nesillerin ruhudur.
Anlaşıldığı kadarıyla Kafkasya Çerkesleri bizden daha reaksiyoner ve daha tutarlı.
Aramızda ki organik bağların gelişimini ve içeriğini ise ne karşılıklı düşünce alışverişleri nede tarihin karanlık odasından bizi çağıran kaybedilmiş geçmişin hayaleti tam olarak belirleyecek. Gelecek için ortak bağlar yaratmak isteyen neslim, bunu elbette Çerkesya ve Çerkesler için hayat alanı açmada en belirgin kural olan ekonomik faaliyetler düzeyinde gerçekleştirecek. Coğrafyasında ekonomik ve ticari faaliyetler gerçekleştirmeyen halklar modernitenin icadı olan geleneksellik kabında daraltılmaya daha iyi tanımlama ile otantik halklar sınıfında kalmaya, anılmaya, müzeleşmeye mahkûmdur.
Gençlerin hedefi iyi yaşamaktır. Gençliğimizi hedef tahtasına yerleştirenlerin amacı ise onları ya fanatikleştirmek, erken girilen kavgalarda tüketmek, ya da diaspora söz konusu olduğunda eko-politikanın söz konusu olmadığı, soyut kültür hamallığında asimile ederek yok etmektir. İkisinin de ortak kaygısı, gençlerimizi ideolojik kalıplarla tasnif etmek, hareket kabiliyetlerini kısıtlamak, fikri anlamda kısırlaştırmak ve önce kendilerine bağımlı kılmak daha sonra ise değersizleştirmektir. Çerkesya yurtseverleri olarak bu çemberi kırmak zorundayız.
Millet olarak galiba en büyük ve affedilmez hatamız ticari faaliyetlere yeterince kıymet vermemiş olmamızdır. Tek başına herhangi bir siyaset gösterisi toplumu diri tutmada işe yaramaz, resmi ya da gayri resmi örgütlenmeler de ilgili insanlardan veya alakadar kılınmış toplumun küçük bir kesiminden başkasını kapsamayabilir. Geleneksel tutumlar veya tarihi geri plan, aradan geçen yüz yıllık zaman sonra artık toplumun büyük kesimi için bir geri besleme unsuru teşkil etmeyebilir. Oysa ticari ve ekonomik faaliyetler, hem bir kültür taşıyıcısı, hem siyaset aktarıcısı hem de, toplumsal katmanlaşma açısından, yüzü geleceğe dönük planlamalarla sonuç alınmak istenen genç nesillere bir hayat alanı yaratmada en etkili faktördür.
Kitleselleşmenin anahtarı değilse de kapısıdır. O kapı gençler için açılmalıdır. Tüm Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Çerkes kökenli ekonomik anlamda etkin figürleri, Çerkesya fikriyatı bir araya getirmelidir.
Küreselleşme çağındaki dünyada, tamamen kalkan veya oldukça gevşetilen idari siyasi sınırlar, ekonomik pazarlar, serbest ticaret bölgeleri bizim gibi devletsiz-temsil edilmeyen halkların önünde yeni bir hayat görüşü sunuyor. Her istediğimizle istediğimiz gibi ilişki kurma fırsatını beraberinde getiriyor.
Haklarında çokça bahsedilen Yahudi cemaati iki bin yıl vatansız kalsalar bile ataları Fenikelilerden beridir edindikleri ticari beceriler sayesinde hayatta kalmayı başardılar. Balkan kökenli Türkiye vatandaşları, anavatanları eski Yugoslavya ile Rusya’nın ideolojik yakınlığından faydalanarak kurdukları ticari bağlantı noktaları sayesinde, bugün RF’nin Ortadoğu silah pazarını ve yan ürün olarak RF menşeli daha birçok ticari faaliyeti yönetmektedirler. Biz ise neredeyse aracısız olarak sadece Kafkasya da ki soydaşlarımız ile birlikte hareket ederek, RF’nin ticari odakları ile kontak kurma imkanımız varken bunu değerlendirememiş, bir yığın gereksiz ütopik-ideolojik safsatalarla bir birimize yabancılaşmış, burnumuzun dibindeki fırsatları kaçırmışız. Hiçte üzerimize vazife olmadığı halde Kafkasya da ki değişik etnik-siyasi çekişmeleri Kafkasya ya bakışımızın odağına yerleştirmişiz. Şimdi eski çamlar bardak oldu misali, eski düşmanlar bir bir barıştı da bizim elimize ne geçti? Kocaman bir hiç… el alem üçüncü ülkelerdeki bağlantı noktalarını kullanarak milyar dolarlar kazanırken, biz hala kıytırık bir derneğin çay parası problemini halledememişiz.
Hayat ciddiyet ister, ciddiyetin varlığından çok, yokluğu problem teşkil eder. Ulusal meselelerde göstermelik tavırlardan ziyade artık ciddi olarak düşünmek niyetinde isek, gençliğimize bu coğrafyada hareket alanı açmak zorundayız. Bunun belirleyici yolu da ekonomik faaliyetlerdir.
