

Bu yıllarda iki önemli olay referans noktası hüviyetindedir. Birincisi anavatan Çerkesya’nın bel kemiği konumunda duran Kabardey bölgesinde, yurtseverlerin tutuklanmasını protesto etmek için toplanan kalabalıkların olayların önlenememesi ile V.Kokov hükümetini devirmek için harekete geçtiği ve 30-40 bin yurttaşın katıldığı, iki hafta süren 1992 olaylarında, ulusal davayı yöneten iradenin, kan dökülmesi olasılığından imtina ettikleri için, son adımı atamayarak Kokov ile uzlaşmaya varmaları. İkincisi ise yine 1999 yılında Nalçik’de, DÇB kongresinin FSB sloviki mensuplarınca kuşatılarak illegal yoldan devletin eline geçmesine, Çerkes sorununa duyarlı kesimlerin halkı harekete geçirerek karşı koyulamaması hadiseleridir.
Bütün bu oldubittilere yol açan Çerkeslerin bugünkü çaresizliğinin dolaylı da olsa ilk sebebi Abhazya savaşıdır. Daha 1987 yılında kurulan Abhaz milli örgütü "aydglara" SSCB’nin çöküşü ihtimali sonrasında Abhazya’nın tıpkı birinci dünya savaşı yıllarındaki gibi Gürcü işgaline uğrayacağını önceden kestirerek, daha o yıllardan itibaren kapı kapı dolaşıp kuzey Kafkasya halklarından yardım talep etmiştir ve kendi reel politiğine bu halkların desteğini kazanmasını bilmiştir. İste bu nedenledir ki Çerkes davasının temsilcileri henüz Çerkes sorunlarına reçeteler üretemeden kendilerini 1992 de Abhazya’da cephede bulmuşlardı. Cepheden geri döndüklerinde ise kendi yurtlarında durumlar tamamen değişmişti. Onlara sunulan tercihler ya sistem içinde tahsis edilen pasif kadrolara atanmayı kabul ederek beyaz yakalı olmaları ve bu yozlaşmaya ortak olup erimeleri ya mafyatik örgütlere girerek yönetim ile işbirliği içinde karşılıklı kazanç kapılarını aralamaları veya sessiz sedasız bir köşeye çekilip oturmalarıydı. Çünkü onların yokluğunda örümcek ağlarını örmüştü bir kere.
Oysa aynı savaşa katılan Çeçen milisler yurtlarına döndüklerinde ülkelerinin eski işbirlikçi yönetim sınıfının halk örgütleri tarafından zor kullanılarak devrildiğini ve yeni iktidarın onları bambaşka bir geleceğe dolayısıyla değerler yazgısına adapte ettiğini, ilan edilen bağımsızlığı korumada milisleri halk ordusu haline getirdiğini görmüştü. Ve Abhazya’da kazandıkları ulusal mücadelenin politik bilincini kendi varoluş davalarına taşımayı bildiler.
Çerkesya halk hareketinin ilk filizlendiği bölge ve kilit unsur olan nüfus çoğunluğunun barındığı Doğu Çerkesya yani bugünkü Kabardey’de ki Adıge milliyetçilerinin, aktivistlerin, askeri gönüllülerin, yetişmiş insanlarımızın, Abhazya’ya akınından fırsat bulan yerel işbirlikçi yönetim elitleri, RF’nin gerek sosyalist programdan kapitalist ekonomiye geçişte yaşadığı buhranları gerekse Çeçen yenilgisi nedeniyle devletin içine düştüğü otorite boşluğundan azami faydalanarak bütün siyasi makam, mevki, kolluk güçlerinde kadrolaşarak, devletin mal varlığını kendileri veya yandaşları üzerine özelleştirerek, is hacimlerini ve ekonomik pazarı kendi lehlerine örgütleyerek ele geçirmiş ve bütün bu yozlaşmayı da Rusya merkezine "Çerkes kartını" açarak, yani kendileri iktidarda kalamaz ise kimlerle muhatap kalabileceklerini -Çeçen varyantını- hatırlatarak kabul ettirebilmişlerdir.
