Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çetao İnal
Diasporaya 8. Mektup: Tüy Dikmek
25 Temmuz 2011 Pazartesi Saat 00:10

Yeryüzündeki insanların neredeyse yüzde doksanı için dinlenme günü Pazar günüdür. Geneli diğer sabahlara göre geç uyanır, kahvaltıdan sonra evin içinde aylak aylak dolaşır, öğleye kadar evin hanımı ile birkaç defa çarpışıp ta ki hanım “Yahu ayak altında dolaşmasana!” diye fırça atıncaya kadar evin içinde döner durur.

Hanımın bu paylama anı erkeğin beklediği andır ve yavaşça konuşur

- Anladım beni görmekten usandın. Madem böyle ben dışarıya çıkıyorum.

Bu İspanya’da, Fransa’da, Rusya’da ve de Amerika’da da değişmez bir kaidedir. Pazar günleri evin hanımı ev temizliği, ıvır zıvır işleri yaparken dinlenir. Evin erkeği kahvehanede, maçta ya da arkadaşları ile kafayı çekerek dinlenir. Gerçi bu genel kaideye uymayan aykırı tipler de olmuyor değil.

Sanırım bu aykırı tiplerden biri de benim. Çünkü Pazar günleri benim için; bırakın dinlenmeyi en yoğun biçimde çalıştığım günlerdir. O gün haftalık yazılarımı yazar daha sonra şirketler, fabrikalar ile ilgili raporları gözden geçirir, ilerisi için plan, projelerle akşama kadar cebelleşirim.

İşte her zamanki gibi bu Pazar sabahı da saat altıda uyanıp 3333 metrekare büyüklüğündeki ana evden çıkıp bir hektarlık bahçenin bir köşesindeki genellikle misafirlerin kullanması için yapılan 1555 metrekarelik küçük villama geçtim.

Pazar günü yalnızca bana hizmet edecek aşçı kadınla hizmetçi kız gelmiş bekliyordu. Sabah aç karına ikinci sigarayı yakarken hizmetçinin getirdiği çayı alıp üstü açık yüzme havuzuna doğru yürüdüm. Diğer günler ana evdeki kapalı havuza atlayıp çıkıyordum ama Pazar günleri kırk metre uzunluğundaki bu havuzu tercih ediyordum. Soğuk suyu sevmediğim için geceden güvenlik elemanları havuzun suyunu ısıtıyorlardı.

Yüzme yarışlarında tenekeden madalyalar almış biri olarak yüzmeyi iyi bilirdim ama insan seksene merdiven dayayınca eski enerjisi kalmıyor. Yine de her Pazar yaptığım gibi 40 X 2 X 10 800 metre yüzecektim. Suya atlamadan önce ana eve doğru bakıp pencereden bakan biri var mı diye bakındım fakat bir şey göremeyince kendimi suya bıraktım.

Bir süre önce benim çocuklardan biri erken kalkıp pencereden benim yüzme stilimi görünce bütün evdekileri uyandırıp kahvaltı boyunca gülmüşlerdi. Ama benimle dalga geçmek için akşama kadar beklemeleri gerekmişti. Zira Pazar günleri hem küçük villa hem de bu havuz yalnızca bana aitti. Pazar günlerine mahsus bir emir vardı. Bu bölgeye yüz metre dahi yaklaşmak yasaktı. Pazar günü akşama kadar aşçı ve hizmetçi kızdan başkasını değil görmek sesini dahi duymak istemiyordum. Hatta etrafımda sinek böcek dolaşmasın diye özel elektronik aygıtlar çalıştırılıyordu. Herkes için emir kesindi. Üçüncü dünya savaşı çıksa dahi akşama kadar bekleyecek öyle haber vereceklerdi.

800 metreyi 40 dakika gibi kısa bir sürede yüzüp kahvaltı  masasına oturunca yine masanın üzerinde on kişiye yetecek abur cuburla doldurulduğunu gördüm. Şimdi aşçı kadını  çağırsam her zaman ki gibi “Efendim hanımın emri” diye boynunu büküp duracaktı. Hem akşama da hanım için söylediklerimi de bir bir kendisine anlatacaktı. Domatesli, hıyarlı, kavunlu, karpuzlu bir manzara karşısında ben her zaman ki gibi üç tabağı önüme çektim. Köyde yapılmış tereyağı, tuzlu Kabardey peyniri ve Şapsığ’dan getirilmiş acı bal. Her ne kadar doktorumun biri tuzlu diğeri tatlı şeylerden uzak dur diyorsa da bildiğinden söylemiyor. Hem bu Şapsığ balının her derde deva ve gençlik iksiri olduğunu da unutmuş gibi.

