Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hapi Cevdet Yıldız
Son Gelişmeler Üzerine
23 Ocak 2011 Pazar Saat 19:27

Balyoz Davası ile ilgili yeni gelişmeler var. Gölcük Donanma Komutanlığı’nda  yapılan aramada, gizli bölmelere saklanmış çok sayıda  evrak ve planın ele geçirildiği açıklandı. Böylece 2003’te bir darbe hazırlığı yapıldığı iddiası kesinlik kazanmış durumda. Son kararı kuşkusuz yargı verecek.

Önceleri darbenin, 1.Ordu Komutanı Org.Çetin Doğan önderliğinde planlandığı açıklanmıştı. Ancak asıl liderin başkası olduğu ve o kişinin korunduğu söyleniyor. Şaşırtıcı bir durum. Ayrıca son aramada öldürülecek kişilerin listesi de bulundu ve açıklandı. Korkunç bir şey.

Darbenin açığa çıkması üzerine, emekliliği gelen  Çetin Doğan’ın (ki Çerkes/Abzah kökenli, Susurluk Aziziye köyünden, ama karısı İzmirli, kızı da bir Amerikalı ile evli;kendisi koyu bir Atatürkçü ve katı bir Türk milliyetçisi) emekli edildiği, darbeci kimi komutanların   pasif görevlere atandığı, ama hepsinin  terfi ettirildiği, halen görev başında oldukları yazılıyor. Ne denebilir ki? Burası farklı bir ülke..

Örgütlenme çeşitli adlar altında  sürmüş. Halen sürmekte olduğu da yazılıyor.

Listenin ilk kurbanı  Hrant Dink oldu. Yüzbinlerce kişi Hrant Dink  cinayetini kınadı ve Hrant Dink’in cenazesine katıldı, bunun darbeyi önlediği ve  cinayet planını  suya düşürdüğü söyleniyor. Ancak Dink cinayeti azmettiricilerinin açıklanmadığı, korunduğu, olayın  aydınlatılmadığı iddiaları ortalıkta.

Azmettiriciler solcu ya da Kürt olsaydı, canına okunur, flaş manşet medyaya konu olurdu.

Ergenekon operasyonu ve tutuklamalar ile paramiliter örgütlenmenin  beli kırılmış, suikast ve faili meçhul cinayetler bıçak gibi kesilmiş  oldu. Ama nereye kadar? Huylu huyundan vazgeçer mi?..

***

Hükümet bir olumlu bir olumsuz adım atıyor. Mehteran takımı gibi, bir öne, bir geriye. Anayasa Mahkemesi  ve HSYK’nın yeniden yapılandırılmış olması, kuşkusuz  bir kazanım. Ama askeri harcamalar üzerindeki Sayıştaş denetiminin ve general maaşlarının kamuoyundan saklanmış olması da olumsuz bir durum. CHP   bu konuda iktidarla işbirliği içinde. Bu da militarizmin ne denli köklü olduğunu gösteriyor.

Öte yandan Başbakan, “Ucubet” diyerek, heykel düşmanı Taliban’ı anımsatırcasına  Kars’taki  “İnsanlık Anıtı”na savaş açtı. Yakışıksız ve utandırıcı bir söylem bu. Hele bir başbakana hiç yakışmayacak bir söylem.

Beri yandan “Muhteşem Yüzyıl” dizisine de savaş açılıyor, beylere göre, Kanuni Sultan Süleyman (1495-1566), sanırsınız ki  ermiş kişi, bir ‘peygamber’. Kanuni hatası ve sevabıyla 450-500  yıl önce yaşamış   biri, bir Atatürk  değil. Atatürk gibi dokunulmazlık  zırhı yok. İyi ki yok. Bir Atatürk  yetmez mi bize?..

Harem, ne diye ele alınamazmış? Babamın teyzesi, rahmetli Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün üvey annesi bir saraylı idi. Çok güzel bir Vıbıh kadını idi. Rahmetli büyük teyzemle  çok konuşmuşluğum var, Çerkesçesi kadar çok güzel, enfes  bir saray Türkçesi ile de konuşurdu. Dediğine göre saraylı kadınların yaşamı, tek sözcükle  çileydi. Özellikle uykuya hasret imişler: Kadın erkek herkes yiyip içip gittikten sonra sofraları topluyor, bulaşık yıkıyor, ortalığı temizliyor, hadi yatalım  artık derken de, gün ışıyor, işbaşı yapıyorlardı, diyordu büyük teyzem. Bir yüzbaşı ile evlenip o cehennemden kurtulmuştu.

Harem yaşamı anlatılandan da berbatmış. Özel yetiştirilmiş oğlanlardan söz eden yok. Bunlar da tabu mu?

Harem yaşamını  dile getirmenin, günümüz ve açık toplum açısından  ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Kabinedeki en ‘özgürlükçü’ kişi (ki Adıge damadıdır) olarak bildiğimiz Bülent Arınç bile  diziye kılıç sallayan ve küplere binenlerden biri. Üstelik  filmi görmemiş. Tanrım, ne günlere kaldık?..

