Karakter boyutu :
Doğarken Seçmedik Asla Vazgeçmedik

13 Temmuz 2010 Salı Saat 20:14

Yazıma böyle bir cümleyle başlarken doğrusu çok düşündüm ama Adige halkının ve Cherkessia
sitesinin bir ferdi olarak içinde bulunduğumuz milliyetçilik
tartışmalarına baktığımda doğrusu biraz iddialı bulsam da böylesi bir
cümleyi uygun gördüm. Adige olmayı bir ayrıcalık , üstünlük olarak
görmüyorum ama doğal gelişimimizi engellemek isteyenin karşısına çıkma
gururunu hep yaşadım ve yaşayacağım demek istiyorum bu cümleyle.
Bir insan doğarken ne erkek ya da kadın olacağını ne dilini ne dinini ne ırkını ne de kültürünü seçme gibi bir hakka sahip. Doğa insanoğluna böyle bir seçim hakkını tanımıyor. Tamamen şans eseri Adığe, Abaza,Türk,Rus doğuyoruz.Yani bir nevi kabulümüz oluyor bulunduğumuz aidiyetlik. Milletlerin iyi ve kötü milletler diye ayrılamayacağını, içlerinde barındırdıkları insan sayısı kadar karakter barındıran yamalı bohçalar olduğunu az buçuk bilenler ne yerinir ne de sevinirler buna.
Halkımız kökü kırılarak doğal gelişimi sekteye uğratılmış, parçalanmış, kendi vatanında azınlık durumuna düşürülmüş haksızlığa uğramış ulusal varlığı yok olma tehdidi altında bir halk olmasaydı insan soyuna ait olmak kimliği tek başına beni mutlu etmeye yeterdi.
İnsan soyunun zincirine eklenen bir halka olmanın çıplak gerçeğiyle mutlu mesut yaşayıp giderdim. Bütün toplum bilimlerinin belki de cevaplamakta en çok zorlandıkları kimliğin hangi ihtiyacın ürünü olduğu ve üzerinde anlaştıkları ortak bir cevabın olmadığı çok girift ve katmanlı bir soruya “kimliklerle işim olmaz “ gibi net bir cevabım olurdu.
“Her yerde yeni vatanların yaratılmaya çalışıldığı bu anda, bağımsız düşünebilen için yaşadığı zamanın üstüne çıkabilen için vatan hem hiçbir yerdedir hem de her yerdedir.”
Ağzından böyle veciz sözler dökülen ,dev şair ve yazar , ulusunun en büyük şairi sayılan Goethe gibi Alman halkının bir ferdi olsaydım milliyetçiliğin lafını bile etmezdim, vatan diye bir derdim de olmazdı pekala. Hatta bana kalsa gezegenimizin tüm insanlığın ortak vatanı olduğu, sınırların olmadığı , tek kanunun paylaşım olduğu mülksüz bir dünyada yaşamak isterdim.
Ama dünya öyle bir dünya değil. Geleneksel insan, kökleriyle ve toprağıyla tanımlıyordu kendini çünkü durduğu yerdeydi. Dedesi ,babası orada doğmuştu ,kendisi de oradaydı. Bu şekilde, o toprak parçasını elinde tuttukça korudukça güvendeydi ve güvende olduğu kadar huzurluydu ancak sonra coğrafi keşiflerle varılan cennet topraklar tüketildi. Ağır silahlarla yüzlerce yıldır birikmiş hesaplaşmalara girişti dünya . Sınırlar yeniden çizildi.
Bugünün dünyasında hayat kimimizi milliyetinden,etnik kimliğinden, kimimizi yoksulluğundan kimimizi kadınlığından, kimimizi dini inancından , kimimizi cinsel tercihinden ötürü yaralıyor ve sakatlıyor.
Bu zulüm çarkı döndükçe, sırtımızda taşımak zorunda olduğumuz lanetli kimlikler bohçası da gittikçe ağırlaşıyor. Ezilen, tahrip edilen yok sayılan kimliklerin hala var olduğu bir çağda, milliyet kabuklarının içindeki beyaz inciye, yani o çıplak insani kimliğe ulaşmak hiç de kolay gözükmüyor.
