

“Şiddet uygulayanın ilk hedefi kurbanı köleleştirmektir ve bu amaca kurbanın hayatının her alanında despotça bir denetim kurarak ulaşır. Ancak salt boyun eğme, onu nadiren tatmin eder; suçlarını haklı göstermenin psikolojik ihtiyacı içindedir ve bunun için kurbanın onayına ihtiyaç duyar. Bu yüzden durmaksızın kurbanından saygı minnet ve hatta sevgi göstermesini talep eder. Saldırganın nihai hedefi gönüllü bir kurban yaratmak gibi görünmektedir”.
(Herman, 1992) Travmatik Bağlanma Süreci- (Appelt, Kaselitz, Logar 2004)
Stokholm sendromu, Psikiyatr Nils Bejerot tarafından verilmiş olan adını, 1973 yılında İsveç'in başkenti Stockholm'de yaşanan bir olaydan almıştır.
Sendroma adını veren ilk eylem, 23 ağustos günü, kara gözlüklü ve siyah peruklu bir adamın İsveç'in başkenti Stockholm'de Kreditbanken adlı bankaya girip sağa sola ateş ederek "parti başladı!" diye bağırmasıyla başlamıştı. Bu kişiye daha sonra bir arkadaşı daha katıldı.
Soyguncular, bankanın etrafı polis tarafından kuşatılınca da, bankada bulunan dört görevliyi rehin aldılar ve polise direniş gösterdiler.
Dahası, dava sürecinde soyguncular aleyhine tanıklık yapmayı reddettiler, hatta aralarında para toplayıp savunmalarına yardımcı oldular.
Olanları yargılamak yerine anlamaya çalışanların çabası sonucu bu durum, Psikoloji literatürüne "Stockholm sendromu" diye geçti.
En çok mahkûmlar, rehineler, azınlıklar, savaş esirleri, tarikat üyeleri, cinsel tacize maruz kalan çocuklar, pazarlanan hayat kadınları, engelliler ve aile içi şiddet mağdurlarında görülen Stockholm Sendromu'nun nedeni insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsüydü.
Sendrom başlangıçta şöyle gelişiyordu: Dış dünyadan tamamen soyutlanmış durumdaki kurban, kendisine baskı yapan kişinin şiddet eğilimlerini fark ediyor, onun kendisini öldürebileceğini hissediyor, ölüm korkusu arttıkça, hayatta kalma isteği de artıyordu.
İşin ilginç yanı, kurban, bir zaman sonra kendini baskıcının yerine koyup, olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlıyor, sahip olduğu tek olumlu ilişkisinin zorba ile arasındaki ilişki olduğunu düşünerek bu ilişkiyi yitirmemek için elinden gelen çabayı gösteriyordu.
Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanmış ve rehine kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanmış, serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmadığı gibi, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkacağı günü beklemeye başlamıştır.
Stokholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmıştır.
Rehine, böyle bir durumda kendisini rehin alanların duygularını anlama noktasına gelmiş oluyor.
Rehine, kendisini rehin alan kişiyle geçirdiği süre içinde onunla konuşarak öyle bir hale geliyor ki, aşırı empati sonunda ona yardımcı olmaya başlıyor.
Kısaca bir özdeşleşme, belki başka bir ifadeyle kendine yabancılaşma hali.
Suçluya da sempati beslenir mi demeyin.
Suçluya empati duyulur mu demeyin.
Bazen vicdanlar, suçluyu aklıyor, hatta mağdur olan kendisini bile suçlayacak hale gelebiliyor.
Davranışların insani ölçüler dışına çıkmaya başlaması ve adalet duygusunun zedelenmesi, vicdanımızı yaralayıp empatik yanımızı olumsuz anlamda yönlendirebiliyor.
Bu sendromun anlamını genişletirsek, insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları kabullenmesi, bu koşulları yaratan sebepleri görmemesi, savunması, hatta ezenin yanında yer alması olarak tanımlayabiliriz.
Saldırganın yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini saldırganın yerine koyup olayları onun gözüyle görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlıyor.
Bu sendromun ortaya çıkmasının temel nedeni, hayatta kalma içgüdüsü olduğu için, dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlılık duyuyor.
Kurban tarafından baskıcının şiddet eğiliminin tamamen gözardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir.
