

Duvarı ile ünlü bir başkente sahip Doğu Almanya, ya da resmi adı Alman Demokratik Cumhuriyeti olan bir ülke yaşamıştı vakti zamanında (1949-1990). adı itibariyle ‘’demokratik’’ ancak vatandaşlarının liberal batıya kaçmasını önlemek için de başkentinin ortasına 1961’de 46 kilometre duvar örüp dikenli telle kuşatan ‘’sosyalist’’ ideolojide bir ülkeydi. Doğu Berlin semalarında duvar boyunca inkişaf eden 186 adet gözetleme kulesine rağmen, 5 bin kadar kişi batıya kaçmayı başarırken, 238 kişi ise duvarın dibinde hayallerine kavuşamadan can vermişti.
Kim örüyor bu duvarları?
Tabi ki halkların hayatına hükmedebilen en büyük duvar ustası ideolojik devletler. Mesela bizim devletimizde yakın zamana kadar bir ‘’ideokrasi’’ yani ideolojik bürokrasiydi. Devlet, ‘’Kemalizm’’ adı verilen ekledik karma adeta gece gibi her yanımıza çöken, gölge gibi her şeyi içine çeken bir ideolojiye sahipti. Kimse tam olarak ne olduğunu, ne olmadığını bilmese de, hatta kayda değer özgül bir iki özeliğinin bulunup bulunmadığını anlamasa da, Kemalizm adına iş yapan devlet bürokrasisi, ülke içinde ve dışında insanlar için pek çok duvar örmüştü.
Mesela bugün defaatle konuşulan İslamofobi (İslamophobia) Kemalist bürokrasinin icadıydı. Yugoslavya sendromu diyebileceğimiz etnosentrik bölünme korkusu, SSCB kaynaklı saldırgan ideolojik yıkım korkusu, aradan seksen sene geçse de bir türlü unutturulmayan Yunan işgali korkusu vesaire akla ziyan bir yığın moloz…
Az gelişmiş devletler böyledir. 1917’de serflikten biraz daha hallice durumda bulunan Rus köylü ve işçisiyle devrim yapıp inanlarına ‘’dünya cenneti’’ vadeden sosyalist bir devlet kurmak isteyen Lenin’in ideolojik ülkesi de kısa zamanda ‘’Demir Perde’’adını almaya hak kazanmıştı. Kuzey Kore nam ismiyle maruf Kim Jong-Un adlı diktatörün ülkesinin resmi ismi Kore Demokratik Halk Cumhuriyetidir. Kuzey Kore ne kadar demokratikse, Çin’de o kadar halk cumhuriyetidir. Malum Çin’in resmi adı da Çin Halk Cumhuriyetidir, ancak siyasal üst yapısı ideolojik tek partiden ibaret olup, ekonomisi de kapitalist olan tüm ülkeler gibi o da faşist bir ülkedir.
Ne sandınız? Faşizm kapitalizm gibi liberalizmden ayrılan bir kolu, ekonomik bir terimdir. Irkçılık bunun saçma sapan bir yan ürünü. Sahi Çin, sosyalist devrimci geçmişinden dolayı çok mu medeni ya da merhametli? Doğu Türkistan veya Tibet gibi farklı bölgelerde yaptıkları ya da soydaşı Tayvan’a karşı hasmane tutumu herkesin bildiği vaka-i adiye den işler.
Bugün Nazi Almanya’sı veya Mussolini İtalya’sı ne ise Xi Jinping’in Çin’i de aynen o dur. Devleti kontrol eden üst yapı mono fazdır. Komünist parti üst yönetimi mensupları aralarında bir lider seçer. Devletin imkânları, yardımı, sınırsız teşviki sayesinde kapitalist korporatif kalkınma ideolojisini benimsenir ki anlaşılan Çin, sosyalist olarak kalkınamayacağını anladığında, gaz pedalına kökleyip, klasik sosyalizmi sollamış ve devrimci sağ şeride geçerek faşist oluvermiş.