Dünyanın siyasal haritaları ve dengeleri de her geçen gün hızla değişiyor ama Kafkasların en eski ve yerleşik halklarından birisi olan Adıgelerin parçalanmışlık statüsü halen devam ediyor. Zihinler her yandan saldırı ve kuşatma altında.
Adıgeler diasporada Kafkasyalılık; vatanda Adigey, Kabardey, Cerkes, Şapsığ vb söylemlerle barajlanmaya çalışıldı. Adığe ülkesi Sovyetler döneminde Adıgelerin iradesi dışında Adıgey, Kabardey, Çerkessk , Şapsığ gibi parçalara bölündü . Bu da yetmedi kocaman bir halkın zihninden tek bir halk oldukları gerçeği silinmeye çalışıldı. Diasporada ise “Kuzey Kafkasyalılık, Birleşik Kafkasya vs ” adı altında Adıge halkının iradesi gaspedildi.
Kimliği bölünmüş, travmatize olmuş ve ağır depresyon geçiren bir toplumuz.ama bu depresyon maskelenmiş, örtülü bir depresyon. Çünkü toplumunun aynı zamanda sağlıklı (!) bir tarafı da var. Adaptasyon kabiliyeti (!) , uyum yeteneği, acıları mümkün olduğu kadar üzerinde durmadan atlatma eğilimi .
Mesela Ermeni toplumunu tahrip eden tutsak alan Ermeni olayları gibi bizim de büyük travmalarımız var. Öyle ki bütün bir Çerkesya koskoca bir ülke neredeyse kaybedilmiş, acılar, felaketler yaşanmış ama biz onlardan farklı olarak bu izler üzerinde çok fazla durmamayı seçmiş bir toplumuz.
Yaşamla ölüm arasındaki mukayesede Çerkesler daima yaşama yöneliyor. Depresyondan kaçma eğilimimiz var. Yaşamaya dönük vitalistik (yaşamı sevme felsefesi) bir felsefesi var bu toplumun. Dertleri zevk edinmiyor. Bir acıyı, hatırayı yâd etmekten ziyade gülüp söylemek istiyor.
Hafızayı işimize geldiği gibi kullanıyoruz. Toplum geçmişteki hikâyelerini pek anlatmaz. Sürgün, kıyım gibi kötü şeyleri hatırlamaktan hoşlanmaz. Mesela benim ailemden babaannem,dedem sürgünü bizzat yaşamış. Çerkesya’dan 1864 ‘de değil de daha geç, yaklaşık yirmibeş yıl sonra geldikleri için ben üçüncü kuşağım.
Buna rağmen babaannemin çocukken annesiyle birlikte gemide gelirlerken gördüğü kasalar dolusu elmadan başka neler yaşadıklarına dair bir şey bilmiyorum . Elmalardan birini alıp ısırıyor .Annesi ona kızıyor “Gavurun elmasını yeme!” diyerek elmayı alıp atıyor daha fazla aktarılmış bir anı yok bende.
Babam Anadolu’daki Kürt isyanlarının bastırılması sırasında askermiş. O kötü günleri hatırlama fikrinden hiç hoşlanmazdı. Diyeceğim, Çerkes halkı çocuğuna pek bir şey anlatmıyor. İyi bir şey varsa da zaten o anda yaşanıyor. Toplumumuzun hayatı olumlamak isteyen bir yanı var. Depresyonu çok açığa vurmadan kendimizi bulmanın, ifade etmenin yollarını arıyoruz biz.
Bir de bizde angajman çok fazla.. İnsanlarımızın büyük bir kısmı cumhuriyet ve Atatürk ideolojisine angaje. Çok fazla angaje olduğunuzda bakış açınız çarpılıyor Bir kısmı batılı yaşama sistemlerine bir kısmı da İslam'a angaje. Bağımsız olmakta güçlük çekiyoruz.
