

Bazı milletler mazilerinde yaşadıkları derin trajediler yüzünden tarihlerinin bir dönemi boyunca suskun kalabilirler. Çerkesler de böyle bir geçmişten gelen insanlar. Düne kadar hayatta kalmaya çalışan ve bugün için ayağa kalkmaya çabalayan bir halk. Yaşadığı süreçlerde temas ettiği bütün toplumların askeri, siyasal ve sosyal-kültürel yaşamlarında derin izler bırakmış bir halk. Bu izler ya akrabalık gibi etnik temelden başlayan ve devrin en önemli kişiliklerini tarih sahnesine çıkartan karakter amillerini besleyen bir etkiye sahip olarak ya da olayların akışını tetikleyen bir Çerkes karakter hamlesi ile gerçeklemiş veya Çerkeslerin kendi inisiyatifleri ile kurdukları bir iki organizasyonlar vasıtasıyla vücuda getirilmiş.
Hülasa bütün Yakındoğu coğrafyası Çerkeslerin bıraktığı ve etkileri hala canlı olan bu izlerle dolup taşmaktadır. On dokuz ve yirminci yüzyılın ilk yarısında bu coğrafyada gerçekleşmiş önemli olayların her fotoğraf karesinde bir Çerkesi hazır bulmak mümkündür. Gerçekte bir Çerkes aksiyon adamı olarak yaratılmıştır adeta. Bu hararetli ve hareketli yapı, kabına sığmayan karakter sığası, ateş çemberinden geçerek gelen ve yakın doğu coğrafyasına dağılan Çerkes geçmişinin mirasıdır aslında.
Ne yazık ki, ister zamana dayanan mücbir sebepler olsun, isterse bölgede yönetim sınıfı olarak sonradan ortaya çıkan egemen unsurların dolaylı etki veya yönelttikleri baskılarına maruz kalınmış olsun, bugün için, geçmişin o üstün dirayetli, irade vasfına haiz, mücadeleci, sağlıklı ve bittabi gerçek Çerkes karakterini koyduysanız da yerinde bulamıyorsunuz. Evet! Çerkesler artık ayağa kalmak istiyor, fakat nasıl kalkacaklar? Hangi sebebe dayanacaklar? Nasıl bir yol izlemekle ve ne tür bir yapı kurmakla ve hepsinden önemlisi bir bütün olarak ayağa kalkma tasavvurunu kuvveden fiile geçirmek için gerekli olan bilgi, irade ve de kudret kayaklarına sahipler mi?
Amaç insanı kurtarmak! İnsanımızı, yani kendimizi kurtarmak, kendimizi inşa etmek ve yeniden Çerkesleşmek, yine Çerkes olabilmek ve Çerkes kalabilmek! Bu uğurda, geçirdiğimiz merhaleleri ve atlattığımız buhranları hiç değilse yüzeysel bir bakışla yeniden tahtaya vurmalı, ülkesel boyutta bize yaşatılanları sorgulamalıyız. Ve onların uzantısı olan, bizi biz olmaktan çıkartmak için içimizde inatla filizlendirilen karanlık habis urları, modern dış görünüşlerine ya da dillerinin ucuyla savundukları kadim değerlerin gölgesine aldanmadan, bir iki neşter darbesi vurup incelemek elzemdir. Evet, Çerkes için, Çerkes gibi, ancak insanlığın bugüne kadar biriktirdiği irfan külliyatının ışığında düşünmeliyiz, aksi takdirde çok kolay bir şekilde yolumuzdan sapar ve zaten görevi bizi tuzağa çekmek olanların insafına ram oluruz.