Kahvaltıdan kalkıp çalışma masasına geçerken saat sekizi gösteriyordu. Demek ki saat bire kadar yani beş saat genel konularla ilgili, öğle yemeğinden sonra da akşama kadar ticari konularla uğraşacaktım. Masamın üzerinde akşamdan bırakılmış iki kabarık dosya duruyordu. İkinci sekreterim her Pazar günü için iki dosya hazırlar üçüncü sekreterim ile bir gün önce akşamdan yollardı. Dosyanın biri ticari diğeri ise genel, ulusal veya uluslararası  yazı haber vs. özetleri ile benim tuttuğum notlardan oluşuyordu.

Dünyadaki değişimlerle birlikte medya dünyası da değişiyor ama ne yazık ki olumsuz yönde. Amerika ve Avrupa’da yazılanlara çizilenlere bakınca bunların çoğunun ısmarlama ve bir senaryonun ön hazırlıkları  olduğunu görebiliyorsunuz. Yanı başımızdaki Türkiye’ye baktığımızda daha da rezil bir ortam var. Öyle ki bazı yazar-çizerler utanıp sıkılmadan bir grubun, partinin daha çoğu da iktidarın kiralık kalemleri gibi ulu orta patronlarının direktifleri doğrultusunda yazıp çiziyorlar. Peki, bizim diyarlarda durum nasıl diye meraklısı varsa cevabı çok basit. Bizim yazara, çizere, yorumcuya ihtiyacımız yok ki. Yukarıdakiler ne söylerse haber odur.

İşte bu hal ve ahval içinde dünya özetlerini bir tarafa atıp notlarıma bakınca haftalardır her Pazar notlarımın en üstünde karşıma çıkan ve her seferinde en alta koyduğum Cherkessia.net’in mektubu yine birinci sırada karşıma çıkınca ikinci sekreterimin bunu özellikle ayarladığını anladım. Anlaşılan Cherkessia.net’ten kurtuluş yoktu ve her Pazar bu mektup önüme çıkacaktı. Hele ikinci sekreterimi bir şekilde ikna ettiklerine göre çaresizdim.

Cherkessia.net’in yazısı kısa ama aynı zamanda hem edebi hem de diplomatik bir yazı idi.

Sayın ………………….

Cherkessia.net’teki yedinci mektubunuzun 07.05.2011 tarihinde yayınlandığını hatırlatmamıza yüksek müsaadenizle vs.          

Cherkessia.net Yönetimi

Görünen o ki sitenin kadrosuna diplomatlarda katılmış. Her ne ise ben Cherkessia.netçilerin bu mektupla ne demek istediklerini anlamıştım. Demek istedikleri mealen Şuydu;

- Ey mübarek sen sitemize altı ayda on iki mektup yazacak, izleyicilerimizin okuyucularımızın sayısını elli bine çıkaracağını, bunu yapmaz ya da yapamazsan bir milyon dolar vereceğine dair söz vermiştin. Oysa yarı yolda frene bastın. Yaşın geldi seksene inmez elliye. Senet yok sepet yok bir tek sözün var. Şu ölümlü dünyada neyin ne zaman olacağı bellimi olur. Ya şu mektupları yaz ya da bir milyon doları henüz sağken tarafımıza yolla.

İşte mektubun özeti buydu. Hakları vardı on iki mektup yazacaktım. Ama benimde savunacak bir şeylerim vardı. Ben on iki mektup yazıp Cherkessia.net’i tıklayanların sayısını elli bine çıkaracaktım. Ve nitekim daha üçüncü mektupta bu sayı altmış bini geçti yani ben sözümü tutmuş oldum. Peki, şimdi bu girdaptan nasıl kurtulacaktım. Maazallah davalık olup hem güdümlü hem de özel yetkili bir mahkemeye düşersek gelde ayıkla bulgurun taşını. Bu işi avukatlarıma havale etsem çok çalıştıklarını göstermek için özellikle işi yıllarca uzatacaklardı. Peki çare? Çare sekizinci mektubu yazmaktı. Bu arada bir milyon dolar için beni gözden çıkaran Cherkessia.netçilerin bilmediği bir şey vardı. Daha geçen hafta özel doktorum bir yıl daha yaşayacağıma garanti vermiş, bu zıkkım sigarayı bırakırsam garanti süresini iki yıla çıkaracağını söylemişti. Hoş doktorum bir yıl garanti verdi ama yukarıdaki ne düşünüyor işte onu bilmiyorum.

