

GEÇMİŞ Mİ? AN MI? GELECEK Mİ?
Geçmişteki kırılmaların geleceğe sarkan ve geleceğin önünü tıkayan arızalı halleri ile buna bağlı kanaat önderlerinin akıl tutulmaları giderilmeli. Daha akıcı ve zamanın ruhuna uygun yapılanmalara gidilmeli.
İkinci dünya savaşı akabinde gelişen soğuk savaş zaman dilimi (1945–1991) bütün dünya haklarının gelişim yönlerinde bir dizi duraklamaya yol açtı. Sanayi devrimini izleyen, ulusal devletleşme, modernite, kapitalizm, emperyalizm vb. süreçlerin ilerlemesi soğuk savaş ile durdu.
Batının maddi olarak kesin üstünlüğü artık anlaşıldığında ise insanlığın ilerleme ve gelişme süreci yenilenerek yola tekrar koyuldu. Postmodern zamanlar denilen 21nci yüzyılın eşiğinde yaşıyoruz, bu zamana kadar hemen hemen hep batının oluşturup yazdığı bir tarihin sosyal nesneleri olarak kaldık.
Batı medeniyetinin bir parçası olan Rus Çarlığının, Çerkesya ve Kafkasya’yı işgali ile yok oluşun eşiğinde tarihi bir kırılma yaşadık. Uzun süre bu kırık geçmişimiz bizlere ayak bağı oldu, çünkü tarihi olayların kurbanı olarak hala bizi kurban edenlerin yazdığı tarih diliminde mücadele etmek zorunluluğundaydık.
Yani soğuk savaş diliminde kimse Çerkes sorunu için birbirinin hatırını kırmaz, Çerkeslerin de örgütlü olarak, gerek içinde yaşadıkları ülkelerin sosyal politik çalkantıları nedeniyle, gerek halkın fazla uyartılmış korkuları, gerekse resmi ideolojinin insani değerlerin tepesine binip ezdiği yıllarda bir varlık göstermeleri hayal olurdu.
Geleceğin ahlâki, liberal ve demokratik bir politik pratik için hep yeni tehditler getirmesine o kadar alıştırıldık ki, halkımız hakkında iyi haberlerin bile zor farkına varıyorduk.
Zaman artık değişti ve adına Küreselleşme denen postmodern devir başladı.
Bu günce, Çerkesler gibi parçalanmış halklar için siyasi,ekonomik, kültürel her alanda parçaları birleştirmek ve birbiri ile irtibatlaşabilme açısından çok önemli imkanlar sunuyor.
Anayurtta toplanma ulusal haklar ve uluslar arası hukukun lehimize çevrilebilecek olanaklarında faydalanmayı bilmek zorundayız. Ayrıca kitleselleşmenin önünü açan iletişim sektöründeki gelişmeler, ana akım düşünce hareketlerini süratle dünyanın merkez ülkelerine taşıyabiliyor, genel demokrasi ve özgürlük savunucularının mensubu oldukları ülkenin siyasal iktidarlar baskı unsuru olarak devreye sokulmasında çok etkili olabiliyor.
Yapmamız gereken geçmişimizi unutmadan, yaşadığımız anda attığımız her adımı gelecekte daha iyi ve bir arada yaşamak için atalım.
Geçmiş olmadan kendimiz hakkında anlam üretmez isek de, kendimizi tanımlayamaz olsak da, geçmişle hesaplaşmamızı bitirmeli, hayati hatalarımızı kabul etmeli, eksikliklerimizi tespit edip bu yüzyılda bari gidermeliyiz. Bunları ne mağdur, ne de mağrur psikolojisine sarılarak yapmalıyız. İkisi bir arada olacak şekilde, alabildiğince gerçekçi ve masallardan efsanelerden kimi dengesizlerin uydurmalarından uzakta geleceğimizi ve var oluşumuzu garanti edecek yöntemler üzerinde çalışarak, kendimizi kaybedilmiş geçmişimizden kurtararak, yeni bir geleceğe hep birlikte hazırlamalıyız. Artık kimse onun bunun yazdığı bir tarihin konusu olmak istemiyor, kendi çizdiği haritanın öznesi olarak yaşamak istiyor.
Bunu istemeyenler ise diğer büyük parça tarafından gönüllü olarak yutulacak olanlar, ya da eski meşrepte devam ederek büyük güçlerin desteğinde halka Rus düşmanlığı tesisinde devam edecek olanlardır.
Tarihin bize zannettirildiği gibi bağlantılı ve anlaşılabilir bir süreç olması hiç gerekmez ve bizim tarihin amaca yönelik bir gidişi olduğunu temellendirme yolundaki ilk denememiz Çerkesya fikridir.