Zaten Rusya devlet aygıtının merkezinde oturanların da o yıllarda çeperi yağma eden yerel aparatchikilerden pek bir farkı yoktu. Bu bağlamda unutulmaması gereken demografik sorunları olan Batı Çerkesya’nın yani şimdiki Adıgey bölgesinin siyasal varlığını devlet başkanı Carim Aslan ve halefi Şovmen Hazret’in üstün gayretleri ile devam ettirilebilmiş olmasıdır.
Çerkes diasporası ise Çeçen savaşında haddinden fazla taraf olarak bu mücadeleye angaje oldu. Çeçenler askeri olarak kazandıkça sesleri gür çıksa bile kaybedilen her mevzi ile birlikte diasporanın Kafkasya’ya bakışı da geriledi. Diasporanın gözünde Kafkasya savaş ve kanla özdeş hale geldi. Şimdilerde Çeçenistan imar edilip tamamen yenilendiği halde Çerkes diasporasının o kırılgan bakışının izleri silinemedi. Ve daha dün sayılabilecek yakın bir zamanda, bağımsızlık için savaşan Çeçenlerin büyük bir kısmının bugün can düşmanı Rusya yanında saf tutmasına da en çok Çerkes diasporası şaşırmakta ve olup biteni izahta zorlanmaktadır. J.F. Kenedy’nin söylediği gibi "Zaferin bin babası vardır fakat yenilgi öksüzdür." Çeçen savaşları akabinde egemenliğini pekiştiren Rusya yönetiminin Çerkes sorununa karşı sürekli kayıtsız kalması, inkâr politikaları gütmeleri, ilişkilerin durumunun giderek bir kriz halini almasına yol açtı. Çerkesler bir kez daha politika sandıkları iyi niyetlerine yenilmişlerdi.
Çerkeslerin yüzyıllık sorunlarının çözümü iyi niyetli temenni söylemleri veya RF oligarşisinden himmet bekleyenlerin umduklarını bulmadıkları bir dizi şaşkınlara gömülüp kaldı. Fakat gerek anavatanda gerekse diaspora çevrelerinin kaymak tabakası bundan nemalanmayı becerebildi. RF’nin lütfüne mazhar olma olasılığına karşılık, hem anavatan hem de diaspora Çerkeslerini apolitik durumda tutma görevini basarıyla ifa eden kesimler RF’den ekonomik taltif gördüler. Hem de Çerkes sorununu bu atalet durumunda bırakan, davayı askıya alan, ele geçirilmiş kurumlarını bu girdiler ile kolayca finanse edebildiler. Son örnek olarak Çerkes sorunları ile ilgilenmesi gereken DÇB’nin, aşırılıkla, milliyetçilikle mücadele ve benzeri kılıflarla açıkca RF’den para dilenmesi hadiseleri herkesin malumudur,
Özellikle iki binli yıllar ile birlikte gerek anavatanda gerekse diasporada Çerkeslik yönetici Rusist elitler tarafından tamamen bilinçli bir tercih ile siyasal alanın dışına itilmiş olup, otantik yerli kültürler klasmanında bir sahne showları derekesine indirildi. Sahnenin yönetimini görev biçilip, kendi aralarında parlattıkları bir kaç tipin üzerine ihale eden bu klik kendilerini de bu sahne Çerkesliğinin perde arkasındaki oyun yazarı konumuna oturttular. STK’lara gerekli gördükleri anda müdahale ederek rotada ki sapmaları düzelttiler. Kurumsal denilen yapılarda RF beslemesi bu kalantorların izni olmadan hiçbir şey-halen dahi- yapılamaz. Sovyet ardı dönemde Çerkes STK’ların da Çerkes sorunu ve Çerkes siyasetinden arındırılmış olarak kurgulanan sahne showları Çerkesliği halk arasında, gelecek hakkındaki umutsuzluğu körükledi ve diasporada çözülme hızlandı.
Bütün bu yakın geçmişimizin hadiseleri toplarsak eğer "Tarih, devrimi baslatma anini kaciranlar kadar cok acele edenleri de affetmez" diyen V.I.Lenin’e hak vermemek mümkün değildir. İki yüzyıldır hemen her zaman olduğu gibi son adımını atamayan Çerkesler SSCB’nin çöküşü ardındaki coşkulu dönemde önlerine gelen tarihi fırsatları yine başkalarının mücadelesinde araç olarak kullanıldıkları için heba etmiş oldular.
