


Sovyetler Birliği liderlerinden Josef Stalin, 5 Mart 1940'ta KGB'nin selefi gizli servis NKVD'ye, Kızıl Ordu tarafından esir alınan 22 bin savaş esirini öldürmeleri emrini vermişti. Polonya, Rusya'nın Belarus sınırı bölgesinde bulunan Smolensk kentine yakın Katin Ormanı'ndaki 3 ayrı toplama kampında tutulan doktor, avukat, öğretim üyesi, mühendis, polis ve rahip yedek subaylarından oluşan Polonyalı 22 bin savaş esirinin katledildiğini belirtiyor.
Stalin'in verdiği belirtilen emrin uygulanması 1940 yılı Haziran ayı başında sona ermiş, bunun sonucunda Polonya halkının en eğitimli ve üretken kesimini oluşturduğu belirtilen 22 bin savaş esiri, kafalarından vurulduktan sonra toplu mezarlara gömülmüştü. Katliamın sorumluluğu önce Hitler'e yüklenmiş, ancak İngiltere'nin başta sessiz kalmasına rağmen olayın sorumlusunun Stalin olduğu ortaya çıkarılmıştı.
SSCB'nin son Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ile SSCB'nin 26 Aralık 1991'de dağılmasından sonra ortaya çıkan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin, Katin'de kısmi sorumluluğu kabul etmişlerdi. Rusya'nın, 22 bin Polonyalı askerin Katin Ormanı'ndaki 3 toplama kampında öldürülmesinden dolayı resmen özür dilemesinin ardından, iki ülke ilişkileri son dönemde giderek düzelmeye başlamıştı.
Rusya Başbakanı Vladimir Putin geçen nisan ayında Katin Ormanı yakınlarında düzenlenen anma törenine katılmış ve böylelikle ilişkilerin yeniden düzeltilmesi için jest yapmıştı. Katin'deki anma törenine Polonya Başbakanı Donald Tusk ile birlikte katılan Putin, törende yaptığı konuşmada, "Polonya ile Rusya arasında tarihin aydınlatılması için uzmanlar düzeyinde yol açılmıştır" ifadesini kullanmıştı.
Tusk da törende yaptığı konuşmada, "Burada öldürülenlerin göz yuvaları, enselerine sıkılmış kurşunlar bize bakıyor. Tarihin büyük yalan yarasının uzlaşmayla aydınlatılması için bekliyorlar" ifadesini kullanmıştı.
Katin Ormanı töreninde Rus Ortodoks papazları, Katolik rahipler ve Müslüman imamlar dualar okumuştu(1).
***
“İnsanlığın tarihi, hayvanlığın tarihidir” diyordu bir yazar. “Gerçekten böyle midir?” diye kaç kez sorduk kendi kendimize, anımsayın. İnsanlığın ve uygarlığın nefes aldığı günden günümüze, “İnsanın insana ettiğini, hangi canlı yapmıştır ki?” Baştan sona beyaz sayfaları, karanlık renklere boyayan bir canlı olmuş insan.
Bugünün Rusya coğrafyası da tarihin en karanlık sayfalarını yaşamış ve o defterleri dipsiz bir kuyuya fırlatıp atmış ve unutmuştur. SSCB’nin yakın tarihte yaptıklarının çok daha fazlasını Çarlık Rusya’sı yapmış ve demir pençesi altında hem Rus halkını, hem de egemenliği altına aldığı diğer halkları inletmiştir.
Dünyanın en büyük trajedisini yaşamış halklardan olan Çerkesler, Çar despotizminin, savaş, kıyım ve sürgün politikalarının en büyük kurbanı olmuşlardır(2).
Çarlık rejiminin, Kafkasya halkları üzerindeki uygulamaları ve sonuçları o kadar ağır oldu ki bu halklar hem nüfuslarının önemli bir kısmını yitirdiler, hem de gelişim süreçleri baltalandı. Ve Çerkesler, diğer Kafkas halklarına göre, tüm yurt coğrafyasını yitirmiş ve etnik temizliğe uğramış oldular(3).
