

2 Ağustos 2012 – Kiçmay; Karadeniz kıyılarına yakın bir yerlerde.
Kiçmay adı, aslında Çerkesçe bir dağ adı ile köy kuruluşu sırasında köylülerin yanına gelen K’ışmay (К1ышмай) adlı bir Çerkes/Adığe’nin adından ileri geliyor (1).
Tam olarak ne anlama geldiğini öğrenemedim. Ruslar Kiçmay, Çerkesler de K’ışmay diyorlar, ancak Şehekey (Шэхэк1эй) demeyi yeğliyorlar.
Şahe Irmağı vadisinde bir zamanlar 70`den fazla Çerkes köyü varmış.
Şahe Irmağı (Шахе), Soçi’nin kuzeybatısında Karadeniz’e dökülüyor, ırmağın denize döküldüğü yerde ‘Golovinka’ (Çerkesçe: Şehape/Шэхапэ; Şahe Irmağı Ağzı yeri) adında, turistik ve termal tesisleriyle tanınmış bir belde, ırmak boyunca 7 km içeride de Şehekey (Kiçmay) köyü bulunur
Lazarevsk (Çerkesçesi: Psışuape/ Псыш1уапэ; Psışu Irmağı ağzı yeri)’ten, Soçi’ye doğru Karadeniz kıyılarını izleyerek ilerliyoruz. Tarihi Çerkesya’nın batısındaki kıyı boyu yerleşimlerini tek tek ardımızda bırakarak...

İlk hedefimiz Golovinka, Şahe Irmağının 1.5 km. kadar kuzeyinde olan bir kasaba/ bir belde.
Şahe, doğudaki Çuguş (Çerkesçe-Ç'ığuş'/Ч1ыгъушъ/ Kuru Toprak) dağlarının batısındaki Neğoy Dağından (Çerkesçe: Нэгъой къушъхь/ Neğoy kuşh dağından) doğup derin vadiler oluşturarak Karadeniz'e dökülüyor.
1864 yılı öncesinde Şahe Irmağı güneyinde Çerkeslerin Vıbıh, kuzeyinde de Şapsığ boyu/ topluluğu yaşıyordu (2).
Biraz da yöre tarihi diyelim….
1864 yılı haziran ayı ortalarına doğru Şahe Irmağı boyundaki Vıbıh ve Şapsığlar başta olmak üzere, kuzeyde Kuban Irmağından başlayıp güneyde Bzıb Irmağına değin uzanan Karadeniz kıyısında yaşayan tüm Çerkes toplulukları, Rus hükümetince uygulanan deportasyon/ dış sürgün programı gereğince, Rus askerleri tarafından gemilere doldurularak Osmanlı ülkesine gönderildiler.
Sürgünü gerçekleştirmek üzere tarihin sayılı zulüm örnekleri bu topraklarda uygulana geldi. Bu zorbalıklar öylesine barbarcaydı ki, bazı vicdanlı Rus subayları bile bu olanları kabullenemediklerini yazılarında itiraf etmekten kaçınamadılar. Bu yazılarda, yaşanan olayların tarihte az rastlanır soykırım örnekleri olduğunu vurguluyorlardı.
Çerkesya’nın Karadeniz kıyıları yerli halkının tarlaları, bağ ve bahçeleri, evleri, köyleri ve her şeyleri yakılıp yıkıldı, malları yağmalandı, çocuklarına, kadınlarına ve hayvanlarına el konuldu.
Sürgün sırasında ve sonrasında, sürgün dışında kalan ya da sürgünden geri dönüp anayurt savaşımına katılan bazı küçük Çerkes toplulukları, dağlarda Ruslara karşı direnişe geçtiler.
Kıyı boyundan dağların en yüksek kesimlerine doğru oturan ve Çerkes dili/ Adiğabze`nin Şapsığ lehçesine bağlı özel bir şivede konuşan korkusuz bir boy vardı; Hakuçlar!
İleride sonuçsuz kalacak, umutsuz ve her iki taraf için de yıkıcı/ yıpratıcı olacak olan bu anayurt savaşının öncü erleri de işte bu Hakuçlar olacaktı.
Diğer Çerkes boylarından bazı gruplar da Hakuçlara katılarak direnişe omuz verdiler.
Hakuç direnişi,1864-1865 yıllarında şiddetlenerek, daha sonra azalarak da olsa, 1870’lere, yer yer de 1880'lere değin sürdü.
Başlangıçta 9 bin kadar savaşçı ve aileleri ile başlayan Hakuç direnişi, sonunda, direnişçilerin yüzler sayısına düştüğü ve giderek zayıfladığı görüldü..
Bu arada, güvenlik kaygısıyla, bölgenin Ruslarca kolonizasyonu da geciktirilmiş oldu.
1870'li yıllarda ilk Rus yerleşimciler bölgeye yerleşmekten, güvenlik nedeniyle hâlâ çekiniyorlardı. Sonunda, çok yağışlı olan (yılda 1.000 mm. üstü yağış) bölge, geçit vermeyen sık orman, çalı, sarmaşık ve dikenlerle kısa zamanda kaplanmış, yerleşim olanaklarını zorlaştırmıştı.
Bölge koşullarının izin verdiği Çerkes tarım teknolojisi izleri, tarlalar, orman örtüsü altında kaybolmuş, bütün bir bölge, neredeyse geçit vermeyen vahşi bir cangıla dönüşmüştür.
Bu yerlerin; on yılı aşkın bir süre Kuban Rus Ordusu Yönetimi Bölgesi'ne bağlı yasak bir askeri bölge olarak sivil yerleşime kapalı tutulmuş olması, ayrıca subtropikal yağışlı iklim koşullarına yabancı olan Rus (Kazak) yerleşimciler için çekici olmadı, bu nedenle bölge adeta insansız kaldı.
Ayrıca gözde/değerli, geniş arazilerin, üst rütbeli Rus subayları ile işbirlikçi Çerkeslere ve şartlı olarak dağlardan indirilen direnişçi Hakuç ailelerine verilmiş olması da, bölgeye hızlı ve yoğun bir Rus yerleşimini de engellemiş oldu.
Oysa kalabalık nüfuslu ve tarımda ileri olan Çerkesler, binlerce yıldır ekip biçerek, deneye, yanıla, toprağa ve iklime uygun üretim modelleri geliştirmişlerdi.