Hem Çerkes'leri hem de Çerkesya'yı kurtarma iddiasında olan Cherkessia.net için sekizinci mektubu yazmak kararı ile notlarıma baktım. Epeyi not vardı.

Not 1: Son yıllarda artan bir dozda Çerkeslerin sürgün edildiği ve soykırıma uğradığı seslendirilmeye başlandı. Amaç bu gerçeğin dünya kamuoyu tarafından bilinmesi, kabul edilmesi bununla birlikte bu insanlık suçunu işleyen Çarlığın devamı olan RF’ninde bu gerçeği kabul etmesiydi. Bu istemler haklı bir istemdi ve yaşadığımız çağda bu tür örnekler vardı.

Birçok devlet soykırımı yaptığını kabul edip soykırıma uğrayan halklardan özür dileyip geçmişin acılarını telafi yönünde elinden geleni yapıyor. Bu kabul ve özür elbette ki kendiliğinden oluşmuyor. Öncelikle soykırıma uğrayan halktan geriye kalanlar hakkını arıyor ve nihayetinde hedefine varıyor. Bunun kolay bir şey olmadığının canlı bir örneği de Türkiye değil mi? Hatırı sayılır kırk devletin parlamentosu ‘sen bu haltı işledin’ diyor ama Türkiye ‘hayır da hayır’ diye direniyor. Bırakın soykırımı kabul etmesini bir özür dilese Ermeniler belki de bununla yetinip geçmişe bir sünger çekip iki komşu devlet dost olacaklar.

Çerkeslerin dünyasına dönersek sürgün ve soykırımın üzerinden bir buçuk asır geçmesine rağmen Yeltsin’in yapılanlardan üzüntü duyduğunu belirtmesinden başka Çerkesleri tatmin edecek ne bir kabul nede bir özür var. Hoş bu konu bir özürle geçiştirilecek bir şey değil ya henüz bu konuda bir niyette yok.

Peki, birilerinin niyeti yoksa belki akıllarına gelir diye yine bir asır beklemek mi gerekiyor yoksa akıl tutulmasına tutulanların kulağına kar suyu kaçırmak mı gerekiyor.

Öte yandan on yıllardır Çerkeslerin bu konuda ciddiye, dikkate alınacak bir tonda bir talepte bulunmaması da ilginç değil mi? Son bir iki yılı bırakırsak cumhuriyetlerimizin birkaç defa öksürmesinden başka bir ses duyan oldu mu? Anavatandaki yönetimlerin konumu ve gücü belli. Peki hep övünçle söylediğimiz beş, altı bazen yedi milyonluk diasporadan bir ses var mı? Buda ilginç değil mi? Daha da ilginci; yüz elli yıl sırt üstü yatıp uyuyacaksın, anavatanı da diasporayı da tüm Çerkesleri temsil eden bir kurum oluşturmadan uykuya devam edeceksin, sonra birilerinin seni uyandırıp, yaptıklarından dolayı senden özür dilemesini, yapılan haksızlıkların telafisini bekleyeceksin. İşte dünyada bunun örneği yok. Öyleyse ne yapmalı. Yapılacak bellidir. Önce uyanacaksın kurumunu oluşturacaksın güçleneceksin. Hakkını isteyeceksin ve de alacaksın. Kolay mı? Değil ama imkansızda değil. Haklılığını anlatacaksın, kanıtlayacaksın, dünyaya inandıracaksın. Haklı olduğuna inanan devletlerin desteği ve senin gücün birleşince hedefine şöyle veya böyle varacaksın.

Not 2: Geçenlerde devletin biri Çerkeslere yapılanların sürgün ve soykırım olduğunu parlamentosunda onayladı. Çerkeslerin de istediği böyle dünya devletlerinin desteği ve parlamento kararları değil mi? EVET Kİ EVET. Öyleyse böyle bir durumda ne yapmalı? Varan bir deyip başka başka devletlerden de bu tip kararların alınması için çalışmak değil mi? EVET TE EVET.

Bu kararı alan devletin ak veya kara, küçük veya büyük, niyetinin iyi veya kötü olması ayrı bir konu, parlamentosunda aldığı karar ayrı bir konudur. Senin için öncelikli olan alınmış parlamento kararıdır. Burada yapılabilecek iki şey vardır. Birincisi istersen bu kararı alan devlete teşekkür edersin. İkincisi zamanı, konumu veya konjonktür gereği teşekkürü uygun görmüyorsan susar gelişmeleri beklersin. Değilse o kararı hangi niyetle niçin aldığını on beş yaşındaki çocukların bile bildiği nedenleri sıralayıp o devlete fırça atmak çok matah bir şey değil.