DİN Mİ? / GELENEK Mİ?
Geçmişte Çerkeslerin İslami toplum düzenine ve şeriat hükümlerine yaklaşımları kabilelere göre farklılık gösteriyordu. Aristokratik düzenin kesin kez hâkim olduğu Kabardey Çerkeslerinde, Rus kanunları gelinceye kadar şeriat hükümleri geçerliydi. Prens ve soylular koyu şeriat taraftarıydılar. Çünkü şeriat mahkemeleri onların idaresi altındaydı ve şeriat hükümleri onların çıkarlarını koruyordu.
Nispeten demokratik toplum düzenine sahip olduğu iddia edilen Çerkes kabilelerinde ise soylular eski geleneksel düzeni savunuyor ve 1796 iç savaşından sonra kaybetmekte oldukları sınıf ayrıcalıklarını korumaya çalışıyorlardı. Oysa bu bölgelerde zenginleşmiş hür köylü tabakası şeriatı destekliyor, İslam sayesinde eski prens ve soyluların hâkimiyetini tamamen bitirebilmeyi umuyorlardı. İste bu ikili yapı ve sosyal dengenin bozulması yıllarca Çerkesya’yı dalgalandırmış, toplumun dayanışma ve milli bütünleşme düşüncesi edinmesine engel olmuştur.
Günümüzde ise Çeçenistan savaşları sonucunda Kafkasyanın doğusunda olduğu gibi Çerkesya bölgelerinde de radikal İslam’ın yerleşeceği ve toplumsal soruna yol açacağı zannedilmişti. Çeçenistan anayasasını feshederek Çeçen devletinin teorik varlığını ortada kaldıran, mücadeleyi daha üst boyutta dini sınırda devam ettirmeyi amaçlayan, vahabilerden ciddi ideolojik- maddi destek aldığı bilinen Kafkasya İmameti savunucuları, Kafkas halklarının kültürel pozisyonlarını, sosyal yaşam tarzlarını görmezden gelip, demokratik dış dünyanın radikalizme duyduğu tepkiyi dikkate almadıkları için mücadelelerinde yalnız kalmışlardır. Bunun böyle olması, RF içindeki Rus milliyetçisi kanadında gayet işine gelmektedir.
Bölgenin İslami mevkisi Çeçen veya Dağıstan ekolüne bırakılmamalıdır. Son zamanlarda Çerkesya cumhuriyetlerinde İslami yapıyı düzenleyecek yatırımlar yapılması sevindiricidir. Din olgusu en nihayetinde toplumsal ve ferdi vicdan meselesidir. Bütün dinler sadece Allah ile kul arasında olmayıp, sosyal ve siyasal organizasyonlar olarak karşımıza çıkarlar. Sorun, kaynağında bu organize dinamik yapılanma türlerinin toplumsal hayat içerisinde kendilerine yer bulamamsı nedeniyle aşırılığa kayma tehlikesidir.
Çerkes federal cumhuriyetlerinde dini hareketlenmeler, sadece Çerkesler için değil, Rus ve Kazaklar içinde söz konusudur. Adıgey de sağa sola dikilen haçlar ve bunları engelleyenler karşıt dini gruplar olarak karşı karşıya gelmemelidir. Çerkes federal cumhuriyetleri yöneticileri her dini inanışın şimdikinden daha rahat bir şekilde yaşama dahil olmasının ve kendini ifade etmesinin önünü açmalıdır.
Bazılarına göre din ve gelenek birbirine rakip pozisyonda değerlendirilse de Çerkes yaşantısında bu iki süper gücün birbiri önüne dikilmeleri sadece birkaç münferit durumlarda geçerlidir. Din ve gelenek birbirini tamamlayan aynı zamanda birbirinin aşırılıklarını törpüleyen iki ayrı toplumsal mekanizmadır. Birinin diğerine yeğ tutulamayacağı açıktır.
RESTORASYON SÜRECİ VE MİMARİSİ
Eğer ilki ekilmezse ikincisi biçilmez; sonuçlar sebeplere tabiidir.
Gerek diasporada gerekse anayurtta yaşayan ve depolitize durumda tutulan Çerkeslerin bu durumu artık sürdürülebilir değildir. Statükocuların, Çerkes kimliğinin ve onun sorunlarının siyasallaşması karşıtlarının bin bir atakla kasten elini kolunu bağladığı sivil toplum kuruluşlarının varlığının rahatlatıcı etkisinin giderek zayıflaması, nesiller arasında kültürel kesintiye sebep olduğu gibi, güncel sorunlar, kimlik erozyonu ve buna paralel giden gelecek kaygısı arasında sıkışan gerilimler aslında bir fay hattı işlevinde çalışarak bugünkü Çerkes toplumundaki sarsıntıların hem sebebi, hem de habercisi oldu.