Öyle ki yamaçlarda bile taraçalar oluşturarak, ekilmemiş tek bir karış toprak bile bırakmamışlardı.
Çerkeslerin gelişkin tarım yöntemleri, üstün bağ ve bahçecilik teknikleri yanan ve yıkılan bu enkazın altında kaybolup gitmişti.
Bu tür nedenlerle bölge uzun bir süre, 1880'li yıllara değin, adeta boş ve korku uyandıran vahşi bir orman bölgesi biçiminde kaldı.
Öyle ki, Anapa’dan Abhazya’ya değin uzanan bir alanda 1896’da oluşturulan ve merkezi Novorossiysk (Ts’emez/ ) kenti olan “Karadeniz ili”nde (Guberniya), 1897’de, resmi Rus nüfus sayımına göre, 57.478 kişi bulunuyordu: 1864’te 1 milyon üzeri –Bati Cerkesyalı- Çerkes, 1897’de 57 bin nüfus. Bu veri bile tek başına bir soykırımın açık belirteci sayılmaz mı?..
Belki, vahşice katledilen masum insanların, çocukların, kadınların, yaşlıların ruhları bu yerlerde uzunca bir süre gölgeler gibi dolaşıp durmuş ve Rus yerleşimcilere korku salmış olamaz mı?...
Çerkeslerin yaşayabilecek ve gövdesini sürgün yerlerine/gurbete taşıyabilecek gibi olanları, arkalarına bakarak, yüreklerine kan akıtarak, istemeden yola çıkmışlardı ama, onların yurt topraklarına serilenlerinin ruhları anlaşılıyor ki, bu toprakları hiçbir zaman terk etmeyeceklerdi. Terk etmemişlerdir de…
1870 yılı, özellikle de 1880 yılı sonrasında dağlardan inmeyi kabul eden ya da 1864'te sürüldükleri Kuban Irmağı boylarından geri dönmelerine izin verilen bir bölüm Çerkes, Karadeniz bölgesine, bölgede uygulanabilecek tarım modelini Rus yerleşimcilere göstermeleri koşuluyla ve sınırlı ölçülerde kalmak üzere, denetimli olarak bölgeye yeniden yerleştirildiler.
1897'de Karadeniz ilindeki Çerkes sayısı 1939 idi (yüzde 3,3).
Çerkeslerin kıyı çizgisine çok yakın yerlere yerleşmeleri de, güvenlik kaygısıyla yasaklanmıştı. Çünkü Şapsığ bölgesi Çerkesleri, Rus makamlarınca güvenilmez ve Türk yanlısı bir topluluk olarak değerlendiriliyorlardı.
Bu nedenle günümüz Şapsığ bölgesinde Çerkes yerleşmeleri kıyıda değil, daha içerilerde konuşlandırılmışlardır.
Zamanla Şahe Irmağı ağzında Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı Golovinka beldesi (Çerkesçe:Şehape/Шэхапэ), ırmağın biraz yukarısında, tamamen Çerkes nüfuslu Bolşoy Kiçmay (Çerkesçe: К1ыщмай ya da Шэхэк1эй/ Шэхэк1эишху/ Şehekeyışhu = Büyük Şehekey), Malıy Kiçmay (Çerkesçe: Шэхэк1эй ц1ык1у/ Şehekey tsıku = Küçük Şehekey) ve Ahıntam (Çerkesçe: Ахынтам = Ahın Tepesi) köyleri oluştu.
Ahın bir önceki gezi notumuzda belirttiğimiz gibi büyükbaş hayvanların koruyucusu olan Bereket Tanrısıdır. Amış da küçükbaş hayvanların koruyucu tanrısıdır. Ahın’ın Çuhon (Цухъон= Otlayan Öküz) ve Şk’ehuj (Шк1эхъужъ/ Koca Boğa) adlı iki öküzünün gündüzleri Kuban ile Laba arasında otladığı, geceleyin de Laba ötesine geçip otlamayı sürdürdükleri Adıge mitolojisi ile Nart destanında anlatılır.
Şahe Irmağının yukarı bölümünde, zaman içinde sırasıyla Rus nüfusun çoğunluğu oluşturduğu Bzogu, Bzıç, Babuk Avul ve Solohavul gibi küçük turistik yerleşmeler oluşmuştur. “Avul” sözcüğü, Rusça olarak, Kafkasya’da yerli Müslüman köyünü anlatır. “Selo” büyük, “kutır” da küçük Rus ya da Hıristiyan köyünü, “stanitsa” ise Kazak köyünü ifade eder.
Bu son yerleşmeler, bugün turistik yörelerdir ve dağ yürüyüşleri yapanlar için konaklama hizmeti sunmaktadırlar.
Golovinka, adını, 1838'de Şahe Irmağı ağzına çıkartma yapıp Şapsığ ve Vıbıhlarla çarpışan, zalimliği ile ünlü ve bu yerin işgal ordusu komutanı olan Rus Generali Golovin'den almaktadır.
Golovin, işgal sonrası, Şahe Irmağı ağzında bir de kale kurdurmuştur. Rus geleneğine ve tarihine bağlı, zalim de olsa atalarına saygı duyuyor ve anılarını yaşatıyor. Ya bizler?..
1840'da Çerkeslerin karşı saldırısıyla Ruslar Golovinka’dan (Şehape) atıldılar, ancak 19 Mart 1864'te (yeni takvimle 31 Mart’da) Rus birliklerinin komutanı General Heyman tarafından çarpışmasız olarak yeniden ele geçirilmişti.
Çünkü Şapsığ yöresi Çerkesleri, Ruslarla 1863 yılı Ekim sonunda vardıkları ateşkes anlaşması gereği, 6 Mart 1864 günü akşamına (günümüz takvimiyle 18 Mart 1864 akşamına) değin köylerinde kalacaklar, ardından binlerce yıldan beri üzerinde yaşadıkları güzel yurtlarını terk edip Osmanlı topraklarına ve bir bilinmezliğe doğru yola çıkacaklardı.
Çerkesleri ateşkes kararları almaya zorlayan Rus ordusu tarihte eşi az görülmüş bir şiddet, masum sivillere, yaşlı, kadın ve çocuklara yönelik bir vahşet, bir soykırım uygulamıştır.
