

Ulaşımın kolaylaşması, hızlı iletişim ve tabii ki bilgiye erişimin ucuzluğu sayesinde dünyamız küçüldükçe küçüldü. Klasikleşen şu aforizmayı duymayan kalmadı; küresel köy! Küresel birer köylüyüz artık hepimiz. Maddi-fiziki dünya bu kadar küçülüp avucumuza sığışmışken peki ya fizikötesi iç dünyalarımız ne âlemde acaba? Tekniğin ultra imkânları klasik fiziğin var ettiği küresel kabulleri yıkıp un ufak ederken, bizim iç dünyalarımızı da o nispette büyüttü. Artık Nepal depreminden de anında haberdarız, Suriye iç savaşının insanlık acısından da! Peki ya bunca devasa ulaşım-iletişim olanaklarına rağmen bizlerden haberdar olan birileri var mıdır şu küçücük dünya da? Bizden yani Çerkes sorunundan, ne dersiniz?
Küresel köyde işler 20. yüzyıl başlarında tekniğin vaat ettiği kadar iyi gitmedi. İnsanın doğada var olmasını kolaylaştıran kültür anlamında teknik, insani acılarımızı bitirmek, sosyal yaşantımızı zenginleştirmek, mavi küreye refah ve huzur getirmek şöyle dursun, iç dünyamızı olabildiğince büyütüp, dünyanın bütün acılarından bizi haberdar ederek, elimiz kolumuz bağlı yaşamaya mahkûm etti. Gelişememiş ülkelerin bireyleri için dünya ne kadar küçüldüyse çaresizliği de bir o kadar büyüdü. Tekniğin refakatinde kendinin var eden küresel kültür, aynı zamanda klasik medeniyetlerin de sonunu getirdi.
Artık bizim coğrafyamızda hiç kimsenin karşılaştığı irili ufaklı bir yığın sorunu aşmak için telmihine başvuracağı, yardıma çağıracağı bir ata ruhu, medeniyeti, özgün referans noktası, mihenk taşı da kalmadı. Küresel kültürün karşıtı değil belki ama aşırılıklarını dengeleyebilecek, toplumsalı domine edebilecek tek unsur olarak bu coğrafya da İslam vardı, fakat o da terör ve şiddetle özdeşleştirilip sahneden indirildi ya da iyi bir Hıristiyan zengin yaşamalı diyen Protestan ahlakını ithal eden turbo-kapitalist Müslümanlar tarafından İslam’ın ihtiyacından fazlasının üzerinden elinden çekmeyi tavsiye eden mesajı dumura uğratılarak dinin özgünlüğüne darbe indirildi.
Küresel kültürün bu duruma gelmesini sağlayan gelişmeler fitili İtalya’da ateşlenen reform ve Rönesans ile başlar. 16ncı yüzyıla kadar dini toplumlar olarak yaşayan Avrupa, bilgi ve inancın farklı şeyler olduğunun ayırtına vararak, 17 de metafizik-felsefi toplumlara, 18 de bilimsel ya da pozitivist toplumlara, 19 da bilirkişisi Marks olan ekonomik toplumlara, nihayet 20nci yüzyılda da post-modern bilgi toplumlarına yani küreselleşmeye evirilmiştir. Avrupa dışı toplumlar ya da genel anlamda doğu toplumları ise kendi mistik ağlarında, Marksist terminolojiye göre; dışarıdan bir müdahale olmazsa sürekli aynı şekilde devam edecek olan Asya tipi üretim tarzında yaşaya kalırken, batı için birer inceleme nesnesine indirgenmişlerdir. Öyle ki, kendisini gayb âleminde bir hakikat adası olarak gören Türk-İslam kültürü, savaşlarda sürekli mağlup ettiği batıyı muzaffer zamanlarında anlamaya dahi değer bulmamış, ancak dengi olmayan bu kıymetsiz güruh kendisini savaş meydanlarında ağır yenilgilere uğratmaya başladığında, gerçeğin değiştiğini anlamış, zoraki aklını başına devşirmeye çalışmıştır.
Batının hesaplanabilir ussal hayat teorisi ve ilerleme gailesinin doğrusal zaman düşüncesi, doğunun parçalı zaman ve mekân hakkındaki mistik öğretilerine galip gelmişti. Bu sadece Avrupa’ya özgü bir gelişme silsilesiydi, Aguste Comte’un meşhur üç hal yasası olarak; teolojiden metafiziğe, oradan da bilimsele geçiş olarak kavramsallaştırılmıştı.
