Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çetao Nadir Yağan
Sapere Aude - Cesaret Et
03 Şubat 2010 Çarşamba Saat 00:41

Bugün dönüş mücadelesinin sıkıştığı düzlemi aşması, başka bir ifade ile güçlü ve kitlesel bir dönüş mücadelesinin oluşumu için ne diasporada ne anavatanda sayısız kopuşa önderlik edecek statükoları sarsacak sihirli bir değnek henüz ne yazık ki bulunmuyor. Birilerinin yeni dünya düzeninde bizim geri dönüşümüzden çıkar elde edecek durumları yok ve işler bu yüzden zorlaşıyor.

Günümüz dönüş mücadelesi ve elbette bu mücadelenin yürütücüleri, özneleri bu gerçeği bilerek şimdilik bireysel çabalarla, kendi imkanlarını zorlayarak yol yürümek durumundadır. Böylesine bir yoksunluklar silsilesi içinde ağır da olsa bu yol zaten yürünmektedir.

Diaspora; kurumlarıyla, bireyleriyle uzun yıllarını genelde dönüşü destekleyip çözüm üretmeyen tartışmalarla tüketti. Vatanimizin yaşam şartlarının iyileşmesi ya da hiçbir Çerkes’in karşı çıkamayacağı kitlesel dönüş, RF ve TC tarafından yasal düzenlemeler yapılması, sürgün ve soykırımın tanınması vb konulara takılınıp kalındı. İmkanları olan bile bireysel dönüşe burun kıvırdı, kulağının üstüne yattı, üstünde düşündü ama özünde pas geçti. Önlerine önceki cümlede saydığım soyut, uzak hedefleri koyup dönüşü gelip gelmeyeceği belli olmayan ileri zamanlara bağladılar ve ertelediler.

Vatan, birilerinin ikna edilip gönderileceği; dönüş de başkaları tarafından yapılıp takip edilmesi gereken bir reçete olarak görüldü. Çerkes aydınlarının çoğunluğu dönüşe somut olarak yeteri kadar sahip çıkmayarak, vatana yerleşmeyi üstlerine vazife saymayarak mücadeleyi sekteye uğrattılar.

Vatana dönüş, kültürü, tarihi ile kendi topraklarında özgürce gelişme, geleceğini özgürce yaşama davasının önemli bir parçası, halkının geçmişine ve geleceğine politik ve ekonomik şartlar ne olursa olsun sahip çıkma çabası değil de kişilerin bireysel mutluluğu ve kurtuluşu için gerçekleştirilen bir eylem olarak yansıtıldı.

Türkiye’de köşe başında sinip ne kokarım ne bulaşırım ve enseme vur lokmamı al durumunda yaşayan bazıları dayanışacak hempa bulduklarında “teslimiyetçi, Rusçu, işbirlikçi” gibi yaftalara tapındılar. Onları allayıp pullayıp süslediler. Kendi görüşlerine karşı olanlara verilecek on hazır cevapları hep vardı. Meseleyi çözmeye değil karşıtlarını susturacak ileri karakollar ve uç beylikleri kurmaya yönelik bir strateji izlediler. Dönecekleri falan da yoktu.Eylemsizlikleri arttıkça bağırtılarının şiddeti de arttı.

Dönüş konusunda habire suçlular arandı. Suçu üzerinden atmaya çalışan herkes günah keçileri attı önümüze.-Oysaki her ne kadar birlikte yaşasak da sadrazam kellelerini sur dibine bırakan ulema taifesinin torunları değilizdir toplum olarak.-

Bizler hiddetimize diyet olarak sunulmuş kellelere üşüşüp avunurken bu konuda yapabilecek çok şeyi olduğu halde yapmayan birilerinin surların içindeki tatlı hayatları hep devam etti.

Sürekli sorunun etrafında dolaşıldığı için çözüme katkı sunacak fikirler gelişmedi. Örgütsüz ve tek tek hareketler de deyim yerindeyse sistemlerin güçlü kolları arasında sıkışıp kaldılar.

Ulusal bilinci uyanmış, dönüşe inanmış ama dön(e)meyen her Çerkes’in kendine göre ince bir hesabı, kişisel ya da politik bir sebebi, kendi hesabı yoksa dahi çevresindekilerin hesabı vardı.

Dönüşün sorunları, çözümleri bilindi, sorunlar hakkında çok söz de söylendi, böylece çözümler tartışılmış dahi sayıldı ama çok az kimse kendini çözümün bir parçası gördü. Sorunlar tekrarlana tekrarlana aynı kelimelerin üzerinden bir kez daha gidildi, kelimeler bold'laştı sadece. Boldlaşınca önemliymiş gibi göründü ve böylece adeta vazgeçilmez hale geldi.

