

Balyoz Davası ile ilgili yeni gelişmeler var. Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yapılan aramada, gizli bölmelere saklanmış çok sayıda evrak ve planın ele geçirildiği açıklandı. Böylece 2003’te bir darbe hazırlığı yapıldığı iddiası kesinlik kazanmış durumda. Son kararı kuşkusuz yargı verecek.
Önceleri darbenin, 1.Ordu Komutanı Org.Çetin Doğan önderliğinde planlandığı açıklanmıştı. Ancak asıl liderin başkası olduğu ve o kişinin korunduğu söyleniyor. Şaşırtıcı bir durum. Ayrıca son aramada öldürülecek kişilerin listesi de bulundu ve açıklandı. Korkunç bir şey.
Darbenin açığa çıkması üzerine, emekliliği gelen Çetin Doğan’ın (ki Çerkes/Abzah kökenli, Susurluk Aziziye köyünden, ama karısı İzmirli, kızı da bir Amerikalı ile evli;kendisi koyu bir Atatürkçü ve katı bir Türk milliyetçisi) emekli edildiği, darbeci kimi komutanların pasif görevlere atandığı, ama hepsinin terfi ettirildiği, halen görev başında oldukları yazılıyor. Ne denebilir ki? Burası farklı bir ülke..
Örgütlenme çeşitli adlar altında sürmüş. Halen sürmekte olduğu da yazılıyor.
Listenin ilk kurbanı Hrant Dink oldu. Yüzbinlerce kişi Hrant Dink cinayetini kınadı ve Hrant Dink’in cenazesine katıldı, bunun darbeyi önlediği ve cinayet planını suya düşürdüğü söyleniyor. Ancak Dink cinayeti azmettiricilerinin açıklanmadığı, korunduğu, olayın aydınlatılmadığı iddiaları ortalıkta.
Azmettiriciler solcu ya da Kürt olsaydı, canına okunur, flaş manşet medyaya konu olurdu.
Ergenekon operasyonu ve tutuklamalar ile paramiliter örgütlenmenin beli kırılmış, suikast ve faili meçhul cinayetler bıçak gibi kesilmiş oldu. Ama nereye kadar? Huylu huyundan vazgeçer mi?..
***
Hükümet bir olumlu bir olumsuz adım atıyor. Mehteran takımı gibi, bir öne, bir geriye. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yeniden yapılandırılmış olması, kuşkusuz bir kazanım. Ama askeri harcamalar üzerindeki Sayıştaş denetiminin ve general maaşlarının kamuoyundan saklanmış olması da olumsuz bir durum. CHP bu konuda iktidarla işbirliği içinde. Bu da militarizmin ne denli köklü olduğunu gösteriyor.
Öte yandan Başbakan, “Ucubet” diyerek, heykel düşmanı Taliban’ı anımsatırcasına Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na savaş açtı. Yakışıksız ve utandırıcı bir söylem bu. Hele bir başbakana hiç yakışmayacak bir söylem.
Beri yandan “Muhteşem Yüzyıl” dizisine de savaş açılıyor, beylere göre, Kanuni Sultan Süleyman (1495-1566), sanırsınız ki ermiş kişi, bir ‘peygamber’. Kanuni hatası ve sevabıyla 450-500 yıl önce yaşamış biri, bir Atatürk değil. Atatürk gibi dokunulmazlık zırhı yok. İyi ki yok. Bir Atatürk yetmez mi bize?..
Harem, ne diye ele alınamazmış? Babamın teyzesi, rahmetli Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün üvey annesi bir saraylı idi. Çok güzel bir Vıbıh kadını idi. Rahmetli büyük teyzemle çok konuşmuşluğum var, Çerkesçesi kadar çok güzel, enfes bir saray Türkçesi ile de konuşurdu. Dediğine göre saraylı kadınların yaşamı, tek sözcükle çileydi. Özellikle uykuya hasret imişler: Kadın erkek herkes yiyip içip gittikten sonra sofraları topluyor, bulaşık yıkıyor, ortalığı temizliyor, hadi yatalım artık derken de, gün ışıyor, işbaşı yapıyorlardı, diyordu büyük teyzem. Bir yüzbaşı ile evlenip o cehennemden kurtulmuştu.
Harem yaşamı anlatılandan da berbatmış. Özel yetiştirilmiş oğlanlardan söz eden yok. Bunlar da tabu mu?
Harem yaşamını dile getirmenin, günümüz ve açık toplum açısından ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Kabinedeki en ‘özgürlükçü’ kişi (ki Adıge damadıdır) olarak bildiğimiz Bülent Arınç bile diziye kılıç sallayan ve küplere binenlerden biri. Üstelik filmi görmemiş. Tanrım, ne günlere kaldık?..