Önce insan diyorsak, insanı inşa eden faktörlerin en başta geleninin zihniyet oluğunu bilmemiz lazım gelir. Zihniyet soyut bir kavram ancak, taş devrinden uzay çağına sıçrayan ve bir tarihe sahip canlı olabilmenin de gereği. Zihniyetini tanımak insanın kendisini bilmek, anlamak ve çözümlemek demektir. Çünkü zihniyet; ‘’…bize gerçekliğin doğasına ve işleyiş mantığına ilişkin ölçütler veren, sınırlar çizen ve gözlemlerimize anlamlar kazandıran bütüncül yaklaşım tarzlarıdır. Herkesin fikriyatı kendi zihniyet haritası içerisinde şekillenir ve kişi bu zihni arka planın farkına bile varmadan (karşısına çıkan durumlar hakkında) fikir üretir.
Öte yandan anlamak, her şeyden önce dış gerçeklik karşısında kendi durumumuzu anlamayı gerektirir. Bu nedenle gerçekte her anlama ve anlamlandırma serüveni zihniyet analizi ile başlaması gerekir.
Zihniyetin önümüze açtığı anlam yollarının haritasını bilmek, yolda karşılaşacağımız fikirleri, değerleri ve kimlikleri de bizler için anlaşılabilir kılacaktır.’' (E.MAHÇUPYAN-Zihniyet Değişim ve Kriz)
Zihniyet bu demek ise, onu oluşturan etmenlerden de biraz bahsetmek gerek. Zihniyetin şekillendirilmesi işi artık eski yöntemlere nazaran daha kolaydır. Zira artık bireyselleşen yaygın kitle iletişim araçları vasıtasıyla, bilgiye sahip olanlar tarafından, herhangi bir birey veya kitlenin tümü istenilen ölçüler arasında enformasyon sağanağına tutulabilmektedir. Bu enformasyon olgusu bugün için böyle tek yanlı, taraflı, kontrollü olabilmesine karşın, tam tersi durumlarda söz konusudur, yani duyulması, görülmesi, bilinmesi istenmeyen bir durum veya olay, artık hiçbir şekilde gizlenemez oluşuyla da, denetlenemez oluşuyla da, ulaşılabilir oluşuyla da geçmişin enformasyon olgusundan epeyi farklıdır.
Fakat yakın zamana kadar bilgi, bilgilenme, bilgilendirme işleri bu açık sularda seyretmiyordu. Özellikle Türkiye gibi görünüş itibariyle modern olan, lakin modernliğin sonuçlarından sürekli kaçınan otoriter ülkelerde halka karşı genel bir obskürantizm uygulandı. ’’…obskürantizm; ilerleme ve aydınlamayı önlemek amacıyla kavram ve meseleleri muğlâklaştırmak, gerçeği saklamak, olduğundan başka türlü göstermek…’’ (A.ALATLI-Aydın Despotizmi)
İç ve dış dünya ile ilgili güncel bilgiler ile ülkenin ideolojisinin sorgulanmasına yola açabilecek gerek tarihi gerekse sosyolojik ve felsefi birikimlerin, referans noktalarının incelenmesi, doğru düzgün bir şekilde halka arzı ve siyasileşebilmek ve derinleşebilmek için kullanımı engellendi. Bilinenler ise ülkenin ideolojik bürokrasisinin (ideokrasi) istediği kadar verildi veya ihtiyaç duyduğu, benimsediği bir şekle evirildi. Baskıcı yönetimlerde görev icabı bunun tasnifini yapanlar tabiî ki ülkenin subaşında oturan sahte aydınları ve kalemşorlarından başkası da değildir. ‘’…aydın olmayı, merkezdeki ideolojinin referans alınmasına indirgeyen anlayış sayesinde; Türkiye de devlet, toplumu şekillendirme meşruiyetini elinde tutabilmiş ve pekiştirmiştir. Dolayısıyla bu aydınlarla devlet arasında daima zımni bir bağ var olmuş, devletle toplum arasında bir çelişki söz konusu olduğunda, aydınlar kendilerini devletin doğal müttefiki olarak görmüşlerdir…’’ (E.MAHÇUPYAN-Radikal Yazılar)
İki binli yıllardan öncesinde Türkiye nin temel meseleleri hakkında (Kürt sorunu, ekonomik durum, hukuk vs.) halka sunulan genel bakış açılarının ardında hep bu ‘’gerekli görülen lüzum üzerine’’ bina edilen saklı bir anlayış yatmaktaydı. Merkezde oturan birilerinin lüzum gördüğü kadar bilgi ve aydınlığın halka verilmesi kâfi görülmekteydi. Peki, bu klik gücünü nerden almaktadır? Bu sorunun yanıtını bulmak için herhalde binlerce sayfalık Türkiye modernleşme tarihini incelemek gereklidir. Fakat son tahlilde, N.Berkes’in çağdaşlaşma yorumu soruna bir cevap niteliğindedir. ‘’…çağdaşlaşma, kutsallaşmış geleneğin boyunduruğundan kurtulma, kültürel üst yapıda geleneğin gerekleri yerine zamanın gereklerini koyma…’’ (N.BERKES-Türkiye’de Çağdaşlaşma) olarak tarif ediliyor ki bunun izahı, halka rağmen halkçı olma ve onu kendi bildiği üzere değiştirmeye çalışmaya, değişim için zorlamaya ve bu uğurda envai çeşit totaliter toplum tasarımlarına yönelme yetkisini de içinde barındırıyor.