***

Ak Parti’nin MHP’yi barajın altına iterek yeni bir anayasa için çoğunluğu elde etmeye niyetlendiği   söyleniyor. Erdoğan’ın   milliyetçi/ulusalcı söylemlere sarılma nedeni de bu imiş. İyi etmiyor. O yol, yol değil…

Bu politika geri tepebilir ve çok tehlikeli sonuçlara da yol açabilir. Bunu yapacağına Erdoğan, AB normlarında bir anayasa için halk desteğini isteyebilir. İnandırıcı olursa, halk bu desteği verir. Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP de AB normunda  bir anayasayı istiyor. İyi niyetle hareket ettiği için Ecevit, MHP’yi ve başkanı Bahçeli’yi bile  anayasa değişikliği için ikna edebilmişti. Ders alınmalı.

Erdoğan ikna yolundan sapmamalıdır. Kitleler, en demokratik projeleri getirenlere destek verecektir. Geçmişte de öyle oldu. Millet huzur ve insan yerine konmak istiyor. Şu durumda  Ak Parti yine birinci parti. Erdoğan neyi yitirmekten çekiniyor olabilir ki?

***

BDP ise, kuşkusuz demokrasi çıtası  en yüksekte  olan  parti. Kürt desteğine sahip, Doğu’da güçlü. Ama yetmez, barajı aşamıyor, ‘bölücülükle’ suçlanıyor, neye göre bölücü? Barajı aşması durumunda  şimdikinin birkaç katı fazla  milletvekiliyle Meclis’e gelebilirdi. O zaman,  gerekli reformlar Meclis’ten daha kolay geçerdi.

Ama çarpık bir durum var. Seçim yasası değiştirilmiyor, baraj indirilmiyor. Durum adil değil.

Öte yandan eylemsizlik durumuna uyulmakta olması da sevindirici. Demek ki kitleler  barıştan yana. Ancak Öcalan, eylemsizliğin bir işe yaradığını görmek istiyor, basına olan yansımalardan bu anlaşılıyor.

Eylemsizliğin sona ermesi durumu, en az arzulanacak olan şeydir. İhmal kaldırmayacak bir şeydir bu. Kürt de bizim, Türk de, Çerkes ve diğerleri de bizim. Kurtuluş Savaşı sırasında öyleydi ve öyle söyleniyordu. Kenetlenme öyle sağlanmıştı. Beraberliğin temeli en kötü günde atılmıştı. Ama Türkçüler bu kardeşlik anlayışını bozdular. Kardeşlik havasını yansıtan bu eski  söyleme yeniden dönülmelidir.

Öğrenci eylemleri de sert yöntemlerle değil, ikna yoluyla demokratik platforma çekilmelidir. Öğrenciler kötü niyetli değildirler. Yeni yeni bilinçleniyorlar.

İmam Hatip Lisesi mezunlarına polis olma yolu açılıyor. Olabilir, ama bu yol Alevi ve Gayrimüslimlerin vay haline olmamalı. O zaman işler kötüleşir. Polis kadroları ayrımsız Alevilere de açılmalı, Alevi yörelerinden, her etnik ve dini yöreden  dengeli polis alımı yapılmalı. Alevi ‘Çalıştayları’,Roman Çalıştayları yapılıyor. Sonuç, elde var sıfır...

Çözüm, İmam Hatipliyi mesleğe alırken, Alevi’yi ve ötekileri dışlamamaktan geçer. Koskoca Ak Parti’de, milyonlarca Alevi içinden  tek bir Alevi milletvekili çıkarılabilmiş. Numunelik. Gül bebek olmalı...

Demokratik Türkiye, ancak dengeleri gözeten ve dengelere saygı gösteren  bir sistem üzerinde yükselebilir.

***

Çerkes kesiminden bir ses

Değerli Adıge kardeşlerimizden Semih Akgün, 20 Ocak günü, Cherkessia.net’de  “Uluslaşma ve Kabilecilik” başlıklı  güzel bir yazı yazmış bulunuyor. Bana göre bu yazının özünün daha da  geliştirilmesi ve daha  anlaşılır bir  hale getirilmesi gerekiyor. Aslında bir şair olan  yazarın görüşlerine, genel anlamda katılıyorum. İnsanlığın geçmişinden bugüne değin uzanan   bir gelişim çizgisi var. Bu çizgi içinde, ulus öncesi oluşum  feodalizm ya da feodal toplum  idi. Feodal ya da yarı feodal yapı  Kafkasya halklarının uluslaşmalarını ya da devletleşmelerini engelleyen ana etkendi. Adıge/Çerkesler de bu oluşumun içinde ya da etkisinde  yaşıyorlardı. Gerçi bazı yöresel halk/köylü meclislerinin (xase’lerin) bulunduğunu biliyoruz. Ancak birçok yörede  de meclisler feodal (soylu,üst egemen) sınıfın güdümündeydi.

***

Devrim hareketleri

18.yüzyılda dünyada ve Kafkasya’da uluslaşma akımları güçlendi. 1789 Fransız İhtilali ile Fransa’da feodalizm ortadan kalktı, feodal devlet, devrim sonucu   burjuva (ulus) devlete dönüştü. Devrim diğer ülkelere de yayıldı. Bu bir toplumsal aşama ve bir tarihsel  gelişme idi.

