

Mayısın tatlı esintisi çok yok bu yıl İstanbul’da. Ankara ayazına benzeyen garip bir hava var dışarıda. Her sigara içmek için bahçeye adımımı attığımda sigara içtiğime de bu sevimsiz İstanbul ayazına da küfrü basıp içeri kaçıyorum gerisingeri.
Çalışma masasının üzerinde eski bir fotoğraf var. Klişe bir fotoğraf aslında ama beni çok etkiler. Zayıf ve kemikli yüzleriyle üzerlerinde hırpani tseyler, kafalarında ve omuzlarında sharkonlarıyla bir grup sert bakışlı Çerkes. Sürgün etkinliklerinde çok kullanıldı bu görsel. Hatta daha sonra fotoğraftakilerin sürgünle hiç alakası olmayan bir grup Abaza ticaret adamı olduğunu bile duydum. Çok da dert değil aslında bu bir simgeyse ve kendini ifade ediyorsa bitmiştir.
İşte bugün yine dışarıdan hay senin gibi havanın da rüzgarın da diye söylenerek içeri girdiğimde bu fotoğraftaki adamlarla karşılaştım. Çalışma masasının kenarında her zamanki yerlerinde duruyorlardı. Daha bir canlı ve sanki renklenmiş gibiydi fotoğraf.
Soldan üçüncü adama baktım uzun uzun. Eli kılıcında duruyor, karşısında fotoğraf çekeni bir tehdit gibi algılamış olmalı. Hemen arkasındaki daha gençten olan adam sanki belli belirsiz gülümsüyor gibi. Yok bu da gülümsemiyor, sert adamlar bunlar. Acı da çekmişler belli.
Sonra bir oyuna giriştim bu adamlarla. Ben kafamdan sordum sonra cevapları bekledim.
-Kimsiniz siz ? diye sordum zihnimin içinde.
Eli kılıcında olan cevap verdi :
-Benim adım Aşha, sülalem Şıj, Ubıhım ben .
Ne güzel! Oyunum iyi gidiyordu.
-Kim çekti bu fotoğrafı, hangi yıllardasınız? diye aslında en çok merak ettiğim soruyu sordum.
-Bu fotoğrafı komik kıyafetleriyle ve abartılı hareketleriyle bir Fransız çekti. Yıl da 1863. Çok soğuk bir Aralık ayındayız diye cevapladı beni.
-Yanındakiler kim peki? Onlar da cevap verir mi sorularıma?
- Yanımdakilerin ikisi Ubıh, beş tanesi Şapsığ. Şapsığlarla burada tanıştık. Onlar cevap vermez sana. Bir tek ben Türkçe biliyorum. Müslüman tuz tüccarlarından öğrendim dilinizi. Sen kimsin? Türk müsün?’ diye o bana sorular sormaya başladı.
-Ben Adigeyim, dedim.
-Eee ne diye kendi dilinde konuşmuyorsun?
Ne demeliyim ben bu sert bakışlı adama? Unuttuk biz dilimizi desem ayıp olur. Unutturdular mı desem acep? Eh yalan da sayılmaz.
-Ben Adıgece bilmiyorum, annem de babam da Adıge ama kendi bildikleri dili öğretemediler bana Aşha diye cevapladım.
Suratını buruşturdu biraz da acıdı gibi geldi ama tam çıkaramadım ne hissettiğini.
-Wooi! Türk dilli Adıge, söyle bakalım ne istiyorsun benden ? diye hafif alaycı sorularına devam etti.
Şaşaladım biraz. Ne soracağımı bilemedim, heyecanla ve utanarak :
- Siz neredesiniz yani ne yapıyorsunuz bu fotoğrafta böyle?’ diye sordum.
-Ben buraya Osmanlı’ya gidenleri durdurmak için geldim. Benim yanımdaki Şapsığlar ilk ikna ettiklerim.
Çok şaşırmıştım hiç beklemediğim bir cevaptı.
-Nerede olduğumuza gelince Saşe’deyiz. Aylardır yukarı bölgelerdeki Adıgelerin atlarıyla yaya olarak kafilelerle bu limanlara inişini bekliyorum. Komşu köylümüz olan bu Şapsığlarla kendi köylülerim olan bu iki Ubıh dışında hiç kimseyi ikna edemedim şimdilik. Karadeniz kıyısında limanlardaki kalabalığı saymazsam ne Şapsığ ne Ubıh ne de Abzekh köyü yok artık. Gelen kafileler yukarıda Kabardey, Bjeduğ, Çemguy, Besleney bölgelerinde daha çok Adıge kaldığını söyledi. Bu kıyılarda barındırmazlar bizi de. Yukarılara çıkacağız ikna ettiklerimle. Yerinden hareket etmemiş olanları, köyleri dolaşacağız, gitmeyin diyeceğiz.
İnanamıyordum. Çalışma masamdaki sert bakışlı adamlar zamanın ikna grubuymuş. Hırpani kıyafetli adamlar ‘gitmeyin Osmanlıya kalın burada’ diyen bir grup Çerkes aktivistmiş.
Sonra sorularımın devamı gelemedi. Aşha zihnimden gitti. Gözlerimi kapadım, konsantre olmaya çalıştım ama dönmediler tekrar. Türkçe konuşan bir Adıge pek inandırıcı gelmedi sanırım.
Oysaki ona pek çok soru sormayı planlıyordum. Şıj Aşha ve arkadaşlarının bu fotoğraf çekiminden sonra başına neler geldi bilmek isterdim. Gerçi zaman-mekan kavramı ikimizin de kafasında karışıktı. Komik kıyafetli Fransız gibi ben de üzerinde sallapati ev hırkasıyla ona anlamsız sorular soran, nereden çıktığı belirsiz Türk dilli bir Adıgeydim.
Tekrar dışarı bahçeye çıktım. Boş boş renkli ışıklarla süslenmiş olan Birinci Köprü’ye baktım. Mayıs ayazında ürperdim biraz. Sigara yaktım. İlk nefesi derince içime çektim şunları dillendirdim zihnimde Aşha’ya.
Sevgili Koca Dağlı Aşha,
Kıyılarda hemen hiç Adıge kalmasa da yukarı bölgelerde bir miktar da olsa 2010 yılına kadar Adıge kaldı. Sizin ikna grubunuzun da payı olduğuna eminim.
Başta Türkiye olmak üzere pek çok değişik ülkede başka halkların dillerini daha iyi bilen milyonlarca Adıge var. Senin gibilerin sözünü dinlemeden, mecburiyetlerin de dayatmasıyla sürgüne uğrayan milyonlarca Adıge dünyanın dört yanında vatansız olarak yaşamlarını devam ettiriyor.
Osmanlı’ya adımlarını attıkları ilk günden hatta gemilere doluştukları andan itibaren tüm sürgün Çerkesler vatanlarını özlemeye başladılar emin ol. Hala da bu özlem bitmedi. Senin zamanından çok farklı değil şimdi de. Bizim adımıza birileri karar veriyor ve kimse Adıgeler ne düşünür acaba diye ne anavatandakilere ne de diasporalılara dönüp bir şey sormuyor.
Her şey daha iyiye gitmedi ama hiç umut yok da diyemeyiz.
Seninle ara ara karşılaşırsak sormak istediğim çok soru var.
Lütfen uğramayı ihmal etme.
