

Haziran 1998
Ancela güzeldi, akıllıydı. Gözlerindeki yeşil hareler güneşte iyice ortaya çıkardı. Neredeyse beline kadar inen uzun saçlarını serbest bırakırdı. Hızlı adımlarla kasabanın sokaklarında her yürüyüşünde saçları da adımlarıyla uyumla dalgalanır ve açık kestane rengiyle bakan herkesi büyülerdi.
Uzun, beyaz parmaklarıyla tek tek patatesleri seçerken ses etmezdi Ermeni satıcı kadın. Sakince onun seçimini tamamlamasını beklerdi. ‘Bu kıza kanım çok kaynıyor be!’ dedi yanındaki turşu satan kadına, genç kızın duymasını da çok umursamadan. İkisi de başını sallayarak ve gülümseyerek Ancela’nın arkasından baktılar. Bu gülümsemeli bakış Ancela’nın her alış verişinden sonra çok da farkında olmadan yaptıkları bir ritüel halini almıştı zaman içinde. Sadece bu iki Ermeni kadın değil tüm esnaf, emekliler, çocuklar kısacası tüm kasaba severdi Ancela’yı.
Bu güzel, alımlı, geçen kış ölene kadar yaşlı annesine incitmeden bakan becerikli, saygılı genç Çerkes kızı herkesin takdirini ve sevgisini kazanmıştı. Haftanın en az üç günü evinde ona refakat eden dayı sülalesinin tüm ısrarlarına rağmen Maykop’a taşınmıyor, çok sevdiği daha ilkokuldayken ölen babasından kendisine yadigar kalan iki katlı bahçeli evin ocağını annesinden kalan emekli maaşıyla bir başına döndürmeyi beceriyordu.
Ancela gittiği her yere ışıltısını bırakırdı. Bunun farkındaysa da bu durumu kimseye karşı kullanmazdı. Adige Dili Fakültesi’ni bu yıl bitirmişti. Şimdi Adige Mak’ta anadilinde makaleler yazmak en büyük hayaliydi. Kasabadaki okulda Adigece derslerine de girmek istiyordu. Kasabalı çocukların hemen hepsini tanırdı. Çocukların kendi dillerini öğrenmesi çok önemliydi Ancela için. Okuldaki Adigece öğretmeni artık epey yaşlanmış durumdaydı. Yaşlanmaktan kaynaklı hastalıkları nedeniyle çok da düzenli giremiyordu derslere. Okul müdürü yazları kıyıya çocuklarını ziyarete gidiyordu hele bir gelsin onunla mutlaka konuşacaktı.
Ancela’nın en yakın arkadaşı Fatima’ydı. Her sabah Maykop merkezdeki üniverseteye otobüsle beraber gidip gelmişlerdi dört yıl boyunca. Tüm dertlerini, mutluluklarını, gerekirse paralarını paylaşan bu iki genç , arkadaştan da öte kardeş gibiydiler.
Ancela son dönemlerde biraz durgundu. Bunu ilk fark eden Fatima’ydı. Kasabanın tek kafesinde en sakin olan sabah saatlerinde buluştular. Çekinerek bu durgunluğun nedenini sordu Fatima. Arkadaşını incitmek istemiyordu. Ancela biçimli suratını ters yöne çevirerek iç geçirdi. İlk nefesini aldı ve anlatmaya başladı;
-Ramazan’ı tanıyor musun? diye başladı. Fatima suratına boş boş baktı.
-Hani geçen yıl ikimiz Ovir’de kimliklerimizi yenilerken karşılaştığımız Türkiyeli Çerkes. Rusça bazı belgeleri doldurmasına yardım etmiştik. Fatima hatırladı ve kafasını salladı.
-İşte o gençle biz daha sonra da görüştük. Fatima bu duruma biraz bozulduysa da belli etmemeye çalıştı. En yakın arkadaşı nasıl da gizlemişti bir yıldır görüştüğü bu genci.
-Eeee? diye sordu Fatima biraz da kızgınlıkla karışık bir merakla.