Zamanın gerekleri (zeitgeist) sütununda ise en belirgin olan, modern ve ileri batının sekülerizmini, bir çırpıda İslam’ın ve halkların kendi anane ve düşüncesinin yerine koyma istenci demektir. ‘’…totaliter yönetimlerin (ve tabiî ki işbirlikçilerinin) temel stratejisi, insanı gereksiz kılma eğilimidir. Kendi yaşantısını kurgulamakta itiraz ve rızadan yoksun bırakılmış, kimliğini temsilden uzak tutulmuş, tebaa olarak makbul görülen aciz bir halk…’’ (H.Arendt)
*****
Dünyada ki modernleşme algısı ile Türkiye de ki çağdaşlaşma algısı arasındaki fark çok açık ve sorunludur. Neticede Türkiye modernliği ortaklaşa yaşanan ülkesel bir durum, bir atmosfer olmasından çok, kişilere, zümrelere ya da toplum üstü kliklere havale edilen bir takım sıfatlara indirgendi. Ve devamında da gerek basit halk tarafından geleneklerin, gerekse elitler tarafından kendi ayırt edici niteliklerinin kıskançlıkla korunması ve istenilen her durumda da öne çıkartılması ile sonuçlandı.
Böylesi bir durumda Çerkes aydınının duruşu nasıl oldu? Üzülerek söylemek gerekir ki Çerkes aydınlarının pek çoğunun konumu; çağdaşlık saptamasının kusurlu meşruiyet zeminine oturan ama aslında birer oligarşi çetesi gibi faaliyet gösteren zümrelerin yanında ve resmi ideolojinin obskürantizmini tahkim edici taraflarda saf tutmak oldu.
Halende bir takım Çerkes kökenli kişi ve tanzir grupları, Çerkes halkı hakkında beyan ettikleri kimlik ve siyaset görüşlerinde; halkın zihni tutumlarındaki kültür-kimlik algısını, gelenekten kurtarıp zamanın gereklerine transferi için veya statükocu merkezi tahkim edebilmek uğruna, onun uygun gördüğü, Çerkes kimliğini ondan intihal edilen şekillere benzetebilmek için gayret sarf etmekteler. Körlerle sağırlar birbirini ağırlar misali, kendi ilan ettikleri bir oyun- uğraşı alanında, bu beyhude değişimlere çalışmaktadırlar.
Çerkes siyasetinin oluşmadan dağıtılması faaliyetlerinin karşılığında kendilerine politik çıkarlar sağlayacakları kuşkusuzdur. Ülkesel gerçeklik planında ise geçtiğimiz yaz başında yaşanan Gezi Parkı serencamındaki tutumları Çerkes aydınımsıları hakkında bir örnektir. Çerkes aydınımsıları toptancı demokrasi taleplerinin yaygarası ardına sığınmış, her şeyden şikâyet etmeyi siyaset yapmak zanneden üslupları veya kendi çözüm önerilerini adalet arayışıymış gibi sergileyen, derin devletin darbe çağrıcı güruhlarının ve o totaliter merkezin sözcüsü konumundaki aydınlar oligarşisinin yanında içtenlikle yer almışlardır.