Fransız devriminden 6 yıl önce, 1783’te Rusya, Kırım Hanlığı topraklarını ilhak etti, sınırını güneyde Kuban Irmağına/Çerkesya’ya değin indirdi. Kabardey ve Osetya ise, daha önce, 1774’te Rusya’ya ilhak edilmişti. Rusya, 1783’te  Doğu Gürcistan’ı (Kartlı ve Kaheti Krallığı) koruması altına aldı. Daha önce, 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Kabardey,Osetya üzerinden yürüyerek Daryal Geçidi’ni geçen Rusya, Güneybatı Kafkasya’daki Osmanlı topraklarının çoğunu, İmereti Krallığı başkenti Kutaisi’yi ele geçirmeyi ve kıyıdaki Osmanlı kalesi Poti’ye ulaşmayı başarmıştı. Bu ilerleme Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünü/kofluğunu  açığa çıkarmıştı. Ancak,dış baskılar sonucu Ruslar, Güney Kafkasya’da almış oldukları  yerleri  Osmanlılara geri vermişlerdi.

Çevrede gerçekleşen bu yeni gelişme, yani ürkütücü Rus yayılması, Adıge/Çerkesleri birleşmeye ve bölünmenin kaynağı olan feodalizmi tasfiye etmeye yöneltti. Yönetim, genel bir halk ayaklanması sonucu, hemen her tarafta feodal sınıfın elinden alındı ve  halk meclislerinin/onun aracılığıyla da emekçi köylü  sınıfının eline geçti. Ancak bazı   feodal kalıntılar da , bazı köşelerde tasfiye edilememişti,ama zayıflatılmıştı, özellikle Abzah ve Vıbıhlar aracılığıyla Türkiye’ye yapılan esir  ticareti  tamamen önlenememişti. Devrimin kazanımı Abzah ve Vıbıh yörelerine görece daha zayıf yansımış  olmalı…

İnsan ticareti 1860’lı yıllara değin sürdü. O tarihten  sonra da Kafkasya’dan silindi, Osmanlı topraklarında  sürdü.

***

1829 Edirne Antlaşmasıyla Çerkesya, Osmanlılardan alınarak Rusya’ya verilmiş  bir Osmanlığı toprağı sayıldı, Çerkesya  uluslar arası diplomasiden dışlandı.

1830’larda Şamil’in önderliğindeki Mürid  hareketi Çeçenya ve Dağıstan’ın bir bölümüne egemen oldu, Ruslar oralardan atıldı ve o gibi  yörelerde  feodal/soylu  sınıfı tasfiye edildi, ancak tasfiye edilenin  yerini, yine birer feodal kurum olan   şeyhlik ve tarikat kurumu aldı. Toprak mülkiyeti ve vergiden (zekat) güç alan bu  sistem/kurum toplumsal bir  disiplin  getirdi. Bu dini kurumlar toplumu yönlendirmeye/yönetmeye başladılar, gerektiğinde de politik manevralar  yaparak Ruslarla uzlaşma ve işbirliği yolunu  seçtiler. Dini kurumların bir bölümü Rusya’ya bağlı prenslik/hanlık topraklarında idi. Bu nedenle tarikatlar arası bir geçişme,bir  iç içe geçme durumu vardı. Bu da taraf değiştirmeye, bir yerden öte yere sığınmaya  olanak sağlıyordu.

Durum halen böyledir. Örneğin bazı Çeçen dini kurumları Rusya’ya savaş açmışken, bazıları da, bir dini kurum mensubu olan Başkan  Ramzan Kadirov’u destekliyorlar. Tarikatların Çeçenya’dan, Dağıstan’dan  Kabardey-Balkar’a doğru  yayılmakta oldukları söyleniyor.

Adıgelerdeki örgütlenme/yapı Doğu’daki gibi manevra ve esneklik kabiliyetinden  yoksundu. Yani tarikatlar ve bir geçişme durumu yoktu. Naib Muhammed Emin, Çerkesya’da, kendi şeyhi/imamı  olan Şamil’inkine benzeyen bir sistem kurmak istedi, ama başaramadı, nüfuzu Abzahlarla sınırlı kaldı. Şapsığlar Naib’e karşı çıktılar.

Yine de bütün bu oluşumlar  demokratikleşme, uluslaşma ve devletleşme yönünde  atılmış olan adımlar olarak kabul edilmeli. O koşullarda bundan daha fazlası da beklenemezdi. Doğudaki –Çeçenya’daki- dini/feodal  yapılanmaya karşın, Bağımsız Çerkesya  ‘demokratik konfederal  devlet’   temelinde bir yapılanma içindeydi. Bunu bir devlet olarak kabul etmemek için ben  bir neden göremiyorum. Kabul etmeyenler devleti kutsayan kişiler  olmalılar.

Devletin eksik kalan  yanı, herhalde düşman saldırılarına karşı  ulusa önderlik  edecek modern bir sınıfın (bir burjuva sınıfının) yokluğu/doğmamış olmasıydı. Rus istilası, soykırım ve dış sürgün  yaşanmasaydı, İsviçre’deki gibi ve belki ondan da  daha  ileri bir devlet yapılanması oluşabilirdi. Ancak, tam bir Rus kuşatması altında ve bir başına direnen Çerkesya bunu başaramadı. Buna karşın, İsviçre, birbirinin rakibi olan 4 büyük devlet tarafından çerçevelenmiş bir yöreydi ve bundan  yararlanmasını bildi.