****
Bu masaldan bizim başımıza üç çürük elma düştü.
İlk çürük elma, genellikle sol-sosyalist geçinen kurumsal camianın ağızlarına pelesenk ettiği dostluk-kardeşlik-akrabalık söylemleri gibi kimsenin reddedemeyeceği değer yargılarının arkasına gizlenerek bas tacı edilen, gerçekte ise bu anti Çerkes kliğin Rusya destekli/yanlı politikalarının örtü malzemesi olarak kullanılan ve Çerkes siyasetini öznesinden (kendisinden ve kendi sorunlarına eğilmekten) mahrum ederek on yıllardır nahak yere meşgul edilmesine vesile kılınan bir bağımsız Abhazya yalanıdır.
Vasileri en sonunda bu subtropikal iklim güzeli Abhazya’nın, kuzeyin haşin evladı Rusya ile dünya evine girmesini sağladılar da bizde bu artık amonyak tadı veren sahte bağımsızlık adventuresini tekrar tekrar izlemekten kurtulduk. Zaten yirmi beş senedir Abhazya Çerkeslere, iğne ucu kadar faydası dokunmayan bir gösterimden bir illüzyondan öteye de pek geçememişti. Kaldı ki Çerkes belleğinde yavru vatan olarak kodlanan Abhazya, son iki yüzyıldır her zaman Rusist idi, onun işgalci Rus çarlığı ile bir düşmanlığı 1878 Osmanlı-Rus harbindeki yol kazası hariç hemen hiç olmamıştı, biz sadece kendimizi kandırmıştık. Abhazya’nın sahipleri vardı ve onlar kime yar olacağını çoktan karara bağlamışlardı.
İkinci çürük elma, "dönüş fikri" sahipliği etrafında kümelenen bir kast takımından olusun "dönüş alshimistleri"dir. Sebepler ve sonuçların sürekli yer değiştirdiği kombinasyonları ile Çerkes diasporasına "yavru vatan" serencamı yaşatıp dururlar. Bunlara göre; diaspora yetim idi, yetersiz idi, bu hali ile anavatanı için Rusya’nın karşı çıkacağı hiçbir şey yapmamalıydı. Çünkü diasporada Çerkes sorununu gündeme taşımak için yapılabilecek hemen her şey, örneğin; 21 Mayıs 1864 sürgünündeki kayıplarımızı telafiye yanaşmadığı için çarlık varisi RF’yi protesto etmek gibi basit eylemler bile oralardaki soydaşlarımızın canını fena halde yakabilirdi. Öyle zamanlar oldu ki kim "anavatan" kim "yavru vatan" karıştırır olduk. Tamam, bizler yetersiz olabiliriz de sizi ne yaptınız bu zamana kadar? Bir alfabe sorununu bile çözemediniz daha.
Çerkes diasporası anavatanından nüfus olarak büyüktü, ekonomik olarak güçlüydü, siyaset olarak daha fazla imkâna sahipti ama kimin umurundaydı! Siyasi naiflik örneği olarak diaspora vatana dönmüş olmadıktan sonra neye yarar ki dediler? Dönüş evet ama öyle herkesin dönmesine izin de verilemezdi. Kimin dönüp kimlerin dönemeyeceğine ise komünist parti prezidyumu gibi kurulacak bir üst konsey karar vermeliydi. Ayrıca dönenler sadece dönmekle yani sadece kelle sayısını artırmakla mükellefti başka hiç bir işe kesinlikle karışmamalıydılar. Çerkes sorununa ve bunun siyasetine bulaşma, Çerkes sorunuyla alakadar olma, mevcut durumu sorma, sorgulama, sorgulanmasına izin dahi verme. Şef’in mönüsünde ‘’dönüş fikri’’ bundan ibarettir.
Dönüş fikrini tekelinde zanneden bu çete eğer konusunda samimi iseler iç savaş mağduru Suriyeli soydaşlarımıza davetiyeler yollayarak, bürokratik işlemlerinde bire bir yardımcı olarak, maddi manevi ellerinden gelen her türlü yardımları ile onları vatanlarına kavuşturan, belki de bu güne değin Çerkes diasporasına en büyük faydayı sağlayan kurumsal yapılanma olan ve yerel hükümetin büyük meblağlar tutan haksız para cezaları ile kapanmaya zorlanan-akabinde kapanan "Perit Khase" ye sahip çıksalardı ya? Ama hayır!