Bütün bu yapılanlar bir yenileşme, dirilme, ayağa kalkma egzersizleri değil, olabilecek herhangi bir Çerkes kimlik siyasetine, yeniden Çerkesleşme hareketine engel olma teşebbüsüdür. Çünkü bu odaklar Çerkes kimliğini, anavatan kaynaklı tarihi-siyasi-kültürel-sosyal bir özne olarak görmeyip, Türkiye çağdaşlaşma tasarısından ödünç alınan temalarla süslü, üç-beş parça madenin bir potada eritilmesi neticesinde ortaya çıkan alaşım modeli telmihine dayandırmak istemektedirler.
Oysa bu önermenin reel durumlarda hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü yaşananlara kısa bir göz atılınca anlaşılıyor ki, iki binli yıllardan sonra Türkiye de Çerkes etno-kültürel ve tabiî ki Çerkes siyasasının dışına çıkan doğal birtakım kimlikler vardır. Bu çıkış ise onların bir becerisi ya da bir üstünlüğü değil, Çerkes kimliğinin içine düşürüldüğü zaaf ve güçsüzlük sebebiyledir. Kimlik ilgasında gelinen son nokta, Çerkesleşmeyi engelleyemiyorsan içini yalan yanlış birçok veri ile doldurmak şeklinde tevil edilebilecek çalışmalara kadar düşmüştür. Çerkes karakterinin aşındırılması ve geleneğinden kopartılması için, hızlı bir ortodoks Çerkeslik bu kimlik ilgasına paralel olarak, K.Kafkasya’nın yerli Ortodoks halkları ile aynileştirme siyaseti üzerinden tedavüle sürülmüştür.
Bu ritim Türkiye nin üst kültürel entelijansiya guruplarıyla, Çerkes yüksek kültür elitlerini çağdaşlaşma anlayışında, geleneğin yıkımı ve yeni kimlik inşa retorikleri bağlamında türdeş kılar. Ve bu iyi anlamamız gereken zihniyet hala Çerkes dünyasını şekillendirme gayreti içerisindedir. Türkiye de ne adla olursa olsun, Çerkesler arasında faaliyet gösteren tanzir gruplarının faaliyetleri, RF nin bilfiil tehdit ve baskısından dolayı yaptıkları veya yapmadıkları, söyledikleri veya söylemedikleri bir ölçüye kadar mazur görülen anavatan örgütlerinden daha gerici ve daha yıkıcıdır.
Sahicilik tutkularını kaybeden, takatleri kesilenleri bekleyen tek şey, bulanık bir kafa ve melezlik düşüncesi ile onun getirdiği buhranlardır. ’’…gerçekler aslan iradeliye keyif verir, ancak yorulan hükmedilir ve bütün dalgalar onunla oynar...’’ (F.NİETZSCHE-Böyle Buyurdu Zerdüşt)
Anlatılmaya çalışıldığı üzere insan zihni bir varlıktır, bunun için tarihi, kültürü, dili, teknolojisi, mimarisi, üretim ve tüketimi örf ve adetleri vesaire içine alan büyük bir külliyatı var. Yani; ‘’…düşünmek, evvela düşünceleri düşünmek, sonra da onların tesirinden kurtulmaktır. Düşünmek, düşünenlerin düşüncesini düşünmektir…’’ (C.MERİÇ-Kırk Ambar Cilt2) Çerkesce bir idealin ve iddianın yokluğunu, bir yüzyıla yaklaşan suskunluğumuzu ancak bu yollarla, yani kendi insanımızı kendimiz yetiştirmekle aşabiliriz. Çünkü ‘’tefekkür vuzuhla, kurtuluş şuurla başlar…’’ (C.MERİÇ-Kırk Ambar Cilt2)
Ayağa kalkmış ve artık yürümek isteyen bir nesil yetiştirmek imkânsızın dâhilinde değildir. Fakat yaşaya kalmak dürtüsünden sıyrılarak ayağa kalkan neslin önünde pratik bir zorunluluk olarak örgütlenme ve yapılaşma sorunları çıkacaktır. Peki, nasıl bir yapı bizi daha ileri taşır ya da halkımızın sorunlarını azami bir etkinlik ve verimlilikle çözmemize yardımcı olur? Bu sualin cevabı pekâlâ anavatanda kurulacak bir Çerkesya olabilir. Fakat oraya gelmezden önce diaspora Çerkeslerinin kendi kendilerinin hakimi olmaları ve uzun süre sıtma yayan bataklıklarda ikame edilen, çamurlu sulardan içmeye zorlanan nesillerinin zihniyetini temizlemeli. İşte bu görev Çerkesya Yurtseverlerine düşmektedir. Çerkesya Yurtseverlerinin görevi siyaset ve sermayeye yön verebilecek inançlı, cesur nesiller yetiştirebilmektir.