Yüzlerce kesik Çerkes kafasının 3 metre boyundaki sırıklara çakılarak ülkenin dört bir yanında sergilenmesi, ele geçirilen kimi sivillerin kol ve ayaklarını kesilmeleri ve kan kaybı yoluyla ölüme terk edilmeleri, halkta büyük bir infial ve moral çöküşe yol açmıştı.
***
Önceleri bir Rus yerleşimi olan Golovinka, daha sonraları, Çerkesler için konulan kıyı şeridine yerleşme yasağının kalkmasıyla bir Çerkes yerleşimine dönüşmüş oldu.
Golovinka şimdilerde, termal tesisleri ve şahane plajlarıyla gözde bir turizm merkezi haline gelmiştir.
Şahe Irmağı boyundaki köyler 1922- 1924 yılları arasında "Şapsığ Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti"'ne, 1924- 1945 yılları arasında da Şapsığ Ulusal Rayonu'na bağlıydılar; şimdi bu yerleşmeler Soçi (Çerkesçe: Шъачэ/ Şaçe) metropoliten alanı içinde bulunmaktadırlar.
***
Bugün Şahe Irmağı vadisi ve Karadeniz kıyısı, her yıl yöreye gelen ziyaretçilerle daha da güzelleşen ve ilgi çeken plajları, su sporları (rafting), mineral suları ve termal tesisleriyle, gözde bir turistik bölgedir.
Çevredeki ormanlık alanlar (Çerkesçe: Thaç'eğ mez = Tanrı Korusu), "Golovinka Cumhuriyet Doğa Koruma Alanı" içine alınmış ve ulusal park alanı yapılmıştır.
2014 Kış Olimpiyatlarının bu yerlerde,Soçi'de yapılacak olması nedeniyle, yöredeki turistik tesisler genişletilmekte ve yenilerinin yapılmasına çalışılmaktadır. Bu konuyu daha önceki “Krasnaya Polyana ve Son Savaş Ağacı” adlı yazımızda genişliğince anlatmıştık.
***
Şehekey köyünde 2 gece 1 gün kalmayı planlamıştık. Ancak o kadar çok gezecek yer ve o kadar az zaman kaldığı için, köyde kaldığımız süreleri gecenin bir bölüm vaktiyle sınırladık.
İlk gece Soçi kentine inmiş ve gecenin ilerleyen saatlerine değin kalabalıklar arasına karışıp sahil boyunu, cadde ve sokakları gezmiştik.
İkinci gün ise köye, kaldığımız pansiyona geç vakit dönmüştük.
Kaldığımız tek günün sabahında, çok erken saatlerde yoldaşlarım uyurken, fotoğraf makinemi alıp, köyün sokaklarını gezerek zaman doldurmaya çalışmıştım.
Sadece Kiçmay’da değil, Şapsığ köylerinin çoğunda, evler tek veya iki katlı ve yine çoğunun önünde özel jeepler var.
Şapsığ bölgesinde sık rastladığımız bir manzara bu.
Zengin Ruslar yaz boyunca, Batı Çerkesya’nın bu güzel köşelerinin doğal ve tarihi güzelliklerini keşfe çıkıyorlar.
Şapsığlı Çerkeslerden bir çoğu, zengin Rus turistlere hem rehberlik, hem de şoförlük yapıyorlar.
Ülkenin Batı yöreleri (çoğu tahrip edilmiş) binlerce Çerkes dolmeniyle dolu, bunların doğal güzellikleri ve ilginç görünümleri saymakla, anlatmakla tarif edilebilecek gibi değil.

Geniş Rusya coğrafyası oldukça kuzeyde ve soğuk olduğu için, Rusların, sınırlarının en güneyinde bulunan, nisbeten sıcak-subtropik iklimi olan Çerkesya’da, damarlarında dolaşan soğuk kanı, buralarda ısıtmaya çalışıyor olmalarını biraz anlayışla karşılamak gerekir!
Haliyle milyonlarca turist bölgeye akın etmekte. Sanırım % 90’nından fazlası da Rusya içi turizm hareketiyle ilgili. Çünkü Rusya yurttaşları dışında pek turist göremedik buralarda.
Putin’in Soçi ve cevresinde ki olimpiyatlar ve turizm yatırımları tutacak mı? Bu tesisler Akdeniz sahilleri ya da İsviçre Alplerindekilerle rekabet edebilecekler mi?
İsviçre Alplerinde ve Akdeniz kıyılarında renklilik ve coşku var, burada soğukluk ve Rus monotonluğu ağır basıyor.
İşin başında doğruluk ve adalet yoksa, sonuç farklı olabilir mi?..
Köyde kullanılmayan ve atıl durumda ki binalar gibi yüzlerce bina gördük Çerkesya coğrafyasında.
Oysa son dönemde Rusya’da petrol ve doğalgaz kaynaklarının bolluğu ve uluslar arası borsalarda hammadde fiyatlarının oldukça yüksek seyretmesi nedeniyle ülke giderek zenginleşmekte.
Bu zenginliğin paylaşımı ve halkların yaşam kalitesinin yükselişine bir katkısı olsa gerek. Oysa bir zamanlar kullanılmış binalar, metruk durumda, adeta yıkılmayı bekliyor.
Var olan olanakları bile kullanılır hale getirmeyen bir iktidar sözkonusu.
Bu gibi nedenlerle Rusların dışarıdan gelecek turiste, hele Çerkese pek ihtiyacı kalmadı diyebilir miyiz?..
Üstelik Rusça dışında konuşulan dil olarak bir tek yöre Çerkesçesi/ Şapsığ lehçesi göze çarpıyor ve bir nebze Slav soğukluğunu bizlere unutturuyor.
Kuzenim Kudret bildiği üç dünya diliyle bile iletişimsizlik sorununu yaşıyor.
Dünyanın her yerinde bilinen ve kullanılan İngilizceyi, yoldaşlarım, buralarda anlayana rastlayamamanın sıkıntısını yaşıyorlar. İsmail, Kudret ve Hazar, üçü de iletişim kuramamanın kızgınlığı içindeler. Zayıf Çerkesçemiz ise ayrı bir yara, ayrı bir üzüntü kaynağı!
Turistik zenginliklerden kırıntı da olsa, bir pay almaya başlayan Şapsığlı Çerkeslerin, Rus sömürgeci politikalarına katlandıkları ve ses çıkarmadıları belli oluyor. Bu da asimilasyon sürecini hızlandıran bir etken olmalı…
Turizm, kentleşme ve değişik Rus yörelerinden gelme kozmopolit bir ortam bütün bu süreci/ Ruslaşma olgusunu hızlandırıyor.
