

‘’ Biz kendi evimizde yaşamak istiyoruz, içine zoraki tıkıldığımız pop konser salonlarını andıran yerlerde değil...’’
Covhar DUDAYEV
Geçen senelerde Türkçenin bilim dili olup olmadığı veya olup olamayacağı üzerine kutsal medyamızda magazinsel bir tartışma yürütülmüş baya da vaveyla kopartılmıştı. Bu durma bazılarımız baka, bazılarımız ise şaşa kalmıştı. Oysa şaşılacak pek fazla bir şey de yoktu ortada. Normal gelişiminden ani olarak kopartılarak suni, ayrı ve keskin bir rota değişikliği ile geçmiş bağları kopartılan her lisan, her insan ve her halk gibi Türkler ve Türkçe de tarihin birikiminden, tarih nosyonundan nasipsiz, nobran ve üstü kapalı bir fetiş haline getirildi. Eski yazı denilen alfabenin bir gecede değiştirilerek ülkedeki okuryazar oranın neredeyse sıfırlanması gibi bir atraksiyondan sonra, Türkçe de laboratuar ortamında zoraki evrime tabii tutularak aslından kopartıldı. Zaten o yılarda ülkeyi yöneten elitler bütün memleketi bir laboratuar ortamı olarak telakki etmemişler miydi? Yeni yetiştirilen gurur perestişkârı cumhuriyet nesli, türetilmiş veya uydurulmuş yeni lisanın sözcükleri sayesine artık eskinin birikiminden yararlanamayacak, anlamayacak hale getirildi. Ama övünmek filli diğer bütün eksiklikleri kapatmaya, idraki daraltılmış zihinleri zımnen doldurmaya yetiyordu.
Nereye kadar böyle gidebilecek sorusunun cevabını düşünenler için sonun başlangıcı; o korkutucu, o baş belası, vursan ölmez, sövsen işlemez Rus ayısının dev ülkesinin çatır çatır çatırdayarak çöküşüyle başladı. Birde baktık ki Rusya hayatta en hakiki mürşit ilimdir gailesinde bizden arkada kalmış, gayri safi milli hâsıla dibe vurmuş, Ruslar da öyle korkulacak fazla bir şeyi olmayan, ehli sakin, etten kemikten, eften püften bizim gibi insanlarmış. Ülkemin gurur abidesi emekli cengâver tayfası da kahve köşelerinde pişpirik oynarken laf sırası kendilerine geldiğinde birbirine bakıp; la oğlum keşke şunlara daha önce bir dalsaydık, bunca sene boş yere bekledik, gençlik elden gitti şeklinde namizaç hayıflanıyorlardı. O aralık trafik yoğun, gelsin laleliye sarışın Natashalar, gitsin Elenalar… bir arkadaşım şöyle demişti, bizimkiler bunların kızlarını görselerdi hiç savaşmazlardı valla. Nasip işte bizimkilere düşe düşe katır gibi inatçı Katerina II, köpek suratlı Yermolov, delik kafa Zass ve muadilleri düşmüştü maalesef. Nerde o Prut bataklığında sıkışan kocası Deli Petro’yu kurtarmak için Baltacının otağ-ı hümayuna avdet eden Katherina I, Kanuni için Ukrayna’dan kapıp getirilen Roksanna ya da namı diğer Hürremler...!
Ama biz gençler o yıllarda bir şeyi hepsinden daha iyi anladık ki, Türkiye de bu dünyada ki en güzel ülke değilmiş. Hay aksi şeytan, dinin direği amentü gibi, milliyetin dimağı olarak ezberletilen ezeli ve ebedi düşmanımızda bir nane yokmuş yok olmasına da, ama bizde de pek işe yarar bir şeyler yokmuş, on yıllarca büyüklerimiz varmış gibi yapmış bizde inanmışız hepsi bu. Bana her şey seni hatırlatıyor şarkısını severek dinlerim, bu memlekette olup bitenler de bana bizimkilerin durumunu anlatmaya yetiyor da artıyor vesselam.
