

İngiltere’de Westminister Katedrali’nin bodrumunda bir din adamının mezar taşı üstünde şu sözler yazılıdir derler:
"Genç ve özgürken düşlerim sonsuzken dünyayı değiştirmek istedim.
Yaşlanıp akıllanınca dünyanın değişmeyeceğini anladım.
Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece ülkemi değiştirmeye karar verdim ama o da değişeceğe benzemiyordu.
İyice yaşlandığımda artık son bir gayretle sadece ailemi ve kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim.
Ve
ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki önce kendimi
değiştirseydim, ailemi ve yakınlarımı da değiştirebilirdim. Onlardan
alacağım cesaret ve ilhamla, ülkemi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir
belki dünyayı bile değiştirebilirdim."
Bu mezar taşındaki
iletide ve benzer birçok öyküde vurgulandığı gibi yılların birikimi ve
kazanılan deneyimler doğrultusunda kişi kendini değiştirme ve
geliştirmeden, bir başkasını etkilemede başarılı olamaz.Daha da önemlisi
kendimiz örnek olamadığımız sürece bir başkasından sözlerimizin
uygulanmasını beklemek inandırıcı değildir.
İngiltere’deki
katedralin bodrumundaki mezar taşında yazıldığı gibi önce kendimizin
değişip değiştirebileceği bir ülkeye olan özlemle yola çıkmıştık biz .
Vatan, birilerinin ikna edilip gönderileceği bir yer olmadığı gibi vatana dönüş
de hayatın sıradan adımlarını takip ederek kendiliğinden olacak ya da
başkaları tarafından yapılıp takip edilmesi gereken bir reçete değildi
bizim için.
Atalarımızın vatandan ayrılışlarının tersine bizlerin vatana
dönüşleri işgal,savaş,sürgün, gibi sebeplerin hiçbirine uymaz. Bizim
geri dönüşümüz ,inanılan bir davanın, bir idealin, tarihsel gelişim
süreci kesintiye uğratılarak dünyanın dört bir yanına dağıtılmış olan
Adıge halkının toprakları üzerinde yeniden çoğalıp yükselerek hem
vatanına hem ulusal varlığına sahip çıkma, bizim olanı koruma ülküsünün
sonucuydu.
90’lı yılların başında eski Sovyet cumhuriyetleri
siyasi ve ekonomik kaos içinde inlerken bizler , ayak izlerinin toz
duman olduğu yollardan geçerek tarihsel bagajda birikmiş ne kadar
kötülük ve kir varsa çözümünü zamana bırakıp kişisel çabalarımızla çoluk
çocuk, genç yaşlı vatanımıza dönmüştük. Geçmişe ağlayarak vakit
kaybetmek yerine parçalanmış Adıge-Abaza yaşantısını Adıge-Abaza
ülkelerinde yeniden bir araya getirme seçeneğini kendi kişiliğimizde
somutlaştırmak istedik.
Niyetimiz yaklaşık yüz elli yıl önce
yüz binleri aşkın insanımızın kendi coğrafyasını terk etmesine neden
olan bu kahredici süreci tamir ve telafi edecek vatana dönüş
sürecini başlatmak; bilgi, birikim ve deneyimlerimizi kolektif bir
anlayışla zaman geçirmeden halkımızın ve ülkemizin gelecekteki yararına
sunmaktı.
Üstüne çok konuşulan bizim dönüşümüz ; daha iyi bir
hayat, para kazanmak arzusu, yaşadığımız yerlerdeki iç
karışıklıklar,savaşlar, felaketler gibi dünyadaki genel göç etme
nedenlerine benzemez. Bu yönüyle çok farklıdir. Yine de eski toplumsal
ilişkilerin bırakılıp yeni yerleşilen yerin toplumsal ilişkilerine
adapte olma zorunluluğunun olması gibi diğerlerinden ayrılmayan yönlere
de sahiptir.