Türkiye’nin Doğu Karadeniz/ Laz kıyılarını gezmiş olanlar bilir, fare ve su baskınlarına karşı Karadeniz çiftçilerinin aldığı önlemlerden biri, samanlık, kiler ve tahıl ambarı olarak kullanılan, yerden-topraktan teması önleyen yapıya serender denir.
Dört kalın sırık üzerine yerleştirilmiş küçük bir evcik gibidir bu yapı.
Batı Çerkesya’da da serendere benzer yapılara rastladık.
Kiçmay köyündeki bu yapıların bir örneğini/ resmini yukarıya aldık.
***
Batı Çerkesya’nın genelinde olduğu gibi Kiçmay köyü çevresi de bol sular ve zengin ormanlarla çevrili.
Köyün yanı başından geçen ve geniş bir yatağa sahip Şahe Irmağı zümrüt görünümüyle akıyor, bulunduğumuz Ağustos başında suyu hayli azalmıştı.
Oysa kışın, yağışlarla suyunun arttığı, hızlı ve delicesine aktığı söyleniyor.
Köyden ayrılacağımız sabah, erkenden kaldığımız evden ayrılıp yola koyulmuştuk.
Zaman darlığı nedeniyle köyü, gündüz gözüyle çok az görebilmiştik. Çevreyi, Soçi ve Lazarevsk’i gezelim derken Şehekey’i adam akıllı ihmal etmiştik.
Sabah, ayrılmadan önce, aç karnına, ev sahibemiz, kendi yaptığı, özel tadımlık ve ev yapımı şarabından sunmuştu.
Bayan Açumıj’ın kırmızı şarabı gerçekten nefisti. Yaşamım boyunca tattığım en güzel şarap buydu desem, inanın abartmış olmam.
Bir çeşit tatlı ve hafif kokulu bir şarap bu. Vermut ile şarap arası bir içki. Alkol oranı oldukça düşük ve dili, damağı yakmıyor.
Bavullarımızın arasına iki şişe şarabı sokuşturup pansiyondan ayrıldık ve yola koyulduk.
Şehekey köyü manzaralarını izleyerek, asfalt üzerinde giderken, tam da eski gezginlerin anlattığı tarzda bir olay oldu sanki.
Beyaz bir düve çıktı yolumuza.
Düve; iki gece konakladığımız köyden Karadeniz kıyılarındaki Golovinka’ya doğru ilerlerken çıkmıştı karşımıza.
Tam da Ahın Tepesinin (Koruyucu Ahın’ın adını taşıyan tepenin) karşımızda dikildiği bir noktada.
Açumıj Aisa’nın evinin ve müze evinin neredeyse tam önüne gelmişken.
Rehberimiz Bereko Mehmet’in köyde bizimle tanıştırmak istediği kişinin evinin önündeyiz.
Köyün müzesi o evde, ilginç bir kişiliği var Açumıj Aisa’nın..
Bir sosyolog, bir Çerkesolog, bir tarihçi ve bir bilge kişi.
Köyün ve bölgenin tarihini, insanlarını, özellikle bölge Çerkesleri olan Şapsığların tarihini çok çok iyi bilen ve anlatan biri.
Kendisine ulaşmamız ve zamanını çalmamız konusunda epeyi zorlandık.
Çünkü bir Rus bürokrat heyeti, köye gelmiş bir tatbikat yapıyormuş.
Ve köyün ileri geleni olarak onu ziyaret ediyor ve onunla görüşüyorlardı.
Asıl gürültü o an, Açumıj’ın evinin önünde koptu, otomobil sireni, beyaz düvenin çılgın böğürüşü ve kaçışı, hepsi birbirine karışmıştı…
Mehmet, “Ahın ilk işaretini gönderdi. Düvenin içine girerek, onun delilenerek, çılgınca koşmasına ve bağırmasına yol açtı!” dedi. Ahın’ın hangi beyaz düveyi kurbanlık olarak seçtiği, düvenin böğürme sesinden anlaşılırmış.
O an tam da mitolojik Ahın tepesinin karşısındayız.
Arabamızın camlarından tepeyi rahatlıkla görebiliyoruz.
Ahın Tepesi geniş bir ormanın içinden sivrilmekte ve meşe ağaçlarıyla kaplı. Yani tarife tam olarak uygun bir kutsal orman.
Ahın; hangi beyaz düveyi işaret ettiğini ve kurbanlık olarak seçtiğini, düvenin böğürme sesiyle anımsatırmış Çerkeslere.
O gün ilginç bir gündü.
Köyü ziyarete gelen bürokratlar, polisler, medya mensupları, altı yedi arabayla önümüzdeler.
Deli dana dedikleri cinsten bir düveydi bu bağıran.
Belli ki kalabalık, otomobil sesleri, olağanüstülük onu etkilemişe benziyor.
Hem böğürüyor, hem de bir o yana, bir bu yana koşturup duruyordu.
Büyükbaş hayvanların Koruyucu Tanrısı, beyaz düveyle bize selam mı gönderiyorsun? Ata toprağında olduğumuz için sevinçli misin yoksa?!
***
Bakınız değerli yazar dostumuz Hapi Cevdet Yıldız’ın bir çevirisinde neler anlatılıyor;
“Adığelerin eskiden mabet olarak kullandıkları tapınakları (ibadethaneleri) yoktu. Tapınma yerleri orman içlerindeki geniş çayırlıklar, ulu meşe ağaçları ve karanlık orman köşeleri idi. Salgın hastalık ya da kıtlık belirdiğinde, o yerlere gidip ayin yapar, kurban keser, iskat (razılık, sus payı) dağıtırlardı.
Politeist inançlar Adığeler arasında yüzyıllar boyunca diri kalmışlardır. Bunu 17- 18. yüzyıllarda Adıgeleri görmüş olan yabancı gezginlerin yazılarından da öğrenebiliyoruz. Puta tapıcılık döneminde, putperestlik ile birlikte Hıristiyanlık da yaygın bir dindi. Her iki inanışa ilişkin izler (kalıntılar) günümüze erişebilmiştir. Böylesine birkaç yer adını anımsayalım.
