Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
SAVAŞ VE BARIŞ
28 Mart 2015 Cumartesi Saat 01:12


 

Ortadoğu, vadesi geçmiş borçlarını geri ödemesini isteyen Kuveyt’in 1990 yılının Ağustos ayında Irak tarafından işgali ve ikinci dünya savaşından beridir devam ettirilen pax-americana’nın bu suretle bozulmasından bu yana gittikçe karmaşıklaşan bir problemler yumağı oldu. Aslında sorunlar biliniyor ve çözümleri de apaçık ortada duruyorken bölge, dünya gücü olabilmiş ülkelerin stratejik çemberlerinde bir çok teğet noktaları oluşturduğundan olsa gerek sonuç almak neredeyse imkansız hale gelmiş. 


Çözümün değil belki ama çatışmaların durulmasının yegane yolu, ya yerel güçlerin bir referans kaynağı olarak biat edebilecekleri büyük bir gücün bölgeye egemen olması, ya da aralarındaki etnik, dini veya mezhepsel hatta coğrafi farklılıklara göre olabildiğince minimize edilmiş bir siyasi haritanın yeniden çizilmesi ile mümkün gözüküyor. Bölgeye geçmişte uzun yüzyıllar boyu hakim olan paz-ottomana türü bir barışı getirecek yerel bir güç ufukta gözükmediğinden ve dünya devlerinin de stratejileri post-modernizm sonrasında hala yerine oturmadığından bölgedeki etnik, dini, mezhebi güç odakları bir süre daha kıyasıya çarpışmaya devam edecek gibi gözüküyor.  


Ortadoğu'da sükunet kilidinin açılması Filistin-İsrail barışının sağlanmasından geçiyor. Fakat ne yayılmacı emellerinden vazgeçemeyen Yahudi din devleti İsrail, ne de Filistinliler dışındaki Arap devletlerinin yönetimleri bunu gerçekten istiyorlar. Çünkü Filistin, Arap dünyasında tek demokratik devlet olmaya aday bir konumda. Ürdün, Sudi Arabistan, Fas, Katar, Kuveyt, Bahreyn gibi krallıklar şeklinde, Suriye, Mısır, Libya, Irak gibi diktatörlükler ile, veya Cezayir, Tunus gibi otoriter ideolojik bürokrasiler ile yönetilen Arap devletleri, demokratik Filistin'in bağımsızlığına onay vermeye yanaşmadıkları gibi, bir savaş devleti olan İsrail’in Filistin den sonra muhtemelen kendilerine de bulaşma olasılığından ürkerek çözümsüzlükten yana tavır koymakta bir beis görmemekteler.


Ürdün gibi özelde Filistin topraklarının bir kısmını zimmetine geçirmiş devletler ise Filistin bağımsızlığının ileride başka türlü sorunlara yol açabileceğinin de farkında olarak hareket etmekteler. Sonuçta kurulması kaçınılmaz olan demokratik Filistin devleti, Arap devletlerinin gizli desteği sayesinde on yıllardır İsrail’in bombardımanı altında bir ezilip bir dirilerek ölüm kalım savaşına tek başına sevam ediyor. 


Bir ortadoğu ülkesi olan Türkiye de benzer bir sorunu yıllardır çözmeye uğraşmakta. Kürt silahlı muhalefetinin Şemdinli baskınında (Temmuz 2012) aldığı ağır yenilgi sonrasında barışı görece kabul eden yaklaşımları ile başlayan ve adına artık ‘çözüm süreci’ denen müzakere olgusunu devlet kanadı, ülkenin bütünü için geçerli kılınacak, demokratik reformlar temelinde aşmak için ağır aksakta olsa gayret gösteriyor. Ve zannederim ki metod olarak da kendisine İbn Haldun terminolojisini rehber edinmiş vaziyette.


Sosyoloji biliminin kurucusu sayılan ve kendi semasının en parlak yıldızı olarak nitelenen İbn Haldun (Tunus 1322-Kahire 1406) toplumların gelişimini Berberiye-Haderiye çekişmesine ve sonrasında iki topluluğun gerçekleşen birleşmesinde arıyor. Halkların gelişim çizgisinin Berberilik ve Asabiye, Haderiye ve Temeddun’un kaynaşması ile beraber ortak bir ‘’ümran’’ oluşturmasına bağlayan bu çizgi şimdi Türkiye’nin de önünde net olarak beliriyor. 