Yaşamı ve ölümü bir dengeye oturtabilen toplumlar küresel kültür harmanının new age kaynaklarından birisi olarak yeni binyıllara yelken açmayı becerebileceklerdir. Ata ruhlarını kaybetmiş bizim gibi bir toplum için hayat da, ölüm de, hakikat sanılan pırıltıların eşliğinde zoraki verilen birer sınav hükmündedir. Adığe özgür yaşamalıdır diyordu Shutsejuko, Çar II. Aleksandr ile Çerkeslerin 18 Ekim 1861 de yaptığı görüşmede, başka türlüsü olamaz, Adığe özgür olmadan yaşayamaz! Onun üç nesildir savaşan genlerine işlemiş ata ruhları böyle buyuruyordu. Haklıydı da. Fakat sonrası afet, sonrası Adığe için bir felaket oldu. Çerkesler, tam bir Hegelci gibi davranarak, olmuyorsa öl-meyi seçtiler.
Avrupa son dört yüzyıldır geliştirip değiştirdiği bu düşünce merkezlerini kurarken toplumsal hayata bir ışık olabilecek tarafsız bölgeler yaratmak istemişti. Kısaca ata ruhlarını yeniden inşa etmeyi denemişti. Toplumsala sürekli referans olabilecek tarafsız bir alan yaratmak elbette imkânsızdır, bir tabu haline getirilen bilimsel aklın, bilim felsefesinin bile buna gücü yetmedi. Çünkü her devirde hâkim ideoloji hâkim sınıfların düşüncesiydi. Ancak Avrupa, değişimin önünü açan ve birbirini geri beslemeye sokan bilgi+teknik=değişim formülüne bir girdaba girer gibi kapılmıştı ve her yüzyılın sonunda fırtınalar dindiğinde dünyayı ve hayatı şekillendirme imkânını avuçlarının arasında buldu, çünkü bilen, yapan ve bilmek, yapmak için çalışan yalnız onlardı. En sonunda Avrupa benmerkezciliğini, üstün kültür ve üstün ırk tasavvurunu aşıp, kazanımlarını insanlığa yani evrensele mal etme düşüncesine girdi.
Ata Ruhlarımız, bin yıl süren ortaçağın yani korkunun-karanlıkların değil, aslında çelik kılıçların, şövalyeler çağının son temsilcileriydi. Küresel köyün düzeni aynı kalmış olsa o enerjik ruh halen çok iş yapar, bir vecize de söylendiği gibi; Adığelerin önemi, az kişiyle büyük işler başarmış olmalarıdır. Fakat ne dünya eski dünya ne de insanlık aynı yerinde sayıyor. Kaldı ki kaderimizde iyi insanlarla karşılaşmak yazıldığı kadar kötülerle hesaplaşmakta var elbette. Ve o kötüleri çok uzaklarda aramaya gerek yok, kendi içimizden çıkıyor çoğu zaman.
H.Arendit’in dediği gibi her kötülüğün başı sıradanlık. Hakları için elinden geldiğince mücadele etmeyen, mücadele edene de destek çıkmayan, bir inancı, değer yargıları, bir kutsalı olmayan, ot gelip saman giden cinsinden, karşısındaki it, uğursuz kılıklı kötü biri de olsa herkesle iyi geçinen, herkese zeytin dalı uzatıp kendi doğrusu olmayan, nereye çeksen oraya giden, yönsüz, savunacak yargısı olmayan, bitaraf, sadece anlık ilişkiler ile yaşaya kalan, hafızasız, sadece seyreden, müdahillik yetisi olmayan, habis kötülüklerin beslendiği sıradanlığa tek orijinal özellik olarak sahip insanlar haline geliyoruz. Nasıl ki Müslüman olmak için bu coğrafyada doğmak yeterliymiş gibi algılıyorsak, Çerkesliği de asaletin ve nezaketin yaşlı ve düşkün soylu bir temsilcisi gibi algılamaya başladık. Eski yunan gibi ilk mükemmelden sonra her şeyin mubah olduğu nerdeyse efemine bir kültüre doğru yelken açıyoruz. Ata ruhumuz bu değil.