Daha yukarıda değindiğimiz gibi Ahın (Axын) hayvancılık tanrısı idi. Ahın sözcüğünün anlamını çözebilmiş değiliz. Ama Ahın’ın hayvancılık tanrısı olduğunu kanıtlayan çok sayıda anlatı Adıgeler arasında bulunmaktadır. Bunlardan birini kısaca sunalım.
Karadeniz kıyısındaki Şapsığlar (Хы1ушъо Шапсыгъэхэр) arasında Ахынэ ичэм лъагъу (Ahın’ın ineğinin yolu), Ахынэ ичэм лъэрык1у (Ahın’ın haberci ineği), Ахынэ имэз ч1эгъ (Ahın Ormanı) gibi çok sayıda yer adı bulunmaktadır. Anlatılan bir Ahın öyküsüne göre, her yıl ilkbahar mevsiminde Ahın, sürü içinden kurbanlık olarak seçtiği bir düveyi belli ederdi. Bu beyaz bir düve olurdu. Beyaz düve, Ahın tarafından seçildiğini farklı bir böğürme sesi ile belli ederdi. Düve sütle yıkanıp dışarı salınırdı. Düve bir başına, dereleri, sırtları ve derin vadileri aşıp Ahın’ın yaşadığı Thaç’eğ mez’e (Kutsal Orman'a) ulaşana değin izlenirdi. Düvenin çöktüğü yerin de Ahın tarafından seçilmiş kurban yeri olduğuna inanılırdı. Düve o yerde görevli kişi tarafından kurban edilirdi. Büyük bir dini tören yapılarak ayin tamamlanırdı (3).”
Eski politeist (Thabe/ Çok tanrılı) kimlikleriyle Çerkesler, ilginç inançlarıyla adeta kendilerine özgü bir dini kendi üzerlerine biçmiş ve binlerce yıldır da gelenekleriyle özümseyerek, sürdürmüşler, yaşatmışlar.
Yahudiler kadar kendilerine özgü bir inançları olmasına rağmen, neden günümüze kadar sürmemiş Çerkes inancı?
Tabii ki Çok Tanrılı yapısı nedeniyle olmalı.
Kim bilir? Belki daha başka nedenleri de vardır bunun!
***
Açumıj Aisa’nın evinin önünde duruyoruz.
Bizim önümüzde de bürokrat arabaları durdular.
Kırmızı tuğlalı, yeni bir ev Açumıj’ın evi.
Solundaki ferforje (süslü/ demir örgülü) kapıyı itip, içeri giriyoruz.
Evin hemen altında, girişten itibaren sağda bir Ev-müze var.
Hemen etkileyici bir mekana girdiğimizin farkına varıyoruz.
Ama o da ne?
Burada internette çok daha önce görmüş bulunduğum bir Secere / Soy ağacı çizim tablosuna ilişiyor gözüm.
Açumıj ailesinin soy ağacını yansıtan bu tablonun fotoğrafını, iki yıl kadar önce facebook sitesinden bir arkadaşım paylaşmıştı.
Bu kişi, genetik olarak bir Çerkes / Adığe özelliklerinde, Adığe genetiği taşıyan, ama, bir Müslüman değil. Ortodoks mezhebinden bir Hıristiyan ve Slav/ Kazak olan biri.
Bu genetik izleri yaklaşık 5- 6 yıldan beri izliyoruz ve yollarımız çoğu kez kesişiyor.
Sahiden, bilen biliyor ama, benim genetik soylarımı geriye doğru izlediğimi herkes bilmiyor.
Beni buralara kadar getiren nedenlerden en önemlisi de bu; uzun zamandır “Atalarımızın İzindeyiz”.
Şahepe’den yukarı hafif eğimli yamaçlardan ilerlerseniz dağlara doğru tırmandıkça, içeride, önce Küçük Kiçmay köyünü görürsünüz. Irmağın sağ yakasında.
Biraz daha yola devam ederseniz Büyük Kiçmay köyüne varıyorsunuz. Irmağın sol yakasında.
Şehekeyışho (Büyük Şehekey) ile Şehekeytsuk (Küçük Şehekey) köylerini, Şahe Irmağı birbirinden ayırır (4).
Kiçmay’ın günümüz nüfusu 600’ün üzerindeymiş.
Açumıj Aisa ile tanışıyoruz, fakat bürokratlara bir görünmek durumunda kendisi.
Biz de bu arada ev-müzesini gezmeye başlıyoruz.
Ev-müze, Şapsığ bölgesi Çerkeslerinin tarihte kullandıkları ev, mutfak, tarım ve kıyafet gibi bir takım etnografik malzemelerden oluşuyor.
Bölgede yaşayan hayvanların içleri doldurulmuş bir yanda. Bir yanda eski fotoğraflar. Bir köşede Çerkes ocağı ve ortasında yukarıdan zincirle sarkıtılmış bir kazan.
Genelde Çerkesya’ya özgü kalpak, Çerkeska/ Adığe şuaşe/ Çerkes giysisi, kadın kıyafetleri vb’leri ile kilden yapılma çanak ve çömlek örneklerini görüyoruz.
Çerkes müzik aletlerinden pşıne, akordeon, üflemeli ve telli çalgı/ müzik enstrümanı örnekleri sergileniyor…
İbrik, kazan, tencere, vb eski mutfak eşyaları da var…
Çerkesya tarihi konulu değişik fotoğrafları tek tek inceleme fırsatımız oldu.
Aisa bürokratları kısa bir süre içinde bırakıp yanımıza geliyor ve sigarasını tellendirip konuşmaya başlıyor.
Müzesindeki objeleri bize tanıtmaya çalışıyor.
Bu arada biz gelir gelmez, evin kadınlarına Şapsığ çayı yapmalarını ve yanına da Şapsığ balı eklemelerini söylemiş.
Sohbet sırasında çaylar bardaklara dolduruldu ve içine de Şapsığ balından birer kaşık koymamız tavsiye edildi.
Bitki çayı idi içtiğimiz çay, çok nefis bir tadı var. Şapsığ’a gidenlere mutlaka tatmalarını ve geriye dönerken de el verdiğince evlerine getirmelerini öneririm.
Hem geleneksel Şapsığ siyah çayı, hem de Yeşil Şapsığ çayı ayrı ayrı ve nefis bir güzellik ve tat da.