Bunlar böyle de liberal dediğimiz batı Avrupa ve Anglosakson ülkeleri farklı mı? Ulusal çıkar adını verdikleri politikaları ile dünyaya kan kusturmayı, dünya halkları ile aralarına aşılmaz duvarlar örmeyi başardılar. İnsanoğlunun binlerce yıllık ortaklaşa çabası olan bilim ve teknoloji faaliyetlerinin üstüne konup kaymağını yiyerek yine bilim felsefesinden türettikleri çıkarsamalar ile kendilerini insanlık medeniyetinin en üst basamağına yerleştirip sömürgeciliği ve medeniyet taşıma misyonunu meşrulaştırdılar.
Ancak haklarını teslim edelim ki adamlar en azından kendilerine karşı dürüstler, çok kültürlüler, çok inançlılar ve siyasal çoğunluk taraftarılar. Sömürgecilik, kölelik, iki dünya savaşının yıkımı ve vahşi kapitalizm geçmişlerine rağmen demokrasi mücadelesinde hala en ön saflardalar. Onlara karşı bizim sorunumuz evrensele uzanan liberal kültürün aldığı son şekilden ziyade geçmişte yaşanmış olumsuzluklara takılıp kalmamız.
Sahi demokrasi ve demokratik kavramlarını herkes işine geldiği gibi nasıl sahiplenip kullanabiliyor?
Dünya demokrasileri 3’e ayrılıyor; Liberal, Sosyalist, Milli.
Liberaller batı Avrupa ülkeleri ve ABD, Kanada gibi Anglosaksonlar. Sosyalistler, artık seneyi devriyesini bile yâd etmediğimiz yıkılmış bürokrasiler. Milli demokrasiler ise bir nevi şahsına münhasır olanlar. Kuzey Kore gibi diktatörlükler, Afrikalı ahbap çavuş kabile demokrasileri, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinin kendine has ideolojik rejimleri; Saddam’ın sağcı, Esad’ın sosyalist BAAS diktatörlükleri, Türk Kemalizm’i, Rus oligarşisi, Kaddafi’nin El-Cemahiriye’si gibi ne ararsan var kabilinde birazda keyfiyet devletleri.
Batı da yüz yıllar süren yürüyüşün eseri olan birey, akıl ve hürriyet gibi üç sütun üzerinde yükselen liberal demokrasi mekanizması ve oy verme sistemi, bireysel politik kararların anonim bir şekilde toplumsal kararlara dönüşebileceği işlevini siyasi katılım alanında gösterir. Bu tercihleri yapan ve çarkları döndüren ise güçlü orta sınıfın talep karlığı ve siyaseti asillerin elinden alan burjuvazinin ihtiyaçları ve tahkimatıdır. Liberal siyaset teorisi ifade hürriyeti ve örgütlenme hürriyeti üzerinden yürür, bu ise demokrasinin bel kemiğidir.
Sosyalist nazariye de demokrasiye özel önem verir, örgütleme ve bilinçlendirme faaliyetleri için liberal demokrasiyi faydalı hatta elzem görür. Fakat netice alındığında yani sosyalist devrim darbesi vurulduktan sonra artık iktidar işçi-köylü proleter sınıfların elindedir. Ve gerçek demokrasi ancak toplumun sayısal çoğunluğunu elinde bulunduran alt sınıfların iktidarı ile gelebilir. Proleter iktidarın yitip gitmemesi içinse mutlak surette proleter diktatörlük şarttır. Yani? Yani, yandı gülüm keten helva.
