Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mıshe Berslan
Beşik ve Ninni
09 Şubat 2011 Çarşamba Saat 16:58

Yağmurlu geçen üç sıkıcı günün ardından nihayet güneş bütün sıcaklığını bize göndermeye başladı. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlar çekildi üstümüzden. Sabahla beraber sanki kış mevsimi de veda etmişti bizlere. Yağmuru özlemeyeceğim, çünkü hep karamsar olmuşumdur böyle havalarda. Güneşli günlerde öyle mi ? İçim kıpır kıpır dağ bayır çimen gezesim gelir. Gel gelelim ilk kez böylesine güzel güneşli bir günde karamsar oldum.

İlkkurşun’u seviyorum! Kendi kimliğine sahip çıkabilmiş sayılı köylerden birisi benim köyüm İlkkurşun. Hala Adıgece’nin konuşulduğu, Adıge müziğinin duyulduğu eski zamanları hatırlatan büyülü bir yerdir benim için. Her köşesinde acı-tatlı hatıralarımız var. Muhabbet buradan açıldıysa eğer yüzlerde tebessüm belirir. Yaşadığımız maceralar, okul bahçesinde her akşam yaptığımız akordeonlu eğlenceler, kızlara yaptığımız şakalar, oyunlar anlat anlat bitmez.. Kahkahalar eşliğinde sohbet ederken bir sesle irkiliriz aniden, Ohoo saat 3 olmuş yahu sözde sabaha erken kalkacaktım!.. Zaman ne kadar da hızlı akıyor. O güzel günlerin özlemiyle içim burkulur her defasında hiçbir şeyin o güzel günleri geri getiremeyeceği gerçeğini hatırladıkça…

Sabah erkenden kalktık ve gelecek misafirlerimiz için hazırlıklara başladık. Salihliden Çerkes tanıdıklarımız ve uzak bir akrabamız ziyaret için geleceklerdi. Önceden kararlaştırılmış bir ziyaretti ancak sıradan bir ziyaret değil. Anadolu coğrafyasında ki tüm etnik kimlikleri kapsayan “Beşik ve Ninni” isimli bir belgesel projesi için Babama Çerkesleri anlatması için bir teklif geldi. Belgeselin konusu özetle, doğan çocuğa yönelik ait olduğu toplumun sergilediği ritüeller, adetler idi. Örneğin isim verilme şekli, varsa törensel sahnesi, dilek ve dualar vs. Söylenen ninniler, türküler ve hikayeler gibi farklı kültürleri izleyiciye ulaştırmayı amaçlayan ilginç ve güzel bir proje. TRT Belgesel kanalında yayınlanacak sanırım işin bu kısmına dair pek bir bilgim de yok açıkçası.

Annem mutfakta o leziz metaz ve dağerjjeleri hazırlarken babam büyük bir heyecanla yönetmenin sorularına cevap veriyordu. Kısaca Çerkes ve İlkkurşun köyü tarihini anlattıktan sonra Çerkes kültüründe doğan çocuğa verilen önemi ve yetiştirilme şeklini anlatmaya başladı. Çekimlerden sonra tüh bak şimdi aklıma geldi keşke şunu da anlatsaydım, bak heyecandan unuttum dediyse de belgesel ekibini tatmin edecek bilgiler verdi.

Ninnilerden açıldı konu. Babam bildiği bir Kuşe Voredi söyledi, o kalın sesiyle. Olduğu kadarıyla artık. Türkçesini de tercüme etti şaşkın bakışlar gezdiren yönetmene. Bir neneye söyletmek yakışırdı elbet ancak köyde Kuşe Vored bilen nene  kalmamıştı artık, Çerkes ninnileriyle uyuyan bebekler de…

Bir ara mesele atlardan açıldı. Babam Çerkeslerin ata çok önem verdiğini özellikle ifade ederek büyümekte olan bir çocuğa ata nasıl binilip inileceğini öğrettiklerini anlattı. Yönetmen araya girerek sordu : Köyünüzde hala atı olan var mı? Hayır! Peki eski bir Çerkes eğeri var mı? Ne yazık ki , o da yok…