Ya da 2014 Soçi olimpiyatlarını protesto ettiği için gözaltında fiziki şiddet dâhil ve ağır hukuki komplolara maruz bırakılan gerçek bir yurtsever olan Anzor AHAHOV’a küçük bir destek çıksalardı ya! Ki o ve diğer arkadaşları yaptıkları protesto eylemi ile anavatanın yüzünü ağartan kişilerdir. Eğer onlar gibi birkaç ekip daha çıksaydı Soçi’nin laneti Rusya’nın yüzüne yapışır kalırdı. Onun yerine risksiz edilgen eylem grubu 21 Mayıs gezginlerine mavi kuş üzerinden tweet atma telaşına düşmüşler! Burnunun ucunu görmeyen garip bir nadanlık hali! Öyle tabi nihavent makamında bir tatlı huzur almaya gelmek gibisi yoktur anavatana.
Yukarıda yazdığımız gibi kimin anavatana dönebileceğine Rus devletinden daha amansız olan bu dönüş simyacıları karar vermeliydi ve bittabi herkes dönmemeliydi. Hem Müslüman Çerkeslerin dönüşü Kafkasya’da dengeleri değiştirebilirdi değil mi? Dost, akraba, kardeş kontenjanından yarışmaya katılan ve Rusya’ya bilmediği bir şeyi jurnallediğini sanan bir krop böyle buyurmuştu. Müslüman Çerkeslerin Kafkasya’ya dönüşü dengeleri değiştirir..."Evet değiştirir". Abhazya ve diğer güney Kafkas ülkelerinin çoğu nasıl Hıristiyan toprağı ise kuzey Kafkasya ve Çerkes toprakları da Müslüman toprağıdır. Bu Rusist kroplar şimdilerde tarifsiz bir şekilde mutlu olmalıdırlar çünkü kuzey Kafkasya’ya Ukrayna’daki savaşan kaçan bir milyondan fazla Hıristiyan Rus geldi. Putinist kleptokrasi çarkına su taşıyanlar ne yazık ki Türkiye’de otoriter Kemalizm’i desteklerken Suriye’de de kendi halkını katleden Esat rejiminin yanında saf tutuyorlar, bu sadece bir tesadüf mü? Asla hayır!
Dönüş fikrini Çerkes sorununun çözümünde elbette baş rolde görüyoruz. Ama biz mülteci değiliz, turist ise hiç değiliz. Bugünkü dönüş fikrini tekellerinde tutuğunu sanan güruh, Çerkeslerin anavatanlarına nasıl döneceklerinin teorisini de toplumun ete kemiğe bürünen var oluş gayesini kanatarak çiziktiriyorlar. Çerkesleri kendi anavatanlarına orası ile hiç alakası olmayan mülteciler gibi sığıntı olarak döndürmek istiyorlar. Böylesi bir aşağılanmaya, bu hadsiz jargona Çerkes sorununu kendine dert edinen hiçbir yurtsever müsaade edemez. Halkın geleceğine kast eden sahteliklere karşı mücadele vermek hissiyatın diri tutulması demektir, o yapılmaz ise ahlaki zafiyet sürekli kılınır ve dağılmanın önüne geçmek hiçbir zaman için mümkün olamaz. Ancak engelleri aşabildiğimizde irademizde güçlenir.
Vatanımıza evrensel insan haklarının, uluslararası hukukun garantilediği şartlarda özgürce yasamak ve gelişip serpilmek için dönmek istiyoruz. Abhazya dönüşçüleri buna iyi bir örnektir. Vatanlarına kavuşan Abhazlar kolayca vatandaş olup ülkelerinde bütün haklardan istifade edebiliyorlar. Bizim dönüşçüler ise on yıllarca kafamızı ütüledikleri yavru vatanları Abhazya’nın ‘’Abhazlar’’a tanıdığı hakların bir benzerini Çerkeslerin talep etmesine dahi olur demiyorlar.
