

Milletlerin oluşumu, tam tarihsel bir muamma olarak insanlığın önünde durmaktadır.
Ve galiba milletleşme süreçleri insan topluluklarının sebeplere dayanmaktan çok, ortak yaşantılarına etki eden değişik türdeki iç ve dış sonuçların etkisiyle gerçekleştirmek zorunda kaldıkları bir kolektif zorunluluk hali olarak karşımıza çıkıyor.
Mesela bu günkü Türk milliyetinin oluşumunda Çin tehdidinin varlığı kaçınılmaz bir gerçekliktir. Hazar Aral ekseninde yaşayan değişik kökenli kavimlerin Çin tehlikesin karşı koymak için bir araya gelmeleri ve bir nevi ortak savunma konfederasyonu oluşturmaları, tarihte Türk oluşumunu belirgin hale getiren faktörün belki en önemlisi sayılabilir.
Devamın da devletleşmiş Arapların İran’ı da ele geçirerek Çinlilerle mücadele halindek’i Türk konfederasyonu toprakları ile komşu olması ve bir bölge gücü olan Çin’e karşı bu konvansiyonu desteklemişti. Hatta 751 yılında ki Talas savaşında Çin ordusunu bozguna uğratarak nüfuzunu kırması, Türklerin varlıklarını devam ettirme, yani gelecek kaygısını psikolojik olarak giderme de hem düzenleyici etki yapmış, hem de tanıştıkları yeni ve gelişmiş devlet sisteminin faydalarını kendi iç düzenlerine de uygulama fırsatı sağlamıştı. Sadece tehlikenin ufukta belirdiği zorlu anlarda değil, henüz net bir kimlik sahibi olmayan bu toplulukların daimi bir düzen içerisinde bir arada yaşama iradesini göstermeleri ile neticelenmiştir. Kıpçak dilinde Türk kelimesinin miğfer anlamına gelmesi de her halde bu dağınık toplulukların ortaklaşa korunma ihtiyacı ve anlayışının dile yansımasıdır.
Gerçi Türk milli tarihini 160 milyon yıl öncesine götürenlerde vardır.
Yani Hazarın hiç var olmadığı, Karadeniz’in ise henüz küçük bir göl olduğu zamanlara…
Milli (RESMİ) tarih yazımı ise hemen her ulus için başlı başına bir sorundur.
Modernizmin ulus devleti Türkiye de kendine bir milli tarih yazmıştır. Elbette bu yazım, ana fikrini Fransız ulusalcılığından almakla birlikte, geçmişte Orta Asya da vuku bulan dış tehdit kaynaklı olayların sonucu olarak oluşan Türk kimliği oluşumunun bir tekrarı olarak da kamuoyuna sunulmuştu.
Şöyle ki, ilk Türk ulusu, yok edici ve kalanları da köleleştirici Çin tehlikesine karşı, bir araya gelen çeşitli kökenden birden çok topluluk ve halkların katılımıyla vücut bulmuştu.
Bugünkü kimlik sabitesi, birinci dünya savaşının ardından işgale uğrayan coğrafyanın, sanayileşmiş batı emperyalizmin yok edici ve tutsak edici tek dişi kalmış canavarına karşı artık gidecek hiç bir yeri kalmayan Anadolu halklarının, ortak var oluş mücadelesinin sonunda meydana gelmişti.
Ulusalcı kimlik kaygılarındaki esas vurgu bu olmakla birlikte, bu gönüllü birlikteliğin genç cumhuriyetin modernleşme devrimi denemesindeki uluslaşma teorisi, eskiyi ve mevcudu tümden reddetme şeklini almış, yerine kadim tarihin sisli ormanından bazı siluetler seçilerek ana gövde oluşturacak şekilde belirginleştirilmeye çabalanmıştır. Burada asıl hedef elbette modernleşme deviniminin zamana yayılarak katılıma açık halde süreklilik arz etmesi gereğinden çok, eskinin izlerinin çabucak silinerek devamının bir anda kotarılmasının arzu edilmesidir.