SSCB pek çoğumuza göre aniden yıkılınca sanki piyes bitmeden, perde inmeden, oyuncuların mızmızlanarak sahneyi terk etmesi gibi bir durum yaşandı ülkede. Eee nolcak şimdi? Koca düşman bir fiske vurmadan ben oynamıyorum arkadaş deyip çekildi kenara. Ama bu bizim gibi basit ahalinin görüşüydü, devletlûlarımız eskinin alışkanlıklarını devam ettirmeye kararlıydılar. Hemen ülkedeki kamu düzenin tesisi ve gevşeyen vidaların sıkılarak ahalinin rehavete kapılmaması için yeni iç düşmanlar üretilerek bunların karşısında siper kazılmaya başlandı. Öyle ya seksen sene okulda, camide, kışlada, kahvede, hatta umum helâların kapılarında bile milli güvenlik derslerinden notlar okumaya, dinlemeye alışmıştık. Moskof keferesine ölüm, komünistler Moskova’ya.. Şimdi birden bire afyonlu ilacı kesersen bu milletin hali nice olur? Hiç düşündünüz mü? Siz düşünememiş olabilirsiniz ama sizin iyiliğiniz için düşünen birileri mutlaka vardır. Yurdum onun için dünya üzerinde en az düşünen yerlerden birisidir. Düşünce üretiminin azlığı, düşünme kabiliyet ve tarzlarının sığlığı, düşünemeyen kafası kabızların kahir ekseriyete oranının çokluğu bakımdan değerlendirirsek Türkçe bir lisan-ı ilmiye olamaz, ama çok güzel muhabbet-edebiye dili olur, öyle de zaten, benim teşhisim budur. Seksen sene ahalinin dertlerine lakayt kalan elitist yönetimlerin, askeri vesayetin kusurunu, defosunu örtmek için uydurulan, aman ha yanaşık düzende durun yoksa bir gün Ruslar gelecek halinizi hatırınızı soracak diyerekten milleti korku cenderesinde bir hizada arada tutuklarını sananlar, yeni dönemde de başka türlü savaşımlar içine sokabildiler kendilerini. SSCB yıkılırken, ortalığı mafya varı oluşumlar doldururken, bizim ülkede de hızla toplumun bütün hücrelerine yayılan bir resmi derinlik söz konusuydu. Artık kimin ne kadar derinine girilmişse, bir türlü geri çıkartmak nasip olmadı. Derinlik her şeyin içine tekrar tükürmeyi pardon sızmayı becerdi ve zirvesini 28 Şubatta yakaladı. Ondan sonrası malum, beş milyonu olan banka kurdu, devletten %30 ile kredi alanlar, üç gün sonra devlete %146 faizle kendi bankası üzerinden borç verdiler. Millette sandı ki ekonomik kriz var. Hayır! Soygun vardı, yetişen malı kaptı götürdü.
Ama bizim Çerkesler bu yeni döneme adaptasyonda diğerlerine göre çok daha zorlandılar. Ana sorun iki kültürlülüğün dayattığı yapay bir kimlik kargaşasıyla baş etmekti. Türkiye de kuruluşundan itibaren geliştirilen milli edebiyat külliyatından uyarlanan bir kimlik anlayışını Çerkesler de copy paste ederek bünyelerine katmışlardı. Buna göre Türk demek asla tek bir milletin adı demek değildir, Türk demek aslında anasırın toplamı demekti. Araya gerek olursa Türk ile birlikte biraza İslam sosu filanda katılabilirdi. Ama çoğu zaman gerekli olmadığını büyüklerimizin deneyimlerinden biliyoruz. Unsurun çoğulu veya unsurların bileşimi demek olan anasır kelimesinden kasıt her halde, toplum mühendisleri eli ile yapılan yeni millet kurgusunun yekûn sonucu demekti. Ben bu mevzuatta katiyen Anadolu Türklüğünü mesul tutamam. Onların derdi herkesin Türk olması filan değil, ezici çoğunluk olarak da hiçbir zaman herkesi Türk yapmaya çalışmayacaklar. Çünkü Anadolu Türklüğünün iki etnik özelliğinden birisi dışarıdan evlenmeye duyulan müthiş istektir. Herkes Türk olursa elinin altındaki kaynaklar tükenmiş demektir. Bu edebiyat dili üzerinden bir milli kimlik devşirme işleri ile iştigal eyleyenler daha çok Balkan ve Kafkas kökenliler olmuştur. Zaten ülkenin kurucu unsurları denilenlerin genel menşei de bunlardandır. Nitekim ikisinin de kökeni yeni ülkenin sınırları dışındadır. Ulusal kimlik oluşumunda yani iki kültürlüğün ikinci ayağında ise, bilimsel gerçeklikler ışığında yol tutan, ahalinin kendine özgü özelliklerine hayat alanı açan görecelikler, birlikte var olmanın toplumsalın yararına kullanıldığı hukukun taban alındığı bir yapılaşma yatar.