Dönüşçüler anavatana da çoğu zaman "yavru vatan" sendromu yaşatmayı kendilerine bahşedilmiş doğal bir hak olarak gördüler. Onu hiçbir ise yaramaz, hiç bir şeyi beceremez, korunmaya muhtaç bir bebek, giderek nesli tükenen bir kelaynak sürüsü gibi betimlediler. Oysa sadece diaspora değil anavatan da dönüş ve buna paralel Çerkes sorunları için bir şeyler yapmalı, haklı sesini yükseltebilmelidir. Çünkü oradan gelen ve Çerkes sorununu irdeleyen her ses diasporanın hissiyatını canlandırıp ona hayat verir. Adı üstünde vatan Çerkesya’dır ve Çerkesya yavru vatan filan değildir. Aslında vatanın anası, babası, kardeşi, yavrusu da olmaz vatan bizi var eden, varlığımızı koruyandır,
Gerçekte bu yansılamalar kimi dönüşçülerin kendi korkularının bir aynasıdır sadece. Korkuyorsanız-ki artık bu rejimden haklısınız korkmakta-insanlarımızı manipüle etmeyi bırakıp köşenize çekilerek rahatça oturabilirsiniz. Kimse sizi bu nedenle suçlayamaz. Bırakın yurtseverler işini yapsın, gölge etmeyin başka ihsan istemez.
Üçüncü çürük elma ise, bizzat bizleriz yani diasporayız. Bugünlere değin bin türlü nedamet getirmiş olsak da kendimizi toparlayıp bir fikir üzerinde yola çıkabilmiş değiliz. Evet, fırsat vermediler, evet sürekli tökezlettiler bunlar bahane değil; onlar sadece bizim umursamazlığımızdan, kandırılmak isteyişimizden faydalandılar, dağınıklığımızdan cesaret aldılar, oysa o kadar güçsüz ve korkaklar ki halkın diriliğine asla karşı koyamazlar.
Çerkesler anavatanlarına koşulsuz dönebilmelidir. Ve RF sınırları içerisinde kurulacak tek parça Çerkesya ülkesi, komsu Kafkas halkları ve içinde barınacak Rus, Kazak, Yunan, Tatar vs. halklarla birlikte, ulusların kültürlerine ve insan haklarına saygılı demokratik bir atmosferde uyum içinde dostça yaşamanın yollarını üretmeye çabalamalıdır.
Şimdilerde Karadeniz’den Baltık denizine uzanan siyasi fay hattında bazen reel, bazen taktiksel politik mülahazalar ve çarpışmalar ile Rusya’nın bugün getirildiği kleptokrasi batağına karşı sivil toplum yapısının kurulmasının, buna paralel insan haklarının, demokrasinin, bireyselleşmenin, sivilleşmenin ve özgürlüğün mücadelesi veriliyor.
Amaç RF’yi yıkmak, parçalamak, yok etmek veya Rus halkına fiziki kayıplar yaşatmak değil, amaç Rusya’nın ağır basan Asyalı despot yanlarına binaen kendi başına bir turlu kuramadığı demokrasiyi, Rusya halkları ile birlikte inşa edebilmektir. Vatanı ve diasporası ile tam bir bütün olarak Çerkesler kendilerini çağın ilerisine taşıyacak bu mücadelenin bir ucundan tutabilmelidir.
Kendilerini sosyolojiyle açıklamaya gayret gösteren fakat Çerkes sorununa eğilen diğer kesimleri emperyal ya da faşist komploculukla itham eden yavru vatandaş masallarına kanmayın. Onların sahteliğini Sovyet sonrası dönemden günümüze dek geçen çeyrek asırda Çerkes sorununun bir arpa boyu dahi mesafe kat edemeyişinden hemen anlamamız lazım. Çerkes halkının hiçbir kesimi küçük değildir ve anavatan-diaspora ayrımına tabi tutulamaz. Bu halk modern imkânlardan azami istifade ederek bir bütün halinde ayağa kalkarak var oluş mücadelesini yeniden başlatmalıdır.
Bu mücadele eğer başarılamazsa, Rusya kâğıt üzerinde kalsa bile artik bir federasyon olmaktan çıkarak, Rus üst kimliğinin manipülasyonla ya da baskıyla zorla benimsetileceği bir çarlık rejimine doğru gideceği açıktır. Bu halkların ve gelecek umutlarının felaketini de beraberinde taşıyacaktır.
