Karakter boyutu :
HALKIN KALP ATIŞLARI

18 Kasım 2013 Pazartesi Saat 22:17

İbni Haldun Mukaddime’sinde, halkların gelişim sürecinin kentsoylu yerleşik halkın kurduğu medeniyetin, göçebe bedeviler tarafından yıkılması ile ilerleme kaydettiğinin altını çizer. Bu sürece yol veren esas etken asabiye olarak tanımladığı milli hislerdir. Kentsoylular tarafından kurulan medeniyet, konargöçer aşiretler tarafından yıkılır yıkılmasına ama hem yıkılan hem de yıkan unsurlar bu devinimden kendi paylarına değişik ton ve düzeyde bir takım çıkarlar elde ederek ve sentezleme ya da kültürlenme yolu ile o coğrafyada birlikte yeniden bir yapılanma sürecine giderler. Zaten adına tarih denilen zaman sürecinde geriye doğru giderseniz pek çok halkın birbirinin içinde erdiğini, haritaların iç içe geçmişliğini fark edersiniz. Tarihi ne kadar geriye alırsanız, diğer halklarla akraba çıkma ihtimaliniz de o kadar artar.
Mesela,’’ Batı Avrasya stepleri tarihinde 1492 yılına kadar geriye giderseniz bu coğrafyada Rusya’ya benzer bir ülkeye rastlayamazsınız. Onun yerine aşağı yukarı aynı coğrafyada Pskov cumhuriyeti, Kazan hanlığı, Kırım hanlığı, Altın Orda hanlığı, Töton Şövalyeleri, Polonya Krallığı, Ryzan Prensliği, Moskova Prensliği ile sınırları daha az kesin olmakla birlikte Çerkeslerin inatla ellerinde tuttuğu bölge çıkar karşınıza. (C.TILLY- Rusya ve Komşuları)’’ Bu pencereden bakıldığında Rus diline yerleşmiş olan ‘’Rus’u birazcık kazısan altından Tatar çıkar’’ deyiminin haklılığı kendiliğinden orta yere serilmekte. Rusya’nın tohumlarını atan Aleksandr Nevski, bir Tatar bağlısıydı. Ancak Tatarların güçten düşmesi ile daha sonra Moskova Knezliğine oradan da Rusya Çarlığına dönüşecek olan Vladimir-Suzdal Knezliğine egemen olabilmişti.
Çarlık Rusya’sının egemen büyük toprak sahiplerinin kökenleri arasında Türk-Tatar soyluları olan Boyar aşiretleri oldukça geniş yer kaplamaktaydı. Ve batı Avrasya da ki bu Rus-Tatar sentezi kimi zaman iktidar mücadelesi için kavgaya tutuşmuş olsalar dahi Çarlığın son yüzyılına kadar devam etmişti. Son Tatar-Rus kavgası, II. Dünya savaşında Tatarların (ve kimi K.Kafkasyalı halkların) Alman işgalcilerle birlikte SSCB’ye karşı savaştığı gerekçesiyle, Tatar halkının Kırım’dan çıkartılması ile başladı ve Kırım’a 1989’dan itibaren kendi imkânları ile dönmeye başlayan Tatarlar, Kırım üzerinden kalbi atmaya başlayan bir Tatar diriliş hareketi başlattılar.
Hayat insanoğluna her zaman beklediğini vermediği gibi, bazı halkların kaderi ise diğerlerinden bariz bir şekilde farklılaşabiliyor. Mesela kara kıta Afrika’nın yerli halklarının bedbaht tarihi buna örnektir. Biz onları sadece televizyon dizilerinde köle olarak zincire vurulup götürüldükleri Amerikan kolonilerinde şeker kamışı veya pamuk tarlalarında yarı çıplak çalışırken ya da beyaz efendinin evindeki şişman hizmetçi zenci kadın olarak tanıdık. Peki ya kendi öz yurtlarında uğradıkları felaketler; Belçika Kralı II.Leopold’un sömürgelerinden biri olan Kongo da sadece 1885-1908 yılları arasında kauçuk tarlalarında çalışmaya zorlanan 5 milyon Karaderili insan öldürüldü.
Halen dünyanın en büyük ticari krallıklarından birisi olan, elmas tüccarı olan Cecil Rhodes kendi adına bir ülke kurdu bu diyarda. Rhodesia! Şimdiki adını 1979 da değiştirdi yeni adı Zimbawe. Kara kıtaya beyaz istilacıların gelişinden beridir yok edilen karaderili insan sayısı yüz milyon gibi tahmini bir rakam ile ancak telaffuz edilebiliyor. Daha dün 1994 de, yaklaşık 3–4 ay gibi kısa bir süre içerisinde takriben 1 milyon Ruandalı (Hutu-Tutsi) bibirini boğazladı. Ve yine Belçika Ordusunun Afrika Lejyonunun gözleri önünde işlendi bu cinayetler ve muhtemelen yine beyaz adamın işin içinde olduğu bir komplo neticesinde aynı halkın çocukları birbirleri üzerine kışkırtıldı.