Bu o denli zorlu, yıpratıcı ve uzun bir savaştı ki… O denli ağır ve yıkıcı sonuçları oldu. Bugün şöyle bir dönüp dışarıdan bakanlara, geçmişi çok eski dönemlere dayanan bir halkın geride bıraktıkları, silik, soluk ve bulanık bir bilgi birikiminden başka bir şey yokmuş gibi görünür. Oysa durum böyle midir?
Yitik (qodığ) bir halkın çocukları, üzerinde görülen her türlü toz, kir ve pasa rağmen, temiz bir bezle üzeri silindiğinde parıldayan bir piyano gibi ortaya çıkabilmektedir.
Büyük bir travma yaşamış Çerkes halkı, yüzeli yıl geçmesine rağmen, sürgün ve katliam süreçlerinin etkilerini üzerinden atmayı hala başaramamıştır.
Anayurtlarından uzakta kendilerine yeni bir yaşam ve yeni bir düzen kuran bu insanların dördüncü, beşinci ya da altıncı kuşağıyız bizler. Farklı bir coğrafyada doğduk, farklı kültürlerle tanıştık burada, farklı dillerde eğitim aldık ve farklı soylardan insanlarla karıştık. Yine de acı geçmişi, kutlu geçmişle bulamış da olsak zihnimize katık edip ilaç niyetine yuttuk. Aklımızın bir köşesinde yaşattık, durduk.
Şimdi Polonya halkına yapılmış bir zulüm örneğiyle karşı karşıya kalınca, bir özdeşlik kurdum ve olanları kendimize yapılmışçasına hayıflanmaktan çıkarıp, bir yorum yapmak gereği duydum.
***
Rusya’nın geçmişle yüzleşmesi, doğrusu önemli bir gelişme. Doğunun İran, Çin, Türkiye gibi köklü ülkelerinde uygarlık düzeyi her ne kadar çok gelişmiş ise de, demokratik düzeyleri ve insana yaklaşım biçimi o denli geri ve ilkel durumdadır.
Fakat durun bakalım; bu ülkelerde bazı güzel gelişmelerde olmuyor değil? İnsanoğlunun durup ta kaldığı ve buz kalıpları içinde donduğu bir süreç var mıdır? Olabilir mi?
Süreçleri hızla atlatabilen, sindirerek geleceğe yürüyen topluluklarda, sağlıklı bir gelişmeden söz edilebilir. Donmak tehlikeli bir yok oluş sürecidir ya da çarkların ağır ağır geriye doğru çalışması anlamına gelebilir.
Doğunun köklü imparatorluklarında son olanları bu şekilde algılamak gerekebilir. Bakınız Türkiye’de ki demokratik gelişim süreçleri, Çin’de kabuğunu kırıp, dünyaya açılma girişimleri ve İran’da içten içe kaynayarak gelişen bir rönesansın ayak sesleri…
Tüm bu gelişmeler her şeyin o kadar da kötü biçimde değişmediğinin ara durak sinyallerini vermektedir. Yani fazla umutlanmadan, ama tümüyle umutvar da olmadan, tünelin ucundaki ışığı şöyle bir “uzaktan göze tutmak” demektir.
Uygarlık yaratıcılarının başardığı önemli bir olgu; halkların nabzını tutmak diye adlandırdığımız şeyi çok iyi yapar onlar. Tümü ile ipleri ele vermeden, hafiften dokundurarak, istek uyandırmak. Asla şehvete kaçmadan(!)
Fakat bu alışverişte iki özne mi vardır? Bir özne, bir nesne mi vardır? Yoksa iki nesne mi? Çok tartışılır(!)
Yine de doğuda halen her tür hafifleme uygulamalarına rağmen devlet gücünü, ağırlığını koruyor. Osmanlı’dan beri Türkler için “Devlet ana” diye hitap gören, gerçekte dikta bir babadır devlet. Ve binlerce yıldır toplumun derinlerine kök salmış pederşahi iklim, ağır devletçi politikalarıyla öznenin, “asıl olan devletin bizzat kendi öz varlığı” olduğunu bize kanıtlamaktadır.
Aynı durumun benzerlerinden farklı olmadığı açıktır. Çin’de, İran’da, Rusya’da her tür kendine özgü gelişim süreçlerine rağmen, insana, topluluklara, özel durumlara, istisnalara, diğerlerine bakışı Türkiye’den farklı değildir.