Çerkeslik çözüm ihtiyacına yönelen bir siyasetin aktif edildiği bir ortamı bünyesinde hiç barındıramadı.
Ben kimim sorusunu kendine hiç sormamış, bu yüzden kendi düşünce tarihinden kopmuş, ayrıca herhangi bir düşünce disiplininden de nasibini almamış, böylelikle kendini ilgilendiren sorunlara bakışında başkaları tarafından önerilen kavramları kullanmaya alıştırılmış çaresiz bir durumdan bugünlere gelebildik.
Fakat önemli olan amatörce risk alarak gelip geçici işlerle toplumsal durumu dalgalandırmak değil, doğru tanımlar üstünde uzlaşarak gelecek için doğru refleksleri geliştirebilmektir. Anlık tepkisel duruşlardan çok zamana yayılan programlardan söz etmek gereklidir. Eğer Çerkesya, fikri olarak kendisini bir toplumsal hareket kategorisinde tanımlıyorsa, buna uygun projelendirmeleri zaman-fayda ekseninde yapmak zorundadır.
Restorasyon, asıl olanın aslına sadık kalınarak önce durum tespitinden geçirilip, verilerin sistemin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini mümkün kılacak yenileştirmeleri de bünyesine dâhil etmesi anlamında kullanılmıştır.
Çerkesler olarak artık açık kapıları omuzlama türünden sapmalara kaymamak, bu çözümsüzlüğe meydan vermemek gerekir. Önümüzde, bu zamana kadar hiç olmamış bir dizi imkânlar silsilesi uzanmaktadır., Tarihin yeniden oynanması, bölgelerin yeniden şekillendirilme teşebbüsleri iletişim ve nakil maliyetlerindeki ucuzlamanın bir yansımasıdır.
Temsil mekanizmasındaki restorasyon, Çerkes kimliğinin açık ve net olarak tarihi-sosyal-siyasal bir özne olduğuna atfen değiştirilmelidir. Halihazırda mevcut dernek,vakıf vb. kuruluşların kendi bünyelerindeki tutucu çelişkiler ve dışa bağımlı çıkar ilişkileri neticesinde kısa vadede değişemeyeceği açıkça görülmüştür. Çerkesya fikrini savunanlara düşen, toplumsal toparlanma adına anayurttaki sivil toplum kuruluşlarının temsilcisi olarak diasporaya yeni yapılar kazandırmak durumundadır. İleriki zaman eşiğinde değişimin tutarlığı esasına göre eski kuruluşların revizyonuna daha rahat gidilebilir.
Demografik restorasyon, Çerkes halkının yok olma sürecini durdurabilecek en önemli faktördür. Çerkes federal bölgelerine nüfus transferinde diasporadan planlı bir girişim şimdiye kadar olmamıştır. Bunu yapabilecek yegane güç RF devleti ve anayurt yönetimleridir. Bunlarla ilişki kuvvetlendirilerek ihtiyaca cevap verecek düzeyde ama kalıcı projeler üretilebilir. Her türden barışçıl nüfus hareketinin temelinde ekonomi yatmaktadır. Üretim ve istihdam açısından sermaye birikimi, ne kadar önemli ise, sermaye birikimi açısından da ticari faaliyetler o kadar önemlidir. Ortadoğu coğrafyasında var olan Çerkes kökenli ticari figürlerin birbirine irtibatlanmaya çalışılması ile işe başlanabilir.
Kültürün özü olan, ister soyut isterse somut olsun bizi ilgilendiren her şeye bir anlam vermekten ibaret olan simgesel restorasyon zaten başarılı bir şekilde devam etmektedir. Çerkesliği işaret eden figürler her kanalda dolaşıma sokulmuştur. Örnek olarak son 21 Mayıs Taksim mitinginde kullanılan tarihi Çerkes bayrağı her kesimden insanımızı derinden etkilemiştir.
İdeolojik restorasyonun ana amacı dönüş ve Çerkesya fikri olmalıdır. Coğrafi veya sosyopolitik gerçekler ile bunları yorumlayarak görüş ve davranış geliştiren karar alıcılar arasında dinamik bir ilişki vardır. İdeolojiler, karar alıcıların algılarını etkileyen diğer faktörler –örneğin tarih– gibi mevcut gerçekliğin öznel olarak algılanmasını etkiler.
Yani karar alıcılar eldekini yanlışta olsa, koşullu olarak tam gerçekliğe tekabül eden bir biçimdeymişçesine algılayabilir. İdeolojilerin bu işlevi, amaca yönelik davranışlara yol açmak ve politik anlamda bu değerlere göre hedefler ortaya koymaktır.
