

Çerkesler’in günümüz milli değerlerinin başında “ Adığe Xhekhu” yani tarihsel ana vatan; “Çerkesya” gelmektedir.
Üzerinde doğmuş olmasak da, görmüş olmasak da, ata vatanımızı, milli vatanımızı hatırlamamak, onu sevmemek, özlemini gönüllerimizde duymamak mümkün mü ?
İnsan milletini sevdiği için milletinin maddi simgesi olan vatanını da sever. Vatan sevgisi menfaatten çok, millet ve milliyet sevgisinden kaynaklanmaktadır.
Alman bilgini Herder; “ milletlerin sadece varlığı değil, fikirleri, fiilleri tabii çevrenin tarihsel mahsulüdür. Tarih coğrafyadan ayrılmaz, milletlerin gelecekleri topraklarına bağlıdır. Tarih devam etmekte olan coğrafya, coğrafya da duraklamış tarihtir” diyor.
Toprağı; bir vatan, milleti bir araya toplayacak bir mekan, bir merkez olarak düşünmek icap eder ki o vakit milliyet, toplumsal hayat konusunda fertlere önemli etkisi olan milli özellikte bir faktör olarak karşımıza çıkar.
Vatan Çerkesler için; sadece bir toprak parçası olmasından öte, yüzyıllar boyunca yabancı işgalcilerin zulmüne uğrayan bir mekan da olmuştur. Yani savunulan, üzerinde tutunulmaya çalışılan.
Bütün Çerkesler vatanlarının bölünmüş, parçalanmış Çerkesya olduğunun bilincindeler.
Çerkes Halkı’nın birliği ve bütünlüğü için öncelikle anavatan Çerkesya’nın bölünmüşlüğünün sona erdirilmesi ve tarihi Çerkesya topraklarının tek bir siyasi birim olarak örgütlenmesi gereklidir.
Bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre Çerkesya, yaklaşık 160 Milyon yıl süren Mezozoik Zaman’ın Trias Döneminde Tethis(Mesoje) diye adlandırılan tamamen denizle kaplı ve tahminen küçük bir ada görünümündeydi. Eski Yunanlılar çoğu ülkeyi “ada” olarak nitelemişlerdir. Muhtemeldir ki, bu, eskiden Kafkas(Kaf-Koes=Kaf dağında oturan), Toros, Ural… gibi dağların birer ada gibi bulunmuş olmasından bir hatıra olmak üzere halk dilinde kalmış olacaktır.
Bugün Çerkesler’in hafızasından silinmeyen “ Xhekhu” deyimi, yaşadıkları anavatan toprağının bir zamanlar denizin ortasında bir kara parçası olduğuna işaret etmekte olup, yukarıda değinilen jeolojik olayla birebir örtüşmektedir.
İlk zamanlar Çerkesler çeşitli kabileler halinde değildi. Adığe (Çerkes) dilini konuşan, sosyal tabakalara ayrılmamış homojen bir toplumdu.
Bu toplumda Thamade denen yaşlılar dışında her hangi bir imtiyaz ve otorite tanınmazdı. Kadınları sima güzelliği yanında, bedeni ve ahlaki güzelliği ile bu asil ırkın bir tamamlayıcısıdır. Çerkesler kadına gerçekten çok değer veren halklardan biri olagelmiştir her zaman. Gerek toplumu ilgilendiren, gerek işlerde, gerek kendi cemiyeti ve dar çerçevesi içinde her zaman kadın, çok önemli bir yeri ve değeri olagelmişti.
Çerkes töresinin kadına verdiği değeri ve kadına bakışını yansıtan pek çok mitolojik örnek vardır. Örneğin, herkesin bildiği Setanay Guaşe’yi ele alalım. Şortan Askerbiy şöyle der; “ Setanay güzeldir, akıllıdır, alımlıdır. O Nartların annesidir, danıştıkları akıl hocasıdır. İleri görüşlülüğü ile onların gözüdür. Sevecenliği ile iyiyi ve güzeli gösterendir. Namusludur. Kısacası incelediğimizde dürüstlük ve açık sözlülükle Setana’yı gölgede bırakabilecek bir başka Tanrı yoktur Adige mitolojisinde.”