***
Ak Parti’nin MHP’yi barajın altına iterek yeni bir anayasa için çoğunluğu elde etmeye niyetlendiği söyleniyor. Erdoğan’ın milliyetçi/ulusalcı söylemlere sarılma nedeni de bu imiş. İyi etmiyor. O yol, yol değil…
Bu politika geri tepebilir ve çok tehlikeli sonuçlara da yol açabilir. Bunu yapacağına Erdoğan, AB normlarında bir anayasa için halk desteğini isteyebilir. İnandırıcı olursa, halk bu desteği verir. Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP de AB normunda bir anayasayı istiyor. İyi niyetle hareket ettiği için Ecevit, MHP’yi ve başkanı Bahçeli’yi bile anayasa değişikliği için ikna edebilmişti. Ders alınmalı.
Erdoğan ikna yolundan sapmamalıdır. Kitleler, en demokratik projeleri getirenlere destek verecektir. Geçmişte de öyle oldu. Millet huzur ve insan yerine konmak istiyor. Şu durumda Ak Parti yine birinci parti. Erdoğan neyi yitirmekten çekiniyor olabilir ki?
***
BDP ise, kuşkusuz demokrasi çıtası en yüksekte olan parti. Kürt desteğine sahip, Doğu’da güçlü. Ama yetmez, barajı aşamıyor, ‘bölücülükle’ suçlanıyor, neye göre bölücü? Barajı aşması durumunda şimdikinin birkaç katı fazla milletvekiliyle Meclis’e gelebilirdi. O zaman, gerekli reformlar Meclis’ten daha kolay geçerdi.
Ama çarpık bir durum var. Seçim yasası değiştirilmiyor, baraj indirilmiyor. Durum adil değil.
Öte yandan eylemsizlik durumuna uyulmakta olması da sevindirici. Demek ki kitleler barıştan yana. Ancak Öcalan, eylemsizliğin bir işe yaradığını görmek istiyor, basına olan yansımalardan bu anlaşılıyor.
Eylemsizliğin sona ermesi durumu, en az arzulanacak olan şeydir. İhmal kaldırmayacak bir şeydir bu. Kürt de bizim, Türk de, Çerkes ve diğerleri de bizim. Kurtuluş Savaşı sırasında öyleydi ve öyle söyleniyordu. Kenetlenme öyle sağlanmıştı. Beraberliğin temeli en kötü günde atılmıştı. Ama Türkçüler bu kardeşlik anlayışını bozdular. Kardeşlik havasını yansıtan bu eski söyleme yeniden dönülmelidir.
Öğrenci eylemleri de sert yöntemlerle değil, ikna yoluyla demokratik platforma çekilmelidir. Öğrenciler kötü niyetli değildirler. Yeni yeni bilinçleniyorlar.
İmam Hatip Lisesi mezunlarına polis olma yolu açılıyor. Olabilir, ama bu yol Alevi ve Gayrimüslimlerin vay haline olmamalı. O zaman işler kötüleşir. Polis kadroları ayrımsız Alevilere de açılmalı, Alevi yörelerinden, her etnik ve dini yöreden dengeli polis alımı yapılmalı. Alevi ‘Çalıştayları’,Roman Çalıştayları yapılıyor. Sonuç, elde var sıfır...
Çözüm, İmam Hatipliyi mesleğe alırken, Alevi’yi ve ötekileri dışlamamaktan geçer. Koskoca Ak Parti’de, milyonlarca Alevi içinden tek bir Alevi milletvekili çıkarılabilmiş. Numunelik. Gül bebek olmalı...
Demokratik Türkiye, ancak dengeleri gözeten ve dengelere saygı gösteren bir sistem üzerinde yükselebilir.
***
Çerkes kesiminden bir ses
Değerli Adıge kardeşlerimizden Semih Akgün, 20 Ocak günü, Cherkessia.net’de “Uluslaşma ve Kabilecilik” başlıklı güzel bir yazı yazmış bulunuyor. Bana göre bu yazının özünün daha da geliştirilmesi ve daha anlaşılır bir hale getirilmesi gerekiyor. Aslında bir şair olan yazarın görüşlerine, genel anlamda katılıyorum. İnsanlığın geçmişinden bugüne değin uzanan bir gelişim çizgisi var. Bu çizgi içinde, ulus öncesi oluşum feodalizm ya da feodal toplum idi. Feodal ya da yarı feodal yapı Kafkasya halklarının uluslaşmalarını ya da devletleşmelerini engelleyen ana etkendi. Adıge/Çerkesler de bu oluşumun içinde ya da etkisinde yaşıyorlardı. Gerçi bazı yöresel halk/köylü meclislerinin (xase’lerin) bulunduğunu biliyoruz. Ancak birçok yörede de meclisler feodal (soylu,üst egemen) sınıfın güdümündeydi.
***
Devrim hareketleri
18.yüzyılda dünyada ve Kafkasya’da uluslaşma akımları güçlendi. 1789 Fransız İhtilali ile Fransa’da feodalizm ortadan kalktı, feodal devlet, devrim sonucu burjuva (ulus) devlete dönüştü. Devrim diğer ülkelere de yayıldı. Bu bir toplumsal aşama ve bir tarihsel gelişme idi.