Şimdiye kadar algıda seçici olamama durumları veya algıdaki yetersizlik nedeni ile, belirleyici nitelikleri ile değil de sadece yüzeysel vurgulamaları ile yarım yamalak savunula gelen; Kafkasyacılık, Adıge-Abhaz-Osetcilik vb. gibi kendi içinde sığ ve kısmen tutarlı doktiriner yaklaşımlar tamamen terk edilmelidir. Yerine tabiî ki Çerkes halkının tarihi özlemini ve gelecek kaygısını gidermede en üstünü olan Çerkesya fikri yer almalıdır.
Sonuç itibariyle de, kişinin ne istediği konusu, kim olduğu ile çok yakından ilgilidir.
Sen kimsin sorusuna verdikleri cevaplarla kendilerinden başka hiç kimseyi ikna edemeyen bir yığın insanın ezberleri, Çerkeslerin her türlü sosyal, politik ve hatta ekonomik sorununda tekrar karşımıza çıkıyor.
Çünkü geleceği kurmak veya kurtarmak kültürün değil siyasetin ilgisi içerisindedir.
Değişik halklar ile kültürel yakınlıklarla vurgu yapılarak toplum kimliğini basite indirgemek veya kültürel kimlik ile yetinilmesini öğütlemek Çerkeslerin sorunlarını çözmeye yetmemektedir. Kaldı ki çok zorlanıldığı taktirde herkesi herkese benzetmek pek ala mümkündür. Fakat her şeye benzetilen sonunda hiçbir şeye benzemez olup çıkmaktadır.
Çerkesler ise kendilerini özne-aktör-asıl olarak tanımlamadıkları müddetçe, kendi ilgilerini/menfaatlerini koruma adına rasyonel bir biçimde düşünmeleri ve rasyonel davranışlar sergileyebilmeleri mümkün olamaz. Buradan hareketle, ilgi/menfaat merkezli politika ile kimlik arasındaki bağın süratle yenilenmesi gerekmektedir.
Günümüz dünyası küresel hareket karakteri taşıyan liberal ekonomi politikalarının uygulanması çağını yaşamaktadır. Liberalizmin parçalanmış halkların derdine deva olacak türden garantici toplumsal bir yanı olmamakla birlikte, sınırları esnetmesi ve ilişkiler ağını sınırsız biçimde yeniden tasniflemesi cenderede tutulan halklar için umut kaynağıdır.
Liberalizm bir zamanlar milliyetçilikle el ele vererek sosyalizmi yıkmıştı, ama şimdiki ana hedefi tutucu milliyetçiliktir. Kapalı devre klasik milliyetçi söylemlerin batağına hiçbir şekilde kapılmadan, küresel işbirliği imkânlarından halkımız menfaatine azami ölçüde yararlanmak umudumuzdur.
Ama insan yalnızca ekonomik bir varlık olmadığı için tarihin saf ekonomik yorumları eksik ve yetersizdir. Bunlar özellikle bizim niçin demokrat olduğumuzu, yani halk egemenliği ilkesini ve insan hakları için hukuk devleti usulleri çerçevesindeki garantileri niçin savunduğumuzu açıklayamazlar.
Tarım toplumlarındaki feodal yapının yerini sanayi toplumlarındaki iş bölümü ve uzmanlaşmaya dayalı farklı sosyal yapıya bıraktığında beridir insanlar arasında işbirliği ilişkileri gelişmiştir. Bizlerde gerek anayurtta gerek onun diasporasında yaşayan insanlarımızın kendilerini güvende ve huzurlu hissettikleri bir yaşama kavuşmaları için söylenecek sözlere, yapılacak işlere, eklemelere ve önerilere daima açık ve katılımcı ruhunda olmak durumundayız.
Restorasyon süreci kendine özgü ritim ve işlemlerle tıkır tıkır işlemektedir. Bazen yoğunlaşan stresten bunalıp dayanamayanlar, sorumluluk ahlakı yeterince gelişmemiş olup ta yarı yoldan dönenler her davada illaki olmuş ve olacaktır, fakat Jan Guape’nin bir şiirinde dediği gibi ‘’sonunda biz güleceğiz sevgimizle büyüyeceğiz…’’
Not:
1-2-3 olarak bölümlendirdiğim yazılarımda yararlandığım kaynakçalar: S.Huntington – Medeniyetler Çatışması, O.Sevaioğlu – Hazar Bölgesi Çalışması, F. Fukuyama – Tarihin Sonu ve Son İnsan, E. Aygün – İslamiyet ve Kafkasya İncelemesi, G.Lyves – Coğrafya Savaşı