Çerkes   demokratik konfederasyonu, herhalde uzlaşmaya/boyun eğmeye  yatkın bir yapıda da değildi. Adıgeler tarih boyunca kimselere boyun eğmemiş ve  boyun eğmeye de alışık olmayan   insanlardı. Bu bakımdan tek yanlı uzlaşma (boyun eğme) yollarının kabul ettirilmesi de   kolay değildi. Ruslarla uzlaşma önerileri  oldu,ama hepsi başarısızlığa uğramıştı.

Çerkesya’daki devrime karşın, Rus yönetimindeki yörelerdeki feodal ya da yarı feodal yapılar  1860’lı yıllara değin varlıklarını korudular, örneğin Kabardey, Karaçay, Oset, Dağıstan, Abhaz,vd  yörelerde.

***

İdeoloji ve algılama farklılıkları

Devrimi gerçekleştiremeyen bölge, yani feodal yöreler insanı, genellikle  yöresel (lokal) düşünür, başındaki beyin buyruğuna göre hareket eder ve güçlüden yana tavır alır. Yiğitlik ve komutanlık soylu sınıfına bırakılmıştır. Sıradan kişi,kendinden üstün saydığı/soylu/aristokrat  biri tarafından  yönetilmeyi kabullenmiştir. Kendi dar/lokal dünyası dışına pek çıkmaz. Ancak bu sıradan kişi  kendisini ya da kendi etniğini dünyanın merkezi olarak görmek ister, abartıya da kaçar. Sıkıyı gördüğünde de, yan çizebilir. Kişiliği zayıftır ve başkasını   rahatça satabilir. Mertlik anlayışı evrensel değil, yöresel kurallara göre belirlenmiştir. Üstü ve kendi etnik kümesi dışındaki kişilere değer vermez, başkaları  tarafından ayıplanmak da, onun için  fazla önemli değildir, yeter ki, kendi dar çevresince ayıplamasın.

Feodal kişi  kendi   kümesinden kişilere  karşı  oyun oynayamaz, oynadığında maddi ya da manevi    yaptırım ile karşılaşır ve dışlanabilir. Bir başına kaldığında ise, bir hiçtir.

***

Adıgelerin egemenliği altındaki topraklar genişti. Diyelim o yörelerde, bunlardan biri olan Abzah yöresinde bir Abzah, sadece kendi kümesini değil, diğer Adıge yörelerini, Şapsığ’ı, Bjeduğ’u, Vıbıh’ı, Brakıy’ı, Besleney ve Kabardey’i de hesaba katmak zorundaydı. Tüm bu yörelerde, genel anlamda, aynı  yasa-sözlü anayasa- ve gelenekler/xabze geçerliydi. Yani ortak bir ülke ve tek bir ulus anlayışı, bağlı kalınması zorunlu kurallar vardı. Kural dışına çıkma hakkı, kimsenin dokunulmazlık  hakkı yoktu.

Her yörenin, her bir topluluğun  kendi bayrağı vardı. 1834’te İngiliz David Urqhart’ın ziyaretinin ardından 12 yıldızlı, yani 12 konfederal yöreyi ya da topluluğu temsil eden ve günümüzde de kullanılan ortak ‘Çerkes Ulusal  bayrağı’  kabul edilmişti.

Sıradan bir  feodal toplum kişisi  için   başkaları değersiz ya da kendisine  eşit olmayan kişilerdir, başkalarının değer yargıları da  önemli değildir. Kişi kendi topluluğu içinde saygın bir konumunda görünmeye   önem verir. Toplumu içinde  korkak görünmemek için, gerekirse ölümü göze alabilir. Bunu   toplum önünde aşağılanmamak için yapar. Burada ilkel ve feodal toplumlara özgü değer  yargıları karışmıştır.

Bu tip feodal insan, modern ve genel anlamda gelişmemiş olan bir  tiptir, dünyaya seslenemez, yazı üretemez, daima bir üst otoriteye, efsanelere bağlı olarak yaşar, efsane ve soylu kahramanları örnek alır. Övülmeyi sever, yaptıklarının abartılmasından da hoşlanır.

Bu tür anlayışlar Kafkas toplulukları için de söz konusuydu.

***

Adıgeler dışındakiler de Çerkes sayılabilirler mi?

18 yüzyılda, yani  200 küsur yıl önce gerçekleşen Çerkes köylü devriminin  katkısıyla, Adıge kültürü büyük bir değişim ve enternasyonalist karakterde  bir dönüşüm geçirmiştir. Enternasyonalist değerler  Rus yönetimindeki feodal Kabardey’e değin yayılmıştır. Adıgeler ve insanlık açısından  bu oluşum, büyük bir kültürel gelişme ve katkı olmalı. Örneğin feodal yörelerin dünya görüşü yöresel, yani bir feodal yöre  algılaması ile  sınırlı iken, Adıgelerinki enternasyonalist/uluslarüstü bir niteliktedir. Adıge anlatıları  hem kendi kahramanlarını ve hem de düşman safındaki kahramanları olumlu anlamda ele alır, yalana kaçmaz, insani değerleri üste çıkarır, ulusal ve enternasyonalisttir, ama asla ırkçı ve ulusalcı değildir. Bu nedenle Çerkesler bulundukları her bir ülkede, başka uluslardan toplumlar ve bireylerle iletişim kurmada, güven oluşturmada güçlük çekmiyorlar. Bu değerler korunduğu sürece, Çerkes kültürü her yerde saygı ve ilgiyle karşılanıyor.