Ekonomi ve ticaretin dışarıya kapalı yani yerel ölçekte şekillendiği eski toplumlarda öne çıkmış bir kimlik kaygısı yoktu, doğal halde, kendi kendine yeterli olmak hayati idame ettirmekle eş anlamlıydı. Aynı şekilde ülkeyi yönetenlerinde kimin hangi kimliğe sahiip olduğu konusunda devleti yönetme ihtiyacının getirdiği zaruretlerden daha fazlasını bilmeye ihtiyaçları olmadığı gibi, devlet kendisine tehdit oluşturmadığı müddetçe kimsenin etnik, dini, mezhebi durumuna da karışmıyor, kimseyi zorla değiştirmye, dönüştürmeye de uğraşmıyordu.  


Ta ki ulus devletlerin ortaya çıkması ve yerel pazarların bir birine eklemlenerek dışa açık ülkesel ekonominin kurulması ihtiyacı sonucunda, bölgesel ve etnik farklar da orta yere serildi. Bu farklılıklar içerisinde hem herkes kendini tanımlama ihtiyacı duyarak kimlik sahibi olmaya yöneldi, hem de potansiyel farklar arasında kendine iktisadi veya idari bir yer edinmeye çalıştı. Devlet aygıtı da ülkeyi daha iyi yönetebilmek adına farklılıkları asgariye düşürmenin yollarını üretmek uğruna yoğun eğitim ve propoganda faaliyetlerine yani asimilasyon çabalarına girişti. Eskinin toplumlarında dini aidiyetler de toplum içinde kurduğu hiyerarşi ve görece eşitlik ilkesi nedeniyle birleştirici bir etki gösterebiliyordu. Fakat bu etken iktisadi tabanlı toplumlarda aynı kuvvette etkin olamıyordu. Nitekim İslamiyetin toplum ruhuna enjekte ettiği inanç birlikteliği hisleri de giderek zayıflamaktadır. Bütün bu gereklilikler listesinin toplamının ardında toplumsal gruplar arasında adı konmamış mücadeleler baş gösterdi.  Bugün bizler bu mücadelenin su yüzüne çıkan belirgin kesimini ‘Kürt Sorunu’ olarak bilip, izliyoruz.


Şimdi çözüm ve aldığı süreç konuşuluyor, fakat çözüm gerçekten mümkün mü? Ya da çözümün nasıl olması gerektiği konusunda taraflar ve özellikle kamuoyu sağlam akli ve moral referans noktalarına sahip mi? 



Her şeyden önce kalıcı çözümler ancak devletin tek silahlı güç olarak kaldığı yani en azından muhalefetin silahlı güçleri ile düzeni sürekli tehdit altında tutamayacağı reel durumlar için söz konusu olabilir. Burada güvenlik güçlerinin askeri bir başarısından söz edilmelidir ki, ordu bu başarıyı Şemdinli işgalini psükürterek yakalamıştı. Fakat bu geçici bir başarı olarak kaldı ve devamı takip edilmedi. Kürt silahlı güçleri, Suriye ve Kuzey Irak üzerinden sürekli takviye alarak beslendiler ve aralarında ayrılıklar olan değişiik Kürt cepheleri artık organize olarak hareket etmeye başladıklarından, Kürt hareketi bölgede eskisinden daha güçlü bir konuma yerleşti. 


Sözde IŞID tehdidi nedeniyle bölgeye geri dönüş yapan ABD ise çeyrek asırlık müttefiki Kürtlerin elini azami derecede kuvvetlendirdi. Bütün olarak Kürtler bögede yakaladıkları tarihi bağımsızlık fırsatından, petrole sahip bir güç olarak dünya ekonomisine entegre edilmek için denize açılma planlarının sonuçlarından azami ölüçüde yararlanmak maksadıyla Türkiye ile barış görüşmeleri yapan kesim pekte zorlanmadan müzakere masasından kalkabilir. Bu ise  barış sürecinin dış ve iç dengeler tarafından güdülenen oldukça hassas bir terazide yapılıyor olduğunu göstermektedir.