Çünkü milli mücadele tarihleri göstermiştir ki, iç mücadeleler halkların en fazla enerjisinin sönümlendiği yerlerdir. ‘’…devletsiz halkların tarihi, devletleşmeye karşı verdikleri mücadelenin tarihidir…’’ (A.COHEN-Siyasal Antropoloji Tarihi) Geçmişimizde istilacıya karşı koyamamamızın nedeni, silahlarımızın ya da cesaretimizin yetersizliği değil, sosyal bünyemizin yeterli kuvveti süreklik esasında üretememiş olmasıdır.
Barutun icat edildiği yüzyıldan beridir değişimler, doğallığın ve zamanın tekelinden çıkmıştır. Bu son bin yıllık süreç, son yüzyılda binyılları katlayacak şekilde hızlanmıştır. Artık hiçbir devlet tarihi zorunluluk üzerine inşa edilmediği için bugünde Rusya Federasyonu içerisinde bir Çerkesya’ın kurulması ancak siyaset ve sermayenin ilgi dairesindedir ve onların çıkarlarının kesiştiği yerde bir anlık hamleden öte risk taşımaz. Bu zamana kadar geçecek sürede diasporada yapılaşma, enformel düzeyden biraz daha gelişkin şekle çekilebilir. Dikey kontrolör, benmerkezci, hiyerarşik değil, yatay yarı bağımsız, tek başına inisiyatif alıp kullanabilen, işbirliği ve dayanışma grupları ve örgütlenme şemaları benimsenmeye devam etmelidir. Yatırımlar ise bina veya kurumsal diğer meta yerine, şölenler, festivaller v.b amorf etkinliklerden ziyade, Çerkes insanına kimlik ve şuur kazandırmaya yönelik bilgi faaliyetlerine yapılmalıdır. Ancak biz kendi insanımızı yetiştirerek ve kendi sorumluluğumuzu üstlenerek geleceğe hazır olabiliriz. Ve Soçi olimpiyatları sonrasında, Kafkasya da statükonun alması muhtemel yeni şekli ile birlikte kademeli olarak hızlanacak bir Çerkes sorununa eğilme temayüllerini doğru izleyebilir, hareketli günlerde sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz.
Ağır yazı Vural abi.Çıkarılıp atılacak yer varmı? yok!
Kalemin dert görmesin.
Sayın Hatko Vural,
Şu tespitleriniz çok doğru :Çerkes siyasetinin oluşmadan dağıtılması faaliyetlerinin karşılığında kendilerine politik çıkarlar sağlayacakları kuşkusuzdur. Ülkesel gerçeklik planında ise geçtiğimiz yaz başında yaşanan Gezi Parkı serencamındaki tutumları Çerkes aydınımsıları hakkında bir örnektir. Çerkes aydınımsıları toptancı demokrasi taleplerinin yaygarası ardına sığınmış, her şeyden şikâyet etmeyi siyaset yapmak zanneden üslupları veya kendi çözüm önerilerini adalet arayışıymış gibi sergileyen, derin devletin darbe çağrıcı güruhlarının ve o totaliter merkezin sözcüsü konumundaki aydınlar oligarşisinin yanında içtenlikle yer almışlardır.
