Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
K'enet Recep Genel
Fah’emghuashe
24 Eylül 2010 Cuma Saat 10:12

Birçok Çerkes’in içinde efendiden duyulan bir korku gizlidir. Bu öyle derin bir korkudur ki, sadakatte sınır tanımaz, Türk'ten daha Türkçü olmakta sakınca görmez.


Uzunyayla'daki birçok Çerkes küyünde çocukların yanında Adıgece
konuşmamak, bir övünç vesilesi olarak anlatılırdı.

“Fah’iequade” çocukluğumda en sık duyduğum şeydi. Çevremdeki tüm yetişkinler sık sık bize “Fah’iequade” (aralarına karışın)  diye nasihat verirdi. Çerkes kadınlar bir araya geldiklerinde de bir birlerine  “K’hıa nanum Adigebzek’e wuempsalhe…” ( Lütfen çocukla Çerkesçe konuşma) diye nasihat verip “Yi Turkubzer b’ıuch’epıns…” (Türkçesi bozulur) demeyi de ihmal etmezlerdi.

Birçok Çerkes aile çocuklarının yanında Adigece konuşmuyor olmayı bir övünç vesilesi olarak anlatırdı. Bu uygulamalardan beklenti ise “Dah’equedenut…” yani aralarına karışacaktık.

Büyüklerimiz, Çerkes olduğumuz anlaşıldığında başımızın belaya girmesinden endişe ve korku duyuyorlardı. Haksız da sayılmazlardı. Onların hayatı böyle olaylarla doluydu.  Aynı acıları çocuklarının da yaşamasını istemedikleri için bize “Fah’iequade” diyorlardı.

Böylece, anadilimiz kendi evlerimizde bile yasaklandı.  Dilini bilmeyen, ulusal kimliğine yabancı,  yaşamı boyunca kimliğini gizlemesi gerektiğine inanan bir kuşak yetişti. Sonra, bu utanç bayrağını onların çocukları devraldı. Asıl mesele, bozuk lisan değil, istikrarlı bir inkâr politikasıydı. “Fah’iequade” diye başlamış, “Wuzeradiger zi’mi jomıa” (Çerkes olduğunu söyleme) diye devam etmiş, sonunda “Ekmeğini yediğin, millete sadakat” istenir olmuştu.

Çerkes'in Çerkesle arkadaşlığı istenmezdi

İlkokulda, bizi “Rus tohumu", "Moskof piçi” diye taşlarlardı. Eve döndüğümüzde, çevremizdeki büyükler hakarete uğramış,  aşağılanmış olmamızla değil, kimliğimizin deşifre olmasıyla ilgilenirler ve “Fah’iequade... Fah’iequade” diye nasihat etmeyi sürdürürlerdi.

Ailelerimiz, Çerkes arkadaşlarımız olduğunda yüzlerini ekşitir, bizi Türklerle arkadaşlık kurmamız için  teşvik ederdi.  Çerkesle arkadaşlık tehlikeliydi. Bu öncelikle, deşifre olmak sonra da entegre olamamak anlamına geliyordu. Yanımızda yöremizde, bizimle Çerkesçe konuşmaya cesaret edecek birileri olursa ona mutlaka Türkçe karşılık vermemiz gerektiği sık sıkıya tembih edilirdi.

Ablalarımız, ağabeylerimiz Türkle evlendiğinde, aileye Türk akrabalar eklendiğinde, bundan gizli bir gurur, açık bir övünçle söz edilirdi. Zorda kalmadığımız sürece Türkçe soyadını kullanmaya herkes çok hevesliydi ve bunun yasaklarla bir ilgisi yoktu. Yalnızca aile adlarımızı değil, köylerimizin adını da Türkçe söylemeye gayret ediyorduk. Çerkesçe isimler ise; ancak bir köylülük, basitlik göstergesi olabilirdi. 

Tüm bunların üstüne, dersini ezber etmiş öğrencinin kof böbürlenmesi gibi Türkçeyi iyi konuşamayanlar, Çerkes ismi olanlar, kendi aramızda da aşağılanır, alay konusu yapılırdı. Seçkin, ayrıcalıklı ve kentli olmak, Türkleşerek başarılabilecek bir şey olarak takdim edilirdi.

Çerkes kimliği; sadece soylu, prens, efendi yanımıza vurgu yapılırken anımsanır “Biz Çerkes özdeniyiz” demekten özel bir haz duyulurdu. Aslında, vurgu yapılan şey Çerkes kimliğinden  ziyade, Türklerle kendimizi eşitlemek için Çerkes özdeni kartını ileri sürmekten ibaretti. Özden olduğumuzu söyleyerek efendi ile aramızdaki mesafeyi biraz olsun kapatmaya çabalıyorduk. Yani, ayak takımı olmaktan kurtulmak, efendinin katındaki yerimizi alabilmek için, eldeki tek geçer akçeyi ileri sürüyor, damarlarımızdaki soylu kana atıfta bulunuyorduk.