Kötü kader, beyaz adamın kolunun uzanıp da elinin değdiği bütün yerli halklar için aynı mesafede. Güney Amerika halkları İspanyol Cortes ve ekibi tarafından yok edilirken. Sayısı tahminen 500 rakamının üzerinde olan Kuzey Amerikalı yerli halklar yani Kızılderililer de güneyde ki akrabaları ile aynı akıbete yollandı. Bugün ABD de 2000 kadar bölük pörçük Kızılderili rezervasyonu (bir çeşit özerk bölge) var. Fakat Kızılderililerin çocukları 1985 yılına kadar yürürlükte olan kanuna istinaden zorla ailelerinden alınarak yatılı bölge okullarına gönderiliyor ve orada sözde medenileştiriliyordu. Buradaki amaç elbette Kızılderili halkın kültürel devamlılığının kesintiye uğratılması ve dillerinin yok edilmesiydi. Şükür ki beyaz adam bunu başaramadı ve Kızılderili yerliler dillerini ve kültürlerini korudular. Durumları iç açıcı olmasa da, tıkıldıkları verimsiz rezervasyon bölgelerinde sürgit fakirlikte boğuşsalar da yok edilmeye karşı direnmeyi bir hayat tarzı olarak benimsemişler ve kalpleri bir Kızılderili olarak atmaya inatla devam ediyor.
Beyaz adamın, daha net ifade ile modernitenin yetiştirdiği Avrupalı beyaz adam kimliğinin temeli eğilimini, bir çeşit sosyal-darwinizm damarı besliyor. Genel olarak bilimsel çalışmaların kendi başına bir suçu olmasa da, bilim felsefesinden türetilen sonuçlar ile emperyal histerilerin bileşkesini, siyaset alanına evirilerek yetiştirilen Avrupalı beyaz adam, sonuçta kendini dünyanın efendisi yerine koymayı başardı. Ve bu sonuç tüm yerli halkların sonunun başlangıcı oldu.
Beyaz adamın çılgınlığına, gözü dönmüşlüğüne bir çare olaraktan ortaya sürülen ve yine beyaz adam patentli olan sosyalizm de sosyal darwinizmin bir başka versiyonu olmaktan öteye pek gidemedi. Zaten çıkış kaynağı aynı olduğu için birbirinin alternatifi değil ancak muadili mertebesinde, madeni paranın iki yüzü gibi; yazı ve tura olarak iş gördü. Büyük sosyalist Stalin de bu yönde beyanatlar vermekten kaçınmadı ve savaşları insanlığın evrimsel gelişiminin bir aracı olarak gördüğünü
söylevlerinde sık sık vurguladı. Başarı ile yerine getirdiği sosyal darwinist görevleri ile iktidarda olduğu süre boyunca SSCB de asgari 20 milyon insanı açlıktan ya da çalışma kamplarında katletti.
Sosyalizmin zorla iş başına geldiği Çin, Kamboçya, Vietnam vesaire ülkelerde de durum pek iç açıcı olmadı. ABD işgalinde 1milyon insanını kaybeden Vietnam Kızıl terörde bunun birkaç katını toprağa gömdü. Çin hakeza, biraz temel hak ve özgürlüklerden isteyen üniversite gençliği Tiananmen meydanında 4 Haziran 1989 da tanklarla ezildi ve en az 2000 bin genç katledildi. Bu, Çin Halk Cumhuriyetinin kendi öz halkına yaptığı zulümdür. O halde sözüm ona halk sever ve halkların kardeş olduğu sosyalist Çin’de, Müslüman Türk-Uygurların çektikleri acıların ya da Tibetlilerin acılarının hesabını tutabilecek olan bir kimse var mıdır? Adı Çin Sosyalist Halk Cumhuriyeti olan bu katliamcı devlet, şimdilerde üst yapısı yani siyaseti totaliter, ekonomisi ise kapitalist olacak şekilde yapılanmıştır, bunun literatürdeki karşılığı faşizmdir.
Sosyalizmin doğu versiyonu ilginç gelmeyebilir, hatta tiksindirici bile gelebilir. Peki Avrupa’nın en müreffeh ve sakin ülkesi sayılan İsveç’te bile, kökenleri pek bilinmeyen ama Sami ırkından olan azınlıktaki yerli halk, sırf Avrupalı olmadıkları için 1980’lere kadar zorla kısırlaştırılıyordu. Ve onlarda 70’lerde ün kazanan İsveç tipi sosyalizm denilen bir tür ile hemhal idiler. Veya sosyal-demokrat Fransa'nın, Cezayir ve Hindiçin de uyguladığı mezalimler...
Sonuç her yerde ve her zeminde yerli halklar için hiç değişmiyor. Sorun modernitenin yetiştirdiği ırkçı-inkarcı-asimilasyoncu, etik değerlerden giderek uzaklaştırılan arketip insan karakterdir. ‘’Sosyalist teorinin gri yüzü, hayatın yeşilini öldürüyor.’’ (O.Çalışlar)
Biz Çerkesleri vatanından sürgün eden Çarlık Rusya’sının siyasal karakterine etki eden temel unsur ile bize özerklik verdiği bahanesi ile göklere çıkartılan SSCB Rusya’sının sosyalist modellemesinin beslendiği temel kaynak aynıdır. Örneklemek gerekirse; SSCB bilerek ve de isteyerek, kendi kendilerini yönetemeyecekleri gerekçesi ile Çerkesleri 5 ayrı parçaya bölmüştür. Ve utanmadan sıkılmadan sözde bilim konseylerinde bu bölünemeye suni dayanaklar üretmiştir. Mesela Kıyı Şapsığ özerkliğini kazanabilmesi için Şapsığlerin Adıge olmadığını ayrı bir ulus olduğunun öne süren tezler geliştirilmiş, saha araştırmaları ile de bu pekiştirilmiştir. Şimdi bu düzmece tezler, Adıgelerin en eski kollarından olan Şapsığlerin aslında Adıge değil asimile edilmiş Abhaz olduklarına dair yine ahlaki değerden yoksun kişilerin, Adıge=Çerkes birliğini bozmak adına sinsice tezgâhlanmış tezlerin başvuru kaynağı haline getirilmek isteniyor.