Bütün bunlar bunlar birer olasılık iken askeri başarıların barış için tek başına yeterli olmadığı da bilinmektedir. Devletin kolluk kuvvetleri ülkenin tüm etnik, dini, mezhebi insan varlığını olduğu gibi başta kişisel hak ve özgürlükler olmak üzere tüm hukukunu anayasal rasyonel düzende ve yurttaşlık kategorisi içerisinde koruması gereklidir. Aksi durumlar barış değil dayatma sonucunu verir ki, kaba güce dayalı çözümlerde ortalık bir süre durulsa da çatışma ortamı fiilen bitirilemez. 


Sonuçta demokrasi bireylere dayanan bir sistemdir. Toplumsal sözleşmeler olan anayasaların yardımı ile birey kendini üretip var edemediğinde kişi, kimliğini ve menfaatlerini içine doğduğu etnik, dini, mezhebi toplumsal gruplar aracılığıyla aramak zorunda kalmaktadır. Hayata karşı tutunma ya da savunma reflekslerinin şekillendirildiği bu gruplarda geliştirilen ortak kimlikler bireyselleşmenin dolayısıyla demokratikleşmenin de önüne geçmektedir. Bireyselliğin ve özgün vatandaşlık haklarını öne çıkartan, demokratik tutumlar teşvik eden yeni bir anayasa yapılmadan ülkeye barışın gelmesi zor gözükmektedir. 


Burada dikkat edilecek en önemli hususun demokratik cumhuriyetlerde devletin anayasalar vasıtasıyla vatandaşları (bireyler) arasında sözleşme yapması ilkesidir. Hiç bir devlet ve anayasa ülke ahalisini oluşturan etnik, dini ya da mezhebi bir parça ile oturup toplu sözleşme yapmaz. Haklar ve özgürlükler bireysel anlamda kazanılabilir, fazlası toplumsalı kuran mevcut hukuki düzen içinde, kendi etnik gurubu, kendi dini inancı, kendi mezhebi için bir takım imtiyazlar, ayrıcalıklar kazanma teşebbüsü olarak kalır. Bu ise bir başka etnik, dini ya da mezhebi gurubun mücadelesini tetikler. Toplumda farklılıklar arasında güven durumunu tesis eden yegane şey anayasalardır. 


Hukukun yanlış veya eksik kurulması ise kısa bir barış döneminin ardından ekonominin de siyasetinde ticaretin de çıkmaza girmesi ve gitgide ülke düzeninin yani ümranın da kaosa sürüklenmesi ile sonuçlanır ki bu durumları Türkiye pek çok defa yaşamıştır. Mesela mesnsupları tarafından yapılan başvurular neticesinde Almanya Federal meclislerince, İslamiyetten ayrı bir din olarak tescillenen Alevilik, bir kaç yıl sonrasında Türkiye’nin önüne halledilmesi müşkül bir mesele olarak farlı bir boyutta taşınacaktır. 


Başa dönecek olursak eğer İbn Haldun toplumların ilerlemesini Berberiye-Haderiye çekişmesine, kaynaşmasına bağlamıştı. Benzer şekli ile bu ilerleme çabasını K.Marks, toplumsal sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişki ve mücadelede bulur. Buna göre tarihi ilerleten üretim araç ve tekniklerindeki değişimler ile üretim araçlarına sahip olanlar ile bunları sahipleri adına kullanan alt sınıfların arasındaki mücadeledir.  


****


Türkiye Cumhuriyetinde Berberiye-Haderiye mücadelesi nasıl sonuçlar doğuracaktır? 