***
İslam tarihinde ilginç bir öykü vardır; Vahşi’nin öyküsü.
Denilene göre Muhammed peygamberin hem süt kardeşi, hem de amcası olan Hamza, Uhud savaşı sırasında, uzaktan mızrakla öldürülür ve Vahşi adlı bir düşmanı tarafından vahşice iç organları çıkartılır. Savaş sonrasında yaralı peygamber savaş meydanını gezerken bu kendisine fazla acı veren durumu görünce öfkeye kapılır. Sonra ise sakinleşir. Uzatmayalım. İslam’ın gelişip yaygınlaşmasıyla Vahşi’de dine girmek ve tövbe etmek ister. Söylenildiğine göre onun için üç ayet iner ve affedilir. O artık düşman değil, Müslümanların Hz. Vahşi(Yahşi)’si olur(4).
Bu küçük olay; İslam dininin nasıl da etkili bir biçimde geliştiğinin ipuçlarını veren bir işaret olarak algılanmalıdır.
Muhtemelen aynı düşünce Türkiye’den ayrılıkçı bir politika güden Kürt isyankarlar içinde geçerli diye dönem yöneticileri tarafından düşünülmüş olabilir. Kalkışmacılar ise; “Türkiye Cumhuriyeti’ni, bugüne kadar yaptığı yanlıştan dönüyor” diye algıladığı muhakkak.
Kısaca her taraf kendi bakış açılarından sorunlara yaklaşmaktadır. Gelinen noktada tarafların, karşılıklı yıpratıcı savaşlardan bıktıkları ve çözüm yollarına yakın düşünmeye başlamış oldukları sonucunu çıkartabiliriz.
Ne demişler aklın yolu birdir.
***
Çerkesler’le, Rusya’nın arasında ki sorun, Türkiye’nin, Kürt asilerle olan sorunuyla benzeşmez. Her iki sorunda, etnik ve egemenlik sorunları altında değerlendirilse bile. Her iki tarafta da çözüm yolları mutlaka farklı olacaktır. Prensip te bir olsa da.
Polonya’nın yaşadığı Katin faciasını bugün insan olan herkes derininde hisseder. İnsan olmanın erdemi ve gereği budur.
Ve Katin gibi yüzlerce facia yaşamış bulunan Çerkes halkının acısını yüreğinde duymak için Çerkes olmaya gerek yoktur. Sadece insan olmak yeterlidir.
Rus ya da bir başka kökenden de olsa, insani eğilimler ve çağdaş hukuk normlarını bilen ve uygulama iradesinde olan her hangi birey ve kurum, mutlaka bugün Çerkesya soykırımını ve “Büyük sürgün”ü tanımalıdır.
Tarihte yapılmış böylesi bir acımasızlık ise uygulayıcılarının torunları tarafından kabul edilmek bir yana sorgulanmalı ve reddedilmelidir(5). Henüz böyle bir dünya ile karşı karşıya değiliz. Dar bakış açısı, tarihsel düşmanlıklar doludizgin geliyor. Duyarsızlıklar, sertlikler ve baskıcı tutum süregeliyor. Karşısındakini yok saymak, saygı göstermemek aslında aslında insanoğlunun hayvanlıktan-insanlığa geçişinde ne kadar yol al(ama)dığını da kanıtlamaktadır. Bazı istisnaları olsa da(6).
Dönemin Rus yöneticileri ve askeri önderleri bugün yaşıyor olsalardı, Lahey’de yargılanan Sırp kasaplar gibi yargılanırdı. Oysa onlar bazı torunları tarafından kutsanan büstleriyle, işgal topraklarında boy göstermektedirler(7).
***
Olması gereken olmuyor her zaman. İnsanlar hangi şeyin doğru, hangisinin zararlı olduğu konusunda farklı düşünce, kanaat ve bilgilere sahipler. Bu farklılıklar, kişileri, toplulukları, kurumları birbirlerinden bağımsız kılıyor. Uyumun, birlikte yaşamanın ve barışın yolları da giderek bize uzak düşmeye başlıyor. Sonra bir dizi sorun arka arkaya geldiğinde, yıldızların uyumsuzluğu ortaya çıkıyor. Ve (sevgili) Mars karar veriyor. Sanki tıkıldığı delikten çıkıp emrediyor; “Savaşın!” diye.