Ata ruhlarımızın enerjik, iş bilen, reaksiyoner Çerkes tipi yerine miskin, mızmız, uyuşmaz, anlamaz, anlamak da istemez, beceriksiz, paçoz bir insan küme si üretiyor artık toplumsal sistemimiz. Yozlaşıyoruz kısacası. Bunda en büyük pay sahibi de Çerkesleri apolitik bir konumda tutmaya çalışan sözde sivil toplum kurumları. E.Mahçupyan hocadan alıntılarsak eğer, ‘’yozlaşan kurumlar insanları ilkelleştirirken, ilkel insanların kurumsallaşması ise yozlaşmaya bir kültür payesi vererek yüceltiyorlar’’ diyebiliriz. Bizi hasta eden bu yapılardan hızla kurtulmamız gerekir. Yozlaşma denince de çoğu kez saf bir halin bozulması anlaşılıyor ki bu değil, yozlaşma dediğin insanın kendine yabancılaşmasıdır. Yabancılaşma denince de diyalektik materyalizmin, insanın önce doğaya sonra ürettiğine yabancılaşması anlaşılıyor ki yozlaşma bu da değil, esasında insanı yoz yapan şey; her ne şartta olursa olsun bir insanın kendisi olamaması halidir. Başkasının yanında o bir başkası üzülecek, kırılacak, kızacak diye doğruyu söyleyememesi durumu, devletin baskısından ya da korkunun korkusu olan iç endişelerinden dolayı tümüyle kendisini veya kendisi için doğru, güzel ve iyi olanı inkâr etmesi, üstü kapalı da olsa, dolambaçlı yollardan geçiyor da olsa kendini reddiyedir yabancılaşma.
Çerkesler bunu on yıllardır yaşıyorlar. Çerkeslere bunu yaşatan ise, özgürlük savaşlarında nerdeyse tükenen şövalye ruhunun tam aksi kutbu olan ve sürgün gemilerinin karanlık ambarlarına sinip karaya çıkan köle ruhunun, Sancho Panza’nın ortamın müsait olduğu her anda zeval bulmuş olması. Birer sosyal aktivite mekânlarından öteye geçmeyen derneklerde sırf halk oyunlarını berabere oynadık diye kimliğine su katıp bulandıran da bizlerdik, cumhuriyeti biz kurduk teranesiyle asimilasyona, totaliter baskıya gık demeyen de bizlerdik. En kötü yanlarımızla yozlaşmıştık, çünkü yozluğumuzun farkında bile değildik. 29 Ekimlerde kurucu unsur olduğumuz saçmalığına sarılıp inkârımızı meşrulaştırıyorduk, oysa kurucu unsur sayılabilmen için anayasa metinlerinde adının geçmesi lazım değil miydi? Düşünemedik.
Ülkeye bizim sayemizde gelmeyen, ama kullanmayı çok sevdiğimiz bir takım özgürlükler sayesinde Çerkes dünyası da bir nefes sıhhat bulmuşken, toplum güneşe çıkıp dirilmeye çabalarken, tam da her şey yoluna girecek zannedildiğinde, o melun Sancho Panza, ata ruhlarımızın o kırık geni yecüc-mecüc vari mahsul gibi yerden bitiverdi. Çerkesler, Rusya devleti kızacak diye, 21 Mayıs 1864 Çerkes soykırım ve sürgününü protesto etmekten, çıkar erbabı organize eller vasıtasıyla men ediliyor. Adına ne derseniz deyin, gözden uzak, gönülden ırak mekânlarda anma etkinlikleri adı altında hükümsüzleştiriliyorlar. Her şeyin göz önünde olması, görünür kılınması gerektiği bu çağda, Çerkesler; 21 Mayıslarda, suçun sorumlusundan geçmişin haksızlıklarının telafi etmesini talep etmesi gerektiği yerde, bu zulmü iletişim kanalları ile afişe etmesi lazımken, geçmişinden de, adalet ihtiyacından da, ata ruhlarından da köşe bucak kaçıyor-kaçırılıyor. Sanki soykırım ve sürgünü uygulayan değil de biz suçluyuz.
Küçük bir koru da, kendilerine siper ettikleri çukurun içinde kıstırırlar Hacı Murat’ı. Yanında kan yoldaşları tek gözlü Hamzalo, Han Mahoma ile genç ve yiğit Eldar. Kuşatanlarda Hacı Murat’la aynı topraktan, aynı kültürden, aynı kandan, ama aynı ruhtan değildirler. Deneyimli savaşçılar etrafını kuşatan ateş çemberine rağmen soğukkanlıdır, iyi nişancıdırlar ve kimseyi yanlarına yaklaştırmamaktadırlar. Ne var ki zaman daralmaktadır, aynı mermilerin tükenmekte olduğu gibi. Cesur Eldar ise sürekli kılıcın kabzasını kavramakta, kılıca davranalım deyip siperden çıkmaya can atmaktadır. İlk çıkışta sayısız kurşuna hedef olur. Taze sürülmüş tarlada gördüğü kan kırmızısı ezilmiş çiçekler hatırlatır Tolstoy’a bu olayı. Yiğit ve yiğitlik belki yenilebilir, belki o an için kaybedebilir ama yok edilemez işte. Gün gelir hatırlanır ve yiğidin halinden anlayan yiğitler tarafından ölümsüzleştirilir.