-Kızma bana. Sadece bir iki kere görüştük. ‘Utandım senden bile’ dedi. Arkadaşının kızaran yanakları ve kocaman açılmış gözleri karşısında daha fazla dayanamadı Fatima sevgiyle yüzüne baktı ve ellerini sımsıkı tutarak cesaretlendirdi Ancela’yı. Gerçekten konuşmak ve içindeki derdi dökmek istiyordu arkadaşı. Ancela’nın bu tür bir konuşmayı yapacak cesareti bulabilmesi aslında epey şaşırtmıştı kendisini.
-Ramazan artık Maykop’ta yaşıyor. Başka bir Türkiyeli Adige ile beraber mobilya imal ediyorlar. Çok iyi Adigece bildiği için kısa sürede uyum sağladı vatanına.
Ramazan’dan bahsederken heyecanına engel olamıyor ve bu gence olan tüm duygularını açık ediyordu aslında.
-Eh ne istiyor senden bu Ramazan Yefendi bakalım? dedi eğlenerek ve sesini incelterek Fatima.
Ancela kızardı, gülümsemeye çalıştı, nefesi sıklaştı ama cümleyi kafasında toparlayamadı. Boğazı düğümlendi ve sesi çıkmayacakmış gibi öksürerek zaman kazandı.
-Bana geçen ay okul kapanmadan önce evlenme teklif etti dedi ve sırtından kalkan yük bir anda rahatlattı Ancela’yı. Sesi cıvıldamaya başladı ’henüz cevap vermedim’ derken.
Fatima heyecanla ayağa fırladı. Ancela’yı da kolundan tutup ayağa kaldırdı. Elleri kolları titreyerek birbirlerine sarıldı iki genç kız.
-Haydi! Dedi yürü anneme gidiyoruz, onlar bilir bundan sonra ne yapılacağını.
1 Ağustos 2010
Ramazan açık havada Adigey Ulusal Devlet Müzesi’nin önündeki merdivenlere kurulan platforma oturmuş, spotlarla aydınlatılmış geniş alana heyecanla bakıyordu. Sunucu dönen Adigelerin çocuklarından kurulu şiir topluluğunu sahneye davet etti. Yaklaşık 20 çocuk Adigece bir çocuk şarkısı söylediler önce. Sonra Ramazan’ın 10 yaşındaki kızı Dane ve Kosovalı Ahmet mükemmel Adigeceleriyle bir şiir okudular. Nart sahneye çıktığında daha da bir gururlandı Ramazan. Sevgili karısı Ancela çok zor dünyaya getirmişti Nart’ı. Büyümesi de doğumu kadar zor olan Nart şimdi altı yaşında, sağlıklı bir oğlandı ve seneye okula başlayacaktı.
Gittiği her yere ışıltısını götüren Ancela, Ramazan’ın evine de mutluluk, bereket getirmişti. Türkiyeli, Kosovalı, Suriyeli, Ürdünlü anne babaların sahnedeki Çerkesyalı çocukları kendi dillerinde şarkılar söyleyip şiirler okudukça izleyenler duygulanıyor, yerlerinde kıpırdanıyor her çocuğu tek tek kucaklayıp öpmek istiyorlardı. Son olarak hep birlikte vatan sevgisi ve dönüşle ilgili bir canlandırma yapan çocukları tüm seyirciler ayakta alkışladı.
Bugün 1 Ağustos 2010, vatanını sorgusuzca sevip dönenlerin günüydü.
Dedesinin ölürken son nefesinde dahi anlattığı ve hiç göremediği vatanında olmak gururlandırıyordu Ramazan’ı. Türkiye’de kalan iki kardeşinin de çocukları Adigece konuşamıyordu. Dane ve Nart Ramazan ve Ancela’nın her şeyiydi.
Sonra gökyüzüne baktı Ramazan. Tanrı’ya mutlu ailesi ve güzel çocukları için şükretti. Yanında oturan Ancela’ya gülümsedi. İzleyiceler arasında oturan thamadeleri bile düşünmeden elini sımsıkı tuttu karısının. Birbirlerine dokunmanın gücüyle ikisi de ürperdi. Tüm izleyenlerle beraber ayağa kalktılar. Meydana indiler.
Büyük düğün halkasındaki her dönüşçü gönençli, gururlu ve mutluydu.