Fransız devriminden 6 yıl önce, 1783’te Rusya, Kırım Hanlığı topraklarını ilhak etti, sınırını güneyde Kuban Irmağına/Çerkesya’ya değin indirdi. Kabardey ve Osetya ise, daha önce, 1774’te Rusya’ya ilhak edilmişti. Rusya, 1783’te Doğu Gürcistan’ı (Kartlı ve Kaheti Krallığı) koruması altına aldı. Daha önce, 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Kabardey,Osetya üzerinden yürüyerek Daryal Geçidi’ni geçen Rusya, Güneybatı Kafkasya’daki Osmanlı topraklarının çoğunu, İmereti Krallığı başkenti Kutaisi’yi ele geçirmeyi ve kıyıdaki Osmanlı kalesi Poti’ye ulaşmayı başarmıştı. Bu ilerleme Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünü/kofluğunu açığa çıkarmıştı. Ancak,dış baskılar sonucu Ruslar, Güney Kafkasya’da almış oldukları yerleri Osmanlılara geri vermişlerdi.
Çevrede gerçekleşen bu yeni gelişme, yani ürkütücü Rus yayılması, Adıge/Çerkesleri birleşmeye ve bölünmenin kaynağı olan feodalizmi tasfiye etmeye yöneltti. Yönetim, genel bir halk ayaklanması sonucu, hemen her tarafta feodal sınıfın elinden alındı ve halk meclislerinin/onun aracılığıyla da emekçi köylü sınıfının eline geçti. Ancak bazı feodal kalıntılar da , bazı köşelerde tasfiye edilememişti,ama zayıflatılmıştı, özellikle Abzah ve Vıbıhlar aracılığıyla Türkiye’ye yapılan esir ticareti tamamen önlenememişti. Devrimin kazanımı Abzah ve Vıbıh yörelerine görece daha zayıf yansımış olmalı…
İnsan ticareti 1860’lı yıllara değin sürdü. O tarihten sonra da Kafkasya’dan silindi, Osmanlı topraklarında sürdü.
***
1829 Edirne Antlaşmasıyla Çerkesya, Osmanlılardan alınarak Rusya’ya verilmiş bir Osmanlığı toprağı sayıldı, Çerkesya uluslar arası diplomasiden dışlandı.
1830’larda Şamil’in önderliğindeki Mürid hareketi Çeçenya ve Dağıstan’ın bir bölümüne egemen oldu, Ruslar oralardan atıldı ve o gibi yörelerde feodal/soylu sınıfı tasfiye edildi, ancak tasfiye edilenin yerini, yine birer feodal kurum olan şeyhlik ve tarikat kurumu aldı. Toprak mülkiyeti ve vergiden (zekat) güç alan bu sistem/kurum toplumsal bir disiplin getirdi. Bu dini kurumlar toplumu yönlendirmeye/yönetmeye başladılar, gerektiğinde de politik manevralar yaparak Ruslarla uzlaşma ve işbirliği yolunu seçtiler. Dini kurumların bir bölümü Rusya’ya bağlı prenslik/hanlık topraklarında idi. Bu nedenle tarikatlar arası bir geçişme,bir iç içe geçme durumu vardı. Bu da taraf değiştirmeye, bir yerden öte yere sığınmaya olanak sağlıyordu.
Durum halen böyledir. Örneğin bazı Çeçen dini kurumları Rusya’ya savaş açmışken, bazıları da, bir dini kurum mensubu olan Başkan Ramzan Kadirov’u destekliyorlar. Tarikatların Çeçenya’dan, Dağıstan’dan Kabardey-Balkar’a doğru yayılmakta oldukları söyleniyor.
Adıgelerdeki örgütlenme/yapı Doğu’daki gibi manevra ve esneklik kabiliyetinden yoksundu. Yani tarikatlar ve bir geçişme durumu yoktu. Naib Muhammed Emin, Çerkesya’da, kendi şeyhi/imamı olan Şamil’inkine benzeyen bir sistem kurmak istedi, ama başaramadı, nüfuzu Abzahlarla sınırlı kaldı. Şapsığlar Naib’e karşı çıktılar.
Yine de bütün bu oluşumlar demokratikleşme, uluslaşma ve devletleşme yönünde atılmış olan adımlar olarak kabul edilmeli. O koşullarda bundan daha fazlası da beklenemezdi. Doğudaki –Çeçenya’daki- dini/feodal yapılanmaya karşın, Bağımsız Çerkesya ‘demokratik konfederal devlet’ temelinde bir yapılanma içindeydi. Bunu bir devlet olarak kabul etmemek için ben bir neden göremiyorum. Kabul etmeyenler devleti kutsayan kişiler olmalılar.
Devletin eksik kalan yanı, herhalde düşman saldırılarına karşı ulusa önderlik edecek modern bir sınıfın (bir burjuva sınıfının) yokluğu/doğmamış olmasıydı. Rus istilası, soykırım ve dış sürgün yaşanmasaydı, İsviçre’deki gibi ve belki ondan da daha ileri bir devlet yapılanması oluşabilirdi. Ancak, tam bir Rus kuşatması altında ve bir başına direnen Çerkesya bunu başaramadı. Buna karşın, İsviçre, birbirinin rakibi olan 4 büyük devlet tarafından çerçevelenmiş bir yöreydi ve bundan yararlanmasını bildi.