Bugün yok oluşa varan tırmanışın, bu kadar çok sorunun  ardındaki hesaplarda ve bu gelişmelerde bireysel sorumluluğunun rolü bir türlü kavranamadı. Kimi pratik verilerden yola çıkarak doğruluğu-gerekliliği her görüşten Çerkes tarafından kabul edilen ve bu anlamda teorik olarak savunulan ya da en azından reddedilmeyen bir şeyin günlük pratikte görmezden gelinmesi tutarsızlığı ile karşılaştık durduk.

İşin temelinde kişisel sorumluluk duygusunu da var edecek organize bir güç, teori ve pratik uyumunda eksiklik, teori tam olsa da doğruları hayata geçirememe iradesizliği vardı.

Görülen yukarıdaki gibi bir Çerkes modelinin kol gezmekte olduğuydu diasporada. Hala da özellikle kurumlarımızın koridorlarında onlara çarpmadan yürümek mümkün değilmiş gibi görünüyor.

***

Trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin, toplumların yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Stefan Zweıg böyle anları “Yıldızların Parladığı Anlar” diye adlandırmıştır. Kitabında böylesi eşşiz anları ve uyumsuzlukları ile yola çıkarak başkaldıranları şöyle anlatır:

- Dünya savaşında milyonlarca top ve mermi patlatıldı. Mühendisler her geçen yıl daha da güçlü, etkili daha çok insan öldürebilen silahlar geliştirdiler. Fakat hiçbir silah şu anda İsviçre sınırını aşıp da Germen ülkesini bir baştan öbür başa geçerek Petersburg’a varan ve oradaki düzeni ortadan kaldıran içi yüzyılın en tehlikeli, en kararlı devrimcileri ile dolu bu tren kadar etkili olmamış ve insanoğlunun yazgısını böyle belirlememiştir. 

Zweig bu trenin yolcularının inançlarına olan saygıları ve devrime olan bağlılıklarından Alman topraklarından geçerken tek bir Almanla bile görüşmediğini söyler çünkü Almanlarla konuşacakları tek söz bile ülkelerinde onları bekleyenlerin kafasında kuşkular uyandıracak ve devrime gölge düşürecektir.

O tren Petersburg’a ulaşmamış olsaydı bugünkü dünya nasıl bir dünya olurdu acaba?

O trenin bir benzeri  son on beş yıl içinde; içi, zamanın en kararlı dönüş teorisyenleri , dava adamları  ve kökleri geçmişte , kolları gelecekte, kadere diş bileyen yurtseverleriyle  diasporadan Kafkasya’ya kalkmış olsaydı bugün halk olarak hayatta kalma , ulus olabilme mücadelemizde hem vatanda hem diasporada ulusal bilincin yükselmesinde, geri dönüş hak ve taleplerimizin TC ve RF gibi ilgili ülkeler tarafından ciddiye alınmasında ve  uzun vadede yazgımızın değişmesinde  nasıl bir etkisi olurdu? .

Evet vatanda ulusal çıkarlar çoğunca hiçe sayılıyor. Diyelim ki ülke topraklarına sistemli asimilasyonun gerçekleştiriliyor. RF Çerkesya’nın geleceğine ipotek koyma noktasında güç sahibi. Bütün bunlar olup biterken vatandaki bir avuç soydaşımız bu gelişmeleri durdurma yolunda bir irade ortaya koymada aciz kalıyor. RF ‘nun demokratikleşmesi sürgün ve soykırımı tanıması, dönüş için yasal düzenlemeler yapması da gerekli. Vatandaki ekonomik şartların iyileşmesi konusunda çalışması da lazım. Yalnız öte yandan nüfus sorununu dayatan, günden güne derinleşen bir Çerkesya hatta Abhazya gerçekliği de var. Bugünlere bir daha geri dönmek mümkün değil. Çark dönüyor, vakit tükeniyor. Çok şey söylenmiştir zamanla ilgili ama bu sefer anlıyorum  ki o bize bir şeyler söylüyor.Ben uyumaya çalışırken tik-tak sesleriyle gidiyorum diyordu, uyu sen.. Hep uyudun zaten. Ömründe kalan zaman şu an itibariyle; xxxx kadar..Yarınların için sana kim garanti verdi ki sen istediklerini yarınlara erteliyorsun? Yarını yaşayıp yaşamayacağın hakkında en ufak bir bilgin var mı ki senin? Kalk işte, kalk.. git istediklerini yap. Ömründen ömür çalıyorum. Bunu sen de biliyorsun.Neden beni durdurmuyorsun.?Niye kimse beni durdurmuyor?

1890'larda Fransızlara karşı savaşan Afrikalı efsanevi direniş önderi Samory'nin oğlu ve kendisi de bir direnişçi olan Ahmad Sekou Toure şöyle der:

-Afrika devrimine katılmak için devrimci bir şarkı yazmak yeterli değildir. Bu devrimi halk ile birlikte yapmak gerekir. Halk ile birlikte olunmalıdır ve şarkılar yalnız başlarına kendiliklerinden gelir.