Tabii ırkçı/faşist çevreleri dışta tutmak gerekir.

Dünyada ve Türkiye’de Çerkes olmayan Kafkaslı  toplumlar da vardır, kıyafet  benzerlikleri nedeniyle  onlar da Çerkes sanılıp sempati ile karşılanabiliyorlar. Örneğin ilk Çeçen direnişi dünyada büyük bir sempati  ile karşılanmıştı. Küçücük, cüce   Çeçenya,özgürlük uğruna, koca  deve/Rusya’ya karşı çıkıyordu, ‘Davut ile Golyat’ karşılaşması  yaşanıyordu  sanki. Ama doğru yoldan sapan  ve seçilmiş Başkan Aslan Maşadov’u  dinlemeyen   Çeçen militanların neler yaptıklarını, Çeçenya ile yetinmeyip Dağıstan’a da sarkarak bela ürettiklerini, sonunda evdeki bulgurdan da olduklarını gördük. Artık sakallı Çeçen militanı,   kültür düşmanı Taliban’ın  müttefiki olmuştu. Sivil hedeflere saldırabiliyor ve kendinden olmayanı ‘İblis’ olarak görüyordu.

Bu bir Adıge/Çerkes karakteri olamaz. Çerkesler güçsüzleri korurlar, kimsenin, insanın aşağılanmasına izin vermezlerdi. Çeçen militanı  ise ilkokul öğrencilerini rehin alıp ölüme sürükleyebiliyor.

Öte yandan bundan yararlanan, fırsat bu fırsat diyen Rus da, Çeçen’in defterini tez elden dürüverdi.

Bu bakımdan Çerkesler, kendi kimliklerini koruma konusunda titiz olmalıdırlar, ancak kardeş de olsalar, Adıge olmayanların farklı uluslar mensupları olduklarını da unutmamalıdırlar. Biz diğerlerinden  farklı  özelliklere, tanıtıcı değerlere sahibiz. Kardeş halklar ve daha başkaları ile  demokratik ilişkilerimizi sürdürmeli ve  bir dayanışma içinde  olmalıyız.

Yineleyelim, Adıge olmayanlar, kendini Çerkes saymayanlar, Çerkes değildirler ve bizim değer yargılarımızı  aynen paylaşmazlar. Onları   ayrı birer ulusal topluluk/ulus  olarak algılamalıyız ve onları Çerkes ulusu  tanımı kapsamına  almamalıyız. Onlar da Çerkes sayılmayı  istemiyorlar. Buna saygı göstermeliyiz. Onlar bizim ulus tanımımız dışında kalan, ama bizim eşitimiz olan kardeşlerimizdir.

***

Çerkesya konusu

‘Tarihte  Çerkesya diye bir ülke  yoktu’ diyen bazı Abaza dostlarımıza   “Crimean War-Wikipedia, internet”teki haritaya bir bakmalarını öneririm. 1853-1856 Kırım Savaşı sırasındaki politik ve askeri durumu gösteren sözkonusu haritaya bakanlar, Ruslara karşı Kuban Irmağı kuzeyinde bile  direnişini sürdüren kuşatılmış bir bağımsız  Çerkesya ülkesinin -  “Adıge/Адыге” adı altında- bulunduğunu görürler. Bu bir gurur verici bir olgu, çok az ulusa nasip olmuş olan bir onurdur.

Peki Çerkesya dışında hangi Kafkas ülkesinin adı ve sınırları gösteriliyormuş  o haritada? Niye diğer yöreler yoklar?..Bunu yabancılar, Ruslar bile yadsımıyorlar. Çünkü bu bir gerçek.

Ama komşulardan ‘yadsıyanlar’ var. Çok çirkin, normal açıklaması olmayan  bir anlayış.

Günümüzde de  ‘Çerkesya’ sözcüğü kullanlıyor. Çerkesya, çok daraltılmış ve bir ayağı aksak ‘Topal Ördek’ misali  Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin bir bölümüne verilen ad. Orası 1926-1957 yılları arasında “Çerkesya” adı altında ayrı   bir küçük  region/özerk oblast  idi. Ruslar orasını 1957’de  Karaçay’a yamadılar.

***

19.yüzyıldan önce, 1864 öncesinde de bir  parçalanmışlık durumu vardı: Bağımsız  Çerkesya ile Rus yönetimindeki Kabardey (ya da ‘Doğu Çerkesya’), yine Rus yönetimindeki  Batalpaşinsk (şimdiki Çerkessk) yöresi Adıge/Çerkesleri, vb.Sovyetler döneminde, 1921-24 yıllarında Adıge/Çerkesler için doğudan batıya doğru Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes,Adıge regionları ile, kıyıda da bir  Şapsığ regionu  oluşturulmuştu.

Bu son  parçalanmışlığın temel nedeni, Stalin değil, 1864’te Özgür Çerkesya’nın yok edilmiş, halkına soykırım ve deportasyon (ülke dışına sürgün işlemi) uygulanmış olmasıdır.