Savaşta, savaş esirleri ya da aile içi şiddete maruz kalan kişilerde karşı tarafa patolojik bağlanmak söz konusu olabiliyor.
Beyinlerin yıkandığı bir ortamda bir insanın algısının değişebilmesi için işkence altında kalması gerekir ki, bu durumlarda bu sendromdan söz edilebilir.
Ancak işkencenin bildiğimiz gibi çeşitleri bulunmaktadır. Fiziki işkenceden başka, ruhsal-duygusal, düşünsel gibi türlü işkence, günümüze kadar insanlar arasında varlığını sürdürmüştür.
Mutlaka güçlünün elinde, istediği gibi yönlendirebileceği, istediği zaman zulmün dozuna ayar verebileceği olanaklar ve tek yönlü propaganda olması gerekmektedir.
Buna benzer bir durum olması için; toplumda çok sesliliğin olmaması, demokrasinin sakatlanmış bulunması, sert propaganda, hapis, baskı, şiddete maruz kalmak gibi benzeri zorlamalarla karşı karşıya olmak ya da cezalandırılma olasılığı gibi manevi baskılar gerekir.
Rehin alınan, eziyet edilen, baskı altında tutulan kişinin bir süre sonra bunu yapan kişiye karşı duyduğu sempati, aşka dönüşebilir ve hatta bağımlılık gibi belirtileri gösterebilir.
Sebebi şöyle açıklanabilir; Baskı altında kalan kişi bir süre sonra üstündeki baskıya sebep olan otoriteye öyle bir alışır ki onsuz kendini eksik hisseder, ona bağımlı hale gelir.
Onun yaptıklarını kendi kafasında meşrulaştırmaya ve onu dünyaya açılan tek kapısı olarak görmeye başlar.
Adeta bir aşk-nefret ilişkisi.
Kurban, tek olumlu ilişkisinin, şiddet gösteren ile kendi arasında olduğunu düşündüğü için, bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla saldırgandan ayrılması gittikçe zorlaşır.
Köleci toplumlarda, köleliğin ortadan kaldırılmasıyla, işsiz, evsiz, dayanaksız kalan kölelerin, eski sahip ve sahibelerine karşı gösterdikleri bağlılık, kovulsalar da sahiplerinin kapısını terk etmeme durumu da aynen buna benzer bir olgudur.
Saldırganla özdeşleşmeye; rehin(e)lerin yaşamlarının tehdit altında olması, ortamlarını değiştiremeyecek ve özgürleşemeyeceklerine dair oluşmuş kanaat, rehin alanın mağdura oynadığı, küçük oyunlarla rehinin gönlünü arada bir alması ve dış dünyadan soyutlanmışlık hali gibi olgular sebep olur.
Bu durumlarda şiddete uğramış veya uğrama olasılığında ki kişi(ler), saldırganı kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok çekinir ve korkar. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun taraftarıymış gibi davranır.
Kısaca sendrom mağdurlarına, Çerkesçe köle olarak bilinen sınıf mensubuna verilmiş adla "vıneut" deyip alay etmek ve bu olguyu basite indirgememek gerekir.

1974 yılında Patty Hearst isimli bir milyoner kadın, bir terörist grup tarafından kaçırıldıktan 2 ay sonra onlarla birlikte bir banka soygunu yaparken yakalandı. Avukatları çeşitli mazeretleri kullandıysa da mahkeme kabul etmedi ve hapse mahkûm etti.
Belki çok sıra dışı bir örnek ama anımsatmakta fayda var; 2001 yılında İngiliz bayan gazeteci Yvonne Ridley, Afganistan’da Taliban tarafından kaçırıldı, ilk 11 gün onlarla kavga etti, yemek yemedi. İslâm dinini incelemesi şartıyla serbest bırakıldıktan sonra İslâm dinine ilgi duydu, 2003 yılında da Müslüman oldu.
Bunlar tabii bireysel örnekler. Bizim konumuz ise Sendromun toplumsal yönüyle sınırlı. Ve bizim örneğimiz Çerkesya’da yaşananlar.
Çerkes halkı ve ülkesinin durumunu anlatan tipik psikolojik bir durumdur bu.
Bunu kişisel değil, bilimsel, sosyolojik ve sosyo-psikolojik olarak algılamak ve değerlendirmek gerekmektedir.