Yüz elli yıla yakın zaman elbette uzun bir süreçti
ve doğal olarak Kafkasya’nın genel coğrafyasında yaşayan Adıge halkı
ile diasporada nüfus olarak hiç de azımsanmayacak miktarda yaşayan
Adıge halkı, zamanın doğal akışı içerisinde belli noktalarda
birbirlerinden uzaklaşmışlardı. Farklı coğrafi alanlarda farklı siyasal
ve sosyal koşullarda yaşamak ve bunun ortaya çıkardığı farklı yaşam
biçimleri, farklı kişilikler ve mentalite açısından belli
değişkenliklerin ortaya çıkması elbette kaçınılmazdı.
Ulusu
oluşturamadan dünyaya dağılmış ve birçoğumuzun diasporada dilimizi
unutmuş olmamız birbirimizi anlamamızı zorlaştırmaktaydı. Bu, sadece dil
bazında ortaya çıkan bir uzaklaşma değildi. Beraberinde zihniyet
anlamında da bir uzaklaşmayı ortaya çıkarmaktaydı. Coğrafi uzaklık, Rus
ve Türk, Arap kültürü ile yakın mesafede olmaktan kaynaklanan yakınlık,
zaman içerisinde kültür bazında da bir uzaklaşmayı ortaya çıkarmıştı.
Genellikle
geldikten sonra ilk altı ay boyunca hayatlarımızdan
memnunduk.Görüşlerimiz pozitifti. Zorlukları, bu topraklara ayak
bastığınız an hemen anlamıyordunuz Sorun, akrabalarla buluşmalar
kucaklaşmalar bitip iş, ekmek,pasaport vb dertlerinizle baş başa
kaldığınız zaman başlıyor, bir kriz dönemine, olumsuz düşünceler
içerisine giriliyordu. Stres kaynaklarının kurutulmuş olup olmamasına
göre kimi zaman uzun yıllar sürüyordu.
Başta Türkiye olmak
üzere dünyanın başka ülkelerinden çıkıp gelen ulusal sorunuyla tanışmış
repatriantlar aynı zamanda büyük değişimler, kültürel,siyasal şoklar
yaşamaktaydılar.
Doğduğu ülkede zaten birkaç kültür arasında
kalmış diaspora Adigesi “Türkler” tanımlaması gibi psikolojik bir
bariyer karşısında afallıyor, vatan insanı tarafından hemen
kabullenilmek ,anlaşılmak, aynı ulusun bireyleri olarak görülmek
istiyordu.
Geldiğiniz yerde sahip olduğunuz diplomalar,iş
deneyimleri burada geçersizdi ve bu durum geçim sıkıntısı yaratıyor;
ticari alanlara yönelmeler, yerli Adigeler arasinda “para kazanmak için
geldiler” türünden yorumlara sebep oluyordu.
İstisnalar olsa da
yaş cinsiyet, eğitim düzeyi, kültürel geçmiş ne olursa olsun buraya
geldikten sonra iç dünyalarımızda da bazı değişiklikler meydana
geliyordu çünkü yaşanılan şey Türkiye, Ürdün, Suriye gibi gelinen
ülkelerden sadece fiziki bir ayrılış değildi. Alıştığımız bir yığın
haklardan, kurallardan, sosyal etkileşimden de ayrılmıştık. Bu yüzden
uyum sorunu yaşayan bireyler zaman zaman içinden çıkıp geldikleri
diaspora Adige kültürünü daha üstün tutmaya, vatandakini beğenmemeye
başlıyorlardı.
Bu
durumun tam tersi olarak yeni topluma kök salabilmek için eski toplumun
değer yargılarını beğenmeyenler de oluyordu. Gündelik yaşamlarda
karşılaşılan her zorlukta iki taraf arasında sürekli kıyaslamalar
sohbetlerin konusuydu ve iç dünyalarda çelişkilere sebep oluyordu.