Yokluk hiçbir zaman ve imkân dâhilinde var olması mümkün olmayan şey demektir. İlk çağ uzmanı akademisyen S.Bağlar’ın teşhisiyle ‘’Truva savaşlarından beri gerileyen Çerkesler’’ yok olmadılar, Çerkeslik de yok edilemeyecektir. Nasıl ki aşk hayatın bütün pasaklı yüklerinden arınma vakti ise, 21 Mayıslar da Çerkeslerin ata ruhlarını çağırma, dirilme vaktidir. Dirilme için ilk şart yüzünü aydınlığa dönmen, güneşe çıkman, göz önünde durmandır. Sürgün ata ruhlarına ait olmayan mekânlara sürüklenip, gece karanlığında anma etkinliği bahanesiyle pagan ayini için odun toplayıp ateş yakman, haksızlığın telafisine hiçbir fayda vermez. Ağaçlara çaput bağlayanlarda, düğümlere üfleyenlerde, kuyulara taş atıp efsunlayanlarda, ambarın kapısına kuru kafa çakanlarda dertlerine bir derman bulamadılar. Özgürlüklerini korumak için savaşanlar pagan değildi, tıpkı saldırgan Rusya’ya biat eden soykırım gezgini, turizmcisi olmadıkları gibi.
Geçmişte ata ruhlarımıza yaşatılan haksızlığı, gelişmemize atılan kör düğümü çözmemizin yolu, ondan çok daha geri bir tarihte kullanılan pagan ritüelleri canlandırmak ya da 21 Mayısları ‘’aman anavatan zor durumda kalmasın’’ manipülasyonuna sığınak yapmak değildir. Önceleri etnik meseleleri Moskova ya karşı kendi yerlerini sağlama almak için bir koz olarak kullanan yerel işbirlikçiler, Moskova’nın sömürücü bu çevrelerden istediği diyet karşısında 21 Mayısları yasak edip iptal ettiğinde, diasporadaki uzantıları da bir bahane ile sessiz anma günlerinden bile vazgeçecek kıvamdadırlar ve o günlerin ayak sesleri duyulmaktadır.
Gerçekler seni özgür kılar ve özgürlük kime teslim olacağını bilmekle başlar; ata ruhlarının gerçeğine kendini teslim et ve onların özgür yaşama, kendi olma amacı için bir araya gel, kimse için eğilip bükülme, bir devlet için çehre temenna etme, haklı davan için birbirine destek ol, aynı ruhu taşıdıklarının yüzüne bakarak kalbini ısıt. Sorun eski tarihli olabilir, ama çözümü yeni metotlarla başarabiliriz. Aklın yolu da bir değildir nitekim fakat her doğrunun varacağı yer birdir. Ata ruhlarımızın enerjik dinamizmi ile meydanlara çıkıp, günümüzün çağdaş barışçıl, demokratik ve görünür protesto yöntemleri ile hak arama taleplerimizi seslendirmeliyiz. Her zamankinden daha çok Çerkesiz işte ve bu bilinç Çerkesya merkezini halkımızın mihenk taşı olarak yaratabilmelidir artık. Çerkesya bir son değil bir başlangıçtır sadece.
Çerkesler modern çağda ata ruhları ile halvet olup halleşmeli, yenilenmeli ve dinamik bir toplumsal referans alanını, içine doğdukları kültürleriyle, sonradan edindikleri siyasal kültürleriyle ve de insanlığın üretimi olan evrensele mal olmuş değer yargıları kümesi ile sentezleyip yeniden var etmeli, onun ışığında kendileri de yeniden var olmalıdır. Çağları ilerleten olgu yükümlülük sahibi olmaktır, yani dahi değil, dâhil olma iradesi gösterebilmektir.
24 Mayıs 2015 de haklılığımızı Taksim’de Rusya Federasyonu konsolosluğu önünde saat 14.00 de düzenleyeceğimiz protesto eylemi ve basın açıklaması ile yapacağız. Unutma, anavatanda yurtsever insanlarımızın sesleri kısılırken, toplanıp sorgulanırken, direnenlere şiddet uygulanırken, diasporada ise sırf eski yoldaşları RF de iktidar diye, Çerkes sürgününü köhne ideolojilerine ve busines class şahsi çıkarlarına kurban edip, protesto etmekten kaçanlar ayyuka çıkmışken, sen susma, her cesur yürek çoğunluk demektir, yiğit ata ruhlarınızı kuşanın gelin, haklılığımızı yüceltmek için protesto meydanında buluşalım.
Vazife sözün bitip icraatın başladığı yerdedir. Vazifeyi ihmal hakları da iptal ettirir.