Çerkesler, “Xhekuj” diye yad ettikleri Karadeniz sahilindeki ilk yerleşim topraklarında nüfuslarının zaman içerisinde artması karşısında Kuzey Kafkasya’nın doğusuna doğru genişlemişler ve Hazar Denizi ile Karadeniz arasında ve kuzeyde Don ile Volga’ya kadar uzanan geniş ve bereketli topraklar üzerinde yerleşim alanlarını tesis etmişlerdir.
Cherkessia.net sitesi ve Adığey’de Adığe Khase’nin katkılarıyla hazırlanıp, ilk defa 2010’da basımı yapılıp dağıtımı gerçekleştirilen “Tarihi Çerkesya Haritası”, Adığey’de Kabıhable köyünden tarih öğretmeni Haseneko Hamid tarafından hazırlanmıştı.
Aradan geçen zaman zarfında özverili arşiv çalışmalarını sürdüren Hamid, bir zamanlar Çerkesya topraklarında var olup bu gün yerlerinde yeller esen tarihi Çerkes yerleşim alanlarını tespit edip ayni harita üzerine 2014 yılında yerleştirmiştir.
Çerkesya’nın coğrafi mekan olarak kuzey sınırı, Azak(Azuv) Denizine akan Don(Ten) Nehri ile Hazar Denizi(Kaspien)’ne sularını boşaltan Volga(İdil) Nehrinin bozkırda birbirine yaklaştıklarında meydana getirdikleri dirseğe kadar olan sahayı kapsamaktadır.
Homer’in M.Ö. 1000 yıllarda yazılmış olan Odisse adındaki eserin Çerkesçe karşılığı ile Altın Kale/ Kutsal Kale anlamına gelen “Uedışşe/Odisse” incelendiği taktirde; bunun gerçekte bir “Kafkas(Çerkesya) Seyahatnamesi” olduğu ortaya çıkar.
Zaten eserde Ulise’nin Kafkasya’ya yaptığı yolculuğa, özellikle Çerkesler’in güzellik tanrıçası “Kirke/Circe”- ki, onun adına bağlı olarak Çerkezistan’a “Circassie” denmektedir- ile olan ilişkilerine ve eski Çerkesler’in o zamanki durumlarından söz etmektedir.
Çerkesler, o dönemde Çerkesya(ve tabii Kafkasya)’yı “iki deniz arası” anlamında olmak üzere “Xı t’uaş’e” diye anarlar.
Eski Mısırlılar anavatanlarını Ölüler Kitabı’nda şöyle tasvir ederler; güneş bir denizin üzerinden, Bakhu(Bakü)’ya doğar ve Ta Manu(Taman)’da bir diğer denizin üzerinde batar. Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu batılı denizler yoktur. Kitapta bahsedilen yer büyük olasılıkla bizim coğrafyadır. Eski Mısır uygarlığı sanki Çerkesya(Kafkasya)’yı tasvir eder gibidir.
Ruslar’ın Kuzey’den Çerkesya(ve Kafkasya) içlerine sarkmaları üzerine, XVIII. yüzyılda Jebağı tarafından devlet reisliğine getirilen Kabardey Çerkesleri’nden, Kaytoko Arslan Beg ilk iş olarak, “İki deniz arasında ancak bir devlet bulunur” prensibini koydu ve bu esas üzerinde çalışmaya başladı. Ancak kendisinden sonra gelenler bu prensibe sahip çıkmayı başaramadılar.
XIX. Yüzyılda Kafkasya’nın birliği için Ruslar’la mücadele eden İmam Şamil de benzeri amaçların gerçekleşmesi için Naibi Muhammed Emin’i 1846 da Çerkezistan’a görevli olarak göndermiş, fakat dini çerçeve içerisinde uygulamak istediği aynı prensip, Çerkesler’in sosyo-kültürel yapısı nedeniyle başarıya ulaşamamıştır.