Bugün bu 4 Adıge yöresinin birleştirilmeleri  konusunu ele alanlar var, ancak diasporadan kitlesel bir dönüş  ve Rusya’ da da demokratik bir ilerleme olmadığında, kısmi ya da  geniş bir  birleşme olabilir mi?..En başta böyle bir isteği  RF  üst makamları sempati ile karşılarlar mı? Soruna milliyetçi/ulusalcı  değil, özgürlükçü bir açıdan, yani ülkesi dışına sürülen  bir ulusun  haklarının iadesi açısından yaklaşılmalı, Çerkes soykırımının tanınması için çalışılmalıdır.

Demokrat ve emekçi Ruslar, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, Çerkeslerin yan yana yaşayacakları  ve  işbirliği yapacakları   çok değerli  komşularıdır.Bu nokta hiç  unutulmamalıdır.

Bu dört yöre, Çerkesya toprağının parçalarıdır. Ancak tarihsel  Çerkesya daha ötelere de uzanır ve çok daha geniş toprakları kapsar. Bunu biliyoruz. Ama ideal olan değil, gerçekleşebilir olan savunulmalı. Önce parçaları güçlendirmek gerekir. Bir macerayı ise, asla kaldıramayız.

Çözüm için  daima demokratik, barışçı ve kardeşçe  yollar aranmalıdır. Gerisi macera olur.

Dönüş için yoğun bir  çalışma, Rusya’nın demokratikleşmesi ve Çerkes soykırımının kabul edilmesi  gerekir. O takdirde bir sonuç alma  olasılığı doğar. Hapae Erhan’ın, Hatko Shamis, Semih Akgün ve daha başka aydınlarımızın  söyledikleri  gibi, demokratik bir Çerkesya’nın ve Çerkes dönüşünün Rusya’ya hiç bir zararı olmaz. Zarar vermeyi , kötülüğü   amaçlamamalıyız. Dürüst ve sözünde duran insanlar olma özelliğimizi korumalıyız.

Çerkes toprakları çok geniştir, Çerkeslere de, diğerlerine de yeter. Bunun aksini düşünenler ise, bize göre  çağdaş/modern olmayan insanlardır.

***

Sürgün ve göç konuları

Bazı kişilere göre, Kafkasya’dan Türkiye’ye yapılan her türlü nüfus transferi   göç değil, bir “sürgün” olayıdır. Yanlış. Bu algılama biçimi, bir hastalığa, Arap saçına dönüşmüş durumda. Sürgün denmekle ‘itibar’ mı kazanılmış  oluyor?

Bir anı:

1960 yılı sonları ya da 1970 yılı  başları olmalı, öğretmendim, İstanbul’da TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) bir kongresini izlemiştim. Bir ‘işçi miti’ oluşmuş olmalıydı o sıralar. Herkes, öğrenci ve serbest meslek mensubu, vb bile, işçi yarı kontenjanından parti il yönetim kurulu üyeliğine seçilmek için yarışıyor, diğer yüzde 50 kontenjan için ise  aday bulunamıyordu. Durumu gülümseyerek izliyordum. Sonunda parti sekreteri rahmetli Rıza Kuas (Abaza’dır)  dayanamadı ve söz aldı: “Herkes işçiyim derse diğer yarıyı nereden bulacağız?” diyerek müdahalede bulunmuştu.

Bu bir çocukluk hastalığı idi.

Maalesef biz Adıgeler ve komşu uluslar yazarları arasında da  böylesine yanlış/çocukça görüşleri savunanlar var. Bu tür kişiler, doğruyu söyleyene karşı, “Kart boğanın pelerin yerine matadora saldırması”  gibi, hemen karalama kampanyalarını  başlatıyorlar. İlkel/sığ  bir davranış biçimidir bu. Yanlış buldukları bir görüşü, doğrusunu sunarak  çürütebilirler. Ama bunu yapmıyorlar ya da yapamıyorlar.

Bu tutum normal bir davranış biçimi olarak kabul edilemez.

Şu kadarını söyleyebiliriz: Rus işgali/işgalleri   olmasaydı Türkiye’ye göç de olmazdı tabii. Çocukların bile bilebileceği bir şeydir bu. Bazı Avrupalı Hıristiyan gruplara baskı yapılmasaydı, onlar da kalkıp sırf  huzur için Amerika’ya göç etmez, sonuçta bugünkü biçimiyle ABD de oluşmazdı. Peki bu Hıristiyanların ve Yahudilerin Amerika’ya gidişi, Afrikalı Siyahilerin  Amerika’ya götürülmeleri olayları, hepsi  birer sürgün olayı mı  sayılmalı?

Elmalarla armutları aynı kefeye koymamalıyız.

Feodal kafa, işine geliyorsa her şeye  sürgün diyebiliyor.

Sürgün için kısıtlayıcı/cezai nitelikli  bir karar/yaptırım bulunması, bunun zor kullanılarak uygulanması gerekir. Bunu dikkate almayan kişiler olayı saptırıyor, doğruyu söyleyenleri  de feodal dürtüleriyle  karalamaya çalışıyorlar.