Burada asıl sıkıntı yaratan husus yeri geldiğinde Fransız anayasal ulusçuluğundan, Alman türdeş ırk tabanlı Nasyonal sosyalizmine kadar geniş bir yelpazede sıralanan tanımlamaların hemen hepsinin olimpiyat çengelleri gibi iç içe geçmiş halde halkı tepeden aşağıya yeniden şekillendirmek için kullanılmasıdır.
Ordu-Millet vs. (Das Volk İn Waffen) söylemleri bu izlerdendir. Bu yüzden Türkiye halklarının veya devletin modernleşme referansı, Wilhem I ve Bismarck Alman ekolünden etkilenmediği söylenemez. Bu durum ise cumhuriyetin getirdiği bir olgu değil, sabık padişah Abdulhamit devri ve onun yönetim kadrolarının başlattığı bir süreçtir.
Orijinali Alman faşizminin başucu eseri olan Das Volk İn Waffen’i ‘’Millet-i Müselleha’’ _Ordu Millet_adıyla yayınlanması bu devirdedir. Devamında ise İttihatçılar, Türkçülük akımıyla kitleselleşemeyen programa, dini yani İslami değerleri ustaca işleyerek kitleselleşmeyi gerçekleştirmişlerdi.
Osmanlının birinci dünya savaşına girmesi, bu bir avuç aydın despotluğundaki (kameralizm) Türkçü-Turancı yönetimin, büyük Türk Sultanlığı düşlerinin eseridir. Fakat halkın böylesi milliyetçi söylemleri pekte benimsememesi neticesinde toplumu harekete geçirebilmek adına İslami değerlerin devreye sokulması ile girilen birinci dünya savaşı, Osmanlıyı bu savaşa sokanlar için nerden nereye dedirtecek cinsten bir sonuçla, yedi düvele karşı Cihat etmiş olmakla özetlenmiştir.
Devlet evet ordu ile kurulur, fakat ordu ile gelişemez, nihayetinde her ülkenin ordusu ve bunu oluşturan askerler, öldürmek için eğitim almışlardır. Devlet ise halkın daha iyi yaşaması için vardır. Arada bariz mentalite farkı vardır. Eğer devlet teşkilatını sürekli ordu denetiminde tutarsanız, bir bilgenin deyimiyle asker mezarlıkları sever, gün gelir ülkeyi mezarlığa çevirir. Gelişim durur.
Batı için ise durum biraz farklıdır. Batı kendini özne yerine koymaya alıştırmıştır.
Diğer dünya ise inceleme ve keşfetme mesafesindedir.
Darwinci düşüncede dünyada gelişmiş medeniyetler ve halklar konumunda sadece batılılar vardır. Diğerleri ise ancak geri ve hükmedilmek üzere olanlardır.
Türklere barbar, Moğollara mongol demişler geçmişler, Afrikalı zencileri yüzyıllarca insandan bile saymamışlardır. Esas olarak bu düşünce akımı sanayi devrimini yapan batının diğer dünyayı hammadde-pazar ekseninde sömürmesinin vicdani-hukuki dayanağını oluşturmuştur. Daha 1860 larda dünyanın %80 i bu batılıların hâkimiyetinde sömürgeleştirilmiştir.
Avrupalı ırkın oluşmasında ana etken MÖ 7000–3000 yılları arsında cereyan ettiği varsayılan Hint-Avrupa göçleridir. Kesin kanıt olmamakla birlikte içerisinde Hint-Avrupa dil ailesinden gelen halkları barındırdığı düşünülen bir anavatanda çoğalıp daha sonra buradan dünyaya yayıldıkları düşünülmektedir. Üzerinde kesin ittifak olmayan bu anavatanlardan en güçlü aday İdüs vadisi merkezli yani bugünkü Pakistan-Afganistan-Hindistan arasındaki geniş bir bölge,
Diğer aday Kafkas dağlarının güneyinden Basra körfezine uzanan Mezopotamya,
Üçüncü şık ise Kafkas dağlarının kuzeyinden Don-Volga havzalarının yukarı vadilerinde Ural tepelerine dek uzanan bölgedir.