Pek dile getirilmese de asıl zihinleri meşgul eden soru budur kanısındayım. Bu psikolojik problematiğin kısmı ‘bölünme korkusu’ başlığı altında zaman zaman ifade edilse de aslında Türk milletinin şehirli (Haderiye) kesimi için bölünme korkusu diye bir olgu yoktur ya da pek endişe edeilecek düzeyde değildir. Şehirleşmiş ve yerleşik ekonomik kalıplara sahip Türk etnik kesimler için mesele, nüfusunu bilinçli bir şekilde sürekli ve hızla artıran ve şehirlere göç ederek hemen hiç bir yerleşik nominal kurala uyma ihtiyacı duymayan ve modern bireysel toplum hayatının karşısına feodal bağlar ile çıkan, bünyesinde pek çok negatif unsuru da beraberinde taşıyan bu Berberiye halkı ile nasıl kaynaşılacağı, nasıl ortak bir düzen veya harmoni yaratılabileceği konusunda ki tereddütlerdir. 


Bu konu naif ırkçılık veya şovenlik değil, gerçek bir istila korkusudur. Yerleşik şehir düzenin asabiye kuşanmış ve az gelişmiş kıral bölge halkı tarafından bilinçli ve sistemli bir şekilde ele geçirilmesi ihtimali karşısında duyulan rahatsızlıktır. Kent yaşamına taşıdıkları kırsal feodal ilişkileri ve hayat tarzlarındaki değişmezlik ile Berberiye kitlesi de maalesef karşı tarafın kaygılarını doğrulamak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.


Tarih denilen muammanın iki anahtarı var diyor İbn Haldun: Asabiyet ve Umran! 

Kürt siyaseti ise Kürt meselesinin kimlik boyutunu bozuk plak gibi sürekli öne çıkartarak tekrar etmekten başka bir şeyi uzun süredir üretemiyor. Ara sıra siyasetini Türkiye genelinin ihtiyaçlarına açtığında belirgin bir yükselişe geçebiliyor ancak tabanını kaybetme korkusundan olsa gerek birileri ona tekrar rutine dönmesi gerektiğini teklif ediyor ve Kürt siyaseti sağlıksız psikolojik gelgit durumuyla çözüm masasında müzakere etmeye çalışıyor. 

Bu psikolojik açmazların en belirgin yanı ise Kürt siyasetinin talepleri ile gerekçelerinin çoğu zaman bir biriyle uyuşmayan yanlarında gizli. Kırsalda yaşayan Kürtlerin geri kalmışlığını Kürt kimliğinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından inkarını göstermekle sadece kendi tabanına oynuyor. Kimliğin reddi elbette sosyolojil ve ahlaki moral değerler konusunda bir takım zaaflar doğurmuştur, fakat bu Kürtlerin ekonomik ve sosyo-kültürel olarak ülkenin diğer kesimlerinden geri kalmışlığını açıklamaya tek başına yetmez. Geri kalmışlığın asıl nedeni Kürtlerin yüzyıllardır değişmeyen ve dışarıdan bir müdahale olmaz ise  de değişmeyecek olan kendi sosyal yapılanmalarında yatmaktadır. Coğrafi nedenler yani iklim, ticaret yollarına uzaklık, dağlık gölgelere sıkışık yaşamak mecburiyetinde kalmak, yeterli iktisadi kaynaklara sahip olamama gibi nedenler de bu feodal geri kalmışlığı besleyen nedenler arasındadır. 

Ezcümle T.C. döneminde inkar edilen Kürt kimliği, Osmanlı ya da Bizans döneminde serbestti, peki o zamanlar Kürtlerin kültürel, medeni ya da iktisadi parlak bir devir yaşamışlar mıydı? Cevap hayır ise kimliğin reddinin tek başına geri kalmışlığı açıklamaya yetmeyeceğini de bilmek zorundayız.


Kürt siyaseti bir kez de kendine dönüp toplumsa ve siyasal yapısını sorgulamalıdır. Ayrıca devletin Kürt halkını sürekli sübvanse ettiği de bilinen bir gerçektir. Devletin gelir gider tablosunda giderlerin gelirlerden daha ağır bastığı muhakkaktır. Sürekli olarak Kürt bölgelerinin doğal kaynaklarının ‘’Türk Devleti’’ tarafından sömürüldüğünü üzerine propoganda yapan ve bu önermeyi gerçeği tam olarak yansıtan bir realiteymiş gibi kendi illegalitelerine gerekçeli kılıf yapmak isteyenler de biliyorlar ki; batı illerinde yaşayan bir kimsenin tüketti ekmek kadar doğulu vatandaş et tüketmektedir, bu ise devlet sübvansiyonları sayesindedir. 