Çerkes demokratik konfederasyonu, herhalde uzlaşmaya/boyun eğmeye yatkın bir yapıda da değildi. Adıgeler tarih boyunca kimselere boyun eğmemiş ve boyun eğmeye de alışık olmayan insanlardı. Bu bakımdan tek yanlı uzlaşma (boyun eğme) yollarının kabul ettirilmesi de kolay değildi. Ruslarla uzlaşma önerileri oldu,ama hepsi başarısızlığa uğramıştı.
Çerkesya’daki devrime karşın, Rus yönetimindeki yörelerdeki feodal ya da yarı feodal yapılar 1860’lı yıllara değin varlıklarını korudular, örneğin Kabardey, Karaçay, Oset, Dağıstan, Abhaz,vd yörelerde.
***
İdeoloji ve algılama farklılıkları
Devrimi gerçekleştiremeyen bölge, yani feodal yöreler insanı, genellikle yöresel (lokal) düşünür, başındaki beyin buyruğuna göre hareket eder ve güçlüden yana tavır alır. Yiğitlik ve komutanlık soylu sınıfına bırakılmıştır. Sıradan kişi,kendinden üstün saydığı/soylu/aristokrat biri tarafından yönetilmeyi kabullenmiştir. Kendi dar/lokal dünyası dışına pek çıkmaz. Ancak bu sıradan kişi kendisini ya da kendi etniğini dünyanın merkezi olarak görmek ister, abartıya da kaçar. Sıkıyı gördüğünde de, yan çizebilir. Kişiliği zayıftır ve başkasını rahatça satabilir. Mertlik anlayışı evrensel değil, yöresel kurallara göre belirlenmiştir. Üstü ve kendi etnik kümesi dışındaki kişilere değer vermez, başkaları tarafından ayıplanmak da, onun için fazla önemli değildir, yeter ki, kendi dar çevresince ayıplamasın.
Feodal kişi kendi kümesinden kişilere karşı oyun oynayamaz, oynadığında maddi ya da manevi yaptırım ile karşılaşır ve dışlanabilir. Bir başına kaldığında ise, bir hiçtir.
***
Adıgelerin egemenliği altındaki topraklar genişti. Diyelim o yörelerde, bunlardan biri olan Abzah yöresinde bir Abzah, sadece kendi kümesini değil, diğer Adıge yörelerini, Şapsığ’ı, Bjeduğ’u, Vıbıh’ı, Brakıy’ı, Besleney ve Kabardey’i de hesaba katmak zorundaydı. Tüm bu yörelerde, genel anlamda, aynı yasa-sözlü anayasa- ve gelenekler/xabze geçerliydi. Yani ortak bir ülke ve tek bir ulus anlayışı, bağlı kalınması zorunlu kurallar vardı. Kural dışına çıkma hakkı, kimsenin dokunulmazlık hakkı yoktu.
Her yörenin, her bir topluluğun kendi bayrağı vardı. 1834’te İngiliz David Urqhart’ın ziyaretinin ardından 12 yıldızlı, yani 12 konfederal yöreyi ya da topluluğu temsil eden ve günümüzde de kullanılan ortak ‘Çerkes Ulusal bayrağı’ kabul edilmişti.
Sıradan bir feodal toplum kişisi için başkaları değersiz ya da kendisine eşit olmayan kişilerdir, başkalarının değer yargıları da önemli değildir. Kişi kendi topluluğu içinde saygın bir konumunda görünmeye önem verir. Toplumu içinde korkak görünmemek için, gerekirse ölümü göze alabilir. Bunu toplum önünde aşağılanmamak için yapar. Burada ilkel ve feodal toplumlara özgü değer yargıları karışmıştır.
Bu tip feodal insan, modern ve genel anlamda gelişmemiş olan bir tiptir, dünyaya seslenemez, yazı üretemez, daima bir üst otoriteye, efsanelere bağlı olarak yaşar, efsane ve soylu kahramanları örnek alır. Övülmeyi sever, yaptıklarının abartılmasından da hoşlanır.
Bu tür anlayışlar Kafkas toplulukları için de söz konusuydu.
***
Adıgeler dışındakiler de Çerkes sayılabilirler mi?
18 yüzyılda, yani 200 küsur yıl önce gerçekleşen Çerkes köylü devriminin katkısıyla, Adıge kültürü büyük bir değişim ve enternasyonalist karakterde bir dönüşüm geçirmiştir. Enternasyonalist değerler Rus yönetimindeki feodal Kabardey’e değin yayılmıştır. Adıgeler ve insanlık açısından bu oluşum, büyük bir kültürel gelişme ve katkı olmalı. Örneğin feodal yörelerin dünya görüşü yöresel, yani bir feodal yöre algılaması ile sınırlı iken, Adıgelerinki enternasyonalist/uluslarüstü bir niteliktedir. Adıge anlatıları hem kendi kahramanlarını ve hem de düşman safındaki kahramanları olumlu anlamda ele alır, yalana kaçmaz, insani değerleri üste çıkarır, ulusal ve enternasyonalisttir, ama asla ırkçı ve ulusalcı değildir. Bu nedenle Çerkesler bulundukları her bir ülkede, başka uluslardan toplumlar ve bireylerle iletişim kurmada, güven oluşturmada güçlük çekmiyorlar. Bu değerler korunduğu sürece, Çerkes kültürü her yerde saygı ve ilgiyle karşılanıyor.