Bu inkâr politikası, biraz inceltilmiş olsa da halâ varlığını sürdürüyor. Mesela Çerkes nüfusunun en yoğun olduğu şehirlerde bile, sokakta Çerkesçe konuşan birilerine rastlamak çok kolay değildir. Birçok kişi evlerinde sürekli Adigece konuşulmasına karşın “Çerkesçe anlıyorum, ama konuşamıyorum” demeyi bir seçkinlik olarak takdim eder. Adigece öğrenmenin öneminden bahsedildiği birçok yerde “İngilizce öğrensin, daha çok işine yarar” diyen bir aklı evvel her zaman hazır bulunur. Adigece konuşanlar, sık sık “Ay çok kabaymış” sözlerine muhatap olur. Ama, sıra soyluluk ve seçkinliğe geldiğinde herkesin cebinde mutlaka bir prenslik hikâyesi saklıdır. “Biz Çerkes özdeniyiz” demek için hiçbir fırsatı kaçırmazlar.

Efendiye sadakat öğretilmişti

Osmanlı topraklarına ayak bastığımız günden bu yana;  kendi ekmeğimizi taştan çıkarsak da, köylerimizin her taşı, her karış toprağı bizimle hayat bulsa da borçluyduk. 146 yıl boyunca dört cephede kanımızı bu topraklar için dökmüş hiçbir zaman efendilerimize olan şükran borcunu ödeyememiştik. Her zaman,  bir amentüye dönüşen “Bu milletin ekmeğini yiyorsun” sözlerine muhattap olacaktık.

Bu sözler, asimilasyondan, bu topraklarda eşit ve özgür yaşamaya hakkımız olduğundan bahseden her Çerkes’in karşısına dikilmeye devam ediyor. Üstelik, artık bu sözü bize polisi ve jandarması ile kolluk güçlerinin söylemesine de gerek yok. Çoğunca “efendiye sadakat” zihniyetiyle yoğrulan kendi içimizden birileri, utanmazca “efendiye sadakati” hatırlatmayı kendisine iş ediniyor.

İlginç bir şekilde, ana dilde eğitim isteyen ya da ulusal haklarını arayan Kürdü gören birçok Çerkes’in aklına kendi ulusal kimliğinin de ayaklar altına alındığı gerçeği gelmiyor. Birçok Çerkes, köyü yakılan, yıkılan Kürde herkesten önce “Vatan haini, terörist” yaftası yapıştırmak için, Türk milliyetçilerinden daha heveskâr davranabiliyor.

Çerkesler arasında böylesine rağbet gören kraldan çok kralcı bu zihniyet malesef kendi toplumumuz tarafından inşa edildi. Yani, aslında devşirme zihniyetini evlerimize kendi ellerimizle soktuk.   Ve ne yazık ki, “Önce Türk’üm, sonra Çerkes” diyen çarpık bir zihniyete sahip olanların sayısı hiçte az değil.

Birçok Çerkes’in içinde efendiden duyulan bir korku gizlidir. Bu öyle derin bir korkudur ki, sadakatte sınır tanımaz, Türk’ten daha Türkçü olmakta sakınca görmez.

Hatırlatırım; Osmanlı, önceleri Ermenileri daha sonra Çerkesleri  “millet-i sadıka” olarak adlandırmıştı. Cumhuriyet döneminde de her Çerkes’in ev ödevi hanesine “millet-i sadıka” olmak yazıldı.  Ve halâ birçok Çerkes bu “milli görev bilinci” ile hareket etmekle kalmıyor, bunu gururla ifşa etmeyi de bir vazife biliyor.

Bana kalırsa çocuklarımıza “Fah’emghuashe” (aralarında kaybolmayın),  “ K’hıa nanum Adigebzek’e yepsalhe…” ( Lütfen çocukla Çerkesçe  konuş…) demek birçok şeyin de çözümü olacak.

 -----------------

Fah’iequade: Aralarına karışın
K’hıa nanum Adigebzek’e wuempsalhe: Lütfen çocukla Çerkesçe konuşma
Yi Turkubzer b’ıuch’epıns: Türkçesini bozarsın
Dah’equedenut:  Aralarına karışacaktık
Fah’emghuashe: Aralarında kaybolmayın
Wuzeradiger zi’mi jomıa: Çerkes olduğunu söyleme
K’hıa nanum Adigebzek’e yepsalhe: Lütfen çocukla Çerkesçe  konuş
 


Bu yazı toplam 4365 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net