Türkiye’nin Karadeniz çaylarından çok ayrı, daha dolgun, daha kalın, daha duru, tozsuz ve daha tok bir görünümü var.
Açumıj, tanıtıcı bilgileri sunduktan sonra bizi tanımak istiyor.
Rehberimiz Mehmet bizleri tanıtmaya, Türkiye’den gelişimizle başlıyor
Yoldaşımız Avukat İsmail Gürkan, Şapsığ kökenli Çerkesler'den. Büyük Şağsığ'dan ve Melişler'den. Meliş; yani "Koyuncu".
Mehmet ardından beni işaret ederek, “Bu arkadaşların kökenleri buralar. Fakat aile kökenlerini, hangi aileden geldiklerini tam olarak bilemiyorlar. Sen bu bölgenin insanlarını, Çerkesleri, Şapsığları en iyi tanıyan kişisin. Kimlere benziyor bu arkadaş?” diyor.
Açumıj Aisa, hiç düşünmeden beni işaret ederek; “O; biz Açumıj ailesinden biri değil. Huşt ailesinden biri. Burada köyümüzde 200’den fazla Huşt yaşıyor. Nerede görsem onları tanırım, şaşmam.” diyor.
Genetik sonuçlardan böyle bir sonucu daha önceden aldığım için Aisa’nın sözlerine hiç şaşırmıyorum.
Aisa, beni, bir görüşte, köyündeki Huşt ailesi bireylerine benzetiyor.
Üstelik kendinden de çok emin olarak bunu ifade ediyor.
Sonra yeniden bana dönerek, “Bir köyde aileler arasında çok sorunlar olur, bilirsiniz!” diyor.
“Bu köyde en kalabalık iki aile var; Biri Açumıj ailesi, diğeri Huşt’lar!”
“Ve bu iki aile birbirleriyle çok çok iyi geçinirler. Birbirlerine kız alır, verirler. Doğal olarak kan bağını da tesis etmişlerdir.”
“Bunun sebebini söyleyeceğim, ama “Huşt” adının ne anlama geldiğini biliyor musun?” diye bana bir soru yöneltiyor.
Bense bilmediğimi söylüyorum.
“Huştlar, çok olumlu insanlardır. Onlarla anlaşmamak imkansız gibi bir şeydir. Onun için Çerkes/Adığe dilinde “Olumlu” anlamına gelen “Huşt” soyadını almışlardır.”
“Kavga ve gereksiz çekişmelerden uzak dururlar”.
“Onlar da bizim gibi bu köye Şahe vadisinin üzerindeki birkaç dağ köyünden toparlanarak yerleştirilmişlerdir.”
“Şapsığ ama Hakuç topluluğundan gelmedir Huşt ailesi. Batı Çerkesya insansızlaştırıldıktan sonra yıllarca dağlara çekilip, Rus askerlerine karşı çarpıştılar. Sonuç olarak Hakuç çoğunluğu savaş, açlık ve soğuk nedeniyle kırıldı. Sağ kalanlar da barışa ikna edildiler ve bu köye yerleştirildiler.”
Huşt ailesi gibi çok sayıda Hakuç; Batı Çerkesya’nın dağlarında direnişi örgütlemişler ve inanılmaz biçimde büyük bir direniş göstermişler. Rus işgalcilerin korkulu rüyası olmuşlar.
Ağaç dallarından birden sarkarak işgalcileri öldürdükleri, hemen ardından sırra kadem bastıkları, bir türlü yakalanamadıkları için, Ruslar bunlara “Uçan haydutlar” adını takmışlardı.
Savaşın sonlarına doğru, 1865 yılı sonbaharında, Ruslar için tehlike oluşturmayacak bir sayıya düştükten sonra, başka Çerkesleri onlara elçi olarak göndererek, direnişi bırakmaları, direnişten vazgeçmeleri durumunda kendilerine istedikleri yerlerde arazi verileceğini ve köy kurabileceklerini bildiriyorlardı. Ruslar bu kez sözlerini tuttular ve Şapsığların güvenli bir biçimde istedikleri yerlere yerleşmelerine izin tanıdılar (5).
Huşt adının bir başka yorum ve açıklamasını değerli dostum, Çerkesolog/ yazar Hapi Cevdet Yıldız’dan aldım.
Buna göre, ‘Huşt’ sözcüğü, aslında birleşik ve kaynaşmış üç sözcüğü içeriyor, çok eski bir Adıge sözcüğü olmalı: ‘Hu/ Хъу + Şı/ Шы + Tı/ Ты’. “Hu”, ‘beslemek, yetiştirmek ve otlatmak’; “Şı”, at; “Tı”, vermek, hediye etmek ve satmak anlamlarına gelir.
Sonuç olarak, C.Y. Hapi, Huşt sözcüğünün “At yetiştiren ve satan kişi” anlamına da geldiğini söyledi.
Tam bu noktada kendimi ve aile köklerimi anlatmam gerekiyor sizlere. Bir seyahat yazısı olması gerekiyor bu yazı ama anlatmadan edemeyeceğim.
Soyadım nüfusta Akgün, bu soyadını almazdan önceki soyadımız Çerkesoğlu idi. Yeni nüfus kanunu (1934) gereğince, etnik anlam içerdiği için Çerkesoğlu soyadı Akgün olarak değiştirilmiş.
Bu değişmenin bilindiği gibi açık bir tarihsel anlamı bulunmaktadır;"Çerkes Ethem".
Kurtuluş safhasının sonlarında, Ethem ile M.Kemal'in açık çatışması, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde "Çerkes" sözcüğüne karşı bir alerji doğurduğunu tahmin edebilirsiniz.
Bizden hemen önceki kuşak bireylerinin tamamı Trabzon doğumlu ve 1938 yılında İstanbul’a göç ederek yerleşmişler.
Tabii asimilasyon süreçlerinden, kültürel anlamda kıyma makinelerinden geçirilmiş olan bir aileyiz.
Türkiye’nin Doğu Karadeniz’i, Kafkasya’nın güney ve doğusu ile Mezopotamya halklarından hanımlarla yapılan evliliklerle bugünlere ulaşmış bir ailedir Akgünler. Erkek çocuklarının çokluğu nedeniyle soyadı genişlemiş ve yayılmış.
İşin başından beri, bizler, Çerkes olduğumuzu bilirdik, fakat Çerkes olmakla, Türk olmak arasındaki ayrımı bilemeden, yani eksik bilgi içinde bu zamana gelmişiz….