Tabii ırkçı/faşist çevreleri dışta tutmak gerekir.
Dünyada ve Türkiye’de Çerkes olmayan Kafkaslı toplumlar da vardır, kıyafet benzerlikleri nedeniyle onlar da Çerkes sanılıp sempati ile karşılanabiliyorlar. Örneğin ilk Çeçen direnişi dünyada büyük bir sempati ile karşılanmıştı. Küçücük, cüce Çeçenya,özgürlük uğruna, koca deve/Rusya’ya karşı çıkıyordu, ‘Davut ile Golyat’ karşılaşması yaşanıyordu sanki. Ama doğru yoldan sapan ve seçilmiş Başkan Aslan Maşadov’u dinlemeyen Çeçen militanların neler yaptıklarını, Çeçenya ile yetinmeyip Dağıstan’a da sarkarak bela ürettiklerini, sonunda evdeki bulgurdan da olduklarını gördük. Artık sakallı Çeçen militanı, kültür düşmanı Taliban’ın müttefiki olmuştu. Sivil hedeflere saldırabiliyor ve kendinden olmayanı ‘İblis’ olarak görüyordu.
Bu bir Adıge/Çerkes karakteri olamaz. Çerkesler güçsüzleri korurlar, kimsenin, insanın aşağılanmasına izin vermezlerdi. Çeçen militanı ise ilkokul öğrencilerini rehin alıp ölüme sürükleyebiliyor.
Öte yandan bundan yararlanan, fırsat bu fırsat diyen Rus da, Çeçen’in defterini tez elden dürüverdi.
Bu bakımdan Çerkesler, kendi kimliklerini koruma konusunda titiz olmalıdırlar, ancak kardeş de olsalar, Adıge olmayanların farklı uluslar mensupları olduklarını da unutmamalıdırlar. Biz diğerlerinden farklı özelliklere, tanıtıcı değerlere sahibiz. Kardeş halklar ve daha başkaları ile demokratik ilişkilerimizi sürdürmeli ve bir dayanışma içinde olmalıyız.
Yineleyelim, Adıge olmayanlar, kendini Çerkes saymayanlar, Çerkes değildirler ve bizim değer yargılarımızı aynen paylaşmazlar. Onları ayrı birer ulusal topluluk/ulus olarak algılamalıyız ve onları Çerkes ulusu tanımı kapsamına almamalıyız. Onlar da Çerkes sayılmayı istemiyorlar. Buna saygı göstermeliyiz. Onlar bizim ulus tanımımız dışında kalan, ama bizim eşitimiz olan kardeşlerimizdir.
***
Çerkesya konusu
‘Tarihte Çerkesya diye bir ülke yoktu’ diyen bazı Abaza dostlarımıza “Crimean War-Wikipedia, internet”teki haritaya bir bakmalarını öneririm. 1853-1856 Kırım Savaşı sırasındaki politik ve askeri durumu gösteren sözkonusu haritaya bakanlar, Ruslara karşı Kuban Irmağı kuzeyinde bile direnişini sürdüren kuşatılmış bir bağımsız Çerkesya ülkesinin - “Adıge/Адыге” adı altında- bulunduğunu görürler. Bu bir gurur verici bir olgu, çok az ulusa nasip olmuş olan bir onurdur.
Peki Çerkesya dışında hangi Kafkas ülkesinin adı ve sınırları gösteriliyormuş o haritada? Niye diğer yöreler yoklar?..Bunu yabancılar, Ruslar bile yadsımıyorlar. Çünkü bu bir gerçek.
Ama komşulardan ‘yadsıyanlar’ var. Çok çirkin, normal açıklaması olmayan bir anlayış.
Günümüzde de ‘Çerkesya’ sözcüğü kullanlıyor. Çerkesya, çok daraltılmış ve bir ayağı aksak ‘Topal Ördek’ misali Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin bir bölümüne verilen ad. Orası 1926-1957 yılları arasında “Çerkesya” adı altında ayrı bir küçük region/özerk oblast idi. Ruslar orasını 1957’de Karaçay’a yamadılar.
***
19.yüzyıldan önce, 1864 öncesinde de bir parçalanmışlık durumu vardı: Bağımsız Çerkesya ile Rus yönetimindeki Kabardey (ya da ‘Doğu Çerkesya’), yine Rus yönetimindeki Batalpaşinsk (şimdiki Çerkessk) yöresi Adıge/Çerkesleri, vb.Sovyetler döneminde, 1921-24 yıllarında Adıge/Çerkesler için doğudan batıya doğru Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes,Adıge regionları ile, kıyıda da bir Şapsığ regionu oluşturulmuştu.
Bu son parçalanmışlığın temel nedeni, Stalin değil, 1864’te Özgür Çerkesya’nın yok edilmiş, halkına soykırım ve deportasyon (ülke dışına sürgün işlemi) uygulanmış olmasıdır.