Bir diğer husus ise Kürt siyasetinin sadece sosyalizm üzerine kurulmuş olmasını getirdiği faraziye yükleridir. Kimi Arap ve Afrika ülkeleri sosyalizm temelli siyasetler ile halklarını yetkinleştirmeye çalışmışsalar da bu retorik doğu ülkelerinde pek başarılı olamamıştır. Çünkü en nihayetinde sosyalizm de batılı bir sistematiktir ve kapitalizmin alacağı son şekil ile ilintilidir. Kapitalistleşmemiş sanayileşmemiş doğu toplumlarında sosyalizm uygulamasına girişen kadrolar hızla beyaz yakalı haline gelmiş ve halktan kopmuşlardır yaptıkları uygulamalar da halka zulmetmekten başka bir işe yaramamıştır. Buna örnek olarak Cezayir verilebilir. 1954-62 arasında Fransa dan bağımsızlık için mücadele eden sosyalist FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) örgütü iktidarı ve bağımsızlığı aldığında ülkede ideolojik tek parti bürokrasini ikame ederek halkı baskı altında tutmuş bunun neticesinde Haziran 1990 da seçimlerden galip çıkan FIS (İslami Selamet Cephesi) karşı yapılan darbe de bir milyon insanın hayatına mal olmuştu. 


Sürekli haklardan özgürlüklerden demokrasiden dem vursa da sosyalistler teorik olarak başka türlü olamadıkları için baskıcı ve totaliterdirler. Ve Türkiye halklarıda bunun farkındadırlar.

Şöyle ki; Lenin her sosyalist devrimci kişinin bulunduğu ülkede demokrasi ve özgürlükleri savunması gerektiğini söyledikten sonra demokrasinin proleteryanın gelişimi, bilinçlenmesi ve örgütlenmesi için gerekli olduğunu vurgular ve devrim gerçekleştirdikten sonra gerçek demokrasinin yani proleter diktatörlüğün kurulacağını ilan eder.  


Diktatörlük ve demokrasinin aynı cümle de yan yana gelmesi ilginç olsa bile Lenin bunu şu şekilde meşrulaştırır; halkın çoğunluğu alt sınıflardan yani proleteryanın mensubudur, iktidarın zorla da olsa proleteryanın eline geçmesi demek halkın çoğunluğunun yönetimde temsil edilmesi bu ise gerçek demokrasi demektir. Diktatörlüğün gereğini ise, eski sistemi savunan odakların ülke yönetimini tekrar ele geçirmesinin önüne geçilebilmesi için proleterlerin silahlı gücüne dayanan dikta yönetiminin anlayışının şart olduğunu öne sürer. 


Görüldüğü üzere hak ve özgürlükler ile demokrasi konusunda Lenin takiyye yapmaktadır ve sosyalistleri de takiyye yapmaya çağırmaktadır. Yani devrimci sosyalizmede hak ve özgürlükler sadece devrim yapılana kadar savunulan değerlerdir. Devrimden sonrası ise kızıl kıyamet demektir ve başına gelecekleri tahmin edebilen anadolu halkları ise sosyalist partilere pek itibar etmemektedir.


Kürt siyaseti en azından alternatif kabilinden kendisine sosyalizmden başka yollarda üretmelidir. İslami ideoloji gibi sosyalizm de kapitalist düzende iş göremez ve sadece hayal kırıklıkları yaratmakla kalır. Kürtler üzerinden sosyalist devrim epigramları kuran Türk aydınımsılarına ise sadece böyle teşebbüslerin mevcut sosyalist Kürtlerin de sosyalist Kürt siyasetinin de boyunu fersah fersah aşacağını hatırlatmakla yetinelim. 