Sürgün olayından sonra ana vatanımızda kalan ve ana vatanımızı bizim için bugüne kadar bir biçimde sahiplenerek korumayı başarabilmiş anayurttaki kardeşlerimiz, yazarlarımız, şairlerimiz, sanatçılarımız ve bilim adamlarımız; bugüne dek ürettikleri sayısız ulusal-kültürel-sanatsal- bilimsel birikimleri, Çerkesya’da yaşanan ve yaşanmakta olan tüm olumsuzluklara rağmen, geleceğe aktarma çabası içindedirler. Çalışmalarından dolayı kendilerine müteşekkiriz.
Mensubu olduğunuz milletinizin insanlarına tek tek değer verirseniz bu demektir ki, milletinize, soyunuza değer veriyorsunuz. Aksi halde birbirinizi ne sayabilir, ne de sevebilirsiniz.
Tarihsel ana vatanımızdan sonraki en büyük, en önemli değerimiz “Adığebze” yani anadilimiz, tarihsel anavatanımızdan sonraki en büyük, en önemli değerimizdir.
Bizim Çerkesçe/ Adığebze düşünmemizi, duymamızı, ulusal değerlerimizi özümsememizi, onları geliştirip yeniden üreterek yeni kuşaklara aktarabilmemizi, kısaca Çerkes/ Adığe kalabilmemizi sağlayan ve sağlayacak olan en büyük değerimiz anadilimiz Çerkesçe’dir.
Ana dilimizin yaşayıp yeşerebileceği yeğane toprak parçası, hiç şüphesiz tarihsel ana vatanımız Çerkesya’dır. Adığebze’nin yaşaması, güçlü bir toplumsal ve siyasal iradeyi gerçekleştirecek bir devlet yapılanması ile ancak mümkün olabilir. Adığebze, bu gün anavatanda yapıldığı gibi göstermelik değil, gerçek bir resmi devlet dili ve eğitim dili olarak, hayatın tüm alanlarında kullanılması ile yaşama şansı bulabilecektir.
Çerkesya dışında, Çerkesler’in yoğun bir şekilde yaşadığı Türkiye’de anadil sorunu çok ciddi bir boyuttadır. Örneğin Türkiye’de yaşayan her Çerkes Türkçe’yi bildiği halde, bu ülkede hiç kimse Çerkesler ile ilişki kurmak için Çerkes dilini öğrenmeyi düşünmemektedir. Bunun ana nedeni Çerkesler’in bu ülkedeki etkinliğinin az olmasından kaynaklanmaktadır.
Günümüzde yapılanmaya başlandığı gibi okullarda seçmeli Çerkesçe, Üniversitelerde ilgili bölümlerin açılması gibi çalışmalar ile anadilin korunabilmesi olasılığı yoktur. Deyim yerindeyse taşıma su ile değirmen döndürmeye benzer.
Dili olmayan bir millet düşünülemez. Çerkesler “Dilsiz millet ölüdür.” , “Dili olmayanların milleti de olmaz” derler.
Dilimiz hızlı bir şekilde yok olmaktadır. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, yarım yüzyıl içinde anadilini konuşabilen çok kişi kalmayacaktır.
Çünkü; Çerkes dilinin varlığını sürdürebilmesi ve gelişmesi için gerekli olan şartlar mevcut değildir. Türkiye’de bir dil bölgesine, sağlam bir ekonomik temele sahip değildir. Öyleyse dil eğitimi de tıpkı matematik gibi zorunlu olmalı ve her çocuk kendi anadilini bir insan hakkı olarak öğrenmeli ve konuşabilecek duruma gelmelidir.
Tabii en önce Çerkes halkının öncelikle ulusal bilince ulaşması gerekir. Ulusal bilinci olmayan halkın dili olsa da fark etmez. Önemli olan dil ile birlikte Adige gibi yaşaması gerektiği kanaatindeyim.
Üçüncü sıradaki bir diğer önemli değerimiz ise, “Xhabze” olup, yasa koyucu tarafından düzenlenen bireylerin birbirleri ile bireyin devlet ile ilişkilerini düzenleyen, uyulması zorunlu kurallardır.
Xhabze kurallarının, Adığe insanının kişiliğiyle ve toplumsal yaşamıyla örtüşmesi, fertlerin bu kurallara kendiliğinden uyulmasını sağlamıştır.