Gerçek eyleme girmek için Afrika’nın ve onun düşüncesinin canlı bir parçası olmak gerekir. Afrika’nın özgürleştirilmesi, ilerlemesi ve mutluluğu için harekete geçmiş olan bu halk enerjisinin bir öğesi olmak gerekir. Afrika’nın ve acı çeken insanlığın büyük savaşına kendiliğinden katılmamış ve halk ile birlikte hareketin içine tamamen girmemiş olan sanatçı için entelektüel için bu savaşın dışında hiçbir yer yoktur.  

Kimi zaman keyifli bir süreçtir başkalarının, olayların ve de ilişkilerin gelişimlerini, içine dahil olamadığınız, etken değil de edilgen kaldığınız, kurallarına akıl sır erdiremediğiniz, dışarıda kaldığınız girişimlerini izlemek, gözlemlemek. Ama hayat akıp giderken bakakaldığınız hayat sizinse veya başka hayatlarda kendi hayatınızı yaşıyorsanız çok hüzünlü, çok can acıtıcı bir durumdur. 
 
Dönüşe bir şekilde dahil olmak yerine sinema perdesinden hayatı seyreder gibi kalmayı tercih etmek, başrol tekliflerini geri çevirdiği gibi figüran olmayı bile yeğlememek; bazılarının bilinçsizce ya da istemdışı kabullendikleri, farkında bile olmadıkları yaşantı biçimi olmuş. Bazılarınınsa yıllarca yanarak piştikten sonra tercih ettikleri hal.

Güneş başka hayatları ısıtır, ay diğerleri için parlar bir seyirci için. Sevinçler, acılar, "canim kardeşlerim”, “iyi ki geldiniz”, “niye geldiniz?” “niye gittiniz?”  “Geldiğiniz yere gidin” gibi cümleler başkaları içindir. 

Dönüş konusunda aydınların tutumu biraz da kaza sonrası şok durumu gibidir; algılar açıktır. Soğuk hava, sıcak nefes, güzel bir suretin yarattığı heyecan. Hepsi, her biri hissedilir fakat beynin gönderdiği "kolunu kıpırdat" komutu komut olarak kalır, eyleme geçmez, geçemez.
 
“Sapere Aude” yani “Cesaret Et “ ise zamanında Alman aydınlanmasının önemli bir çerçevesini oluşturan “İmmanuel Kant'ın sözüymüş. Kant’ında da Romalı şair Horatius’dan aldığını öğrendim. Aydınlanmaya öncülük eden ”Doğrunun Dostları Topluluğu" onun aşağıdaki dizelerini bir slogan olarak benimsemişlerdi:


Yüreklice düşün,
Gir bu yola seve seve!

İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da, 
Akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer.
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir. 

Bilenler bilir Madrid’te "No Pasaran!" diyenler nezaketleri proleterce, onurları teslim alınmamış insanlardı. Kimler yoktu ki aralarında. Uzun saçlı aydınlar, inatçı komünistler genç Polonyalılar, kafası traşlı Almanlar... Madrid o zaman yeryüzünde hiçbir yere nasip olmayan böylesi bir kardeşleşmenin görkeminden titredi ve coşkuyla fısıldadı tek bir ağız gibi: "Bizimle savaşmaya, bizimle ölmeye gelmişler!"

“No Pasaran” diyenlerin dil sorunu yoktu, dünyayı yaratan ellerinden tanırlardı birbirlerini. “NoPasaran “sır değildi onlar için ve hangi dilde verilirse verilsin anlarlardı "hücum!" komutunu.

O zamanlar tamamı bir günde yürünecek kadar küçük bir kasabaydı Cordoba. Uzakta ve tek başınaydı. Gelenler yüzlerini bile görmedikleri İspanya işçi ve köylüleri için aynı kahramanlık ve sadelikte öldüler.

Kurşuna dizilen Lorca’dan geriye şu dizeler kaldı:

Ay kocaman at kara 
Torbamda zeytin kara 
Bilirim de yolları 
Varamam Cordoba'ya
 
Yola baktım yol uzun 
Canım atım yaman atım 
Etme eyleme ölüm 
Varmadan Cordoba'ya

Lorca

Çağımızda başka Cordobalar da tek başlarına.. Rüyaları çalınan adamların, yenilen asilerin, çocukluklarının düşleri gemilerle sürgüne gönderilenlerin ütopyaları hep gittikleri yerlerde asker postallarına ezdirildi. Onlardan geride kalanlar ise, düş ve gerçek arasında bir yol arıyorlar şimdi. İdeallerine sarılarak yalnız yürümemeye çabalıyorlar. 

 
“Peki, şimdi "No pasaran!" diyebilmek için neyi bekliyor aydınlar?

Cordoba uzakta değil ki artık.”


Bu yazı toplam 3773 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net