Sosyalist devrim teorisi demokrasiyi amaç değil devrime giden yolda bir araç olarak görür. Diktatörlük dediği hakikati yani maddi dünyanın insan zihnini şekillendirdiği kabulünden hareketle sosyalist gerçekliği ayn-el yakin olarak bilen Sovyetler Birliği komünist partisi prezidyumu. Dialektik materyalizm, tarihin Marksist yorumu, kapitalizm eleştirisi ve bilimsel sosyalizmden oluşan Marksist teori külliyatında siyasete yer kalmadı der Halil Berktay. Sosyalistlerin olanca demokrasi, özgürlük, kardeşlik havaları çalmalarına rağmen dünyanın hiçi bir ülkesinde sosyalizm özgür seçimle gelmiş değil ve en ağır insan hakları ihlalleri de sosyalist rejimlerde görülüyor.
Diktatörlük, totaliterlik, oligarşi ve diğerler baskıcı rejimler demokrasinin yok edilmesi ile değil demokrasinin nasıl kullanıldığı ile alakalı sonuçlardan doğuyor. Demokrasi sandıktan, seçimden ibaret değil, Hititlerinde, Hitlerinde meclisi vardı diyenler de haklı, ama unuttukları şey millet iradesini oluşturan meclislerin anayasal hukuk içinde nerde durduğu meselesi.
Eğer parlamento, hiyerarşide bürokratik kurumlarından aşağı kademede ise, örneğin bir kurum olarak genelkurmay ve onun başkanı, sivil toplum siyaset kurumu olan meclis başkanından daha fazla yetkili ve teamüller gereği de öncelikli kabul ediliyorsa, elbette serbest seçim sonuçlarıyla kimin hükümet olacağının da fazla bir önemi kalmıyor. Seçim müessesesinin nasıl işlediği de demokrasinin kaderini belirliyor, mesela İnönü demokrasisinde açık oy, gizli sayım kuralı vardı, hakeza Stalin için kimin oy verdiği değil, oyları kimin saydığı önemliydi.
Hayatımızda ki koşullanmaları yaratan en büyük aktör elbette devletler, rejimler ve bunların elinin altında alıp, sürekli kullandığı bir takım ideolojik ve baskı aygıtları (DİA-DBA bknz:Althusser). Bu tespiti bir kenara koyarsak eğer, meselemiz ülkeler ve rejimleri övmek ya da yermek değil elbette. Konuya ortasından girdik sadece. Hayatlarımızın yaşanması zaruri gerçeklikler olarak dayatılan duvarlarını kim örüyor? Merkezi doğu olarak neden batı tipi bir demokrasiye –en azından kendimiz için- sahip olamıyoruz? Bu soruların cevaplarını bulabilecek miyiz?
Coğrafyamızda siyasal sisteminin bütün ideolojileri de, demokrasileri de devlet eksenlidir. Çünkü en gelişmiş örgütlenme ağına sadece devlet sahiptir. Batının medeniyet kavramı ile işaret ettiği sivil toplum kurumları ise ya yeterince gelişmemiş veya devletten bağımsız bir medeniyet alanı inşası için seküler olamamış veya bağlamından kopartılarak amacı hilafında araçsallaştırılarak illegal örgütlerin su yüzeyinde görünen legal kısımlarına dönüştürülmüştür. Bu ise nerdeyse herkesin herkesle kavgalı oluğu kalabalık insan yığınları meydana çıkartmıştır. Bu durum aşılması zor bir kısır döngü de yaratmış, baş müsebbip devlet, çözülmeyi durdurmak adına toplum kurucu rolüne değişik ideolojik kılıflar ile tekrar ve tekrar soyunmuştur.
Bu ise toplumun ezici çoğunluğunu devletin ideolojik aygıtlarının ilan ettiği siyasal, sosyal, kültürel hayat bilgisine mahkûm etmiştir. Obscurantism dedikleri şey buydu. Halk seçeneksizlik berzahında, elindeki maddi her şeyin yok olması ihtimaline karşın, toplumun devlet tarafından ve yeniden kurulup, organize ve kontrol edilmesini meşru ve gerekli olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. DİA’ların vazettiği, DBA’ların kolladığı fikir ve teklifler zamanla mecburen içselleştirilmiştir. Başka ne yapabilirdi ki?