****


Sonuç itibariyle Türkiye'nin zenginleşmekten başka çaresi yoktur. Yani çözüm liberalizmdir. Teşebbüs hürriyetinde ve bu hürriyetin herkesçe eşit olarak kullanımındadır. Devlet pozitif ayrımcılık-destek hallerinden hariç genel anlamda kimseye imtiyaz dağıtmamalıdır. Çözüm serbest üretim ve serbest ticarettedir. Batı illerinde insanlar devletten yardım almayı talep etmiyorlar, sadece direk veya dolaylı yollardan alınan vergilerin azaltılmasını bu yolla ekonomik rahatlama arzuluyorlar. Çözümün bir ucu bireyselleşme demektir, organize devlet erki karşısında kişisel hak ve özgürlükleri anayasal olarak kaim eylemektir.  Çözüm ülkenin atmosferini elbirliği ile demokratikleştirmektir. 

Çözüm devletin küçülmesi yani sivil ve askeri bürokrasinin azaltılmasıdır. Mesela ikibin yıl süren Roma İmparatorluğu önemli olaylar dışında başkent Roma da askeri kuvvet bulundurmamıştır. Oysa Ankara ya baktığımızda zırhlısından mekanizesine kadar bir yığın askeri birlik görüyoruz. Türkiyenin orta yerinde kimin ne ihtiyacı var bu kadar askeri yığınağa? Çözüm halkın ortak birikimi olan devlet kaynaklarının etkin kullanımında ve birikimlerin atıl birliklerin idamesinde değil de ülke refahına dönük yatırımlarda kullanılmasındadır.  

Çözümün gelecekte sürdürülebilir olmasının yegane dayanağı ülkesel ekonomik refahtır. Çünkü artık doğu toplumları da iktisaden kurtulmaktadır. Bu refahı sağlayacak olan bilgi-üretim ilişkisidir. Üniversiteler beylik feodal düzenden çıkartılarak yeniden yapılanmalı, denetlenebilir, verimli, üretim yapılan yerler haline getirilmedir. Bunun içinse şimdiki hali ile üniversite ağalarının parayı ver gerisine karşıma türünden bir özerkliğe değil de, üniversitelerin yerel idarelere devri ve finansının ve denetiminin ise şehir meclislerince yapıldığı araştırma geliştirme faaliyetlerinin sürdürüldüğü, yeni ekonomik kaynakların yaratıldığı merkezlere dönüşmesidir. Çözüm gerçek ekonominin kurulması, iş güvenliğinin sağlanması ve devletin geçim maişetinin temin edildiği en emin kapı olmaktan çıkartılmasıdır. Yerel idarelerin sınırlarının ekonomik potansiyellere ve bağıntılara göre yeniden çizilmesidir.

 

Şimdiki merkezi idarenin sorunu ise oy kaygısı nedeniyle kendisini muhafazakar ilan edip liberal işler yapmak zorunda kalmasının yarattığı gelgitlere gizlidir. İktidar kapitalizmin yerel farkları tekdüzeleştirdiğinin farkında olarak zamana ve zenginleşmeye dayanan bir yol haritası geliştiriyor. Bu bağlamda Türkiye'nin ekonomik belki de siyasi sınırları da daralmak yerine Irak ve Suriyenin kuzeyini de içene alacak şekilde güneye doğru genişleyebilir. 


Berberiye-Haderiye kaynaşmasının tek yolu iktisadi iyileşmedir ve devlet feodal bağlarını koruyarak kırsaldan inenlerin, şehirlere ikamet etmesini akılcılığa uydurmalı, usulünce denetim altında tutmalıdır, sokakları asla kargaşaya teslim etmemelidir. Şehirli toplumun endişesi devletin zayıf düşmesi ve iç güdüsel olarak korunma refleksidir. Haderiye toplumu kamu düzenin sağlayacak tek merci olarak devleti güçlü görmek istemektedir. 