Yinede en güçlü aday, olaya adını veren Hindistan’ın İndüs vadisidir.
İndüs vadisinden kalkan Hint-Avrupa halkları önce Ortadoğu da Asur, Elam gibi değişik uygarlık denemelerine girmişler, çeşitli baskı ve vesaire nedenlerden dolayı ise Anadolu ya geçmişler, bura da eski Yunan, Truva vb. olarak adlandırılan Avrupa medeniyetinin ön prototipini oluşturan kültürel adacıkları oluşturmuşlardır. Oradan da Roma imparatorluğu vasıtasıyla bu prototiplerin Avrupalı medeniyetin oluşturulmasının ana kaynağı olduğu var sayılmıştır.
Tabi Hint-Avrupa göçleri yalnızca Mezopotamya – Anadolu yönünde ve batıya ilerleyiş şeklinde değil, kuzey-kuzeybatı ekseninde de gerçekleşmiştir.
En azından German – Nordik kavimlerinin ilerleyişi bu yöndedir. Fakat onları asıl hareketlendiren olgu Hint-Avrupa göçlerinin üzerinden geçen yüzyıllar sonrasında, tarihte Kavimler Göçü (MS 375) olarak bilinen büyük nüfus hareketlerinin olduğu dönemdir. Hunların liderleri Atilla liderliğinde batıya yönelmeleri önlerine gelen diğer halklarında yer değiştirmesine sebep olmuştur. Anavatanlarını bugünkü Taman-Kırım yani Azak – Kerç arasında olduğunu var sayan Almanlar (Gotlar) bu bölgeden Hun baskısı ile göç etmek zorunda kalmışlardır.
İnsanlığın türeyiş tarihi elbette daha eski tarihlidir. Burada tahlili yapılan 3 medeniyet kaynağının belki 3 ü de birden ve aynı zaman diliminde var olmuştur.
Yani İndis, Mezopotamya ve Kafkasya… Zamanın çarklarında değişik sebeplerden ötürü yıkılmış, gerilemiş veya şekil değişikliğine uğramışlardır.
Çerkes halkının Kafkasya ya dışarıdan gelip yerleştiğini gösterir kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, Çerkes halkının etnik oluşumunun esasını da bu kavimler göçlerinin sonuçlarına bağlamak mümkündür. Şöyle ki milattan önceki bin yıllarda Hint-Avrupa göçleri ile İndüs vadisinden Azak-Don bölgesine gelen ön Çerkes toplulukları, Azak-Don nehirleri etrafında yerleşik tarım kolonileri kurdular. Bir kısmı ise Hazar-Maniç bataklık hattının geçit vermemesi nedeniyle özellikle Kuban ırmağı ağzını izleyerek Kafkasya içlerine özellikle kıyı bölgelerine geçerek yerleştiler.
Zaten medeniyet tarım topluluklarının oluşması, yani göçebelikten yerleşik düzen geçiş ile hatta daha da öte, yerleşik hayata geçmiş tarım halklarının üretim fazlası mamulünün olması bununda ticari faaliyetleri gerçekleştirmeleriyle başlar.
Buralarda zamanla Zikh, Meot, Sind gibi devletler kurdular. Kuban veya Maykop kültürü olarak adlandırılan bu kültürün yaratıcıları bunlar olsa gerektir.
Yaşıtı eski Yunan kaynakları tarafından varlıkları belirtilmektedir. Nitekim Leonti Lyulye Çerkeslerin (Adıge) Abzah kabilesinin ilk yerleşim yerleri olarak bugünkü Soçi ve civarını göstermektedir. Abzah kabilesinin ilk isim kaynağı da muhtemelen Zih veya Zikh lerdir.
Kuzeyde (Azak denizi-Don ırmağı vadileri ile Kırım-Dinyeper) kalan diğer protoÇerkes toplulukları ise konargöçer halklarla aralıklarla devam eden, mücadele içinde varlıklarını koruma çabasındaydılar.
Bunlardan en önemlisi Kuzey İran-Afganistan yaylalarından kopup gelen Sarmat kavimleridir.