Demokrasi nedir? Ne değildir? Bir insan tek başına demokrat olabilir mi? Olamaz mı? Sorularının cevabını kesin olarak bilmemekle birlikte, yurdum insanının hemen hepsinin en kallavisinden demokrasi aşığı olduğunu peşinen söyleyebilirim. Öyle ya hepimiz bireysel hak ve özgürlüklerin varlığını, gelişimini savunurken aynı zamanda da refah içerisinde bir yaşama arzu duyuyoruz.
Bunun da bir tür demokrasi tarafgirliği olduğunu zannediyoruz. Fakat her nedense içine doğduğumuz doğal kültürümüzün veya daha sonraları sosyal hayat içinde yaşayarak edindiğimiz ve kendi hayat planımızı referans gösteren hayat kültürü söylemimizin etrafına bir duvar örüp, farklı düşünce türlerini ve değişik yaşam pratiklerini kendi hayat tarzımıza bir tehdit olarak algılıyoruz. Nedense? Nedeni belli aslında, farklı olmaktan korkarak yetiştiriliyoruz.
Kendimizden başlarsak eğer, Çerkesler kalpleri ile demokrat davranışları ile aristokrattır diyen Puşkin yanılıyor! Çerkesler ne demokrat ne de aristokrat olabilir, Çerkesler idealisttir. Mükemmeli ister ve sever. Birincil kültürel inançları ‘’Adığağe’’ ideal insan formunu tanımlar. Erkekleri dürüst, mert, yakışıklı, kadınsa güzel, zeki, hamarat olmalıdır. Kadim zamanlardaki gibi kadının kadın, erkeğin erkek gibi olmasını bekleyen Çerkes, baba ocağında kendine ve mensubiyetine karşı büyük bir inançla büyür, büyütülür. Lakin hayat böyle değildir, film senaryosunda olayların hayata uygun olması beklenir, fakat hayatın kendisinin böyle bir mecburiyeti yoktur. Çerkeslerin istediği, beklediği insan tipi de kesif çoğunluk açısından namevcuttur.
Başta kendi aile büyükleri olmak üzere siyasal, sosyal konular hakkında konuştuğum değişik görüşlerden herkesin ortak derdi ideal insana duyulan özlemdi. Müteveffa Cemil Meriç konuyu bizim için de özetlemiş; ’’…bu ülkede sağcı solcu yoktur; namuslular ve namussuzlar vardır’’ diyor hazret ve isabet buyuruyor. Ruhu şad olsun.
Ana tema olarak bütün kültürler ve bu arada Çerkes kültürü fikri hür, vicdanı hür, namuslu insanlar var etmek ister. Yeryüzünde hiçbir dini inanç veya geleneksel kültür olmasın ki bu düsturun hilafında iş yapsın. Bütün otantik kültürler ve dinlerin ortak mesajı; ortak iyiyi arayıp bulmaktır.
Ancak çekirdek kültür olarak aileden kalıtım yolluyla geçen ve toplumsal kültür ile pekiştirildiği için nesiller arasında bir farkındalık yaratan dini, mezhebi, etnik folklorik ve canlı geleneksel öğretiler, aynı kültürü paylaşanları işbirliğine yönelten bir kolektivizm yaratabiliyor. Etnik, kısmi, yerel olanın, evrensele mal edilmeye çalışılması, refah devletlerinde gelişimi önceleyen, barışçıl kültürel rekabeti ateşlerken, geri kalmış ülkelerde yetersiz ekonomik kaynaklarının paylaşım sorunu nedeniyle, diğer kültür, din veya etnik unsurlara karşı yüksek duvarlara dönüşebiliyor.