Bugün bu 4 Adıge yöresinin birleştirilmeleri konusunu ele alanlar var, ancak diasporadan kitlesel bir dönüş ve Rusya’ da da demokratik bir ilerleme olmadığında, kısmi ya da geniş bir birleşme olabilir mi?..En başta böyle bir isteği RF üst makamları sempati ile karşılarlar mı? Soruna milliyetçi/ulusalcı değil, özgürlükçü bir açıdan, yani ülkesi dışına sürülen bir ulusun haklarının iadesi açısından yaklaşılmalı, Çerkes soykırımının tanınması için çalışılmalıdır.
Demokrat ve emekçi Ruslar, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, Çerkeslerin yan yana yaşayacakları ve işbirliği yapacakları çok değerli komşularıdır.Bu nokta hiç unutulmamalıdır.
Bu dört yöre, Çerkesya toprağının parçalarıdır. Ancak tarihsel Çerkesya daha ötelere de uzanır ve çok daha geniş toprakları kapsar. Bunu biliyoruz. Ama ideal olan değil, gerçekleşebilir olan savunulmalı. Önce parçaları güçlendirmek gerekir. Bir macerayı ise, asla kaldıramayız.
Çözüm için daima demokratik, barışçı ve kardeşçe yollar aranmalıdır. Gerisi macera olur.
Dönüş için yoğun bir çalışma, Rusya’nın demokratikleşmesi ve Çerkes soykırımının kabul edilmesi gerekir. O takdirde bir sonuç alma olasılığı doğar. Hapae Erhan’ın, Hatko Shamis, Semih Akgün ve daha başka aydınlarımızın söyledikleri gibi, demokratik bir Çerkesya’nın ve Çerkes dönüşünün Rusya’ya hiç bir zararı olmaz. Zarar vermeyi , kötülüğü amaçlamamalıyız. Dürüst ve sözünde duran insanlar olma özelliğimizi korumalıyız.
Çerkes toprakları çok geniştir, Çerkeslere de, diğerlerine de yeter. Bunun aksini düşünenler ise, bize göre çağdaş/modern olmayan insanlardır.
***
Sürgün ve göç konuları
Bazı kişilere göre, Kafkasya’dan Türkiye’ye yapılan her türlü nüfus transferi göç değil, bir “sürgün” olayıdır. Yanlış. Bu algılama biçimi, bir hastalığa, Arap saçına dönüşmüş durumda. Sürgün denmekle ‘itibar’ mı kazanılmış oluyor?
Bir anı:
1960 yılı sonları ya da 1970 yılı başları olmalı, öğretmendim, İstanbul’da TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) bir kongresini izlemiştim. Bir ‘işçi miti’ oluşmuş olmalıydı o sıralar. Herkes, öğrenci ve serbest meslek mensubu, vb bile, işçi yarı kontenjanından parti il yönetim kurulu üyeliğine seçilmek için yarışıyor, diğer yüzde 50 kontenjan için ise aday bulunamıyordu. Durumu gülümseyerek izliyordum. Sonunda parti sekreteri rahmetli Rıza Kuas (Abaza’dır) dayanamadı ve söz aldı: “Herkes işçiyim derse diğer yarıyı nereden bulacağız?” diyerek müdahalede bulunmuştu.
Bu bir çocukluk hastalığı idi.
Maalesef biz Adıgeler ve komşu uluslar yazarları arasında da böylesine yanlış/çocukça görüşleri savunanlar var. Bu tür kişiler, doğruyu söyleyene karşı, “Kart boğanın pelerin yerine matadora saldırması” gibi, hemen karalama kampanyalarını başlatıyorlar. İlkel/sığ bir davranış biçimidir bu. Yanlış buldukları bir görüşü, doğrusunu sunarak çürütebilirler. Ama bunu yapmıyorlar ya da yapamıyorlar.
Bu tutum normal bir davranış biçimi olarak kabul edilemez.
Şu kadarını söyleyebiliriz: Rus işgali/işgalleri olmasaydı Türkiye’ye göç de olmazdı tabii. Çocukların bile bilebileceği bir şeydir bu. Bazı Avrupalı Hıristiyan gruplara baskı yapılmasaydı, onlar da kalkıp sırf huzur için Amerika’ya göç etmez, sonuçta bugünkü biçimiyle ABD de oluşmazdı. Peki bu Hıristiyanların ve Yahudilerin Amerika’ya gidişi, Afrikalı Siyahilerin Amerika’ya götürülmeleri olayları, hepsi birer sürgün olayı mı sayılmalı?
Elmalarla armutları aynı kefeye koymamalıyız.
Feodal kafa, işine geliyorsa her şeye sürgün diyebiliyor.
Sürgün için kısıtlayıcı/cezai nitelikli bir karar/yaptırım bulunması, bunun zor kullanılarak uygulanması gerekir. Bunu dikkate almayan kişiler olayı saptırıyor, doğruyu söyleyenleri de feodal dürtüleriyle karalamaya çalışıyorlar.