Geleneksel Çerkes toplumunda; Xhabze ile yaşamayı öğretmek için Çerkes çocukları Xhabze ile büyütülürdü. Büyüklere saygı en önemli Xhabze’lerden biridir. Çerkesler’in vatan-millet sevgisinden sonra gelen en önemli Xhabze, yaşlıya saygıdır.
Büyüklere verilen değeri gösteren atasözlerimiz’den bir kaçında şöyle denilmektedir: “Geçmişe saygı duymayan geleceği bulamaz.”, “Toplumda büyük yoksa, küçük de yoktur.”, “İyilik eden, iyilik bulur.” İlk çağlardan beri yaşlılara saygı duyulmakta olup, örnekleri Nart destanlarımızda bahis edilir.
Xhabze toplum dili anlamıyla her türlü ilişkinin ve davranışın temelidir, esasıdır, dilidir. İnsan doğumundan itibaren karşılaştığı ve bir dil gibi öğrendiği olgudur Xhabze. Xhabze bilinmeden topluma girilmez.
Adığe kültürü bir insanlık kültürü olarak, evrenin en mükemmel yarattığı insanlıkla kendini bir tutar, özdeş gösterir. Ve bu cümle, kendini bir Adığe atasözünde ifade bulur: “Adığelik insanlıktır.”
Bugün için Adığe Xhabze’ye dayanan Çerkeslik, her türlü ferdiyetçiliğin dışında, tam bir özgeciliktir, cesarettir, soyluluk ve saygıdır. Ahde vefa göstermek, sözünde durmaktır.
Biz Çerkesler adet ve ananemiz sayesinde dünyanın en temiz en asil insanları, milleti olarak tanınıyoruz. Şunu unutmayalım ki, eğer adet ve ananemiz olmasaydı bugünkü kadar bile dünyada tanınmazdık. Bizim Çerkes adet ve ananesi kadar medeni, güzel, insana şeref veren, insanı karşısındaki insanlara asil gösteren adet ve anane dünyanın hiç bir milletinde yoktur.
Eğer yozlaşmak, soysuzlaşmak, asaleti kaybetmek, kısacası millet olarak eriyip yok olmak istemiyorsak dilimizi, adet ve ananemizi öğrenmek, kendi aramızda yaşamak ve yaşatmak mecburiyetindeyiz.
Xhabze dediğimiz örf ve adetlerimizi günün koşulları göz önüne alınarak değerlendirilmesi halinde, her yönden sağlıklı bir Çerkes tolumu yaratılabilecektir.
Çerkes(Adige) Adığe hem kan verasetini ve hem de kültür verasetini birlikte ifade eden bir kelimedir. Çerkeslik(Adığelik) ise, Adığe adet ve ananesini benimseyerek yaşamak demektir. Adıyağa’ya gelince, Adığe (Çerkes) toplumuna layık ahlak ve karakter sahibi olmaktır. Burada dikkat edilirse, Adige tarifi ırk ve soyu da kapsar iken, Adığe’lik ve Adıyağa’nın tarifleri soy olarak Adığe (Çerkes) olmasa da adet ve ananeyi almış, Çerkes toplumunda yadırganmaz olmuş birey ve toplulukları da içine almaktadır.
Hangimiz dilimizi, adet ve ananemizi yeterince biliyor ve yaşatıyoruz. Dil unutulursa, adet ve anane yitirilirse Çerkes’lik kalır mı? Bizim kuşakta, yarım yamalak da olsa, belki biraz var. Bizden sonra geleceklerde o da kalmayacak. Bu durumda Adıyağa yaşar mı, kalır mı?
Bugün yeni doğanlar, hatta okula giden çocuklarımızdan, daha acısı memur olan yakınlarımız ile geçim gereği büyük şehirlere göç etmiş akrabalarımızdan kaçının çocukları, hatta delikanlı çağına gelmişlerin kaçı Çerkes dilini, adet ve ananesini biliyor?
Birçok aile çocuklarına Çerkes dili ve adetlerini öğretmeyi bırakın, bilmedikleri için çocukları ile iftihar ediyorlar, üstelik de Çerkes olduklarını söylüyorlar.