Sözümüzü İran’ın bilge insani Ali Şeraiti’nin bir lâfzî ile bağlayalım "Olman gereken yerde değilsen ister namazın içine istersen şarabın içine düşmüş ol birdir, fark etmez." Dünyanın geldiği son medeniyet çerçevesine ve evrensel hukuk aşamalarına yönümüzü çevirerek, vatanı ve diasporası ile birlikte doğru yerde birleşerek, eskisi kadar dinamik canlı ve büyük olduğumuzu gösterme, kendi geleceğimizi ellerimizle inşa etme zamanıdır. Bu soylu ve sorumlu hareketten inandığı, kıymet verdiği kutsal değerleri her ne olursa olsun hiç bir Çerkes kendini vareste tutamaz. Olmanız gereken yerde değilseniz, bir hiçsiniz, yanlıştasınız demektir.
Dünyamız yeniden kurulmanın arifesine gelirken Çerkesler; olmanız gereken yerde Çerkesya yurtsever hareketi içinde olun yoksa tarih sizi affetmeyecektir. Görevi ihmal, hakları da iptal ettirir çünkü.
Hatko Vural eline sağlık.Kimseyi kayırmadan dosdoğru değerlendirmelerde bulunduğun için.
İpoteksiz kafalara çok ihtiyacımız var.
Sn. Vahit Erdo,
Adıgey’in özerk ilden cumhuriyet sürecine geçişinde başrol düzeyde katkısı bulunan kişinin ilk Adıge Devlet Başkanı Carıme Aslan olduğunu söylüyorsunuz. Ben de şunları söyleyeyim: Yıl 1988, İsrail’den Kfar-Kama Belediye Başkanı Yahya Nepsev bana telefon etti, İstanbul’a önemli bir haber getirerek geleceğini söyledi.
Getirdiği haber için bkz. “İsrail’den Yahya Nepsev ile Görüşme”, internet. Burada gerçek, bir Adıge Cumhuriyeti kurulacağı haberi İsrail Başbakanından naklen, 2 yıl öncesinden getiriliyor. Dönüşçüler Sayın Nepsev’in söylediklerini çarpıtmaya, büyük bir “Çerkes Cumhuriyeti” kurulacağını öğrendiklerini söylemeye başlamışlardı. Dahası beni yalancı çıkarmaya kalkışmışlardı. Örneğin, "Nagorno Karabağ konusu konuşulmadı" diyorlardı. Konuşmalara tanık olan Sayın Eşref Baş ve diğerleri bir araya gelmişlerdi. "Nagorno Karabağ konusu Yahya Nepsev ile konuşuldu mu, konuşulmadı mı?" diye sordum, "Eşref Baş, konuşuldu, hem de siz birkaç kez üst üste sordunuz" dedi. Bunun üzerine şimdi rahmetli olan o kişi, "Ben o ara tuvalete gitmiştim, duymamış olmalıyım" dedi. Konukla konuşulurken tuvalete gitmek, değmez diye
üstelememiştim. Duymamış ama "konuşulmadı" denebiliyor.
Olayı, ertesi yıl, 1989’daki Sürgünün 125. yılı için Ankara’da düzenlenen anma toplantısına gelen Adıgey Adıge Xase örgütü Başkanı Prof. Dr. Şhalaho Abu’ya Düzce Kafkas Derneği’nde topluluk içinde anlattım, “bir Adıge Cumhuriyeti kurulacağına ilişkin bir haberi olmadığını, ilk kez benden duyduğunu” söyledi. Yani durumu Adıge Örgütü başkanı bile bilmiyor ama İsrail biliyor. Carıme Aslan'a ise çınlatılmış olabilir. Aynı haberi, daha önce Adıgey'den gelen bir hukuk öğrencisine çıtlattım. "Haberim yok, böyle şeyler dış ülkelerde daha çabuk öğrenilebiliyor. Bir politik değişiklik var. Örneğin, Hadeğale Asker ile Meşbaşe İshak köy köy dolaşıp sönmeye yüz tutmuş Adıgeliğin canladırılması için konuşmalar yapıyorlar. Bazı Adıge sınıflara Rus öğrenciler de kendilerini yazdırmaya başladılar. Daha önce Ruslar asla Adıge okullarına yazılmaz, Adıgece konuşmazlardı" dedi. Bunu o zamanki "Kafdağı" dergisinde yayınladım.