Bizim ülke ahalisi olarak bu vecizeye inat geliştirdiğimiz anti bilimsel doktrin; hayatta en hakiki mürşit yeni mahalleli Hurşit dediğimiz özet kısımdır. Çünkü farklılıklara bir arada yaşama gibi bir düşünce geliştirmemize izin verilmemiştir. Yani biz 12 Eylül sonrasında büyüyen ama tam olarak dallı budaklı kallavi şekilde kök salamayan gençlik, memleket meselelerinde işi hep, Türk’ün Türk’ten başak dostu yoktur a, biz kimseye benzemeyiz, biz Türk’üz bize benzeriz e, düşüren indirgemeci mantığa işaret fişeği olarak kendi özlü sözlerimizi geliştirmişizdir. Kısas a kısas yani. Yönetim elitleri hem çok ehemmiyet verdikleri belli olan ilim ve fenni serbest bırakmayıp, kamu otoritesi alanına hapse ederek halkın kendi gerçekliğini öğrenmesine müsaade etmemişler, öte yandan da ilimsiz irfansız bırakılan halka cahil muamelesi yaparak bu ne yaman çelişki dedirtmişlerdir. Çerkes ekâbirleri, kanaat önderleri, ortak akıl tayfası da bu satırların ön gördüğünden daha fazla ileri bir mantıkta hareket etmediler, edemediler, edemeyecekler belli ki. Bizim başımıza zabitan kesilenler, ulusalcı hocaların talebesi, ilimsiz rota çizen kaptanlarının miçoları, büyülü Asena’nın yavrukurtları mertebesindedirler ancak. İki çıplak bir hamama yakışır misali, üstat-ı azamlarından aldıkları feyiz ile Pantürkizm’in dümen suyunda kıyı kıyı gezinenler, senede bir defaya denk gelecek şekilde 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgününü bahane ederek aklanıp paklanma derdine düştüler yine. Böylelikle hamamın namusunu kurtaracaklarını zannediyorlar.
Güzel Türkçe aynı zamanda deyim zenginidir. Her ihtiyaca göre farklı muhteviyatı olan ama özünde aynı çarpıcı sona ulaşan bir bileşimin kısa önsözüdür deyimler. Hamamın namusu deyimi ise bilindik bir fıkradan ileri gelir. Anlatayım. Adamın birisinin yolu İstanbul a düşer. İşlerini hal yoluna koyup biraz boş zaman bulunca hemen asker arkadaşını arar, ağa der burada şöyle eğlenebileceğimiz hem de aklanıp paklanacağımız bir hamam yok mu der? Adam adresi verir, çapkın yolcu fuhuş yapılan hamama girer. Etraf sakindir, o işlerden bir eser yoktur. Bakır hamam tasları ile bir güzel yıkanır kırklanır, sonra tellak’ a dönüp meramını çaktırmadan söyler, tellak bir hiddetlenir ki sormayın. Hemen diğer hamamcı tayfasını da çağırarak İstanbul misafirini bir güzel döverek palan pandıras dışarı atarlar. Adam kendine gelince hemen asker arkadaşını arar ve der ki; ağa bu hamamda öyle işler yokmuş, benim ağzımı burnumu düzelttiler diye sitem eder. Arkadaşı bir an düşünür ve der ki; ya kusura bakma sen her halde hamamın namusunu kurtarma gününe denk geldin der. O ne ya diye sorar dayak yiyen. Arkadaşı anlatır, ya sorma yılın 364 günü o hamamda acayip işler döner, ama yılda bir gün o iş için hamama gelenleri döverler, sen galiba hamamın namusunu kurtarma gününe denk geldin der.