Çağımızda; gerek bireysel, gerekse de toplumsal olarak, kendi özsaygısını koruyabilen, meşru, demokratik haklarını savunabilen, karşıt güçlere ve zorlayıcı koşullara rağmen diyalog yollarını deneyen her yapı sağlıklı olmanın gerektirdiği birincil koşulu yerine getirmiş demektir.
Aksi hal, yabancılaşma, kendinden uzaklaşma, hak ve itibar kaybetmedir.
Çerkes halkı, 1864 yılında yaşadığı soykırım ve sürgün yüzünden nüfusunun % 90’nından fazlasını yitirmiştir.
Rusya’nın ülkeyi işgal süreci, Çarlık, Sovyet dönemi ve yeni Federasyon dönemleri, hepsi kendi içinde farklı baskı dönemlerini içermektedir.
İşin ilginç yanı, Çerkes toplumu, en rahat gibi bilinen dönem olan Sovyetler döneminde de yoğun baskılarla karşılaştı.
Örneğin Şapsığ özerkliği kaldırıldı.
Savaş için askere alınan eli silah tutan gençlerin dışındaki Şapsığ bölgesi Çerkeslerinin önemli bir kısmı, haksız ve mesnetsiz bir kararla Orta Asya ve Sibirya’ya sürüldüler.
Az bilinen sürgün öykülerinden biri de budur.
Şapsığ bölgesi Çerkesleri o zamandan beri, sürgün kararı kaldırılmış olmasına rağmen hiçbir şekilde bir araya gelemediler.
Sürülen nüfusun bir kısmı yollarda, bir kısmı da gittikleri sürgün yerlerinde(çoğu Sibirya'da) yitip gitti.
Geriye nüfusun küçük bir kısmı dönmeyi başardı. Nüfusun en canlı tabakaları olan, savaşacak nüfustan gidenlerin yarısı savaşta yaşamlarını kaybetmişlerdi.

Bugün resmi sayıya göre Çerkesya’nın batı bölgesinde, Karadeniz (Şapsığ bölgesi) kıyılarında 4 bin, resmi olmayan sayılara göre 30 bine kadar yükselen küçük bir azınlık olma halidir yaşanan.
Dolayısıyla geriye kalan bu küçük nüfus, çaresizlik ve dışarı ile bağlantısını kaybetmiş, izole olmasından dolayı bu sendromun bir benzerini yaşamaya mahkum edilmiş gibidirler.
Daha da ileri gidersek, tarihsel Çerkesya’nın doğusunda Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adigey Cumhuriyetlerinde de benzer durumları toplumsal bir facia olarak gözlemleyebiliriz.
Şehit Prof. TSIPINE ASLAN ne kadar güzel söylemiş; “Üç yüz yıl savaşmış iki halktan birisi hiç haksızlık ve zulüm yapmamış gibi davranırsa, diğeri de hiç haksızlığa ve zulme uğramamış gibi davranırsa, bu ancak iki halk için de aşağılayıcı bir durum yaratır, başkaca bir işe yaramaz!”
Eğer tarihsel suçlar ortaya açıkyüreklilikle konulur ve gidermek üzere samimi bir duruş sergilenirse ne ala!
Tersi suçun, haksızlığın ve ahlaksızlığın devamı demektir.
Koşullar değişmedikçe, haksızlık giderilmiş olmaz.
Sürekli sayfalarımızda yazdığımız gibi, Çerkeslerin anayurda özgürce yerleşme ve yaşama hakları talebi karşılanmazsa, daima başa döner dururuz.
Sürekli, patinajla zaman geçiririz.
Bugünlerde ana gündem maddemiz olan Suriye Çerkesler'inin sadece özerk cumhuriyetlere yerleşmesi değil, tüm Çerkesya coğrafyasına kabulleri sağlanmalıdır.
Bu ne demektir? Açıkça Krasnodar ve Stavropol eyaletlerinin her yerine, sınırsız şekilde resmi kabulleri, gelenlere iş, ev ve toprak gibi desteklerin sağlanması gerekmektedir.
Çerkeslerin bunca zamandır geri durarak, sessiz kalarak bir başarıya ulaşmadıkları, aksine sürekli gerileyerek, toplumsal bozulma ve dağılma sürecine girdiklerini görmemiz gerekiyordu.