Bu kaynaşma eğer doğru bir şekilde başarılabilirse Türkiyeyi ilerilere taşıyacağı ve her kesimin bundan faydalanacağı açıktır. Türkiyenin demokratikleşmesinde Kürt muhalif hareketinin rolü ve etkinliği yadsınamaz ise de tek başına belirleyici değildir, dünya konjonktüründeki keskin değişimler olmasaydı ve Türkiye stratejik ülke konumundan kurtulmasaydı bu gelişimde mümkün olamayabilirdi. Kürt siyaseti de eğer barışa kesin karar vermişse artık bunun faydalarını halkına anlatamaya başlamalıdır. Ve sürekli ben ben ben demekten vazgeçip barışın sınırsız bir yağma hareketi anlamına gelmediğini ya da Kürtler lehine diğer geride kalanlar üzerinde bir avantaj sağlama girişimi olarak görmediğini yetkili ağızlardan tam olarak ilan etmelidir. 


Bir kez daha yinelenecek olursak bölgenin en şanslı ülkesi halen Türkiyedir. Komşu coğrafya adeta Japon bulmacası sudoku vaziyetini almış durumdadır. Sorunlar ve çözümşer gayet açık ve net olarak bilinmesine rağmen alta alta üst üste yapılan toplamlarda görünen o ki bir sorunun halledilmesi bir başka sorunun çözümünü iptal ettiği için bütün şemalar ve teoriler Arap saçına bürünmek üzeredir. 


****


Çerkes sorunu ise çözüleceği günü bekliyor. Bizler de o günün yakınlaşması için elimizden geleni yapıyoruz. Çerkes soykırımı ve sürgünün tanınması için Litvanya parlamentosuna başvurumuzu yaptık. Birileri yine serzenişte bulunmayı ihmal etmedi. Hep Rusya ile başı dertte olan ülkelere müracaat ediyormuşuz ya da efendim sonuç getirecek hamleler yapmalıymışız! Bir diğer kesim ise Rusya ile konuşmamızı tavsiye ediyor çünkü Rusya yı protesto etmek veya çeşitli ülkelerden soykırım kararı çıkartmak çözüm değilmiş...!


Rusyanın kadim halkları ile kimsenin bir düşmanlığı olamaz. Problem gitgide despotlaşan ve daha da pervasızlaşan Putinist oligarşi çetesi ise özgür dünya ve özgürleşmek isteyen Rusya halkları arasındaki mücadeledir. Putin bir hayalde yaşıyor ve kendisini bu evrenin efendisi darth vader zannediyor. Birilerinin onu uyandırması gerek yoksa yarın çok geç olacak.

Bizi eleştirme nezaketini gösteren değerli Çerkesler; hatalar bizim başarılar halkımızındır dedik her zaman. Hatamız varsa buyrun konuşalım, tartışalım. Ama biliyorsunuz ki sizin kendi başınıza yapabileceğiniz ama nedense cesaret edip de yapmadığınız işler için bizi suçlamayı bırakın. Bakın biz Çerkes halkı için iyi birşeyler yapacağım diyen hiç kimseyi yargılamıyoruz, engel çıkartmaya uğraşmıyoruz. Rusist çatı kurumlar veya onun yan kolları gibi saçma sapan bahaneler üretmiyoruz. Daha ilk elden ben Çerkesler için iyi bir şeyler yapmak istiyorum diyen herkese elimizden geldiğince destek çıkıyoruz.  Yapar, yapamaz, yanlış yapar sonraki meselelerdir bizim için.


Rusya ile görüşmek isteyen mi var, buyurun efendim, büyük elçilikler ve konsolosluklar sizi bekliyor, Çerkes sorununu Rusya devleti ile görüşmeye ilk elden oralardan başlayabilirsiniz. Ya da soykırım başvurularını Rusya ile kavgalı değil de dost olan bir ülkeye mi yapmak istiyorsunuz; buyrunuz hemen kıyımızda Rusya ile can ciğer kuzu sarması Ermenistan devleti var gidip ona başınızı vurunuz! Zaten koca dünya üzerinde Putin Rusyası ile dost kaç ülke kaldı ki? 

Ya da sonuç getirecek işler yapmak isteyen Çerkesler; nedir efendim bu sizin akıl edip de bizlerin aklının ermediği sonuç alınacak işler? Açıklayınız da dinleyelim. Mesela biz iç savaş mağduru Suriye Çerkeslerini sınırdan içeri sokmayan Rusya yı protesto ettik, siz ne yaptınız? Suriye Çerkeslerini kheku ya yerleştirebildiniz mi? Yoksa bu iş için uğraşıp didinen tek kurum olan Perıt Khase nin kapatılmasına Rusist çatılar gibi ağzınız açık seyrettiniz mi? 