Daha on yaşında iken sokakta arkadaşlarımla oynarken, “Hepimiz Türk değil miyiz?” diyen bir arkadaşıma, gururla “Ben Çerkesim!” dediğimi anımsıyorum. Ne derecede bir bilinçle söylenmiş olabilirdi bu sözler?
Üstelik Çerkes olmanın Adıge olma dışında, Abaza, Çeçen, Oset ve Dağıstanlıları da kapsadığı söylemleriyle karıştırılacakdı kafalarımız, derneklerde.
İlk derneğe (İKKD) gidişim 1983 yılında oldu, henüz 19 yaşındaydım. Ve ilk adımı atışımda “Hangi boydan olduğum?” sorusuyla karşı karşıya kalmıştım. Bilmiyordum ki? Nasıl bir yanıt verebilirdim…
Fakat çok okuyan, araştırmacı bir kişiliğim vardır…. O günlerden itibaren bu konuyu sürekli okuyup, araştırmaya başladım.
Büyüklerimiz, sülâle adımızın ne olduğunu, Çerkesçesini bilmiyorlardı, üstelik tek bir Çerkesçe sözcük bile bilmiyorduk.
Araştırma yaptıkça, elimizde soyumuzu ifade edebilecek tek delilin, dede- babamızdan kalma ve üzerinde Arapça yazılı bir mühür olduğunu düşünmek zorunluluğunu duymuştum.
Mühürde, dede- babam için Hüseyin’in adı ile Seyyid ibaresi net olarak okunuyordu. Bu mühür, bir şekilde aile büyüklerimizin en yaşlısından, konunun en ilgilisi olarak bana verilmişti.
Mühürün Kafkasya’dan gelirken var olduğunu düşündüren bir çok söylenti vardı, ama yanıldığımı yıllar sonra Osmanlı arşivlerini incelerken anladım. Mühürün üzerimde yarattığı etki, yazısını Arapça olması ve aile içi söylentilerde dedemizin Kafkasya’da bir camide müezzin ya da görevli olduğu üzerineydi.
Yaptığım araştırmaların yanında bir arkadaşımın Trabzon’daki askerliği sırasında tanıştığı bir Dağıstanlı ile ilgili sözleri ve tarihi bazı bilgiler, köklerimizin Dağıstan’a dayanmakta olduğu gibi bir yanlış kanı uyandırdı bende.
Evet! Çerkes Soykırım ve Sürgünü ile Trabzon’a 400 bin kadar Çerkes indirilmişti. Ancak Trabzon’dan Çerkesya’ya geriye dönüşlerin çoğalması, Rusya’nın bundan rahatsız olması ve Osmanlı hükümetine yaptığı baskılar sonucu, sürgünden kısa bir süre sonra, Trabzon’da yaşayan Çerkeslerin hemen tamamı, yerinden alındı, Balkanlara, daha sonra Anadolu’nun batısına ve içlerine, şimdiki Ortadoğu topraklarına yeniden yerleştirildiler.
Trabzon’da Çerkes bırakılmamıştı, ayrıca Türkiye’de, bir yanılgı da olsa, Kafkasya’dan gelen herkese Çerkes denilebiliyordu. Her neyse, uzun bir süre Dağıstanlı olduğumuzu düşündüm. Bir ara Dağıstanlı takma adıyla yazı ve şiirler yazdım, bunların bazıları yayımlandı. Ayrıca bazı şiirlerim, Türkçe yayımlandıktan dört yıl sonra, bunların bazılarının çevirileri Dağıstan`ın başkenti Mahaçkala’da Rusça olarak basıldı ve iki baskı yaptı.
Bu gelişmeler olurken Çerkesoğlu eski soyadımız hep aklımın bir köşesinde takılı kalmıştı.
Sonunda bir gün köklerimi araştırmak üzere Trabzon`a gittiğimde doğrudan nüfus müdürlüğüne gittim. Oradan istediğim Vukuatlı nüfus kayıt örneği, geriye doğru işletilmişti ve Trabzon’a ilk gelen dedemizin doğum yerini ve tarihini, adı ve soyadıyla birlikte veriyordu.
Kayıt örneğinde, ‘Mustafa ve Hava oğlu, Çerkezistan 1849 doğumlu Hüseyin’ diyordu. Yaşadığım şoku anlatamam.
Sürgünden sonra Çerkesler'in tamamı Trabzon'dan çıkartılmamışlartı. Üstelik Akgün ailesi bu büyük şehirde Çerkes olarak yalnız da değillerdi!
Başka vukuatlı nüfus kayıtlarını daha önce görme fırsatım olmuştu. Çerkesler'in çoğu için Kafkasya diye yazarken, Dağıstan’dan gelmiş birine neden Çerkezistan diye yazılmış olabilir?
O zaman kafama dank etti ve İstanbul’a döner dönmez bir genetik şirketine (ftdna) DNA analizi için başvurdum. Önce kredi kartı ile internetten bir başvuru yapıldı, ardından adresimize üç küçük tüp içinde pamuklu minik kamışçıklar geldi.
3’er saat arayla 3 kamışçığı ağzının ve damağının üzerinde gezdirerek, tüpe koyuyorsun ve yeniden şirkete postalıyorsun. Bir ay kadar sonra ilk sonuçlar gelmeye başladı, G Haplogrup benzeri bilmediğim değişik kotlar ve bilgiler gelmeye başlamıştı.
Ardından Almanya’da, Türkiye’de, Rusya’da ve Avrupa'nın değişik ülkelerinde, genetik olarak benzer kişilerin eşdeğer bilgileri ve mail adresleri, vs vardı.
İlk bilgiler geldikten sonra Genetik şirketine başvuran eski bir arkadaşım, Çerkes/ Adige/ Bjeduğ kökenli Ressam Ahmet Özel’le genetik olarak ortak yanlarımızın olduğu ortaya çıkmıştı. Fakat yıllar geçtikçe test yaptıranların çoğalmasıyla başka eşleşmeler de ortaya çıktı. Çoğunluğu Şapsığ, Abdzax ve Kabardey Çerkesler'inden olan eşleşmeler.
Zaman içinde Ahmet ile G2a içinde farklı alt dallarda olduğumuz ve ayrışmış iki ayrı genetik mutasyonlardan türemiş olduğumuz dahi ortaya çıktı.