Kendinizi
bildiniz bileli hayatınızda olan aynı mahallenin ya da köyün
sokaklarında koşturduğunuz, dizlerde iyileşmeyen yaralarla anımsanan
çocukluk arkadaşlarınız, senelerce görmesen konuşmasan bile ortak bir
yönünüzün olduğu akrabalar, çıkarsız, üniversite ya da askerlik
yıllarınızdan, meslek yaşamınızdan hesapsız kitapsız günlerden elinize
kalan dostluklar yoktu. Bu yüzden insan zaman zaman kendini hayata
sıfırdan başlamış hisseder, yalnızlık, yabancılık duygularına düşerdi.
Bilinçli ya da bilinçsizce geride bıraktıklarını,yiyeceklerden
giyeceklere kadar burada olmayan ama orada olan her şeyi özlerdi.
Yeni
topluma uyum sağlamak için bazılarımız Rusça bazılarımız hem Adigece
hem Rusça iki dil öğrenmek zorundaydı. Adigece bilenler toplumda hemen
yer bulurken bilmeyenler yüksek öğrenimli kişiler bile olsalar sorunu
aşana kadar kendilerini yetersiz ve yalnız hissederdi.
Kültürel,politik,ekonomik
geçmişimiz, eğitim durumlarımız şartlara uyum sağlamamızı güçleştiriyor
ya da kolaylaştırıyordu. Bu devreler atlatılamazsa çoğunlukla gelinen
ülkelere geri dönülüyor, atlatılırsa uyumda yükselme oluyordu
Geçen zaman zordu ama şimdi hiç yaşanmamış gibi geliyor insana.Çabucak geçmiş gibi...
Köken
olarak bir olan insanlar nereden gelirse gelsinler, birlikte yaşama
gönüllüğü ve içtenliği olduktan sonra yasal zemin,ekonomik şartlar çok
elverişli olmasa da sorunlar aşılıyor.Ekledikleriniz ve
çıkardıklarınızla bir mekanı bir süre sonra kendiniz kılıyor ve o yere o
kadar ait hissedip o kadar ait oluyorsunuz. Tam anlamıyla uyum,aidiyet
duygusunun ,tutunmanın oluşumu bir süreçtir.
Bir gün
bakıyorsunuz ki geldiğiniz günkü gibi değilsiniz. Değişim başlamıştır.
Yardımsever soydaşlarımızın da destek ve katkılarıyla başka biri
olmuşsunuz, en güzeli de bunu fark etmememişsinizdir. Artık bıraktığınız
yer, geldiğiniz yerden daha yabancıdır size. Olduğunuz yerde kalıp
sürebileceğiniz sorgusuz sualsiz anlamlı bir yaşamınız vardır. Doğup
büyüdüğünüz yerlere sevginiz bitmez ama geriye dönüp tekrar entegre
olabileceğiniz bir geçmişiniz yoktur.
Bır yerden bir yere isteyerek göç eden insan kaçınılmaz bir değişim de yaşatacaktır gittiği yerde. Ne de olsa yeryüzündeki yeni dinlerin, yeni ideolojilerin, fikirlerin, yeni yemeklerin, yeni müziklerin, yeni ırkların yeni olan her şeyin birçoğu göçmenlerin kafasında, kalbinde, ruhunda, midesinde, kanında yer bulur önce. Baharda döl taşıyan polenler gibi hastalığı, uygarlığı, dini, kini, fakirliği, parayı, nefreti ya da sevgiyi dünyaya yayar. O olmasaydı uygarlık olmazdı.
Vatanına dönmüş veya dönme arzusu içinde olan, plan yapan, bu konuda hayal kuran, kendini yaşadıkları ülkelere ait hissedemeyen, şu an yaşadığı yerde eğreti oturan, içinde hep gecicilik ve göçebelik duygusu taşıyan, ruhen ve bedenen bölünmüş, bedeni uzak diyarlardayken ruhu ülkesinde olan potansiyel repatrıant tüm dünya Adıgelerinin 1 Ağustos Vatana Dönüş Günü Kutlu Olsun.