Biz aslında uysal insanlarda Mars’ı kıramayacak kadar nazik varlıklar olduğumuz için, yeriz birbirimizi.
Gerçekte her sorunun bir çözüm yolu vardır. Hatta belki birkaç çözüm yolu. Ancak bu bazılarının işine gelmez ve askıda kalan sorunlar, sürekli kanayan bir yara gibi açıktan akmayı sürdürür, durur.
Ne zaman taraflar yitirdiklerinin farkına varır, o zamana kadar.
***
Rusya ile Çerkesler arasında, Soçi olimpiyatlarıyla küllenmiş sorunlar, gerginlikler, yeniden su yüzüne çıkmakta(8).
Tarihi geri çevirme kabiliyeti bulunabilse, bazı olaylar hiç yaşanmamış olabilse, Rusya’nın güneyindeki bu bölgede, 25.milyon nüfuslu ve 350.000.km2 genişliğinde özgür bir Çerkesya Cumhuriyeti yaşıyor olabilirdi.
Fakat olan olmuştur, tarih bir daha değişemez ve geri döndürülemez şekilde cereyan etmiş ve binlerce yıllık geçmişe sahip bu özgün halk neredeyse dibinden budanmış ve kökleri örselenmiştir. Bir daha bir araya gelmeyecek şekil ve usullerde dağıtılmış ve yok oluşun kucağına bırakılmıştır.
O zaman bu zamandır, hep ağlıyoruz. Gözlerimiz ağlamasa bile, yüreklerimiz…
O zaman bu zamandır, hep içimizden konuşuyoruz. Diyalogu yasak ettik kendimize.
O zaman bu zamandır, yaşayanımızla, ölümüz aramızda fark yoktur.
Gerçi bu halk ölülerine de yaşayan muamelesi yapmıştır ama… Bu kez olanlar yaşayanlara ölü muamelesidir(!)
Şimdi bazıları çıkmış biz yaşamak istiyoruz diyorlar.
Oysa ya(v)şamak ne güzel! Kendimize biçilmiş rollerde ve rotalar sınırında dolaşmak varken(!)
Bu gençlere de ne oluyor? Bu zamana kadar olan her şeyi sorguluyorlar!
Çerkes coğrafyasında yeni bir şeyler mi oluyor? Ya da olacak?
Yeni roller, yeni kartlar…. Hiç olmadığı kadar derinden gelen bir toplumsal tektonik hareketlenme…
Ve olağanüstü dinamizm… Belki bugünleri beklerken, göbek çatlattı ama hiçbir şey değişime engel olamayacak.
Burada Çerkes aydınları şöyle bir durup düşünmeli; manipülasyona gelmeden, seçenekler içinde en mantıklı, kendi toplumsal bünyesini ve gelişimini sağlıklı biçimde tesis ederken, insanlığın barış iklimine de zarar vermeyecek bir adım atmayı başarmalarıdır.
Kısacası başkalarının değil, kendi rolünü, oyununu ve senaryonu canlandırmak durumunda aydınlar.
Kurgusu, soru/yanıtları, metodolojisi, kronolojisi tamamen Çerkes ve Kafkas coğrafyasına uygun olan.
Böylesi bir durumda Rusya’dan Polonya’ya yaptığı özrün daha büyüğüne istemekte aydınlara düşüyor.
***
Rusya; Kafkasya ve Çerkesya’da yaptıklarından dolayı, bölge halklarından özür dilemeli ve uygulamaların tamiri ile bölgesel barışın yeniden imarı için yapıcı bir tutum sergilemelidir.
Tarihi geri döndürmek mümkün değildir. İstenmeyen durumların yeniden ortaya çıkmasını önlemek için özgürlükçü, demokratik ve sorunları çözümlemeden yana bir irade gerekmektedir. Bunun için tarafların karşılıklı olarak kendilerini savunma psikolojisi durumundan çıkartmaları, güvenlik ortamının sağlanması ve özeleştiri ile içten bir yaklaşım geliştirmeleri gerekmektedir.