Onunla sonraki görüşmelerimiz ve başkalarıyla yapılan temaslar ve yeni gelişen diyaloglar, sürdü gitti…
Sonuç olarak, tam kotlanması ile aile köklerimin G2a, +U1, +1266 diye adlandırılan genetik bir grupta yer aldığım ortaya çıktı.
En son Rusya’da arka arkaya iki araştırma; “Litvinenko ve Balanavoskaya” ilginç sonuçlar yayımladılar. Balanovskaya araştırma sonuçları kendi çapında Kafkasya DNA veri tabanı hakkında kapsamlı bilgiler sunmaktaydı.
Çerkes/Adığeler’de % 45 ile % 87 arasında büyük bir çoğunluk, genetik olarak dahil olduğum haplogrup, bu altdal idi (6).
Karı koca Balanovskayalar, G2a Haplogrup ile Çerkesler arasında bulunan özel bağları ortaya koymayı başarmışlardı.
Aile kökelerimin de içinde bulunduğu grup G2a2b2 (eski G2a3b1a1 +U1), bu grup, yer yüzünde en yüksek oranda Şapsığlar arasında görülüyordu; % 86.
Bu oran, haplogrup bir yana, alt dallar için dahi olağanüstü yüksek bir yaygınlık oranıydı(7).
Yaptığım temaslar sonucu elde ettiğim bilgiler, aile köklerimin Şapsığ bölgesinde yaşayan Huşt ailesi ile büyük benzerlikler taşıdığını göstermişti.
Huşt ailesinin de içinde olduğu şecere içinde kendi aile köklerim de G2a2b veri tabanında yer buluyordu.
Fakat bu veri, bütün Şapsığ veya Çerkesleri bir bütünlük içinde görmek için yeterli bir sayılabilir mi? Henüz tam olarak kestiremiyorum.
Çünkü bir ulusal bütünlük içinde değişik kabile ilişkileri, daha küçük boylar ve aileler arasında da girift ilişkiler söz konusudur.
Bazen tahmin edilemez ilişkiler ortaya çıkabilmektedir. Bazen bir aile kalabalıklaşarak bir kabileye, hatta bir ulusa dahi dönüşebilmektedir.
Tabii bunlar aynı hızla bölünerek, farklı adlara da dönüşebiliyorlar.
Daha sonra yaptığım araştırmalarda Huşt ailesinin sadece Şapsığ yöresinde değil, Kabardey’de de, Adiğey’de de yaşamakta olduklarını ve hatta oldukça kalabalık olduklarını öğrendim. Ve hatta Hakuçlar'ın, Şapsığlar arasında ki Wıbıh kökenli olduklarına dair bir önerme de bulunmakta. Çok da önemli değil. Tek bir Çerkes/ Adığe ulusal birliği var. Gerisi ayrıntıdan başka bir şey değil.
Bu köye (Şehekey’e) gelirken, Huşt ailesi bireylerinin bu köyde yaşadıklarını bilmiyordum.
Bir tek günü yollarda ve Atkuaç/ Krasnaya Polyana’da geçirecek olduğumuz ve ancak yatarak geçirdiğimiz iki gece nedeniyle araştırma fırsatım olmadığı için Huşt ailesi bireylerinden kimseyle tanışma ve konuşma fırsatını bulamadım.
Ancak Türkiye’de yedi ayrı kentte, farklı soyadlarıyla Huşt soyundan yüzlerce ve belki de binlerce insan yaşıyor. Onlardan bazılarıyla görüşmekteyiz.
Anayurtta karşılaşmayı bir başka zamana bırakarak, tekrar yollara koyulmalıyız.
***
Söyleşimiz koyulaştı, çaylar ve bal da bir harika.
Bu güzel sohbeti kimse bitirmek istemiyor ama Bereko Memet bizi uyarıyor; “Yolumuz uzun ve planlandığı gibi yürümek zorundayız. Bürokratlar da dışarıdalar ve Aisa’yı bekliyorlar”.
Galiba köyün muhtarı da Aisa. Ya da aklımda öyle kalmış.
Dışarı çıkıyoruz, kendisiyle beraberiz. Televizyon çekimi var, gürültü ve patırtı içinde kendisine teşekkür ediyor ve yanından ayrılıyoruz.
Aklım yıllar süren arayışımızın ardından bulduğumuz ailemiz “Huşt”larda kalıyor.
Ataların karşılaşması bir başka zamana kalıyor. Yollar da bizi bekliyor.
NOTLAR
(1)- Bir Köyün Tarihi http://cherkessia.net/makale_detay.php?id=3206
(2)- Adıge Cumhuriyeti, CC, Turizm.
(3)- ÇERKESYA’DA DEĞİŞİK DİNLERLE İLİŞKİLİ YER ADLARI - http://www.cherkessia.net/
(4)- Bir Köyün Tarihi http://cherkessia.net/makale_detay.php?id=3206
(5)- İlginç ve Sevindirici Bir Gelişme http://cherkessia.net/makale_detay.php?id=3208
(6)- Major new paper on Y chromosome haplogroup G (Rootsi et al. 2012)http://dienekes.blogspot.com/2012/05/major-new-paper-on-y-chromosome.html
(7)- Circassian DNA/ Çerkes DNA Projesi https://www.familytreedna.com/public/UbykhSochi?iframe=ycolorized
Sayfa fazla fotograf yüklememden dolayı açılamadığı için fotoğrafları facebook sayfasına yükledim. İlgilenenler oradan izleyebilirler.>>> https://www.facebook.com/semih.akgun.54/media_set?set=a.864073476963879.1073741863.100000837034969&type=3
04 Temmuz 2015 Cumartesi Saat 17:37Sn. Semih Bey,
Terk edilmiş Şapsığ diyarı, Çerkesya toprakları, ancak bu kadar canlı anlatılabilir. Toprağı, binaları, bitkileri, suları, havayı, hayvanları, ruhları, tanrıları ve insanları konuşturmuşsunuz. En güzeli de, herşeyi objektif, sıcak ve sevecen bir dille bize getirmişsiniz...
Tebrikler, teşekkürler...
Semih bey gazeteci gibi gezmişsiniz. Her ayrıntıyı atlamadan site takipçilerine ulaştırmanız tebriği hak ediyor. Emeğinize sağlık.
08 Kasım 2012 Perşembe Saat 14:56