Ancak, Sayın Nepsev Yahya, sürecin zarara uğramaması için yazma diye tembihlemişti. Ben de herşeyi yazmıyordum tabii.
Adıge Cumhuriyeti kurulduğunda Nepsev Yahya'yı aradım, verdiği bilgilerin yerine geldiğini, teşekkür ettiğimi söyledim. O da "Ama bana inanmamıştın" dedi. Ben de "Özür dilerim, bizde bıtı, yana çeken çok. Beni yalancı çıkarmaya çalışacaklarını bildiğim ve şahit tutmak için üst üste sordum" demiştim.
,Sözü uzatmıyorum, bir Adıge Cumhuriyeti kurulması prensip kararı, muhtemelen Adıgelere de sorulmadan Moskova’da Sovyet iktidarınca alındı, Maykop’a duyuruldu. Duyuruluş biçimini bilemem.
O sırada Komünist parti Adıge özerk oblast komitesi sekreteri Carıme Aslan idi. Cumhuriyet kurmak için Adıge il parlamentosunda oylama yapıldı. Maalesef Carıme Aslan cumhuriyet kurulması teklifi aleyhine oy kullandı. Daha sonra, Carıme Aslan, parlamentodaki Rus temsilci çoğunluğuna güvenmediği, onların olumlu oy vermeyeceğini düşündüğü için olumsuz oy kullanmış olabilir dendi bana. Oylamada Rus temsilcilerin çoğu bir Adıge Cumhuriyeti kurulması için oy kullandılar, bazı Adıge kökenli temsilciler de (Rus nüfuslu ilçelerinden seçilenler) Carıme Aslan ile birlikte olumsuz oy kullandılar. Bu bir taktik de olabilir. Carıme'yi kınıyor değilim. Ancak daha sonra Rus Parlamentosunda Şapsığ rayonu kurulması için yapılması gereken yasa önerisinin ikinci kez oylanması gerekiyordu. İlk oylama yapılmış, öenri kabul edilmişti. İkinci oylamaya sıra geldiğinde, bir Kabardey milletvekili dışında,
Carıme Aslan da dahil tüm Adıge milletvekilleri salona gelmediler, ikinci oylama yapılamadı ve öneri gündemden düştü. Rus milliyetçilerinin tepkilerinden çekinmiş olmalılar. Bunu da anımsatırım. Daha sonra, Carıme Aslan, yeniden bir Şapsığ Ulusal Rayonu kurulamaz, bunun yerine Lazarevsk rayonu adının Şapsığ rayonu yapılmasını önerelim, ben bunu öneriyorum, dedi.
Son söz Adıgey, üstten (Moskova’dan) gelen bir talimatla kuruldu. "Kurucu Başkan", "Kurucu Anayasa", "Kurucu Cumhuriyet" gibi deyimler bağımsız devlet söz konusu olduğunda olur, Carıme Aslan ve Şevmen Hazret cumhuriyetin yerli yerine oturması için ellerinden geleni kuşkusuz yerine getirdiler. Bunu yadsıyamayız. Şimdiki Başkan Thakuşıne Aslan ve Hükümeti de elbette bir şeyler yapmaya çalışıyor, örneğin dil eğitimi göstermelik düzeye düşürülmüş olmasına karşın, kültürel konulara (sanat, edebiyat, yayın işleri, tiyatro, vb) bütçeden para ayırıyorlar. Diğer cumhuriyetlerin birçoğu bu kadarını bile yapamıyorlar. Bunlar ayrı konular.
Ben, Şapsığ’ın özerkliği Stalin tarafından kaldırılmadı demedim ki, bunu nereden çıkarıyorsunuz? Olanı yazayım: 1943’te Şapsığ yürütme komitesi (ki, en üst yerel yönetim organıdır), 2/3 çoğunlukla özerkliğin kaldırılması kararını aldı, 3 Rus üye kaldırılması, 2 Adıge üye de kaldırılmaması için oy kullandı. Karar mayıs 1945’te Moskova’da onaylandı, Şapsığ ilçesinin adı “Lazarevsk ilçesi” olarak değiştirildi.