Terör ve savaş gibi nedenlerle şehirlere doğru kitlesel mecburi göçler, çarpık kentleşme, plansız ekonomik göç hareketleri, toplumsal kültürün miktarı meçhul oranda değişmesi sonucunda bu duvarlarda yavaş yavaş gedikler açılabiliyor. Öte yandan her türden göçerlik mekâna ve zamana sadakati azalttığından, geleneksel kültürü de işlevsiz hale getirebilirken, bunun sonucunda kişi kendisini bir tür afaziden muzdarip, kimliksiz halde bulabiliyor. Bu dahi bireyi en iyi ihtimalle şehir hayatında edindiği siyasi kültürün içine hapsolması ile sonuçlanıyor.
En kötüsü ise kültürün yozlaşması (tereddi etmek-dejenerasyon) ve toplumsal idari işlevini yerine getirememesi ile sonuçlanan rasyonel otorite yitimi. Bir yanda artık pulvarize olan eskinin değerlerini sahipleniyormuş sahteliği ile metropole göçe neden olan ekonomik kazanım tutkusu uğruna her şeyin mubah görülmesinin sonucunda, menfaatperestlik ve ahlakın ölümü. Göç nedeniyle ana kültürel üretim kaynağı kırsal kesimin nicelik ve nitelik yönünden kalitesinin düşmesi, kültürel üretim krizini de tetikliyor, çünkü kültür sürekli bir üretim işidir. Kriz halindeki kültür ise gitgide daha da katılaşarak taassuba dönüşüyor.
Çoğunlukla eğitim yolu ile elde edilen sosyal statünün belirleyicisi olduğu siyasi kültür, politik temsil kurumları ve onların yaydığı değerler kümesi üzerinden bir tür özgürlük ve otorite seçimi yapmamızdır. Sınırsız özgürlük olmadığına ve insanların çoğunun özgürlükleri nasıl kullanacağını da bilmediğine göre bunu tedavüle sokarak işler halde tutacak olan bir otoriteye ihtiyaç da vardır.
Bu ise bizi devlete geri götürür. İnsanlığın en büyük icadı ve yeryüzünün en gelişmiş network ağı olan devleti yönetmeye talip olan siyasi partiler ve onların yüklendiği varsayılan kültürel değerler ne kadar evrenseldir?
Kaldı ki yönetmek isteyen kültür, herkesi için ortak iyi demek olana demokratik yolla ulaşma eğiliminde, toplumun tümünü kapsayıcı, çoğulcuğu yaratan, katılımcı yanlarını teşvik eden bir hüviyette olmalıdır. Bunun içinde insanlığın ortak birikimi olan evrensel kültür kümesine uzanmaya çalışmalıdır. Evrensel kültür insan hak ve hürriyetlerinin azami gerçekliğini, adaleti, eşitliği, ekolojik (insanın çevre ile olumlu ilişkisini) duyarlılık ve teknolojinin olanaklarının insan yararına serbestçe kullanılmasını ve benzerlerini öğütler.
Ancak kişilerin çok azı sosyal hayatın edinilen siyasi kültürü içerisinde, mensup olduğu kliğin etrafına ördüğü duvarları aşarak evrensele veya demokrasiye ulaşabilir. Örnek vermek gerekirse Çerkesleri de ayrı bir seven, rahmetli Yaşar Kemal’in vefatı vesilesi ile basında çıkan haberlere bakılırsa, müteveffanın gençlik yıllarını geçirdiği Cumhuriyet gazetesinde en koyusundan Kemalist, Türk ulusalcısı ve darbe sevicisi kimciliğine sahip olduğu görülür. Fakat Yaşar Kemal, onu sınırlayan duvarları yıkabilmiş ve evrensele temas etmeyi becerebilmiş bir marifetin sahibi olmuştu.