Not 2’ye Not: Böyle diplomatik konular diplomalı cahillere bırakılamayacak kadar önemli ve bu tip konular uzmanlara bırakılmalı.

Not 3: Çerkes’lerin dünyasında birkaç ay sürüp giden herkesin herkesi payladığı, taşladığı bir tartışma sükun bulmuş, taşlar yerli yerine oturmuş gibiyken bir derneğimiz güzel bir şey yapıyorum diyerek …….. üzerine de tüy dikti. (Daha yumuşak bir deyim bulamadım. İnşallah sekreterim bir çare bulur)

Şimdi aklı başında her Çerkes bu dernek yönetimine şunu sormaz mı?

-Derneğin Kafkas olan ismini değiştirip Çerkes yaptın amenna. İyide bütün Kafkasya’da yaşayanları da bir bir isim isim Çerke’lere yamadın. Gerçi Karaçay ve Balkarları ve de Kafkasya’da yaşayan Çingeneleri (moda deyimle Romanları) unuttun ya bu isim değişikliği neye yaradı.

İllaki bir şey yazmanız gerekiyor idiyse kendini Çerkes kabul eden herkes Çerkes’tir diyebilirdiniz değil mi?

Not 3’e Not: Görünen o ki bu salata daha çok zeytin yağı götürecek. Böyle saçmalıkları gençlere zorla dikte ettirenlerin ağızlarına da daha çok acı biber sürülecek.

Not 4: Cherkessia.net gibi vatan aşkıyla yanıp tutuşan ve sayıları kırkı  bulan Çerkes siteleri ve grupları var. Çerkeslerde adette olmayan ama ilginçtir bu site ve grupların çoğunun ortak bir noktada birleştiği bir durum var. Bu grupların bir ikisi dışında hepsinin söylemleri geçmiş veya şimdiki zamanla ilgili. Bunlar nedense ileriye, geleceğe yönelik bir şey söylemiyor halkının önüne bir perspektif koyamıyorlar. Sanki ileriye yönelik bir şeyler söylerde zamanla söyledikleri, yazdıkları önlerine konur ve hesabı sorulur korkusu var. Oysa Çerkesler korkar mı? ASLA

Her sitenin, grubun kendine göre bir dünya görüşü olabilir. Olaylara yaklaşımı ve tespitleri daha açıkçası amaçları  farklı olabilir. Ama konu Çerkes dünyası olunca her grubun geleceğe yönelik bir hedefinin olması gerekmez mi? Bir grup tarih ile bir grup dil ile bir diğer grup düğün dernek ile uğraşabilir. Bir başkası amaç olarak günümüzdeki değişimleri, gelişimleri tespit ederek halkın bilgisine sunmayı benimser. Bunların hepsi emek isteyen ve saygı duyulması gereken uğraşlar. Ama tüm bu uğraşların heba olmaması için geleceğe yönelik kanalize edilmesi gerekmez mi? Bilgi ve birikimler geleceği kurgulamak içinse bir anlamı vardır. Geleceğe yönelik olmayan uğraşların Çerkeslere ne hayrı olabilir ki. Zaten çoğumuz geçmişteki kahramanlıklarımızı yad ederek Nart destanlarının içinde kaybolup gitmiyor muyuz?

Bu tespitler her grubun kılıç kalkan kuşanıp ileriye atılmasını gerektirmiyor. Ama birileri buna talip ise diğer grupların bilgi ve birikimleri ile destek olması gerekmiyor mu? Gerekiyor da maalesef her grup kendi çizdiği dairenin içinde kendisini hapsetmiş bir durumda.

Bilmem kaçıncı çayı getiren kız hala başımda dikili durunca yüzüne baktım. Bir şey söylemek istediğini ama korkudan konuşmadığını anlayınca sordum.

- Ne var?

- Efendim birinci sekreteriniz ana kapıya gelmiş, buraya gelmek için izninizi istiyor.

 - Yahu bu cadaloz bugünün Pazar olduğunu unuttu mu? dedim ama unutması da mümkün değildi. Pazar günleri çok önemli bir şey olmadıkça onun bile buraya gelmesi yasaktı. Cevabımı bekleyen kıza “Gelsin” deyince dahili telefona yöneldi.