Rus generaller, savaş sırasında, bazı bilgiler topluyor Stalin’e sunuyorlardı. Savaş koşullarında düşmanla yiğitçe çarpışan Adıgeler olduğu gibi, Nazi Almanlarıyla işbirliği yapmış olanlar da vardı. Sonuç olarak, Adıgeler sürülmediler ama 10 Sovyet halkı topluca Sibarya, Kazakistan, Kırgızistan gibi uzak yerlere sürüldüler. Bu gibi şeyleri, "ihaneti" gerekçe gösteren Rus generaller Adıgey Adıgelerinin de sürülmelerini Stalin’e önermişlerdi.
Adıgey’in yok edilmesini Stalin’in önlediğine ilişkin bilgi, birçok kaynak dışında, belgeleriyle birlikte Adıge Cumhuriyeti eski Kültür Bakanı Gazi Çemişo’nun “Dönüşün İlk Adımları” adlı kitabında da yazılıdır. Başka yerlerden de olayı okudum. Bu bilinen bir gerçek.
Bu bakımdan, değerli dostum birtakım duyumlara göre değil, belgelere dayanarak kanaat belirtmekte yarar vardır, diyorum. Saygılar.
"Çerkeslerin yüzyıllık sorunlarının çözümü iyi niyetli temenni söylemleri veya RF oligarşisinden himmet bekleyenlerin umduklarını bulmadıkları bir dizi şaşkınlara gömülüp kaldı. Fakat gerek anavatanda gerekse diaspora çevrelerinin kaymak tabakası bundan nemalanmayı becerebildi. RF’nin lütfüne mazhar olma olasılığına karşılık, hem anavatan hem de diaspora Çerkeslerini apolitik durumda tutma görevini basarıyla ifa eden kesimler RF’den ekonomik taltif gördüler. Hem de Çerkes sorununu bu atalet durumunda bırakan, davayı askıya alan, ele geçirilmiş kurumlarını bu girdiler ile kolayca finanse edebildiler.
Son örnek olarak Çerkes sorunları ile ilgilenmesi gereken DÇB’nin, aşırılıkla, milliyetçilikle mücadele ve benzeri kılıflarla açıkca RF’den para dilenmesi hadiseleri herkesin malumudur,
Özellikle iki binli yıllar ile birlikte gerek anavatanda gerekse diasporada Çerkeslik yönetici Rusist elitler tarafından tamamen bilinçli bir tercih ile siyasal alanın dışına itilmiş olup, otantik yerli kültürler klasmanında bir sahne showları derekesine indirildi. Sahnenin yönetimini görev biçilip, kendi aralarında parlattıkları bir kaç tipin üzerine ihale eden bu klik kendilerini de bu sahne Çerkesliğinin perde arkasındaki oyun yazarı konumuna oturttular. STK’lara gerekli gördükleri anda müdahale ederek rotada ki sapmaları düzelttiler. Kurumsal denilen yapılarda RF beslemesi bu kalantorların izni olmadan hiçbir şey-halen dahi- yapılamaz. Sovyet ardı dönemde Çerkes STK’ların da Çerkes sorunu ve Çerkes siyasetinden arındırılmış olarak kurgulanan sahne showları Çerkesliği halk arasında, gelecek hakkındaki umutsuzluğu körükledi ve diasporada çözülme hızlandı.
Bütün bu yakın geçmişimizin hadiseleri toplarsak eğer "Tarih, devrimi baslatma anini kaciranlar kadar cok acele edenleri de affetmez" diyen V.I.Lenin’e hak vermemek mümkün değildir. İki yüzyıldır hemen her zaman olduğu gibi son adımını atamayan Çerkesler SSCB’nin çöküşü ardındaki coşkulu dönemde önlerine gelen tarihi fırsatları yine başkalarının mücadelesinde araç olarak kullanıldıkları için heba etmiş oldular. "
Çok önemli ve kaçırılmaması gereken bir tespit.
Bari gerçekten Abhazya'nın bağımsızlığı için savaşabilseydik.
En sonunda Rus'a payanda olduk.
Ama hataları görebilmekte bir fazilettir.