Devam edersek eğer bu günkü Adıgey’ in 1922 de Çerkesya adıyla olarak kurulmak istenmesine zamanın SSCB yönetimi şiddetle karşı çıkmaktaydı. Uzayıp giden mülahazalar bir sonuç vermedi ve Adıgey, Çerkesya adını alamadı. Tarihi Çerkesya adının işlevsel olmaması için Karaçay-Çerkesya Cumhuriyetini kurarak Adıgelerin bir kabile koluna Çerkes etnonimi verdiler.
Ve bu Çerkes kolunu en yakındaki Kabardey kolundan ayırarak, Türkik bir halk olan Karaçaylarla birleştirdiler, aynı şekilde Çerkeslerin en büyük kolu olan Kabardeyleri de kasten diğer Adıge kolları ile birleştirmeyerek, sanki başlı başına bir halkmış gibi özerk cumhuriyet statüsü ile ayırdılar. Yine Kabardey kolunun devamı olan Mozdok(Osetya) ve Malgobek(İnguşetya) Çerkesleri, Kabardey kolundan bilerek ayrı tutuldu. Birbirlerini asimile etmeleri için Çerkes ve Türkik halklar zorunlu olarak birleştirildi. Kendisine tehdit oluşturmayan yüz bin nüfuslu Yakutistan’a 3milyon kilometre kare toprak bağışlayan SSCB, Çerkesleri birleştirmemek için elinden geleni ardına koymadı. SSCB’nin Çerkes özerk bölgeleri, Amerikan hükümetinin Kızılderili rezervasyonlarından belki bir-iki gömlek üsttedir, hepsi bu kadar.
Görüldüğü üzere kapitalizm ile sosyalizm modellemesi arasında sonuç itibariyle pek bir fark yoktur aslında. Ulusal kurtuluş stratejisini de bunlardan herhangi birisi üzerine kurgulamak en hafif tabiri ile naifliktir. '' bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar da zor...‘’ ve izm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.’’ (C.MERİÇ-Mağaradakiler) Biz bu gömleği giymeyeceğiz. Fakat artık kimse bir Kızılderili’nin hala at üstünde gezmesini beklemesin. Ya da bir Çerkesi bir elinde kılıcı diğer elinde kaması olduğu halde, uzun süngülü Rus piyadelerinin arasına dalarken görmeyi beklemesin.
Evet, Lakota Kızılderililerinin tabiri ile halkına yabancılaşmış bir ‘’elma’’ olmayacağız. Yani dışı kızıl, içi beyazlaştırılmış yani asimile edilmiş. Fakat sırf birileri bizi böyle beğensin diye otantik halklar sınıfına da kendimizi mahkûm etmemeliyiz. Öte yandan teknolojinin nimetlerinden yararlanmak herkesin olduğu kadar yerli halklarında hakkıdır. Diriliş ve örgütlenme pratikleri için teknolojinin iletişim ve bilgilenme-bilgilendirme imkânlarını en üst düzeyde kullanmalıyız. Halkların dirilişi uzun soluklu bir koşudur, buna rağmen bizim elimizde mesafeleri kısaltacak yakın tarihli çok önemli referans kaynakları var. Birincisi 1992 Kabardey Halk Kongresinin Çerkes halkının geleceği için Çerkesya’nın kurulması gerekliği ve Çerkes=Adıge kararı. İkincisi, dost Gürcü Parlamentosunun 2011 tarihli Çerkes Sürgünü ve Soykırımını resmen tanıyan kararı. Her iki referans noktası da meşru ve dinamiktir.
Türkiye’nin gerek atlattığı gerekse şu anda içinde bulunduğu sosyal ve siyasal buhranlar veya süreçler ister istemez diaspora Çerkeslerinin de yönelimleri üzerinde olumlu ya da olumsuz bir takım etkilerde bulunuyor. Söz gelimi; (iki binlere kadar) ‘’Türkiye de resmi ideoloji (bürokrasi) resmi bir merkez siyaset alanı tanımlamış ve siyaset bu merkezin etrafında konumlandırılmıştır. Dolayısıyla olası tüm siyaset yelpazesi değil, sadece onun dar bir bölgesi meşru olarak algılanmış ve bu dar alan sanki siyaset yelpazesinin tümüymüş gibi varsayılmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye demerkeze oturan partiler ne kendilerini değiştirecek dinamikler üretebilmiş ne de toplumdaki değişimi doğru biçimde algılayabilmişlerdir.’’ (E.MAHÇUPYAN-Radikal Yazılar) Bu merkez siyaset-merkez parti tanımlamalarının içeriğini hepimiz az çok biliyoruz; Türkiye de siyaset yapmak isteyen herhangi bir grup meşru siyaset alanında yer bulacaksa mutlaka önce Türk milliyetçisi, sonra seküler laik ve en sonunda katı devletçi olmak zorundaydı. Birkaç istisna hariç kuruluşundan itibaren son yıllara kadar Türkiye siyasetinde kendini merkez partisi olarak boy gösteren yapıların ortak özellikleri bunlardı. Aralarındaki farklar sadece birisinin biraz daha fazla laik, diğerinin biraz daha fazla milliyetçi olmasından ibaretti fakat terkipleri, muhtevaları aynı, bileşimi oluşturan maddelerin dozajları farklıydı.
Çerkes diasporasında da durum farklı değildi. Çerkeslik; geleceği göremeyen yaşlılarının ve geçmişi unutturulan gençliğinin arasında sıkışıp kalmıştı. 1987 de açılması serbest bırakılan Kafkas derneklerinde yapılanlarda, onlardan ayrılıp Birleşikçi dernekler kuranlarında yaptıkları da Türkiye’nin resmi merkez siyaset teorisinin üstün körü tekrarıydı. Yıllarca Türk ideolojik bürokrasisinin kendilerine tanıdığı dar meşrutiyet alanında, Çerkes’siz Çerkeslik nizamını devam ettirmeye büyük enerji harcadılar.