Oysa kabilecilik şu sıralar Afganistan’da, Afrika’da, vb gibi yerlerde kalmış olmalıydı…
***
Sürgün cezası ile göç olayları arasındaki farklılık
Karalamalar araştırma heveslerini kırıyor, düşünce ortamının gelişmesini engelliyor ve zarar veriyor. Duruma yeni yeni vakıf olmaya başlayan gençlerin cesaretini kırıyor.
a)Önce şunu belirtelim: Çarlık Rusyası, emri altındaki askeri makamlara, Çerkesya’nın sadece bir yöresindeki nüfus için “göç ettirme iznini” vermişti , Türkçesi ile ortada resmi bir yöresel sürgün kararı vardı. Sürgünün uygulanacağı yerlerin sınırı da belliydi: 1860’da Çerkesya’nın Karadeniz kıyı bölümü (Kuban’dan güneyde Bzıb Irmağına kadar uzanan yerler) ile doğudaki sıradağlar arasında bulunan yerler –Natuhay,Şapsığ ve Vıbıh yöreleri. Daha doğudaki yöreler ise Rus yönetiminde idi. 1861’de sürgün mıntıkasına, doğuda, işgal altındaki Şhaguaşe/Belaya Irmağına ya da bugünkü Maykop kentine değin uzanan Abzah (Abadzeh) toprakları da eklendi.
Bu konuda çok şey yazıldı. “Anlayana sivrini sinek saz, anlamayana davul zurna az” dememişler boşuna.
Rus yönetimi altındaki, işgal altında olan Çerkes yöreleri ise (Bjeduğ,Kemguy,Kuban Kabardey,vb) sürgün kararı kapsamı dışında idiler.
Sınırları çizilen bu sürgün mıntıkası, bütünüyle, tek bir kişi kalmamacasına yerli nüfusundan boşaltıldı, boşaltılan yerlere de Hıristiyan Rus nüfusu getirilip yerleştirildi. Bu işlem askerler eliyle ve askeri operasyonlar yoluyla uygulandı (1864).
Savaş ve sürgün boyunca çok sayıda sivil insan da öldü (en alt tahmin-500 bin ölü).
b)1860 yılı ve öncesinde, ’Özgür Çerkesya’ dışında, Kuzey Kafkasya’nın diğer yörelerinin tamamı Rus yönetimi altında idi. Bu gibi yörelerde yaşayan yerli Müslüman nüfusa Rus Hükümeti tarafından dış ülkelere göç izinleri veriliyor, Müslüman nüfusu azaltma politikaları savunuluyor, bu bağlamda dışarıya yapılacak olan göçler teşvik ediliyordu. Bu tür göçlere Kafkasya dışı, Kırım ve Kazan’dan katılan Tatarlar da vardı.
Ancak Osmanlı yöneticileri Adıge/Çerkesler dışındakilere karşı fazla istekli değildiler…
Rusların dışarıya göçü özendirici çalışmaları sırasında söylediklerini/propagandalarını şöyle özetleyebilir, toparlayabiliriz: Türk Hükümeti ile anlaştık, sizi göçmen olarak kabul edecekler, size parasız ev, işyeri, yiyecek, toprak, hayvan ve tarım aletleri verecekler. Bu fırsattan yararlanın, çıkarınıza olan bir şeydir bu. Hemen temsilciler gönderin, yer beğensinler, ardından buradaki malınızı mülkünüzü satın ve göç kafilelerine katılın. Biz de, yurttaşımız olduğunuz ve iyiliğinizi istediğimiz, ‘Gül hatırınız’ için, size yardımcı olalım. Buradan götüreceğiniz paralarla Türkiye’de iki kat daha zengin olur, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdürürsünüz. Kaçırmayın bu fırsatı, size dağıtılan matbu başvuru dilekçelerini doldurtup hemen verin...
Bu tür göç kafileleri bir bey, göçe öncülük eden güvenilir biri tarafından düzenleniyor, öncelikle Türkiye’de bir yer belirleniyor/seçiliyor, anlaşma yapılıyordu. Ardından Rus idari makamlarından pasaport alınıyor, trene biniliyor, Karadeniz kıyısına geliniyor, oradan da Türkiye’ye geçiliyordu.
Göç için başka yollar da denenmiş, gizli-açık çeşitli baskılar/korkutmalar/kaçırtmalar yapılmış olabilir, yapılmıştır da. Ancak yine bu bir sürgün olayı olamaz. Birey, direttiğinde, göç etmeme ve yerinde kalma hak ve olanağına sahipti. Karşısında sürülenler gibi, sadece askeri değil, sivil makamlar vardı.
Sürgün dediğimiz olay ise farklıdır, özetle şöyle deniyordu: Bölgeyi terk edeceksin ve bizim göstereceğimiz bir yere göç edip yerleşeceksin. İtiraz yok. Biz size toprak, gıda yardımı, hayvan ve tarım aleti vereceğiz, ev yapmanda da yardımcı olacağız (Daha geniş bilgi ve uygulama örnekleri için bk. ‘Abzegh Ülkesi Bozulunca’,internet),2)Ya da Türkiye’ye göç edeceksiniz. Bunun için Karadeniz kıyısında toplanacaksınız. Gemiler gelecek ve sizi alacaklar. Türkiye’yle anlaştık. Burada kaldığınızda size vereceğimiz şeylerin aynısı, göçmen (muhacir) olarak gittiğiniz ve sizi göçmen olarak kabul ettiği için,Türk hükümeti tarafından size verilecek. Daha huzurlu bir yaşama kavuşacaksınız. Türkiye’ye gitmeniz sizin de bizim de yararımıza.