Biraz sonra bahçe taşlarını inleten sesleri duyunca dönüp baktım. Kendisi uzun boylu olmasına rağmen on sekiz santim boyundaki topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesler elli metreden duyuluyordu. Hınzır cadaloz bir aylık maaşı ile iki bin metre eteklik kumaşı alabilecekken giydiği eteğin boyu her zaman ki gibi yirmi santimi geçmiyordu. Hoş onun ne eteği nede mavi gözleri beni ilgilendirmiyordu ama hanımı da bir türlü buna inandıramıyordum. Güya birinci sekreterimi ismiyle çağırdığımda YULAAA diye A ları uzatıyormuşum. Oysa benim hanımın ismi ZARAAA daha güzel. Zaten uzun zamandır kendi aramızda birinci sekreterimin ismi cadaloz olmuştu. İlginç olan kendisi de bu isme itiraz etmemiş “Size lazım olan da gerçek bir cadaloz” diyerek gülüp geçmişti. Uzunca sayılacak sarı saçlarını sağa sola savurarak karşıma dikilince pekte hoş olmayan bir tonda “Söyle bakalım cadaloz” deyince konuştu.

- Efendim rahatsız ettiğim için özür dilerim. Dünden beri ısrarları sürdüğünden belki çok önemlidir diye  geldim. Sizi ziyaret etmek isteyen iki kişi var.

- Peki kimmiş beni bu kadar aşkla sevenler?

- ABD ve İngiliz elçiliğinden iki görevli imiş. Güya Soçi’de olimpiyat ile ilgili çalışmaları görmek için gelmişler. Dönüşte sizinle tanışmak, görüşmek istiyorlarmış. Ben bu görüşmenin yarın ofisinizde olabileceğini söyledim ama bu ziyaretler gayri resmi olacakmış.

-  Peki, sen bu martavala inandın mı?

- Elbette ki hayır. Görüşmek istemiyorsanız kovalarım giderler.

- Yahu hani sen diplomattın. Nede olsa senin meslektaşların. Hem buraya kadar gelen misafirler kovulur mu? Sonra senin cadaloz yüzünü gördükten sonra yazacak çizecek zevkte kalmadığına göre bari şu beylerin dertleri neymiş bakalım.

- İzninizle gidip misafirleri getireyim.

- Getir bakalım. Bu arada aşçıya söyle öğle yemeğini hazırlasın. Ayrıca misafirler gelince ses ve görüntü düzenini çalıştırsın. Nasıl olsa onlarda aynı şeyi yapacaklar.

- Peki efendim.

Birinci sekreterim uzaklaşırken düşündüm. Amerikalı ve İngiliz. Bunların her biri bir yere gidiyorsa bela arkalarından mutlaka gelecektir. Hele bu iki devletin adamları bir araya geldiyse üçüncü dünya savaşı yaklaşmış demektir.

Giyinmek için kalkarken Cherkessia.net için yazdığım notlara gerekli eklemeleri yazamadığım için üzgün, kağıtları toplayıp düzeltmeleri yapması için ikinci sekreterime göndermeye karar verdim.


Bu yazı toplam 4715 defa okundu.





Arif Çetav

Yine realitesi çok olan bir mektup belki birileri bu satırlara bozulur ve gücenir ne olur bilemem ama Amcamında belirttiği gibi geçmişte olanı anmak ve anı yaşamak yetmeyecek ilerisi için de zahmet edip hamleler düşünmek ve uygulamak gerekiyor. Olay öyle bir yere geldi ki gerçeklerin artık gözlerden kaçmadığı bu günlerde ne gereksiz küskünlüklerin nede yılgınlığa düşmenin hiçbir espirisi olmayacak !!

07 Ağustos 2011 Pazar Saat 03:43
şherlt yusuf

buda diğerleri gibi gerçekten benim gibi gençleri umutlandıran(?) heveslendiren(?) bir yazı..

31 Temmuz 2011 Pazar Saat 19:36
Huaj Eren Öz

''Not 2: Geçenlerde devletin biri Çerkeslere yapılanların sürgün ve soykırım olduğunu parlamentosunda onayladı. Çerkeslerin de istediği böyle dünya devletlerinin desteği ve parlamento kararları değil mi? EVET Kİ EVET. Öyleyse böyle bir durumda ne yapmalı? Varan bir deyip başka başka devletlerden de bu tip kararların alınması için çalışmak değil mi? EVET TE EVET. ''

sayın Çetao bizim aklıevvel en üst kurumumuz 10 yaşında ki bir çocuğu fırçalar nitelikte kötü ve siyaset dışı yazıyı Gürcistan'a karşı kaleme alırken zamanı geldiğinde Çerkes halkının iki ellerinin yakalarında olacağını bilmeliler. Sorumsuzca alelacele gösterdikleri bu tepki gün gelince onları epeyce zorlayacak. hangi sekreteriniz ilgilenir bilmem ama daha sık yazmanız gerekli...
Kütahyadan size yurtseverlere selamlar.

29 Temmuz 2011 Cuma Saat 21:41
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net