Birinciler yüksek kültür senaryoları, cumhuriyetin kurucu elitleri arasında sayılma ayrıcalığı elde etmek gibi tamamen naif ve boş amaçlar ile bu türden teskin edici telkinlerle sadece kendilerine bürokratik kontenjanlarda yol bulmaya çalıştılar.
İkinciler, tamamen rövanşist anti-Rus siyaseti benimseyerek, kendilerini güncel politik amaçlar uğuna, ideolojik bir aygıt olarak devlet hizmetine sundular. Sonuç itibariyle Türkiye Kafkas STK’ları ve DÇB gibi Rusya muadilleri ne kendilerini besleyecek dinamik kaynaklara erişebildiler ne de halkın temsilcisi hüviyetine hak kazanabildiler, nede halkın gelişim çizgisine yön verebildiler.
Sadece bulundukları ülkenin egemen devlet zihniyetinin Çerkes toplumu nezdinde taşıyıcı nüvesi oldular.
Halende Suriye Çerkesleri meselesindeki beyanatları ve yaklaşımları ile devletin ideolojik aygıtları (DIA) vasfını taşımaya devam etmeye meyil göstermektedirler. Söz gelimi 1973 Arap-İsrail savaşının ardından işgal edilen Golan Tepelerinden çıkartılan Çerkesleri, Türkiye ye getirerek, G.Doğu Anadolu’ya yerleştirilmek istenmesine benzer bir şekilde, bugün DIA etiketini taşıyan kimi örgütleşmeler, Suriye Çerkeslerini Fırat boylarında Doğu Anadolu’ya yerleştirmenin peşine düşmüş vaziyetteler.
Yine benzer şekilde Çerkes diasporasında merkez parti hüviyetini taşıyan Kafkas STK çatısı, Suriye Çerkeslerine anavatan yolunun açılmasını zorlayacağı yerde, tüm pratik çözüm ve zorlamaları bir kenara bırakmıştır.
Mesela; bilfiil kendisi Çerkeslerin dünyasını on yıllardır Abhazya için sömürdüğü halde, Suriye Çerkesleri meselesinde, tam bir apolitik duruş sergileyerek sözüm ona kendisinin sadece Çerkeslerin kurtarılması için çalışacağını beyan etmiştir. Ve bu kritik hayatta kalma mücadelesinde kendisine büyük yararlar sağlayabilecek olan Abhazya’yı otomatik olarak devre dışı bırakmış, Suriye Çerkeslerinin, Çerkes anavatanında en yakın kapı olan Abhazya’ya kabulünü baskılamak yerine Rus ve Abhaz müttefiklerinin elini rahatlatmayı seçmiştir.
Aynı şekilde, Suriye Çerkeslerinin anavatanlarına kitlesel göçünün, gölgesel dengeleri bozacağından da yine bu çevreler Rusofillik veya Pantürkizm hesabına endişe etmektedirler. Bu tercihler bilinçli olarak yaratılan ve Suriye Çerkeslerini anavatanlarına kavuşturmamak üzere yazılıp oynanan senaryolardır. Rusya ve Türkiye’nin çıkarları, 1858’den sonra birkez daha Çerkesleri ortadoğuda tutmak için çakıştığından, her iki ülkede beşinci kollarını devreye sokmuş gözüküyor.
Her şeye rağmen bu halkın kalbi Çerkesya olarak atmaya devam ediyor. Çünkü Çerkesya, Çerkes sorununa popülist bir yaklaşım değil, inanç yüklü ve dinamizmi yüksek, çözüm getiren, dirilişe çağıran bir kavramdır. Zaten on yıllar boyunca üzerine ölü toprağı serpilen bu halkın, yok edicilerine karşı başka türlü direnebilmesi ve ayağa kalkması da mümkün değildir. Çerkesya ve Çerkesya Yurtseverlerini ortaya çıkartan ve yükselten etken, egemen merkezlerin ve onların içimize saldıkları değişik türevdeki DIA’larının yalancı ve apolitik duruşuna bir tepkidir.
Çerkessiz Çerkeslik yapmaya çabalayan öbekler, Çerkesya’nın ortaya çıkış anından itibaren, tıpkı Türkiye’nin merkez siyaset alanında at koşturan aktörleri gibi aslında birbiri ile aynı kumaştan mamul olduklarını göstermişler ve sıra dışı farklılığını ortaya koyan ÇY karşısında, kendiliğinden aynileşerek karşı kutbu oluşturmuşladır.
Çerkesya Yurtseverleri, kendi meşruiyetlerini yaratan Çerkes halkını tarihi-siyasi-sosyal ve kültürel bir özne gören çizgilerine sadık ve farklılıklarını ortaya koyan, merkez siyaset algısının dışındaki aktif politik duruşlarında kararlı adımlarla yürümeye devam etmeliler. Aksi tüm hesaplar ve tüm uyuşma ve uyarlama telmihleri, Ç.Y’yi, legalleştirilmiş ama aslında birer bataklık olan hastalıklı alanlara çekerek yok etme teşebbüslerine alet olmaktan ibaret kalacaktır.
Çerkesya Yurtseverleri, günümüz dünyasında geçerli olan şekliyle önemliliğin ancak aktif olarak, riskler alarak, çözüme yönelik politikalar geliştirmeye çalışmakla ve en önemlisi de bunları halkının toplumsal meşruiyet zeminine dayanarak yapmaya çalışmakla mümükün olduğunun bilincinde olmalıdır.