Ülkemizin ve genel anlamda Ortadoğulu Müslüman ülkelerin demokrasi ve demokratikleşme konusunda iki temel sorunu olduğunu söyleniyor. Birincisi somut ekonomik sefalet, ikincisi evrensele yani hakikate ulaşmada yaşadığımız siyasal temsil krizleri. Birincisi savurgan, militarist devletlerin vatandaşa eziyeti, ikincisi ise siyaset kurumuna yön tayin edecek olan aydınların sorumsuzluğu veya hakikati öncelemek yerine sınıfının çıkarını gözeten aydın despotizmi. Bu iki yokluğun bedelini ise az gelişmişlik ve kısıtlı demokrasi yani askeri vesayet olarak çok pahalıya ödedik.
Halen dahi söylemin değiştirici gücünü fazlaca abartarak, ‘’yeni Osmanlıcılık’’ türü tepkisel çıkışlar veya ‘’göklerden gelen bir karar vardır’’ gibi bilgiye değil ‘’inanca’’ atıfta bulunan sloganlar sürekli dolaşımda tutulduğunda, toplum üzerinde miskin bir muhayyile yaratılmakla kalmıyor, bu yanılsamalar toplamı ülkeyi 15 Temmuz gecesi gibi bir kıyametin eşiğine de sürüklemiş oluyor.
Ülkemizde ‘’kurucu aklın’’ miras yediliğini savunan muhalif yapılar ise, devlet aklının bir kooperatif olduğunu, her ne kadar vaktinde kurucu bir klik var olmuş ise de, yeni akılların eklenmemesi durumunda bu zekânın, hiç bir şey olmasa dahi zamana karşı mağlup olup, söneceğini düşünemiyorlar. İktidara muhalifleri yeni bir kurucu aklın varlığını kabul etmek şöyle dursun, var olma ihtimaline bile toptan karşılar ve muhalefetin dilini sürekli bu kâbustan uyarlama düşmanlıklar üretmek üzerine kurmuşlar. Onlara göre 1923-1950 arası bir asrısaadet ’dir ve mümkünse yüz yıl öncesi o dönemin ayarlarından hiç ayrılmamak, sapma olmuşsa da mutlaka geri dönmek lazımdır.
Ortadoğulu aydının ise kabaca iki tür özelliği var; ya tamamen gelenekselci veya toptan reddiyeci. Oysa İslam’ın klasik çağlarında yani yükselişinde yani hakikate ulaşmada yani evreselliğinde eski yunan-mısır kültürlerinden kırk imbikten süzülerek alınan felsefi ya da bilimsel akıl öğelerinin doldurulamaz yeri vardı. Bu öğeler daha sonra Arap kaynakların Latinceye tercümesi ile 12-13ncü yüzyıllardan itibaren Avrupa Rönesansını besleyen temeller olacaktır. Yani medeniyetin tekâmülü için sentez esaslı, geçerli, hatta tek emin yoldur. İslami coğrafya bu sentezi yapabilecek, kendi imkânları ile yeniden doğuşunu sağlayabilecek mi?
Demokrasi, laiklik gibi bireyin tek başına sahip olmayacağı bir olgu gibi gözüküyor. Yani bireyde açığa çıkan kültürel bir özellik değil, sosyal bir varlık olan insanın toplumsal olan ile temasa geçtiği anda varlığı veya yokluğu anlaşılabiliyor. Demokrasi ülkenin genel atmosferi yerine geçiyor.
Eğer toplum kavramlarla konuşup anlaşabiliyorsa, devlet halka normlar dayatmıyorsa, temel hak ve hukuka saygılı, ifade hürriyeti korunmuş ise, çoğulculuk teşvik ediliyor ve siyasi katılımcılık gözetiliyorsa, o ülke de insanlar rahat nefes alabilir yani demokratik atmosferi vardır diyebiliriz. Sahip olunan demokratik durumun öznesi ülkeyi kuşatan bütün bir toplumsal, siyasal, hukuksal yapı ve özelliklerdir.
Bu ileri siyasal durumu reddedecek kimse yoktur. Ancak kim ve nasıl var edecektir?