Yavrukurtlarımızı da benzer bir telaş sarmış vaziyette. ‘’Çerkesya’’ karşıtlığı için yazdıkları afiş ortada. No Pasaran! İttihat terakkinin herkesi Türk yapan ulusalcılığının derin gölgesinde yetişerek, bütün Kafkasyalıları Çerkes yapma derdi ile içimize sızmış olan uzantıları, İspanyol devrimcilere özenmişler. Evrime inanmam ama mutasyon dedikleri şey bu olsa gerek. Boşa dememişler bir gün bütün dünya Türk olacak diye. Senenin 364 günü ne işler karıştır, 21 Mayıs gelip çattığında devrimci sloganlar ile sevinmeye, önemsenmeye çalış. Derneklerimizin eski devrimci ağır ağbileri sağ olsun, aynelyakin sevişmeye çabaladıklarını biliyorduk, hatta aynı hamamın havuzunda vardiyalı olarak takıldıklarını da seziyorduk ama sadece iki turda gençlere devrimci mutasyon genini aktarabileceklerini ölsem tahmin edemezdim. Hem de ta hispanik versiyonu.
Türkiye Kafkasyacılarının temel bir sorunu var o da şu; Çerkesler, Çerkeslik ve Çerkesya üzerine bilimsel, ahlaki, tarihi ve dahi sosyal hiçbir veriyi kabul etmeyip, tapusunu Osmanlının kendilerine köy senediyle verdiklerini sanarak, ulusal meseleleri senelerce bir hamam mantığıyla işletmeleridir. Gerisi teferruattır efendiler. Minareyi çalan kılıfını hazırlamış, neymiş faşizme geçit yokmuş, slogan denizinin sığ sularında eğleşen zavallılar; Franco yığınağı delip Madrit’e geçti ve ne dediler han pasado! efekt olarak da ekleyelim haşırttt.. Şimdilerde sağ-sol demeden Çerkesya karşıtlığına slogan bulabilmek için her çöplükten beslenen mutant Kafkasyacılar; etnik temelli bir Çerkes varlığına karşı olduklarını altını çizerek beyan etmekteler. Soru şu, peki diğer milliyetlerin milliyet hakkına da itiraz ediyor musunuz? Yani Çerkes halkı demeye, Çerkes sorunu demeye, Çerkesya demeye karşısınız da diğer Kafkas milletlerinin milliyet özelliklerini belirten olgulara da karşı duruyor musunuz? Mesela Osetya olmaz kardeşim değiştirin adınızı filan! Ya da mesela Abhazya tek başına bağımsız olamaz kardeşim, Çeçenya’nın bağımsızlığını tanımadan Rusya’nın Abhazya’nın bağımsızlığını tanımasını kınıyoruz filan! Hani Gürcistan Çerkes Sürgünü ve Soykırımını tanımıştı da sizler yani ortalama küçük insan davranışından çıkamayanlar hep bir ağızdan olmaz, olamaz Gürcistan önce Abhazya’nın bağımsızlığını tanısın dememiş miydiniz? Yeryüzüne bir damla sudan yaratılarak gelenler, birde bakmışsın ki apaçık düşman kesilmişler.