Çerkesya'nın bir son değil yeni bir başlangıç olduğunu, Çerkesce bir hayatın mümkün olduğunu düşünen kişiler olarak, Çerkesya’nın geleceği için her anlamda - her alanda güçlü birikimler yaratmaya ve her ne pahasına olursa olsun birikimleri muhafaza etmeye gelecek adına mecbur, aynı zamanda Çerkes halkı adına da borçludurlar.
Mesela,’’ Batı Avrasya stepleri tarihinde 1492 yılına kadar geriye giderseniz bu coğrafyada Rusya’ya benzer bir ülkeye rastlayamazsınız. Onun yerine aşağı yukarı aynı coğrafyada Pskov cumhuriyeti, Kazan hanlığı, Kırım hanlığı, Altın Orda hanlığı, Töton Şövalyeleri, Polonya Krallığı, Ryzan Prensliği, Moskova Prensliği ile sınırları daha az kesin olmakla birlikte Çerkeslerin inatla ellerinde tuttuğu bölge çıkar karşınıza. (C.TILLY- Rusya ve Komşuları)’’ Bu pencereden bakıldığında Rus diline yerleşmiş olan ‘’Rus’u birazcık kazısan altından Tatar çıkar’’ deyiminin haklılığı kendiliğinden orta yere serilmekte. Rusya’nın tohumlarını atan Aleksandr Nevski, bir Tatar bağlısıydı. Ancak Tatarların güçten düşmesi ile daha sonra Moskova Knezliğine oradan da Rusya Çarlığına dönüşecek olan Vladimir-Suzdal Knezliğine egemen olabilmişti.
Çarlık Rusya’sının egemen büyük toprak sahiplerinin kökenleri arasında Türk-Tatar soyluları olan Boyar aşiretleri oldukça geniş yer kaplamaktaydı. Ve batı Avrasya da ki bu Rus-Tatar sentezi kimi zaman iktidar mücadelesi için kavgaya tutuşmuş olsalar dahi Çarlığın son yüzyılına kadar devam etmişti. Son Tatar-Rus kavgası, II. Dünya savaşında Tatarların (ve kimi K.Kafkasyalı halkların) Alman işgalcilerle birlikte SSCB’ye karşı savaştığı gerekçesiyle, Tatar halkının Kırım’dan çıkartılması ile başladı ve Kırım’a 1989’dan itibaren kendi imkânları ile dönmeye başlayan Tatarlar, Kırım üzerinden kalbi atmaya başlayan bir Tatar diriliş hareketi başlattılar.
Hayat insanoğluna her zaman beklediğini vermediği gibi, bazı halkların kaderi ise diğerlerinden bariz bir şekilde farklılaşabiliyor. Mesela kara kıta Afrika’nın yerli halklarının bedbaht tarihi buna örnektir. Biz onları sadece televizyon dizilerinde köle olarak zincire vurulup götürüldükleri Amerikan kolonilerinde şeker kamışı veya pamuk tarlalarında yarı çıplak çalışırken ya da beyaz efendinin evindeki şişman hizmetçi zenci kadın olarak tanıdık. Peki ya kendi öz yurtlarında uğradıkları felaketler; Belçika Kralı II.Leopold’un sömürgelerinden biri olan Kongo da sadece 1885-1908 yılları arasında kauçuk tarlalarında çalışmaya zorlanan 5 milyon Karaderili insan öldürüldü.
Halen dünyanın en büyük ticari krallıklarından birisi olan, elmas tüccarı olan Cecil Rhodes kendi adına bir ülke kurdu bu diyarda. Rhodesia! Şimdiki adını 1979 da değiştirdi yeni adı Zimbawe. Kara kıtaya beyaz istilacıların gelişinden beridir yok edilen karaderili insan sayısı yüz milyon gibi tahmini bir rakam ile ancak telaffuz edilebiliyor. Daha dün 1994 de, yaklaşık 3–4 ay gibi kısa bir süre içerisinde takriben 1 milyon Ruandalı (Hutu-Tutsi) bibirini boğazladı. Ve yine Belçika Ordusunun Afrika Lejyonunun gözleri önünde işlendi bu cinayetler ve muhtemelen yine beyaz adamın işin içinde olduğu bir komplo neticesinde aynı halkın çocukları birbirleri üzerine kışkırtıldı.
Kötü kader, beyaz adamın kolunun uzanıp da elinin değdiği bütün yerli halklar için aynı mesafede. Güney Amerika halkları İspanyol Cortes ve ekibi tarafından yok edilirken. Sayısı tahminen 500 rakamının üzerinde olan Kuzey Amerikalı yerli halklar yani Kızılderililer de güneyde ki akrabaları ile aynı akıbete yollandı. Bugün ABD de 2000 kadar bölük pörçük Kızılderili rezervasyonu (bir çeşit özerk bölge) var. Fakat Kızılderililerin çocukları 1985 yılına kadar yürürlükte olan kanuna istinaden zorla ailelerinden alınarak yatılı bölge okullarına gönderiliyor ve orada sözde medenileştiriliyordu. Buradaki amaç elbette Kızılderili halkın kültürel devamlılığının kesintiye uğratılması ve dillerinin yok edilmesiydi. Şükür ki beyaz adam bunu başaramadı ve Kızılderili yerliler dillerini ve kültürlerini korudular. Durumları iç açıcı olmasa da, tıkıldıkları verimsiz rezervasyon bölgelerinde sürgit fakirlikte boğuşsalar da yok edilmeye karşı direnmeyi bir hayat tarzı olarak benimsemişler ve kalpleri bir Kızılderili olarak atmaya inatla devam ediyor.