Görüldüğü gibi arada büyük bir fark var. Göç işinde bir ‘gönüllülük’, iç ve dış sürgünde ise bir zorunluluk vardır.
c) 1864’te Rusya’ya bağlı olan feodal prensliklerden biri olan Abhaz prensliği kaldırdı ve eski prenslik arazisine “Sohum okrugu (ilçesi)” adı verildi. Bu işlem 1861 tarihli Rusya demokratik reform programı kapsamında yapıldı. Program merkezden çevreye doğru kademeli olarak uygulanıyordu. Abhaz prensliğinin lağvı ile birlikte soylu sınıfına tanınmış olan ayrıcalıklar ve kölelik de sona erdi; ancak, Rusya’dakinden farklı olarak, yanılmıyorsam, köylü sınıfına ve kölelere toprak verilmediği anlaşılıyor. Sonuç olarak bir tepki ve bir başkaldırma olayı yaşandı, ama hemen bastırıldı. Sonucunu, Allen ve Muratoff’un kitabından nakledelim: “Rusların, Abazaları memleketlerinden çıkartmak için resmi bir siyasete başvurmamış olmalarına rağmen, birkaç bin
Müslüman Abaza (Muhacirler) Çerkezlerin muhacereti esnasında -1864’te -Türkiye’ye kaçmıştı” (1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara,1966,s.120).
Asıl Abhaz kaçışı ise, Abhazya’ya şaşırtma amaçlı bir çıkartma yapan Osmanlıların yenilip geri çekilmeleri sırasında, 30 Ağustos 1877’de yaşandı, Sohum yöresi Müslüman Abhaz nüfusunun neredeyse tamamı Türk savaş ve nakliye gemileri tarafından Türkiye’ye nakledildi. Türklerle işbirliği yapan asi Müslüman Abhazların aksine, Hıristiyan Abhazlar Ruslara sadık kaldılar ve Rus safında Türklere karşı çarpıştılar. Yukarıda adı verilen kitabın 142-147 sayfalarında daha geniş bilgi vardır.
Abhaz hükümeti Abhaz ‘sürgünü’ tarihi olarak ‘30 Ağustos’ gününü kararlaştırmıştı, ancak 2011 yılı için, eskisi gibi, 21 Mayıs’a dönüş yapılmıştır.
Bu yazıyı, konunun üzerinde durmak ve konuyu değerlendirmek isteyen kişilere yardımcı olmak amacıyla hazırladık ve konuyu uzun uzadıya ele alma gereğini duyduk. Çünkü gündelik kısa fıkra yazılarıyla sorunlar açıklanamıyor.
Bu bakımdan okuyucunun beni hoş karşılayacağını umuyorum.
Not: Tire içindeki eklemeler bize aittir.-hcy
Sahi Cevdet ağabey, ‘Abzegh Ülkesi Bozulunca’ ve "Natuhaylar'ın İzinde" gibi belgesel nitelikli muhteşem dökümanları Türkçe'ye kazandırman ne kadar iyi oldu.
Öylesine iyi dökümanlardı ki onlar, her zaman bu çevirilerinden şükranla anılıyorsun.
Daha ilk okurken, gözyaşlarımı tutamamıştım.
Fakat sadece duygulara hitap eden döküman değil onlar.
Bir devri çok iyi anlatan kaynaklar.
Fakat bu tür başka dökümanlar da kazandırılmalı.
Çerkes tarihinin tozlu raflarda unutulmuş belgeleri, mutlaka ama mutlaka Türkçe'ye kazandırılmalı.
Ve belki sadece Çerkesçe değil, Rusça, İngilizce, Almanca, Arapça, Yunanca, Farsça, Gürcüce, Ermenice ve diğer dillerde farklı dönemlerde yazılmış seyahat, savaş tarihi, antropolojik veriler bugüne kazandırılmalı.
Yazılanlar da muhakkak, kitaplaşmalı.
Siz, sizden sonra gelen kuşaklara iyi örnek oluyorsunuz.
Artık insanlarımız okuyor.
Farkında değiliz ama internet kitabı da beslemeye başladı.
Daha çok çeviri, daha çok kitap, insanlığın kültür dünyasını da açacak ve renkli bahçelere dönüştürecektir.
Saygılarımla...
Ne yaziktir ki bu kadar zaman sonra ,,insanlarimiza tekrar tekrar her kelimenin ne anlama geldigini aciklamak zorunda kalmaniza uzulurken enerjinize sayginligim artiyor abi sagolasin.
24 Ocak 2011 Pazartesi Saat 10:31Eline saglik Cevdet Abi,
gercekten dogrulari dile getiren büyüklerimizin olmasina seviniyorum...
saygilar sevgiler