Sanki Gezi Parkı olaylarını desteklemesen Çerkes olmayacaksın gibi havalar estirdiler,bizim işimiz Çerkes işi,meselemiz Çerkes sorunları diye yazıp çizenler,biz kimseyi ayırt etmiyoruz herkes bizim için aynı diyenlerin maskeside düştü,ortaya başka bir siyasi davanın hizmetkarları saçıldı.Onların Çerkes sorunlarıyla ilgileri aslında kendi inandıkları davadan ileriye gidemedi.Teşekkürler Hatko Vural...
Gerçeği kabul etmek gerek.
İstediğimiz Çerkesya için, o kadar çok doğal düşmanımız var ki!
Handikap, doğada bu kadar düşmanı olan çok ürer.
Çerkesler ise hızlı üremekten uzun süredir vaz geçmişler. Mutlaka hızla çoğalmalılar.
Ancak o kadar beklemeye Çerkesya’nın zamanı var mı? Yok!
Peki ÇÖZÜM:
1) Çerkes halkı, kendi iç gündemini Çerkesya'nın coğrafyası ile bütünleştirmeli ve diyasporik grupların kendi ulusal yapılarını güçlendirerek, toplumsal/kültürel/dilsel korunma, gelişme ve politik temsil olanaklarını mutlaka yaratmalıdır. Onun için kendi iç çelişkilerinde derinleşmek yerine, sorunlara odaklanarak, birlik ve bütünlük konusunda olumlu adımlar atmalıdırlar.
2) Mevcut demografik durum itibarıyla anayurtta "Bağımsızlık" gerçekleşmesi çok sert koşullara bağlı olduğu için, "Birleşik, Özgür, Demokratik Çerkesya" amaçlandığının altı çizilmeli. Yani Çerkesler’in, Abazalar, Karaçaylar, Ruslar, Kazaklar ve diğer halklarla beraber, birbirlerine saygı göstererek, barış içinde yaşama isteğinde, egemenlik arayışında oldukları vurgulanmalı.
3) Doğru noktada stabilitenin –dengenin- sağlanması için, Çerkesya'ya müdahil olabilecek her gücü "Barış"a ikna ederken, iç güçleri de "Kazan kazan" formülüne çağırmalı.
4) Mücadelemizin genişlemesi sırasında, silahsız, empatik ve demokratik taleplerimiz olduğu açık açık seslendirilmeli. Açık düşmanlık, kışkırtma ve terörün(devlet terörünün de) önü baştan kesilmeli.
5) Çerkesler, gerek anayurt, gerekse de diaspora ülkelerinde gerçekleştirilmesini istedikleri yakın ve uzak hedeflere ulaşabilmek için kurumsallaşma, projelendirme ve uygulama adımlarını atmalı, sabır, kararlılık ve istikrarla ihtiyaçlara yanıt aramalıdırlar. Bunun için, hastanelerden, spor salonlarına, güvenlik şirketlerinden, araştırma kuruluşlarına, ticari şirketlerden, yurtlara kadar gerekli kurumlar aktive edilmeli, toplum hızla örgütlü, sivil ve demokratik bir yapılanma sürecine girmelidir. Bu zamana kadar ihmal edilmiş sosyo-ekonomik düzey iyileştirilmelidir.
6) Her alanda eğitime önem vermek gerekmektedir. Çerkes dili, sanatı, kültürü, khabzesi ve yaşam tarzına uygun, fakat insanlık, evrensel değerler ve uygarlığa da katkı sağlayacak, bilimsel verilerle donanmış yeni kuşakların kesintisiz yetiştirilmesi için vakıf okul ve üniversitelerinin açılması zorunluluğu kaçınılmazdır.