Çünkü demokrasi ‘’demopedi’’ dir diyor Cemil Meriç. Demopedi yani halkın eğitimi, halkın yetiştirilmesi, yetkinleştirilmesi. Soru şu; bu işi başarı ile kim yapabilecek? Yani halkın etrafına örülen kat kat duvarları kim yıkabilecek? Demokrasiyi kurup, daha sonradan halkı anti-demokratik tutumlara karşı koruyacak anayasal zırhı kim örebilecek?
Marksist tanımda ATÜT yani dışarıdan müdahale edilmediğinde, kendi haline bırakıldığında hiç değişmeden kalacak olan bu coğrafyanın toplumsal peşin kabullerini, siyasal yapısını, makûs ekonomik talihini kim, halka rağmen nasıl, üstelik korucusu olduğu halkın üzerinde nüfuz kurmadan ve onu özgürleştirerek ne şekilde bir reforma tabi tutabilecek?
Avrupa demokrasileri iki dünya savaşında büyük acılar çekerek bu mertebeye ulaşabildiler. İlla ki insanlığın kat ettiği zorlu yolu tekrar tepmemiz mi lazım? Yoksa insanlığın tecrübelerinden dersler çıkartarak hızlandırılmış bir sürece ve sonuca sahip olabilecek miyiz? Öyle ya; tarih tekerrürden ibarettir derler, ders alınsaydı hiç tekerrür eder miydi demiş M.Akif.
En nihayetinde anarşizm ile totaliterlik arasında git gel salınan bir sarkaç gibi olan demokrasiyi yaratacak baskın güç kim, kimler veya neler olabilir? Şimdilik parçalı bulutlu gözüken ufukta parlak bir aday da yok gibiyken, uzun bir süre daha kötünün iyisine talim etmeye devam edeceğiz anlaşılan. Zamanımızda lider kültünün revaçta olduğunun bir göstergesi olarak ‘’kim’’ sorusu, ‘’nasıl’’ sorusundan daha öncelikli bir yer bulacak hayatımızda.
Daha da önemlisi her kütle zamanı büker diyen Einstein’ın kütle çekim teorisine kula verirsek, coğrafyamız içinde barındırdığı tüm unsurlar ile bir Endülüs vari ‘’convivensia’’, Türkiye yeni bir kurucu akıl ile demokrasi atmosferini ve Çerkesler ise kendi zamanlarını üretebilecekler mi?
Yoksa her şey için çok mu geç kaldık? Demokrasiler çağı kapandı da biz perondan çoktan kalkıp giden trenin sadece uğultusunu mu dinlemekteyiz?
Vural abi anlamak için 2 kere okudum yazını. Demokrasiler çağında peronda değildiler çerkesler, şimdilerde daha özgüvenli oldular bence. Çağ kapanmışsa başka bir çağa merhaba diyeceğiz çaresi yok.
10 Ekim 2016 Pazartesi Saat 11:52''Kendimizden başlarsak eğer, Çerkesler kalpleri ile demokrat davranışları ile aristokrattır diyen Puşkin yanılıyor!
Çerkesler ne demokrat ne de aristokrat olabilir, Çerkesler idealisttir. Mükemmeli ister ve sever. Birincil kültürel inançları ‘’Adığağe’’ ideal insan formunu tanımlar. Erkekleri dürüst, mert, yakışıklı, kadınsa güzel, zeki, hamarat olmalıdır. Kadim zamanlardaki gibi kadının kadın, erkeğin erkek gibi olmasını bekleyen Çerkes, baba ocağında kendine ve mensubiyetine karşı büyük bir inançla büyür, büyütülür. Lakin hayat böyle değildir, film senaryosunda olayların hayata uygun olması beklenir, fakat hayatın kendisinin böyle bir mecburiyeti yoktur. Çerkeslerin istediği, beklediği insan tipi de kesif çoğunluk açısından namevcuttur. ''
Vural bey alıntıladığım tespitiniz çok doğru imzamı basarım. Yazınızı açınca ilk onu gördüm.