Beyaz adamın, daha net ifade ile modernitenin yetiştirdiği Avrupalı beyaz adam kimliğinin temeli eğilimini, bir çeşit sosyal-darwinizm damarı besliyor. Genel olarak bilimsel çalışmaların kendi başına bir suçu olmasa da, bilim felsefesinden türetilen sonuçlar ile emperyal histerilerin bileşkesini, siyaset alanına evirilerek yetiştirilen Avrupalı beyaz adam, sonuçta kendini dünyanın efendisi yerine koymayı başardı. Ve bu sonuç tüm yerli halkların sonunun başlangıcı oldu.
Beyaz adamın çılgınlığına, gözü dönmüşlüğüne bir çare olaraktan ortaya sürülen ve yine beyaz adam patentli olan sosyalizm de sosyal darwinizmin bir başka versiyonu olmaktan öteye pek gidemedi. Zaten çıkış kaynağı aynı olduğu için birbirinin alternatifi değil ancak muadili mertebesinde, madeni paranın iki yüzü gibi; yazı ve tura olarak iş gördü. Büyük sosyalist Stalin de bu yönde beyanatlar vermekten kaçınmadı ve savaşları insanlığın evrimsel gelişiminin bir aracı olarak gördüğünü
söylevlerinde sık sık vurguladı. Başarı ile yerine getirdiği sosyal darwinist görevleri ile iktidarda olduğu süre boyunca SSCB de asgari 20 milyon insanı açlıktan ya da çalışma kamplarında katletti.
Sosyalizmin zorla iş başına geldiği Çin, Kamboçya, Vietnam vesaire ülkelerde de durum pek iç açıcı olmadı. ABD işgalinde 1milyon insanını kaybeden Vietnam Kızıl terörde bunun birkaç katını toprağa gömdü. Çin hakeza, biraz temel hak ve özgürlüklerden isteyen üniversite gençliği Tiananmen meydanında 4 Haziran 1989 da tanklarla ezildi ve en az 2000 bin genç katledildi. Bu, Çin Halk Cumhuriyetinin kendi öz halkına yaptığı zulümdür. O halde sözüm ona halk sever ve halkların kardeş olduğu sosyalist Çin’de, Müslüman Türk-Uygurların çektikleri acıların ya da Tibetlilerin acılarının hesabını tutabilecek olan bir kimse var mıdır? Adı Çin Sosyalist Halk Cumhuriyeti olan bu katliamcı devlet, şimdilerde üst yapısı yani siyaseti totaliter, ekonomisi ise kapitalist olacak şekilde yapılanmıştır, bunun literatürdeki karşılığı faşizmdir.
Sosyalizmin doğu versiyonu ilginç gelmeyebilir, hatta tiksindirici bile gelebilir. Peki Avrupa’nın en müreffeh ve sakin ülkesi sayılan İsveç’te bile, kökenleri pek bilinmeyen ama Sami ırkından olan azınlıktaki yerli halk, sırf Avrupalı olmadıkları için 1980’lere kadar zorla kısırlaştırılıyordu. Ve onlarda 70’lerde ün kazanan İsveç tipi sosyalizm denilen bir tür ile hemhal idiler. Veya sosyal-demokrat Fransa'nın, Cezayir ve Hindiçin de uyguladığı mezalimler...
Sonuç her yerde ve her zeminde yerli halklar için hiç değişmiyor. Sorun modernitenin yetiştirdiği ırkçı-inkarcı-asimilasyoncu, etik değerlerden giderek uzaklaştırılan arketip insan karakterdir. ‘’Sosyalist teorinin gri yüzü, hayatın yeşilini öldürüyor.’’ (O.Çalışlar)
*****
Biz Çerkesleri vatanından sürgün eden Çarlık Rusya’sının siyasal karakterine etki eden temel unsur ile bize özerklik verdiği bahanesi ile göklere çıkartılan SSCB Rusya’sının sosyalist modellemesinin beslendiği temel kaynak aynıdır. Örneklemek gerekirse; SSCB bilerek ve de isteyerek, kendi kendilerini yönetemeyecekleri gerekçesi ile Çerkesleri 5 ayrı parçaya bölmüştür. Ve utanmadan sıkılmadan sözde bilim konseylerinde bu bölünemeye suni dayanaklar üretmiştir. Mesela Kıyı Şapsığ özerkliğini kazanabilmesi için Şapsığlerin Adıge olmadığını ayrı bir ulus olduğunun öne süren tezler geliştirilmiş, saha araştırmaları ile de bu pekiştirilmiştir. Şimdi bu düzmece tezler, Adıgelerin en eski kollarından olan Şapsığlerin aslında Adıge değil asimile edilmiş Abhaz olduklarına dair yine ahlaki değerden yoksun kişilerin, Adıge=Çerkes birliğini bozmak adına sinsice tezgâhlanmış tezlerin başvuru kaynağı haline getirilmek isteniyor.
Devam edersek eğer bu günkü Adıgey’ in 1922 de Çerkesya adıyla olarak kurulmak istenmesine zamanın SSCB yönetimi şiddetle karşı çıkmaktaydı. Uzayıp giden mülahazalar bir sonuç vermedi ve Adıgey, Çerkesya adını alamadı. Tarihi Çerkesya adının işlevsel olmaması için Karaçay-Çerkesya Cumhuriyetini kurarak Adıgelerin bir kabile koluna Çerkes etnonimi verdiler.
