

Son iki yüzyıllık süreç içinde, çoğunluğu 1863-1864’te olmak üzere 1,2 milyondan fazla sayıda Çerkes, Rus Çarlığının soykırım ve sürgün politikalarıyla karşı karşıya kalarak anayurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır.
Sürgün Çerkesler, o dönem Osmanlı coğrafyasının dört bir yanına dağılmışlardı. Bugün en büyük Çerkes halk gruplarınınsa Türkiye’de yaşadığı bilinmektedir.
Bilimsel araştırmalarda Türkiye nüfusunun, % 20’si üzerinde bir orana sahip olduğu bilinen Kafkasya kökenliler içinde, en büyük payın Çerkesler’e ait olduğu bilinmektedir.
Bugün Türkiye’de, belki % 60’ından fazlası kökenlerinden habersiz ya da farklı gruplarla karışık olarak 7-8 milyon civarında Çerkes kökenli yaşadığı tahmin edilebilir.
Türkiye’de öylesine hızlı bir erime ve yok oluş sürecindedir ki Çerkesler, etnik bilinç sahibi olan yaklaşık 3 milyona rağmen, Çerkesçe konuşabilen insan sayısının 1 milyonun altında olduğunu tahmin etmek o kadar da zor değildir.
Bu makalede bunun sebeplerine, sonuçlarına ve çözümlemesine girmeyelim, çünkü bu konu daha başka bir araştırma konusu.
Çerkes halkının bugün içinde bulunduğu sorun; “Türkiye iç-politikası ile ilgili olmaktan çok, dünya çapında yok oluşa dur demenin yolları var mıdır ve buna Türkiye halkının ve devletinin bir katkısı olabilir mi?” Sorusuna odaklanmalıdır. Böylesi; tablodaki büyük resme odaklı bakış açımızın bir gereğidir.
Detaylarda kaybolmak ise çok kolaydır.
***
Çerkesler; yaşadıkları Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bazı çekincelere rağmen, bu ülkenin haklı-eşit yurttaşları olarak dışarıdan konuşmadı. Daima içeride oldular ve yaptıkları her eleştiride yapıcı tavır takındılar.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak etnik aidiyetlerini, ayrımcılık unsuru olarak ortaya koymadılar.
Türk Ulusal Kurtuluş savaşında, Anadolu Türkler’inden ve Türkmenler’den daha fazla yararlılık gösterdiler. Ülkenin en alt kademelerinden, en üst kademelerine kadar aldıkları görevlerini, mükemmelen yerine getirdiler.
Sonunda bazıları hain olarak nitelenip, suçlandıysalar da, düşünün ki o hainler(!), kritik savaşlarda kilit roller oynadılar ve önemli ayaklanmaları kendi soydaşları dahi olduğuna bakmadan ve hatta acımasızca bastırdılar.
Bu ülkenin her karış toprağında yüz binlerce Çerkes’in kanı da var. Ve bugün hangi Türk’ün damarlarında biraz da Çerkes kanı dolaşmıyor ki?
Bu sarsılmaz beraberlik, kendini tarihin derinliklerden itibaren hissettirmiş ve hissettirmektedir de. Artık Anadolu topraklarında Türk; biraz Çerkes, Çerkes’de; biraz Türk olagelmiştir.
***
Türkiye Çerkesler’i son dönemde oldukça hareketli. Onlar kendi köklerine derinden bağlılar. Anayurtlarını hem özlemle anıyorlar, hem de ulusal hassasiyetlerini önemle koruyorlar. İkinci yurtları olan -yaşadıkları/doydukları ne dersek diyelim-, Türkiye’ye ve tüm Türkiye halkına ise sevgi ve muhabbetle ilişkilerini sürdürmekteler.
Çerkesler bugüne kadar, savaşlarda, depremlerde, yıkımlarda, yeni yurtlarının imarında, kalkınmasında, korunmasında, her türlü zorluklarda, bir Türk gibi savaştı, çalıştı, vergi ödedi, kan verdi, can verdi.
Çerkesler bu zamana kadar Türk’tü. Şimdi zaman; Türkler’in Çerkes olma zamanı.
Dostluk, zor zamanda belli olur. Yüzlerce yıllık dostluğun kalitesi; gümüşlükten çıkıp, altına dönüşmelidir.