Netice itibarıyla, Adigeler birkaç parçaya bölünmüş ve farklı isimler verilmiş ülkelerinin , birleştirilmesi, uluslarının kendi topraklarında egemenliği, toplumlarının mevcut halinden daha iyi olması için mücadele etmek istiyorlar. Başka ulusları bölmeye onların ülkelerini işgal etmeye veya başka ulusları baskı altına almaya yönelik bir çaba içinde değiller.
Yeryüzündeki bütün demokratik devlet ve toplumların bile zamanında milliyetçi bir ideoloji temelinde ve etrafında şekillendiğini görmemek için kör olmak gerekiyor. Toplumların eğitim programlarında, ulusal kültür ve dilin kulanımında, tarih ve ulusal bilincin anlatımında, uluslar arası ilişkiler ve spor karşılaşmalarında ve diğer bir çok alanda istinasız bütün toplumların temel aldığı, milli duygu ve düşüncelerdir.
Önemli olan kafanızdaki milliyetçiliği nasıl kullanacağınız, ne ile sınırlı tutacağınız, Çerkesya içindeki başka toplum ve halkların ayrı bir halk olmaktan kaynaklanan meşru haklarına bakış açınız ve demokrat olup olmamanız sorunudur. Saldırgan, işgalci, asimilasyoncu, ırkçı bir içerikten arınmış milliyetçiliğin tüm demokratik devlet ve toplumların mayasını oluşturduğunu biliyoruz.
Bugün artık Adıgeler için gelecek için üretilmiş somut fikirler etrafında birleşip pratik adımlar atmanın zamanı geldi geçiyor. Gün artık Adıgeler için ulusal kimliğin ve bilincin uyanma ve algılamaları üzerindeki örtülü perdeleri kaldırma günüdür. Bu perde kesinlikle bilinçaltı divanıyla aynı renk, bordo ve ağırdır. Kalın ipler yardımıyla eller kesilircesine çekilerek açılır. Açmak için çok fazla kişi gerekmektedir.
Bütün toplum ve milletlerin, tüm ulusal kurumlarına etki eden milliyetçiliğin, bazı diaspora Adige aydınları tarafından reddedilmesinin, küçümsenmesinin, Türk milliyetçiliğinin bu aydınlar üzerindeki tahribatından kaynaklandığını ve bu aydınların bir ölçüde kendi uluslarının gerçeklerine yabancılaştıklarını söylersek sanırım abartmış olmayız.
Bir insan doğarken ne erkek ya da kadın olacağını ne dilini ne dinini ne ırkını ne de kültürünü seçme gibi bir hakka sahip. Doğa insanoğluna böyle bir seçim hakkını tanımıyor. Tamamen şans eseri Adığe, Abaza,Türk,Rus doğuyoruz.Yani bir nevi kabulümüz oluyor bulunduğumuz aidiyetlik. Milletlerin iyi ve kötü milletler diye ayrılamayacağını, içlerinde barındırdıkları insan sayısı kadar karakter barındıran yamalı bohçalar olduğunu az buçuk bilenler ne yerinir ne de sevinirler buna.
Halkımız kökü kırılarak doğal gelişimi sekteye uğratılmış, parçalanmış, kendi vatanında azınlık durumuna düşürülmüş haksızlığa uğramış ulusal varlığı yok olma tehdidi altında bir halk olmasaydı insan soyuna ait olmak kimliği tek başına beni mutlu etmeye yeterdi.
İnsan soyunun zincirine eklenen bir halka olmanın çıplak gerçeğiyle mutlu mesut yaşayıp giderdim. Bütün toplum bilimlerinin belki de cevaplamakta en çok zorlandıkları kimliğin hangi ihtiyacın ürünü olduğu ve üzerinde anlaştıkları ortak bir cevabın olmadığı çok girift ve katmanlı bir soruya “kimliklerle işim olmaz “ gibi net bir cevabım olurdu.
“Her yerde yeni vatanların yaratılmaya çalışıldığı bu anda, bağımsız düşünebilen için yaşadığı zamanın üstüne çıkabilen için vatan hem hiçbir yerdedir hem de her yerdedir.”