Bunlar aynı zamanda Cermen kavimlerinin ilk örnekleri de (Gotlar) olabilir.
Çünkü Sarmat veya İskit gibi isimlendirmeler özel değil genel adlandırmalardır.
Tek bir halkı işaret etmez.
Çerkes halkının oluşum sürecinde Kavimler Göçünün (M.S 375) önemli etkileri vardır.
Bir yandan Sind krallığı yıkılmış. Diğer yandan kuzeyde yaşayan Çerkeslerin önemli bir bölümü Hunlar tarafından Avrupa istikametine gönüllü/anlaşmalı asker veya esir olarak götürülmüştür. Önemli bir miktarı da Cermen kavimleri ile birlikte Avrupa ya göç etmiştir.
Kalalar ise Kırım taraflarında korunaklı bölgelerde yaşamlarına devam etmeye çalışmışlardır.
Kafkasya kıyılarında yerleşenler kuzeyden gelen diğer Çerkes toplulukları ile karışarak günümüzün Çerkes etnik oluşumunun belkemiğini ve Çerkesya topraklarının temelini atmıştır.
Hazar istikametinden batıya doğru uzanan Maniç havzasının bataklık olması uzun süre Kafkasya steplerine kuzeyden girişi engellemiş olmalıdır.
Zamanla Volga-Maniç bataklıklarının kuruması ile Kafkasya stepleri biri diğerini kovalayan Asyalı göçebe kavimlerin geçici yurtları olmuştur.
Çerkesleri kuzeyden etkileyen nüfus hareketlerinin üçüncüsü, Moğolların 13yüzyıla işaretlenen istila dalgalarıdır. Bunun sonuçları Kırım civarını ellerinde tutan Adıgelerin Kabardey kabilesinin Kerç boğazından (kerç boğazının genişliği 6-8 km en derin yeri sadece 14 m ortalama derinliği sadece 1m civarındadır) Taman yarımadasına çıkarak, Kuban ırmağının sağ sahili boyunca Kafkasya içlerine yerleşmeleri olmuştur. Aynı zamanda diğer Çerkes kabilelerini görece egemenliklerine alarak Çerkesya ya zamanına göre modern olan feodal yönetim biçimini getirmişlerdir.
Kavimler göçü ile birlikte Kafkasya ya gelen Asyalı kavimler, Moğol istilaları sonucu merkezi Kafkasya ya doğru ilerleyen Kabardey Çerkesleri tarafından ya Hazar istikametine itilmiş veya dağ eteklerinde sıkıştırılmıştır. Bu günkü Karaçay-Balkar halkının veya Osetlerin oluşum çizgisini bu yönde değerlendirmek gerekir.
General İ.Berkok tarihinde de Çerkesler 3 ana öğe olarak veya birbirine yakın 3 ana bölgede yerleşik hayata geçtiklerini kaydetmektedr. Bu bölünmenin esası coğrafi olabildiği gibi, yönetimsel de olabilir. Bunlar Kırım ve güney Ukrayna civarında hüküm süren Kimrisler, Taman yarım adası ile Don nehri arasında yaşayan Çerkaslar ve Kuban-Anapa berzahından güney istikametine doğru yayılan Adıgeler (Attıque).
Abzah adının, Kabardey söylenişi ile Abaza’dan türediğini, Abazaların aşağısında yaşayanlar demek anlamına geldiğini söylemek kesin kez doğru değildir. Çünkü Çerkeslerin Abzah kabilesinin oluşum zamanı ile Abazaların Abhazya dan kopup Kafkas dağlarının kuzeyine gelip yerleşmeleri arasında bin yıla yakın zaman vardır.