Rusya değişti ama maalesef geriye doğru! Rusofil Çerkes solunun ayıla bayıla beğendiği bu çete daha uzun süre yerinde kalamaz. Bizim Putinist camiamız yakınlarda bir sabah uyandığında oligarşinin yerinde yeller estiğini görüp çok üzüleceklerdir. Çerkes sorununda çözümün yolu Rusyanın demokratikleşmesinden geçtiği kadar, Çerkeslerin kendilerini avantacı Rusofil sefiller ve Putinist ideolojik körlerden temizleyerek kurtulmasının ardından gelecektir. Ve o günler çok da uzaklarda değildir.

 



Pax Americana: Amerikan barışı. Bir bölgeye hakim büyük bir gücün çatışmaya izin vermemesi suretiyle sulhun devam etmesi durumu.     

Berberilik: Kırsal kültür, göçerlik ya da bu anlama gelebilecek feodal yapılar. Arapça Berbere; anlaşılamayan dil, hiçbir anlama gelmeyen karışık sözler.

Haderilik: Bütün olarak kent yaşamı.

Temeddün: Şehir medeniyeti unsurları.

Ümran: Tarihi ve insani olarka bir kavmin yaptığı bütün ekonomik sosyal  dini idari işler, düzenlemeler. Kültür ve medeniyetin tamamı. 

Asabiye: Birbirine iyice kenetlenmiş, ortak sorumlulukları ve yararları kabul etmiş insanların tutumu. Milliyetçilik, ortak ve güçlü bağlar, ortak hısımlık ilişkileri, idealler, faydalar etrafında toplanarak iş birligi yapanlar. 

Proleterya: Toplumsal alt tabakalar, mülksüzler.




Bu yazı toplam 4582 defa okundu.





Murat Özturk

Mazlumlarin tek ülkesi var; Türkiye

29 Mart 2015 Pazar Saat 00:18
Levent Gerger

TÜM ÇERKESLERE, ÇERKES DOSTLARINA DUYURU-

ÇEŞİTLİ PARTİLERDEN veya BAĞIMSIZ OLARAK MİLLETVEKİLLİĞİNE ADAY OLAN VE BİZLERDEN "ÇERKESİM" DİYE OY İSTEDİĞİNİ AÇIKLAYAN KİŞİLERDEN/ PARTİLERDEN AŞAĞIDAKİ TAAHHÜDÜ, BASIN ÖNÜNDE BİR AÇIKLAMA VEYA YAZILI BİR BİLDİRİYLE ALMAYA ÇAĞIRIYORUM.
" BİZLER PARTİ OLARAK / MİLLETVEKİLLERİ ADAY ADAYLARI OLARAK SEÇİLDİĞİMİZ TAKTİRDE TBMM'NİN -19 YY'DA RUS ÇARLIĞININ ÇERKESLERE YAPTIĞI SOYKIRIMI TANIMASI - İÇİN KANUN TEKLİFİ SUNACAĞIZ!"
Bu açıklamayı kim yapıyorsa "Gerçek Çerkes Dostu Onlardır"
Bizlerde Oylarımızı Onlardan Esirgemeyeceğiz.
Bu çağrı hangi partiden olursa olsun BEN ÇERKESİM diyen ve ÇERKESLER İÇİN MÜCADELE EDECEĞİM DİYE OY İSTEYEN her kişi için bir sınavdır.
Diğer söylediklerinin ÇERKESLER ve ÇERKES MÜCADELESİ açısından hiç bir önemi yoktur.
Ya ÇERKESLER İÇİN MÜCADELE EDECEĞİM iddialarını geri çekerler ya da bu açıklamayı yaparlar.

28 Mart 2015 Cumartesi Saat 23:23
ali nart

Vahit Erdo
tebrikler...selamlar...

28 Mart 2015 Cumartesi Saat 23:02
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net