Ağzından böyle veciz sözler dökülen ,dev şair ve yazar , ulusunun en büyük şairi sayılan Goethe gibi Alman halkının bir ferdi olsaydım milliyetçiliğin lafını bile etmezdim, vatan diye bir derdim de olmazdı pekala. Hatta bana kalsa gezegenimizin tüm insanlığın ortak vatanı olduğu, sınırların olmadığı , tek kanunun paylaşım olduğu mülksüz bir dünyada yaşamak isterdim.
Ama dünya öyle bir dünya değil. Geleneksel insan, kökleriyle ve toprağıyla tanımlıyordu kendini çünkü durduğu yerdeydi. Dedesi ,babası orada doğmuştu ,kendisi de oradaydı. Bu şekilde, o toprak parçasını elinde tuttukça korudukça güvendeydi ve güvende olduğu kadar huzurluydu ancak sonra coğrafi keşiflerle varılan cennet topraklar tüketildi. Ağır silahlarla yüzlerce yıldır birikmiş hesaplaşmalara girişti dünya . Sınırlar yeniden çizildi.
Bugünün dünyasında hayat kimimizi milliyetinden,etnik kimliğinden, kimimizi yoksulluğundan kimimizi kadınlığından, kimimizi dini inancından , kimimizi cinsel tercihinden ötürü yaralıyor ve sakatlıyor.
Bu zulüm çarkı döndükçe, sırtımızda taşımak zorunda olduğumuz lanetli kimlikler bohçası da gittikçe ağırlaşıyor. Ezilen, tahrip edilen yok sayılan kimliklerin hala var olduğu bir çağda, milliyet kabuklarının içindeki beyaz inciye, yani o çıplak insani kimliğe ulaşmak hiç de kolay gözükmüyor.
Dünyanın siyasal haritaları ve dengeleri de her geçen gün hızla değişiyor ama Kafkasların en eski ve yerleşik halklarından birisi olan Adıgelerin parçalanmışlık statüsü halen devam ediyor. Zihinler her yandan saldırı ve kuşatma altında.
Adıgeler diasporada Kafkasyalılık; vatanda Adigey, Kabardey, Cerkes, Şapsığ vb söylemlerle barajlanmaya çalışıldı. Adığe ülkesi Sovyetler döneminde Adıgelerin iradesi dışında Adıgey, Kabardey, Çerkessk , Şapsığ gibi parçalara bölündü . Bu da yetmedi kocaman bir halkın zihninden tek bir halk oldukları gerçeği silinmeye çalışıldı. Diasporada ise “Kuzey Kafkasyalılık, Birleşik Kafkasya vs ” adı altında Adıge halkının iradesi gaspedildi.
Kimliği bölünmüş, travmatize olmuş ve ağır depresyon geçiren bir toplumuz.ama bu depresyon maskelenmiş, örtülü bir depresyon. Çünkü toplumunun aynı zamanda sağlıklı (!) bir tarafı da var. Adaptasyon kabiliyeti (!) , uyum yeteneği, acıları mümkün olduğu kadar üzerinde durmadan atlatma eğilimi .
Mesela Ermeni toplumunu tahrip eden tutsak alan Ermeni olayları gibi bizim de büyük travmalarımız var. Öyle ki bütün bir Çerkesya koskoca bir ülke neredeyse kaybedilmiş, acılar, felaketler yaşanmış ama biz onlardan farklı olarak bu izler üzerinde çok fazla durmamayı seçmiş bir toplumuz.
Yaşamla ölüm arasındaki mukayesede Çerkesler daima yaşama yöneliyor. Depresyondan kaçma eğilimimiz var. Yaşamaya dönük vitalistik (yaşamı sevme felsefesi) bir felsefesi var bu toplumun. Dertleri zevk edinmiyor. Bir acıyı, hatırayı yâd etmekten ziyade gülüp söylemek istiyor.