Ve bu Çerkes kolunu en yakındaki Kabardey kolundan ayırarak, Türkik bir halk olan Karaçaylarla birleştirdiler, aynı şekilde Çerkeslerin en büyük kolu olan Kabardeyleri de kasten diğer Adıge kolları ile birleştirmeyerek, sanki başlı başına bir halkmış gibi özerk cumhuriyet statüsü ile ayırdılar. Yine Kabardey kolunun devamı olan Mozdok(Osetya) ve Malgobek(İnguşetya) Çerkesleri, Kabardey kolundan bilerek ayrı tutuldu. Birbirlerini asimile etmeleri için Çerkes ve Türkik halklar zorunlu olarak birleştirildi. Kendisine tehdit oluşturmayan yüz bin nüfuslu Yakutistan’a 3milyon kilometre kare toprak bağışlayan SSCB, Çerkesleri birleştirmemek için elinden geleni ardına koymadı. SSCB’nin Çerkes özerk bölgeleri, Amerikan hükümetinin Kızılderili rezervasyonlarından belki bir-iki gömlek üsttedir, hepsi bu kadar.
Görüldüğü üzere kapitalizm ile sosyalizm modellemesi arasında sonuç itibariyle pek bir fark yoktur aslında. Ulusal kurtuluş stratejisini de bunlardan herhangi birisi üzerine kurgulamak en hafif tabiri ile naifliktir. '' bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar da zor...‘’ ve izm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.’’ (C.MERİÇ-Mağaradakiler) Biz bu gömleği giymeyeceğiz. Fakat artık kimse bir Kızılderili’nin hala at üstünde gezmesini beklemesin. Ya da bir Çerkesi bir elinde kılıcı diğer elinde kaması olduğu halde, uzun süngülü Rus piyadelerinin arasına dalarken görmeyi beklemesin.
Evet, Lakota Kızılderililerinin tabiri ile halkına yabancılaşmış bir ‘’elma’’ olmayacağız. Yani dışı kızıl, içi beyazlaştırılmış yani asimile edilmiş. Fakat sırf birileri bizi böyle beğensin diye otantik halklar sınıfına da kendimizi mahkûm etmemeliyiz. Öte yandan teknolojinin nimetlerinden yararlanmak herkesin olduğu kadar yerli halklarında hakkıdır. Diriliş ve örgütlenme pratikleri için teknolojinin iletişim ve bilgilenme-bilgilendirme imkânlarını en üst düzeyde kullanmalıyız. Halkların dirilişi uzun soluklu bir koşudur, buna rağmen bizim elimizde mesafeleri kısaltacak yakın tarihli çok önemli referans kaynakları var. Birincisi 1992 Kabardey Halk Kongresinin Çerkes halkının geleceği için Çerkesya’nın kurulması gerekliği ve Çerkes=Adıge kararı. İkincisi, dost Gürcü Parlamentosunun 2011 tarihli Çerkes Sürgünü ve Soykırımını resmen tanıyan kararı. Her iki referans noktası da meşru ve dinamiktir.
Türkiye’nin gerek atlattığı gerekse şu anda içinde bulunduğu sosyal ve siyasal buhranlar veya süreçler ister istemez diaspora Çerkeslerinin de yönelimleri üzerinde olumlu ya da olumsuz bir takım etkilerde bulunuyor. Söz gelimi; (iki binlere kadar) ‘’Türkiye de resmi ideoloji (bürokrasi) resmi bir merkez siyaset alanı tanımlamış ve siyaset bu merkezin etrafında konumlandırılmıştır. Dolayısıyla olası tüm siyaset yelpazesi değil, sadece onun dar bir bölgesi meşru olarak algılanmış ve bu dar alan sanki siyaset yelpazesinin tümüymüş gibi varsayılmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye demerkeze oturan partiler ne kendilerini değiştirecek dinamikler üretebilmiş ne de toplumdaki değişimi doğru biçimde algılayabilmişlerdir.’’ (E.MAHÇUPYAN-Radikal Yazılar) Bu merkez siyaset-merkez parti tanımlamalarının içeriğini hepimiz az çok biliyoruz; Türkiye de siyaset yapmak isteyen herhangi bir grup meşru siyaset alanında yer bulacaksa mutlaka önce Türk milliyetçisi, sonra seküler laik ve en sonunda katı devletçi olmak zorundaydı. Birkaç istisna hariç kuruluşundan itibaren son yıllara kadar Türkiye siyasetinde kendini merkez partisi olarak boy gösteren yapıların ortak özellikleri bunlardı. Aralarındaki farklar sadece birisinin biraz daha fazla laik, diğerinin biraz daha fazla milliyetçi olmasından ibaretti fakat terkipleri, muhtevaları aynı, bileşimi oluşturan maddelerin dozajları farklıydı.
Çerkes diasporasında da durum farklı değildi. Çerkeslik; geleceği göremeyen yaşlılarının ve geçmişi unutturulan gençliğinin arasında sıkışıp kalmıştı. 1987 de açılması serbest bırakılan Kafkas derneklerinde yapılanlarda, onlardan ayrılıp Birleşikçi dernekler kuranlarında yaptıkları da Türkiye’nin resmi merkez siyaset teorisinin üstün körü tekrarıydı. Yıllarca Türk ideolojik bürokrasisinin kendilerine tanıdığı dar meşrutiyet alanında, Çerkes’siz Çerkeslik nizamını devam ettirmeye büyük enerji harcadılar.
Birinciler yüksek kültür senaryoları, cumhuriyetin kurucu elitleri arasında sayılma ayrıcalığı elde etmek gibi tamamen naif ve boş amaçlar ile bu türden teskin edici telkinlerle sadece kendilerine bürokratik kontenjanlarda yol bulmaya çalıştılar.
İkinciler, tamamen rövanşist anti-Rus siyaseti benimseyerek, kendilerini güncel politik amaçlar uğuna, ideolojik bir aygıt olarak devlet hizmetine sundular. Sonuç itibariyle Türkiye Kafkas STK’ları ve DÇB gibi Rusya muadilleri ne kendilerini besleyecek dinamik kaynaklara erişebildiler ne de halkın temsilcisi hüviyetine hak kazanabildiler, nede halkın gelişim çizgisine yön verebildiler.