Gerek Türkiye halkı, gerek Türkiye devleti, kendi haline bırakılmış, unutulmuş, hakları çiğnenmiş, toprakları ellerinden alınmış, parçalanmış Çerkesya ve Çerkes halkını görmeli ve kendine düşen görevleri yerine getirmelidir.

Peki Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Çerkes kökenli yurttaşlarına karşı tarihsel görevleri nelerdir? Çünkü içinde bulunduğumuz coğrafya içinde, özellikle son on yılda, Türkiye ile Rusya arasında ilişki zincirinin giderek güçlendiğine tanık olduk.
Başlangıçta ticari ve ekonomik olan bağlar, hızlı bir ivme ile yukarı tırmandı, giderekte gelişti. Her ne kadar Türkiye bir müşteri, Rusya ise tüccar konumunda olsa da!..
Her ne olursa olsun, ticaretin olduğu yerde savaş değil barış vardır. Halkların karnının doyduğu her yerde barış vardır.
Fakat bu yeterli bir durum mudur? Paylaşım esastır, ancak paylaşım salt ekonomik olandan ibaret değildir.
***
150 yıl önce yaşanmış bulunan Çerkes soykırımı ve sürgünü gerçeği hala orta yerde durmaktadır.
Ne suçlu; işlediği suçun farkındadır(!), ne dünya bu tür bir haksızlığı gidermek konusunda duyarlı.
Hastalığın tespiti; tedavinin başlangıcı demek ise, şunu kabul etmek gerekir; uluslararası boyutta bir sorun hala vardır ve bunun adı da “Çerkes Sorunu”dur.
Şimdi burada öğrenmemiz gereken, sorunun taraflarının içtenlikle çözüm isteyip istemedikleridir.
***
Türkiye’nin, Rusya ile gelişen ilişkileri, ekonomik bağları ve geleceği, ileride doğabilecek sorunları öngörerek, ortaya çıkması olası zararları şimdiden telafisine bağlıdır.
Bunun da tek yolu, bölge ülkeleri ve halklarının hepsinin birden çözüme ortak olması ve ortak akılda birleşmesi olacaktır.
Bu artık bir savaştır, silahsız ve kansız olsa da… En azından şimdilik.
Fakat bunun hiçbir garantisi yoktur. Kimse savaş olsun istemez. En azından eli, kolu taşın altında olan bölge halkları.
Ancak kimse de teslim olmak istemez. Çağımız; boyun bükmeyi, hak aramamayı değil, insani ve demokratik arayışları, meşru sınırlar içinde insanlığa önermektedir.
İntikam ve nefret duygularıyla karşısındakine yaklaşmak, kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Fakat Çerkes halkı, içinde olmadığı ama yaşamın kıyısında tutulduğu bir zalim mahkumiyeti açıkça reddetmektedir.
Çerkes halkı, kendisine geçmiş dönemlerde yapılmış soykırım ve sürgün gibi uygulamalara karşılık, bu insanlık suçlarının mahkum edilmesi, yenilenmesinin önlenmesi, zararların giderilmesi isteğiyle uluslararası kurumlarda ve insan hakları mahkemelerinde haklarını arayacağının sinyallerini vermektedir.
Suçun tespiti bir yana, tarihsel bir sorunu daha da derinleştirmeden, adil bir çözüm yolu önermek ve bulmak konusunda Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetine büyük sorumluluklar düşmektedir.
Sorunların çözümü; salt özürle kapatılamaz. Çözüm süreci, zorlu ve engellerle dolu birkaç etap içerecektir. Tarafların şahin kanatlarının çekiştirerek çözümden uzaklaştırma ve sorunu içinden çıkılamaz hale getirme olasılıkları gibi her tür saptırma olasılıkları bulunmaktadır.
***
Kısaca bu sorunun gerek tespiti, gerekse de çözümü noktasında, her tür zorluklarla karşılaşılacaktır. Çözüm ajandası; mutlak surette bir yol haritasını gerekli kılmaktadır. Bu da makul bir süre içinde, diaspora Çerkesler’inin (istekli olanlarının) tarihi anayurtlarına geri dönüşünün, güvenliklerinin, özgürlüklerinin ve birlik içinde yaşayabilmelerinin sağlanması, teşviki ve garanti altına alınması gerekmektedir.
Sonuçta her halk, kültürünü, dilini ve geleneklerini kendi coğrafyasında yaşayabilir, yaşam tarzı ve kalıplarını gelecek kuşaklara sağlıklı olarak aktarabilir.