Kendi kendimize Çerkes kimdir diye soracak olursak, vereceğimiz cevap “Kendini Çerkes bilendir.” Deriz. Bu cevap doğrudur, fakat eksiktir. Kendini Çerkes bilmek yeterli değildir. Ayni zamanda sosyal hayatta örnek bir insan olmak, tavır ve hareketleriyle Çerkes olmak, kendini Çerkes göstermek gerekir.
Makalenin hazırlanmasında başvurulan makale ve kaynak eserler:
1- Mahmut Bi,” Kafkas Tarihi”, I.Cilt, Ankara, 2011.
2- Mahmut Bi,” Neredesi Diyane ?”-Cherkessia Sitesinde 5.Mart .2012 tarihinde yayınlanan makale.
3- Mahmut Bi, “Çerkes Toplumunda Milli Ruh”-Cherkessia Sitesinde 21.Aralık 2012 tarihinde yayınlanan makale ile ilgili Fahri Huvaj’ın değerli yorumu.
4- H. Bulşen,” Kafkas Ruhu”, İstanbul, 1987.
5- İhsa Ketin,” Genel Jeoloji Yerbilimlerine Giriş”, İstanbul, 1993.
6- Bella Agrba-Sami Khatko,” Ada Medeniyeti Çerkesya”,8Türkçesi: Bitok Beslan-Abaze - İbrahim ALHAS), Ankara, 2005.
7- Met Çunatıko Yusuf İzzet,” Kafkas Tarihi-II-Evrikalarım-Bulduklarım”, Ankara, 2009.
8- Homeros,”Odysseia”,( Türkçesi: Azra Erhat-A. Kadir), İstanbul, 1992.
9- General İsmail Berkok,” Tarihte Kafkasya”, İstanbul, 1958.
10- Avledin Dumanış,” Çerkes Kültürü Üzerine Etüd”, Kayseri, 2004.
11- Çerkesya Yurtseverleri tarafından 2013 yılında Ankara’da basılan Tanıtım Kitabı.
Milletlerin, tarih boyunca geçirdikleri pek çok sarsıntılı anlardan bile hiç elden bırakmadıkları bir takım değerleri vardır. Bu değerler, fert fert olduğu kadar toplumun bütün katlarında da aynı şevk ve heyecan kaynağı olur. Çünkü bu değerler o milleti meydana getiren bütün kişilerin ve zümrelerin ortak var oluş kaynakları, var oluş sebepleridir.
Diğer milletlerle olan münasebetlerine hep bu millî değerleri açısından bakmak zorundadırlar. Yeni ortaya çıkan durumları da milletler ve millî değerler çerçevesinde değerlendirip yollarını ona göre çizmek durumundadırlar.
Çerkes milleti olarak bizde ortak acı, ortak fikir, ortak amaç ve ortak vatan ideali çerçevesinde hareket etmek zorundayız. Ortak vatan için hürriyet şarttır.Hürriyet ise mücadele ile elde edilir.Kıymetli yazar makaleniz için teşekkür ederim.
Gerçekten tartışılması gereken özel bir konu gibi. Ben de hiç düşünmemiştim.
Ta ki öğrenci oğluma böyle bir ödev verilene kadar. Muhacir gelip kalıverdiğimiz başka bir ülkede.
Anladığım kadarıyla bazı gelenek ve göreneklerimiz milli değerlerle örtüşse de onlar farklı bir kategorideler.
Öncelikle milli değerlere sahip çıkmalıyız. Ama hangi milli değerler.
Vatan, millet, bayrak, dini değerlerimiz külürel ve tarihi miraslarımız.
Evet en büyük milli değerimiz anavatanımız Çerkesya. Bu tartışılamaz.
Bunu tartışmaya açanları ve ağabeylerini tanımalıyız.
Bir de başka ülkeleri anavatan belleyen, başka gelenekleri kendi gelenekleri olarak benimseyen saftirikleri. Onları da bilinçlendirmeye çalışmalıyız.
Yazı inşallah onlara da biraz hakikatleri anlatır.