Sadece bulundukları ülkenin egemen devlet zihniyetinin Çerkes toplumu nezdinde taşıyıcı nüvesi oldular.
Halende Suriye Çerkesleri meselesindeki beyanatları ve yaklaşımları ile devletin ideolojik aygıtları (DIA) vasfını taşımaya devam etmeye meyil göstermektedirler. Söz gelimi 1973 Arap-İsrail savaşının ardından işgal edilen Golan Tepelerinden çıkartılan Çerkesleri, Türkiye ye getirerek, G.Doğu Anadolu’ya yerleştirilmek istenmesine benzer bir şekilde, bugün DIA etiketini taşıyan kimi örgütleşmeler, Suriye Çerkeslerini Fırat boylarında Doğu Anadolu’ya yerleştirmenin peşine düşmüş vaziyetteler.
Yine benzer şekilde Çerkes diasporasında merkez parti hüviyetini taşıyan Kafkas STK çatısı, Suriye Çerkeslerine anavatan yolunun açılmasını zorlayacağı yerde, tüm pratik çözüm ve zorlamaları bir kenara bırakmıştır.
Mesela; bilfiil kendisi Çerkeslerin dünyasını on yıllardır Abhazya için sömürdüğü halde, Suriye Çerkesleri meselesinde, tam bir apolitik duruş sergileyerek sözüm ona kendisinin sadece Çerkeslerin kurtarılması için çalışacağını beyan etmiştir. Ve bu kritik hayatta kalma mücadelesinde kendisine büyük yararlar sağlayabilecek olan Abhazya’yı otomatik olarak devre dışı bırakmış, Suriye Çerkeslerinin, Çerkes anavatanında en yakın kapı olan Abhazya’ya kabulünü baskılamak yerine Rus ve Abhaz müttefiklerinin elini rahatlatmayı seçmiştir.
Aynı şekilde, Suriye Çerkeslerinin anavatanlarına kitlesel göçünün, gölgesel dengeleri bozacağından da yine bu çevreler Rusofillik veya Pantürkizm hesabına endişe etmektedirler. Bu tercihler bilinçli olarak yaratılan ve Suriye Çerkeslerini anavatanlarına kavuşturmamak üzere yazılıp oynanan senaryolardır. Rusya ve Türkiye’nin çıkarları, 1858’den sonra birkez daha Çerkesleri ortadoğuda tutmak için çakıştığından, her iki ülkede beşinci kollarını devreye sokmuş gözüküyor.
Her şeye rağmen bu halkın kalbi Çerkesya olarak atmaya devam ediyor. Çünkü Çerkesya, Çerkes sorununa popülist bir yaklaşım değil, inanç yüklü ve dinamizmi yüksek, çözüm getiren, dirilişe çağıran bir kavramdır. Zaten on yıllar boyunca üzerine ölü toprağı serpilen bu halkın, yok edicilerine karşı başka türlü direnebilmesi ve ayağa kalkması da mümkün değildir. Çerkesya ve Çerkesya Yurtseverlerini ortaya çıkartan ve yükselten etken, egemen merkezlerin ve onların içimize saldıkları değişik türevdeki DIA’larının yalancı ve apolitik duruşuna bir tepkidir.
Çerkessiz Çerkeslik yapmaya çabalayan öbekler, Çerkesya’nın ortaya çıkış anından itibaren, tıpkı Türkiye’nin merkez siyaset alanında at koşturan aktörleri gibi aslında birbiri ile aynı kumaştan mamul olduklarını göstermişler ve sıra dışı farklılığını ortaya koyan ÇY karşısında, kendiliğinden aynileşerek karşı kutbu oluşturmuşladır.
Çerkesya Yurtseverleri, kendi meşruiyetlerini yaratan Çerkes halkını tarihi-siyasi-sosyal ve kültürel bir özne gören çizgilerine sadık ve farklılıklarını ortaya koyan, merkez siyaset algısının dışındaki aktif politik duruşlarında kararlı adımlarla yürümeye devam etmeliler. Aksi tüm hesaplar ve tüm uyuşma ve uyarlama telmihleri, Ç.Y’yi, legalleştirilmiş ama aslında birer bataklık olan hastalıklı alanlara çekerek yok etme teşebbüslerine alet olmaktan ibaret kalacaktır.
Çerkesya Yurtseverleri, günümüz dünyasında geçerli olan şekliyle önemliliğin ancak aktif olarak, riskler alarak, çözüme yönelik politikalar geliştirmeye çalışmakla ve en önemlisi de bunları halkının toplumsal meşruiyet zeminine dayanarak yapmaya çalışmakla mümükün olduğunun bilincinde olmalıdır.
Çerkesya'nın bir son değil yeni bir başlangıç olduğunu, Çerkesce bir hayatın mümkün olduğunu düşünen kişiler olarak, Çerkesya’nın geleceği için her anlamda - her alanda güçlü birikimler yaratmaya ve her ne pahasına olursa olsun birikimleri muhafaza etmeye gelecek adına mecbur, aynı zamanda Çerkes halkı adına da borçludurlar.
Bu yazı toplam 4201 defa okundu.
SEMİH AKGÜN
Sesini gerçekten özlemişiz.
Bir daha bu kadar özletme kardeşim!
O ses; simurgun Kafdağına doğru çağrısı gibi, bir mıknatıs gibi halkımızı kendisine doğru çağırıyor.
Keşke bu kadar uzun zaman aralık vermeseydin.
inal cetao
Sayın Hatko. Birazcık çerkeslik ruhu ve vicdanı olan herkesin tespitlerinize katılacağını düşünüyorum.
Saygılarımla.