Dernek vakıf demeden dolaştırıp gezdirdiğiniz Pantürkizmin akıl hocaları ile el birliği ederek Çerkeslere aslında Çerkes olmadıklarını, Çerkes diye bir şeyin olmadığını, sürgünden önce 2 milyonu geçen Çerkes nüfusun dilinin Kafkasya da geçerli olmadığını bunun yerine o zamanlar nüfusu belki on bin kişi kadar olan Karaçaycanın Kafkasya’nın ortak dili olduğunu, Çerkesya ve Kafkasya’nın Osmanlı Türk mülkü olduğunu ne amaca hizmet için anlattırıyorsanız, şimdiki Çerkes karşıtı tavırlarınızda ancak onun devamı mahiyetindedir. Nasıl olsa son kullanma tarihi geçmiş aynı hamamın terli teşnelerisiniz. Beyanların merkezindeki Çerkes kimliğine olan düşmanlık, Çerkeslerin bir arada yaşamasına tahammülsüzlük sizin hamamın ahvalini ortaya sermeye yeterde artar. Senede bir gün Rus konsolosluğuna doğru höyküre höyküre birkaç kilometre yol tepmek de o hamamın namusunu kurtarmaya yetmez. Hoş İstanbul valiliği yürüyüşü kazara yasaklarsa bizim yavrukurtların halini düşünemiyorum. Ne de olsa doğrulara, gerçeklere, Çerkes halkına hizmet değil, maksat suya sabuna dokunmadan hamamı el birliği ile badana etmek ve yeni sezonun açılışını yapmak.
Taşradan bakınca Çerkesler şöyle düşünüyor; ooo iyi bizimkilerde yürüyüş yapmışlar, ama bilmiyorlar ki o yürüyüşün içinde onların anladığı Çerkeslik ve Çerkes diye bildikleri karakter, kimlik yok. Ne var Taç Mahal kisvesine büründürdükleri yapılaşmalar var. Malum, bu eser sultan Cihan Şah tarafından ölen eşi Mümtaz Mahal anısına yaptırılmış. Şah Cihan bu abideye o kadar kıymet verirmiş ki, yapım aşamasında sürekli gelir teftiş eder, hemen her zamanda bir düzeltme yaparmış. Eşi Mümtaz Mahal’in kabri merkez olacak şekilde geliştirilen proje zamanla o kadar değişmiş ki artık kıyıda köşede bir yerde kalan kabir Şah Cihan’ın gözüne batar olmuş ve nihayet aşamasında Şah Cihan şu emri vermiş, mezarı kaldırın buradan! Nerden nereye misali!
Çerkesleri temsil ediyoruz vesaire diye ortaya çıkan bazı gruplaşmalar ve kimi şahsiyetlerin zehirli dilleri ile yapıp ettiklerini anlatmaları sizi kandırmasın, bu zamana kadar sizin yanınızda hep Çerkes oldular, kendi milletine karşı samimi ve şahsiyetli davranamayanlar, sizden ayrıldıktan sonra ise kim bilir kimin kirli bedenine kese lif attılar. Çerkesler; artık aklınızı başınıza devşirin. Yoksa bir şekilde devşirildiğiniz işlerde harca kırılan yumurtadan farksız olarak arada kaynayıp gideceksiniz.
Tarih bazı fırsatları ayağımıza kadar getirmekte, bu süreç daha da hızlanacak, fakat Çerkes milleti olarak kendi varlığımızı koruyabilirsek, daha da önemlisi bir millet olduğumuzu tanıtlayabilirsek bunlardan yararlanabileceğiz. Zor iklimlerde hayatta kalmak ancak doğru kumaştan yapılmış olmakla mümkündür. Ulusal işlerimizi kendi milletine yabancılaşmışların ellerine bırakmayalım ve Çerkeslik için doğru yerde toplanalım. Benden bu kadar daha iyisini siz bilirsiniz garı.
Tüm Kakasyayı ve sonrada Dünyayı işgalcilerden kurtaracak olan cengaverleri iyi karşılamışsın Hatko Nıbjeğu. :)
09 Nisan 2012 Pazartesi Saat 15:37Vural kardeşim,mükemmel olmuş.Eline yüreğine sağlık.
Adiğabzede böyle kelime varmı bilmemde içimden gelen gu'psov demek şu anda.