Oysa kabilecilik  şu sıralar Afganistan’da, Afrika’da, vb gibi yerlerde kalmış olmalıydı…

***

Sürgün cezası ile göç olayları arasındaki farklılık

Karalamalar araştırma heveslerini   kırıyor, düşünce ortamının gelişmesini engelliyor ve zarar veriyor. Duruma yeni yeni vakıf olmaya başlayan gençlerin cesaretini kırıyor.

a)Önce şunu belirtelim: Çarlık Rusyası, emri altındaki  askeri makamlara, Çerkesya’nın sadece bir yöresindeki nüfus için   “göç ettirme iznini” vermişti , Türkçesi  ile ortada  resmi bir yöresel sürgün kararı vardı. Sürgünün uygulanacağı yerlerin  sınırı da belliydi: 1860’da Çerkesya’nın Karadeniz kıyı bölümü  (Kuban’dan güneyde Bzıb Irmağına kadar uzanan yerler) ile doğudaki sıradağlar arasında bulunan yerler –Natuhay,Şapsığ ve Vıbıh yöreleri. Daha doğudaki yöreler ise Rus yönetiminde idi. 1861’de  sürgün mıntıkasına, doğuda, işgal altındaki    Şhaguaşe/Belaya Irmağına   ya da bugünkü Maykop kentine değin uzanan  Abzah (Abadzeh)  toprakları  da eklendi.

Bu konuda çok şey yazıldı. “Anlayana sivrini sinek saz, anlamayana davul zurna az” dememişler boşuna.

Rus yönetimi altındaki, işgal  altında olan   Çerkes yöreleri ise (Bjeduğ,Kemguy,Kuban Kabardey,vb)  sürgün kararı  kapsamı   dışında  idiler.

Sınırları çizilen bu sürgün mıntıkası, bütünüyle, tek bir  kişi kalmamacasına   yerli nüfusundan  boşaltıldı, boşaltılan yerlere de Hıristiyan Rus nüfusu getirilip  yerleştirildi. Bu işlem askerler eliyle ve askeri operasyonlar yoluyla uygulandı (1864).

Savaş ve sürgün boyunca çok sayıda sivil insan da öldü (en alt tahmin-500 bin ölü).

b)1860 yılı ve öncesinde, ’Özgür Çerkesya’ dışında, Kuzey Kafkasya’nın diğer yörelerinin tamamı  Rus yönetimi altında idi. Bu gibi  yörelerde  yaşayan yerli Müslüman nüfusa Rus Hükümeti tarafından dış ülkelere göç izinleri  veriliyor, Müslüman nüfusu azaltma politikaları savunuluyor, bu bağlamda dışarıya yapılacak olan    göçler teşvik ediliyordu. Bu tür göçlere Kafkasya dışı, Kırım ve Kazan’dan katılan Tatarlar  da   vardı.

Ancak Osmanlı yöneticileri Adıge/Çerkesler  dışındakilere  karşı fazla  istekli  değildiler…

Rusların dışarıya  göçü  özendirici çalışmaları sırasında söylediklerini/propagandalarını   şöyle özetleyebilir, toparlayabiliriz: Türk Hükümeti ile anlaştık, sizi göçmen olarak kabul edecekler, size parasız ev, işyeri, yiyecek, toprak, hayvan ve tarım aletleri verecekler. Bu fırsattan yararlanın, çıkarınıza olan bir şeydir bu. Hemen temsilciler gönderin, yer beğensinler, ardından  buradaki malınızı mülkünüzü  satın ve  göç kafilelerine  katılın. Biz de, yurttaşımız olduğunuz ve iyiliğinizi istediğimiz, ‘Gül hatırınız’  için, size yardımcı olalım. Buradan götüreceğiniz paralarla Türkiye’de iki kat daha zengin olur, mutlu ve huzurlu  bir yaşam sürdürürsünüz. Kaçırmayın bu fırsatı, size dağıtılan matbu başvuru dilekçelerini  doldurtup hemen verin...

Bu tür göç kafileleri bir bey, göçe öncülük eden güvenilir   biri  tarafından düzenleniyor, öncelikle Türkiye’de bir  yer belirleniyor/seçiliyor, anlaşma yapılıyordu. Ardından Rus idari makamlarından pasaport alınıyor, trene biniliyor, Karadeniz kıyısına geliniyor, oradan da  Türkiye’ye geçiliyordu.

Göç için başka yollar da denenmiş, gizli-açık  çeşitli baskılar/korkutmalar/kaçırtmalar  yapılmış olabilir, yapılmıştır da. Ancak yine  bu bir sürgün olayı olamaz. Birey, direttiğinde, göç  etmeme  ve yerinde kalma hak ve olanağına  sahipti. Karşısında sürülenler gibi, sadece askeri değil, sivil makamlar  vardı.

Sürgün dediğimiz olay ise farklıdır, özetle şöyle deniyordu: Bölgeyi terk edeceksin ve bizim  göstereceğimiz bir yere göç edip yerleşeceksin. İtiraz yok. Biz size toprak, gıda yardımı, hayvan ve tarım aleti vereceğiz, ev yapmanda da yardımcı olacağız (Daha geniş  bilgi ve uygulama örnekleri için bk. ‘Abzegh Ülkesi Bozulunca’,internet),2)Ya da Türkiye’ye göç  edeceksiniz. Bunun için Karadeniz kıyısında toplanacaksınız. Gemiler gelecek ve sizi alacaklar. Türkiye’yle anlaştık. Burada kaldığınızda size  vereceğimiz şeylerin aynısı, göçmen (muhacir) olarak gittiğiniz ve sizi göçmen olarak kabul ettiği için,Türk hükümeti  tarafından size verilecek. Daha huzurlu bir yaşama kavuşacaksınız. Türkiye’ye gitmeniz sizin de bizim de yararımıza.