Şimdi Çerkes aydınlarının önceliği, Rusya Federasyonu hükümetinden ve Duma’dan bu özrü ve bu tarihsel olayın incelenmesi için komisyonlar kurulmasını beklemektir. Tabii beklerken boş durmamalı, sürece olumlu katkı verebilmek için neler yapılabilirin yanıtı aranmalıdır?
Dipnotlar:
(1) http://www.cnnturk.com/2010/dunya/09/23/lanetli.katin.katliami.yeniden.gundemde/590623.0/index.html
(2) Fethi Güngör http://www.kafkas.org.tr/tarih/cerkessurgunu.html
(3) Cevdet Yıldız Hapi http://www.cherkessia.net/author_article_detail.php?article_id=122
(4) Nihat Hatipoğlu http://forum.islamiyet.gen.tr/dini-sohbet/77746-hzvahsi-icin-inen-3-ayet.html
(5) http://www.cherkessia.net/news_detail.php?id=3885
(6) http://www.videolik.com/v-sirp-kasabi-karacic-yargi-icin-laheye-getirildi---aG0xOE13LTBYSmM.html
(7) Çerkes celladı, soykırım uygulayıcısı Çar II. Aleksandr'ın kardeşi Grandük Mişel'in, Rusça adıyla Mikhail Nikolayeviç'in büstü Adıgey'in Pobeda beldesine dikildi. Bakınız Cevdet Yıldız Hapi; http://www.cherkessia.net/author_article_detail.php?article_id=334
(8) http://www.kafkasyaforumu.org/aktuel/cerkesler-in-soci-oyunlari-ofkesi
"Mahkumsun" şiirimde tam da bunu anlatmak istemişim.
Dostun tınısı kulakta olduğu kadar yürekte de hissedilir.
Bu yalnızlığa son veren ve giderek çoğalan...
Çoğaldıkça kendine derinlik ve ufuk katan insanları selamlıyorum.
Her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
"
Mahkumsun
İnsanlığın minikte olsa
Onurlu bir şubesi olmak
Ne güzeldir bir ulus için
Ya onursuz kibirli heykelden
Keyifsiz illetler çıkartan
Sen kendi yalnızlığına
Mahkumsun mahkum…
"
buraya hoşgeldiniz. yazınızda çerkesya davası ile ilgili çok güzel analizler ve çözüm yollarına işaret etmişsiniz, keşke dünya değişse rusya değişse de tüm sorunlar barışçı yollardan çözülebilse. yalnız sanırım gözden kaçan ufak bir ayrıntı var o da "katin katliamını" onlarca yıldır hemen hemen tüm batılı devletlerin tanımış olmasıdır. hatta ek olarak ukraynada yine katine yakın tarihlerde bilinçli olarak meydana getirilmiş kıtlık ve HOLODOMOR yine hemen hemen bütün batı devletleri tarafından "soykırım" olarak tanınmıştır. yani rusyanın özürü tarihle hesaplaşma gibi değilde batıyla yakınlaşma adına bir geri adım gibi gözüküyor. bu katin katliamı özründen sonra rusyanın nato füze kalkanı toplantısına davet edilmesi anlamlı gözüküyor. malesef ki çerkes soykırımı davasını tanıyan herhangi bir devlet olmadığı gibi bir kuruluş da yok gibi. yani lobimiz yok. lobisi olmayan etnik halkların ise davalarını dünyaya duyurmak adına yapabilecek tek şey kalıyor o da şiddet veya savaş malesef örnekleri bizede benzer kültürleri olan ispanyanın bask savaşçıları ETA, ingilterenin irlandalı savaşçıları İRA, kosovanın arnavut savaşçıları UÇK, ve türkiyenin kürt hareketi malumunuz. bu uluslararası lobi eksikliği paradigmasından bakınca durum pek iç açıcı gözükmüyor çerkes davası konusunda. umarım zaman beni yanıltır bu karamsar tabloyu bozar. sevgilerle.
30 Kasım 2010 Salı Saat 23:53Zaten aramızdaydın ama şimdi sanki biraz daha da içimizde gibi...
Hep beraber AKGÜNlere inşallah...(Bir de mavi gömlek giydik mi tamamdır değil mi Murat abi?..)
Sevgi ve saygıyla!