Bugünlerde olanları (Suriye Çerkesleriyle ilgili eylemlerin artık çatı kuruluşunca da düzenlenmesi gibi gelişmeleri) iyi okumak gerek.
Zamanında görmemiz gerekenleri daha yeni yeni görüyoruz, daha önceleri tartışıp, sonuca varmamız gereken konuları halletmemiz, kavramlar ve karşılıklarında anlaşmış olmamız gerekiyordu. Ama olmadı.
Biz geciken bir ulusal bilinç üzerine yeni bir yaşam kurmak durumundayız. Kabul etmeli. Fakat her şey demek ki bitmedi, bitmemiş.
***
Hz. Muhammed’in deyişiyle; “Her şeyin şerefi ilklere aittir!”
Yani her işte kıdem önemlidir.
Fakat bu olanlardan politik bir rant kapısından söz ediyormuşuz gibi davranmak yerine, yeni kazanımlara ve politik-hukuksal-meşru mücadelemizi koordineli olarak yürütmemiz gerektiği noktasına giderek yaklaşıyoruz.
Çünkü bu güne kadar doğru işleri yapanlar dahi, bundan sonra yanlış iş yaparlarsa, elde edilen bütün kazanımlar boşa çıkacaktır.
Öyleyse aşırılığa kaçmadan, birlik, bütünlük içinde, kararlı ve sabırlı biçimde yönümüzü belirlemeli ve yeni kazanımlarımızla, önceden verilmiş mücadelelerimizi taçlandırmalıyız.
Bir Türk atasözü aslında çok şey anlatıyor; “Sen eşek oldukça, semer vuran çok olur!”
Kimseye değildir sözüm, herkesedir.
Kimseyi aşağılamak da değil. Bilakis, insan olmanın, Çerkes olmanın birinci koşulu hem insan, hem onur, hem cesaret sahibi olmaktır.
Evet saygı gösteriniz ki, saygı bulasınız… Fakat!
Saygı beklemezseniz, saygı da göremezsiniz.
Hiçbir ulus, kendi ulusal varlığına saygı göstermeyen, onu yüceltmeyen kişi, grup, ulus veya kuruma saygı göstermez.
Politikanın temeli karşılıklılıkdır.
Saygı gösteren saygı görecektir.
'Fransa’da Cumhurbaşkanı François Hollande’ın yüzde 75 kazanç vergisi getirme planı nedeniyle vatandaşlıktan çıkma kararı alan ünlü oyuncu Gerard Depardieu, Rus vatandaşlığına kabul edilmesinden memnun olduğunu açıkladı. Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in kendisini vatandaşlığa kabul eden kararnameyi imzalamasının ardından açık mektup kaleme alan Depardieu’nün ‘Rusya’yı büyük demokrasi’ olarak nitelemesi ve Rus kültürüne ‘aileden yakın olduğunu’ yazması dikkat çekti. Depardieu Rus basınına gönderdiği mektubunda, kendisine ‘sefil’ diyen Fransa Başbakanı Jean-Marc Ayrault’ya da atıf yaptı: “Rusya, Rus halkı, tarihi ve yazarlarını seviyorum. Kültürünüzü ve zekânızı seviyorum. Babam da zamanında komünistti, Moskova Radyosu’nu dinlerdi. Dolayısıyla Rusya, benim kültürümün parçası. Bunları Hollande’a da anlattım. Rusya’nın büyük bir demokrasi olduğunu ve bir Başbakan’ın bir vatandaş için sefil demediği bir ülke olduğunu söyledim. Devlet Başkanınızı çok sevdiğimi ve onun da beni sevdiğini anlattım.” Rusya’nın iyi yaşanabilecek bir ülke olduğunu yazan aktör, ancak çok büyük olan başkent Moskova’yı değil kırsal bölgeleri tercih edeceğini söylerken, Rusça öğreneceğini de ekledi.'
Siz demokrasisini beğenmiyorsunuz ama beğenenler varmış demek ki.Yalnız fark şu ya adınız Jerard olmalı ya da cebinizde çok para.
Nazım Hikmet Ran bir şiirinde nede güzel söylemiş;
sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...
Sizde merak etmeyin Semih, bizim esirliğimizde memleketimizedir.
Kim ne derse desin.
Selamlarım.