Hafızayı işimize geldiği gibi kullanıyoruz. Toplum geçmişteki hikâyelerini pek anlatmaz. Sürgün, kıyım gibi kötü şeyleri hatırlamaktan hoşlanmaz. Mesela benim ailemden babaannem,dedem sürgünü bizzat yaşamış. Çerkesya’dan 1864 ‘de değil de daha geç, yaklaşık yirmibeş yıl sonra geldikleri için ben üçüncü kuşağım.
Buna rağmen babaannemin çocukken annesiyle birlikte gemide gelirlerken gördüğü kasalar dolusu elmadan başka neler yaşadıklarına dair bir şey bilmiyorum . Elmalardan birini alıp ısırıyor .Annesi ona kızıyor “Gavurun elmasını yeme!” diyerek elmayı alıp atıyor daha fazla aktarılmış bir anı yok bende.
Babam Anadolu’daki Kürt isyanlarının bastırılması sırasında askermiş. O kötü günleri hatırlama fikrinden hiç hoşlanmazdı. Diyeceğim, Çerkes halkı çocuğuna pek bir şey anlatmıyor. İyi bir şey varsa da zaten o anda yaşanıyor. Toplumumuzun hayatı olumlamak isteyen bir yanı var. Depresyonu çok açığa vurmadan kendimizi bulmanın, ifade etmenin yollarını arıyoruz biz.
Bir de bizde angajman çok fazla.. İnsanlarımızın büyük bir kısmı cumhuriyet ve Atatürk ideolojisine angaje. Çok fazla angaje olduğunuzda bakış açınız çarpılıyor Bir kısmı batılı yaşama sistemlerine bir kısmı da İslam'a angaje. Bağımsız olmakta güçlük çekiyoruz.
Netice itibarıyla, Adigeler birkaç parçaya bölünmüş ve farklı isimler verilmiş ülkelerinin , birleştirilmesi, uluslarının kendi topraklarında egemenliği, toplumlarının mevcut halinden daha iyi olması için mücadele etmek istiyorlar. Başka ulusları bölmeye onların ülkelerini işgal etmeye veya başka ulusları baskı altına almaya yönelik bir çaba içinde değiller.
Yeryüzündeki bütün demokratik devlet ve toplumların bile zamanında milliyetçi bir ideoloji temelinde ve etrafında şekillendiğini görmemek için kör olmak gerekiyor. Toplumların eğitim programlarında, ulusal kültür ve dilin kulanımında, tarih ve ulusal bilincin anlatımında, uluslar arası ilişkiler ve spor karşılaşmalarında ve diğer bir çok alanda istinasız bütün toplumların temel aldığı, milli duygu ve düşüncelerdir.
Önemli olan kafanızdaki milliyetçiliği nasıl kullanacağınız, ne ile sınırlı tutacağınız, Çerkesya içindeki başka toplum ve halkların ayrı bir halk olmaktan kaynaklanan meşru haklarına bakış açınız ve demokrat olup olmamanız sorunudur. Saldırgan, işgalci, asimilasyoncu, ırkçı bir içerikten arınmış milliyetçiliğin tüm demokratik devlet ve toplumların mayasını oluşturduğunu biliyoruz.
Bugün artık Adıgeler için gelecek için üretilmiş somut fikirler etrafında birleşip pratik adımlar atmanın zamanı geldi geçiyor. Gün artık Adıgeler için ulusal kimliğin ve bilincin uyanma ve algılamaları üzerindeki örtülü perdeleri kaldırma günüdür. Bu perde kesinlikle bilinçaltı divanıyla aynı renk, bordo ve ağırdır. Kalın ipler yardımıyla eller kesilircesine çekilerek açılır. Açmak için çok fazla kişi gerekmektedir.
Bütün toplum ve milletlerin, tüm ulusal kurumlarına etki eden milliyetçiliğin, bazı diaspora Adige aydınları tarafından reddedilmesinin, küçümsenmesinin, Türk milliyetçiliğinin bu aydınlar üzerindeki tahribatından kaynaklandığını ve bu aydınların bir ölçüde kendi uluslarının gerçeklerine yabancılaştıklarını söylersek sanırım abartmış olmayız.
Bu yazı toplam 3451 defa okundu.
Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