Çerkes insanları içinde önemli bir çoğunluk; bir yandan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmayı sürdürmek, diğer yandan da anayurtları Çerkesya’da özgürce yaşamayı arzulamaktadır. Bu çözüm paketi içinde, çifte yurttaşlık konusu da bulunmalıdır.
***
Hangi kökenden gelirse gelsin her ulustan birey, kendi halkının ve devletinin bağımsız olmasını ister. Ancak böyle bir amacın gerçekleşmesinin bazı istisnasız koşulları vardır.
Bağımsız bir Çerkesya için gerekli nüfus potansiyeli ne yazık ki yoktur. Ve önümüzdeki belki yüzyıl boyunca sağlanması da mümkün gözükmemektedir.
Hayal peşinde koşmak yerine, Çerkes toplumunun -her iki ülkede de- demokratik süreçlere daha fazla girmesi, yurttaşlık bağıyla bağlı olacağı her iki ülkenin de özgürleşmesine katkı yapması ve her iki ülkede de kendi özgür ulusal/kültürel/nesnel/kurumsal gelişmesini sağlaması gerekmektedir.
***
Türkiye Cumhuriyeti bu durumda ilk olarak ne yapabilir? Bu soruya yanıt aramak, şimdiden iyi bir başlangıç için önemlidir.
Devlet bünyesinde özel bir komisyon (Çerkesya ve Çerkes sorunlarıyla ilgili) kurarak birinci adım atılmalıdır.
İkinci adımda Çerkes dernekleri, vakıfları, aydınları ile sorunların tespitinde ve çözümünde ortak platformlar oluşturmak ve inisiyatif almak durumundadır.
Aksi hal, Türkiye’nin soydaşı olan Çerkesya Çerkesler’ini, sorunlarına karşı duyarsız olduğu kanaatine itebilir.
Ve ülke yurttaşı Çerkesler’in de kendilerine dayatılan Türklüğün aslında ayrımcı/ırkçı bir içeriğe sahip olduğu sanısını doğrulatabilir.
Öyle ya! Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı milyonlarca Çerkes, Türkiye halkının diğer kesimlerinin soydaşı değil midir yoksa?!
Türkiye eğer canından bir parça ve komşu olarak Çerkesler’in sorunlarına duyarsız kalmaz ve çözüm kanallarını zorlamaya başlarsa, hem eskiden daha güçlü, hem de kendi içinde birlik ruhunu tam olarak ayağa kaldırmayı başaracaktır.
Kaldı ki Türk diplomasisi son on yılda kendi kabuğunu kırarak, görünmez sınırları aşmasıyla, rüştünü kanıtlamayı başarmıştır.
Bu başarıların devamını beklemek durumundayız.
***
Bu komisyonda, sorunların tespiti, çözüm önerileri, hepsi sıkı sıkıya tartışılmalıdır.
Şimdi Çerkes toplumu; Türkiye Cumhuriyetinden haklı olarak, bu tür beklentiler içerisinde, zamanın gelmesini sabırsızlıkla beklemektedir.
Semih Bey, fikirlerinize tamamen katılıyorum. tek eklemek istediğim; herşey için ilk olarak kendi dinamiklerimize güvenerek hareket etmeliyiz diyorum. vatanımızı kaybetmemizin en büyük sebebi başkalarına güvenmemizdi. yardım ve destek almanın yolu haklı olmak değil güçlü olmaktır.
07 Şubat 2011 Pazartesi Saat 17:22Blenawoya katılıyorum. Çerkes soykırımının Dünya gündemine alınabilmesi için her kesimin üstüne düşeni yapamsı gerekiyor artık.
Sürgün ve soykırım. şiddetle bu konuyu önceleştirmeliyiz.
Soçi olimpiyatları bizlerin soykırım gerçeğini bütün Dünyaya haykırmamıza arayıpta bulamayacağımız bir dayanaktır.
Bu konuyu etkin şekilde gündeme almak için politik şartlar ortadadır.
Semih abi saptamalarınızı önemli buluyorum yazılarınızı da ilgiyle takip etmeye başladım.
Çerkes soykırımı konusunda yazdıkların ne kadar doğru.150 sene önce yaşanmış bu insanlık suçunu ne işleyen farkındadır. Nede Dünya bilmektedir.
İşte bunun için çok çalışmalıyız aslında. Suçu işleyene fark ettirmek ve Dünyaya duyurmak için.