Bunca zaman Abzahler isimsiz mi yaşamışlardır? Gerçek olan her iki kelimenin de Çerkesçe olmasıdır. Abzah da, Abaza da Çerkescedir. Yani bugün K.Çerkesya da yaşayan Abazalar bölgeye Abaza adı ile gelmemişlerdir. Dolayısıyla komşuları tarafından kendilerine yeni bir isim verilmiştir. Bu yüzden Abzah kelimesi de Abaza dan türemiş olamaz. Kaldı ki K.Çerkesyalı Abazalar kendilerine Aşkharuwa derlerdi. Son zamanlarda bu adlandırma Abazinler şeklinde yaygınlık kazanmıştır. Eğer birbirinden isim türemiş ise bunun kökü Abzah kelimesi olmalıdır. Öyle değilse mesela Bjeduğ kabilesinin adı da Nogayların karşısında yaşanlar anlamına mı gelmektedir? Veya Makhoş demek Kazakların yukarısında yaşanlar anlamına mı gelmektedir? Tanımlamalar da kasten yanlış bilinçlendirme çabalarının önüne geçmeliyiz.
Kimrislerin, bugünkü Kabardeyler olduğu kesin kez anlaşılmıştır. Bunu Dağıstan’ın bir kasabası olan Gimri’nin adının söylenişiyle olan ses benzerliğe dayandırarak mana kaybına uğratmanın gerçeği yoktur. Bugün dahi bu Çerkes kabilesinin eskiden yaşadığı bölgelerde Çerkessky, NovaÇerkask, Çerkas, Kabarda diye yer ve bölge isimleri vardır.
Kazakların (KasAk) kökeninin oluşumunda da Kırım-Ukrayna bölgesinden çıkan Kabardeylerden arta kalanların izlerini görmek mümkündür.
Attıque nin karşılığı ise bugünkü hitap şekli olan Adıge dir. Çerkaslar veya Kirkaslar doğudan gelen Kavimlerin göç dalgalarının iktisadi çöküntüsü ve bunlarla yapılan savaşlarda yıpranıp çöktüklerinde,
Azak-Don nehri havzasından güneye inerek Kuban-Karadeniz hattındaki Adıgelere karışmışlardır.
Adıge ve Çerkes kelimesinin halkın belleğinde birbirinin yerine geçecek şekilde ve ikisinin birden var olmasının esas nedeni budur.
Yine bazı kaynaklarda ya tercüme hatasından dolayı ya da kasten belirtilmeye başlanan bir olay olarak, Şapsığlerin asimile edilmiş Abhazlar olduğu sonucuna varılmaktadır. Ki bu ne kadar da saçmadır. Eğer böyle bir asimilasyon olsa idi, bu halkın belleğinde, anılarında yer etmiş olmaz mıydı?
Veya o asimile edilen halkın konuştuğu dile, bariz şekilde etki etmez miydi? Bugün bir Şapsığ ile bir Bjeduğ veya Abzah oturup rahatça konuşabilmekteler. Kaldı ki Çerkesçe ile Abhazca dilleri arasında kökleri bakımından birbirine geçen, birbiri ile aynı olan kelime sayısı %1 bile değildir. Bu oran bu diller için Arapça, Türkçe veya Rusça kelimeler düşünüldüğünde ikisi arasındaki orandan daha fazladır.
Kabardey Çerkesçesi ile diğerlerinin konuştuğu lehçe arasındaki farkın nedeni, Kabardeylerin kavimler göçü ile dağılmayıp, yerlerinde kalmaları ve diğerlerinin Kabardey bölgesiyle komşu Don-Azak havzasından güneye doğru çekilmeleri neticesinde, aralarında uzun sayılacak bir süre irtibatın görece azalmış olması, lehçelerin farklılaşması sonucunu doğurur. Bu irtibatsızlık halleri tarihin önümüze serdiği olumsuzluklar olarak bugüne değin azalıp çoğalarak devam etmiştir.
Bugün orta Asya’ya giden bir Türkiyeli Türk, Asya da kalan Türkler ile dil olarak anlaşamamaktadır.
Bırakın Orta Asya’yı, Azerilerle bile rahatça konuşamamakta, biraz zamana ihtiyaç duymaktadırlar.
Çerkesler eğer tek bir federal cumhuriyette toparlanabilirlerse, tek bir Çerkes lehçesi eğitim-öğretim dili haline geldiğinde, zaten aralarında çok fark olmadığından, bu lehçe ayrılıkları kısa zaman zarfında kolayca ortadan kalkacaktır.
Devam edecek…