Görüldüğü gibi arada büyük bir  fark var. Göç işinde bir ‘gönüllülük’, iç ve dış sürgünde ise bir  zorunluluk vardır.

c) 1864’te Rusya’ya bağlı olan feodal prensliklerden biri olan Abhaz prensliği kaldırdı ve eski prenslik arazisine “Sohum okrugu (ilçesi)” adı verildi. Bu işlem 1861 tarihli Rusya demokratik reform programı  kapsamında yapıldı. Program merkezden çevreye doğru kademeli olarak uygulanıyordu. Abhaz prensliğinin lağvı ile birlikte soylu sınıfına tanınmış olan  ayrıcalıklar ve kölelik de sona erdi; ancak, Rusya’dakinden farklı olarak, yanılmıyorsam,  köylü sınıfına ve kölelere toprak  verilmediği anlaşılıyor. Sonuç olarak bir tepki ve bir başkaldırma olayı yaşandı, ama hemen bastırıldı. Sonucunu, Allen ve Muratoff’un kitabından nakledelim: “Rusların, Abazaları memleketlerinden çıkartmak için resmi bir siyasete başvurmamış olmalarına rağmen, birkaç bin

Müslüman Abaza (Muhacirler) Çerkezlerin muhacereti esnasında -1864’te -Türkiye’ye kaçmıştı” (1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara,1966,s.120).

Asıl Abhaz kaçışı ise, Abhazya’ya şaşırtma amaçlı bir çıkartma yapan Osmanlıların yenilip geri çekilmeleri sırasında, 30 Ağustos 1877’de yaşandı, Sohum yöresi Müslüman Abhaz nüfusunun neredeyse tamamı Türk savaş ve nakliye  gemileri tarafından  Türkiye’ye  nakledildi. Türklerle  işbirliği yapan asi Müslüman Abhazların aksine, Hıristiyan Abhazlar  Ruslara sadık kaldılar ve Rus safında Türklere karşı çarpıştılar. Yukarıda adı verilen kitabın 142-147 sayfalarında daha  geniş bilgi vardır.

Abhaz hükümeti Abhaz ‘sürgünü’ tarihi olarak ‘30 Ağustos’ gününü kararlaştırmıştı, ancak 2011 yılı için, eskisi gibi, 21 Mayıs’a dönüş yapılmıştır.

Bu yazıyı, konunun üzerinde durmak ve konuyu değerlendirmek  isteyen kişilere yardımcı olmak amacıyla hazırladık ve konuyu uzun uzadıya ele alma  gereğini duyduk. Çünkü gündelik kısa fıkra yazılarıyla sorunlar açıklanamıyor.

Bu bakımdan okuyucunun beni hoş karşılayacağını umuyorum.

 

Not: Tire içindeki eklemeler bize aittir.-hcy


Bu yazı toplam 4068 defa okundu.





SEMİH AKGÜN

Sahi Cevdet ağabey, ‘Abzegh Ülkesi Bozulunca’ ve "Natuhaylar'ın İzinde" gibi belgesel nitelikli muhteşem dökümanları Türkçe'ye kazandırman ne kadar iyi oldu.
Öylesine iyi dökümanlardı ki onlar, her zaman bu çevirilerinden şükranla anılıyorsun.

Daha ilk okurken, gözyaşlarımı tutamamıştım.
Fakat sadece duygulara hitap eden döküman değil onlar.
Bir devri çok iyi anlatan kaynaklar.
Fakat bu tür başka dökümanlar da kazandırılmalı.

Çerkes tarihinin tozlu raflarda unutulmuş belgeleri, mutlaka ama mutlaka Türkçe'ye kazandırılmalı.

Ve belki sadece Çerkesçe değil, Rusça, İngilizce, Almanca, Arapça, Yunanca, Farsça, Gürcüce, Ermenice ve diğer dillerde farklı dönemlerde yazılmış seyahat, savaş tarihi, antropolojik veriler bugüne kazandırılmalı.
Yazılanlar da muhakkak, kitaplaşmalı.
Siz, sizden sonra gelen kuşaklara iyi örnek oluyorsunuz.

Artık insanlarımız okuyor.
Farkında değiliz ama internet kitabı da beslemeye başladı.
Daha çok çeviri, daha çok kitap, insanlığın kültür dünyasını da açacak ve renkli bahçelere dönüştürecektir.

Saygılarımla...

26 Ocak 2011 Çarşamba Saat 11:37
tseyilhan chelyabinsk

Ne yaziktir ki bu kadar zaman sonra ,,insanlarimiza tekrar tekrar her kelimenin ne anlama geldigini aciklamak zorunda kalmaniza uzulurken enerjinize sayginligim artiyor abi sagolasin.

24 Ocak 2011 Pazartesi Saat 10:31
Talebe

Eline saglik Cevdet Abi,

gercekten dogrulari dile getiren büyüklerimizin olmasina seviniyorum...

saygilar sevgiler

23 Ocak 2011 Pazar Saat 23:27
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net