Beşiğe geldi sıra. Babam Çerkes beşiğinin diğer toplumlar da ki beşiklerden farklı olduğunu anlatmaya başladı. “Çerkes beşiği çok hafif olur taşınabilirdir, sallamak için çok fazla enerji harcamaya gerek yoktur.” diyerek hangi ağaçtan nasıl yapıldığını belirterek devam etti. Yönetmen tekrar araya girerek sordu : Bir Çerkes beşiğiniz varsa görebilir miyiz , görüntü alırsak daha güzel olur? Ne yazık ki Çerkes beşiğimiz yok…

Konu döndü dolaştı Çerkeslerin bu köye ilk yerleşmelerine geldi. Babam eski Çerkes evlerinden (Kiiy Wune) bahsetti. Hangi malzemelerden, nasıl yapıldığını anlattı. Yönetmen belki bir umutla gene sordu: Peki bu tip eski bir ev var mı köyde? Hayır ne yazık ki yok. Yunan askeri köyümüzü yerle bir ettiğinden sağlam Çerkes evi kalmadı.

Daha sonra babam eline Apepşıne’yi(Mızıka) alarak, yürüme çağında ki çocuğun yürümesine yardımcı olmak için çalınan özel bir lheperüş çaldı. Eski zamanlarda çocuğun ellerinden iki kişi tutar karşısına birisi geçer ve çalınan lheperüş müziği eşliğinde çocuğu yürütmeye çalışırlarmış. Yönetmen tekrar sordu : Peki bir bebek var mı, hemen burada böyle bir görüntü alsak, canlandırsak.. Ne yazık ki, köyde bebekte yoktu! Sonradan aklıma Şubat tatili için gelen dayımın kızı geldi. Oğlu Guşav ile birlikte çekimlerden az önce ziyarete gelmişlerdi halbuki. Belki de yönetmene “Evet var” diyebilmenin mutluluğuyla salonda küçük Guşav’ın lheperüş müziği eşliğindeki zıplamalarını tebessümle izledik.

Ardından yemekler yenildi üstüne çaylar içildi. Bizlere bu belgesel için bugüne kadar çektikleri görüntüleri gösterdiler. Hepsinde beşik ve ninni vardı belki de en az malzemeyle bu belgeselde yer alanlar biz Çerkeslerdik. Bizim köyümüze uğramadan önce Balıkesir’de ki bir Çerkes köyüne gitmişler. Hangi köy aklımda değil orası da 10-15 hanelik yok olmaya yüz tutmuş bir yermiş. Orada ki yaşlı teyzelerden de pek malzeme çıkmamış. Sonrasında asimilasyondan konuştuk hep beraber, belgesel ekibi kültürümüzün güzelliğinden ve yok olmaması gerektiğinden bahsetti.

Çerkesler kapalı toplum yapısına rağmen nasıl oldu da asimilasyon bu derece ilerledi diye sordu yönetmen? Rus-Çerkes savaşı sonrası Balkanlara sürülmüş köyümüzün halkı. Osmanlı sınırında 12 sene kalmışlar ardından Çar istedi diye tekrar Anadolu’ya bir göç başlamış. Belki de buraya geldiklerinde artık savaştan ve sürgünden uzak, huzur dolu bir yaşam geçiyordu akıllarından ama olmadı. 1.Dünya Savaşı başladığında köyden tam 84 erkek silah altına alınmış. Yönetmen neden sorduğum şeyler yok deseydi eğer belki de cevabı bu 84 kişilik ara neslin ortadan kaybolması olabilirdi. Benim dedem ne annesini görmüş nede babasını. Eğer görseydi kim bilir anne ve babasından neler, neler öğrenecekti. Ruhları Şad olsun!

Babam şöyle devam ediyor, bizim köyün civarında yaşayanlar Yunan Ordusunun buralara geleceğini biliyorlardı ve çoğu onlardan uzak yerlere kaçtılar. Bizim Çerkesler öyle yapmadı, savaş var dedikleri zaman anne babalarını görmeden silahlanıp koştular, ilk kurşunu böyle  sıktılar. Yunan Ordusu köyü yakıp yıktı, köy halkı civarda yaşayan Çerkes köylerine sığındı. Taa ne zaman sonra tekrar geri gelip düzen kurabildiler.

O gece bunları düşündüm çaresizlik kapladı her yanımı, keşke gelmeselerdi dedim. Keşke bir 3 gün daha yağmur yağsaydı da yüreğime bu sıkıntılar düşmeseydi. Gün içerisinde herkesin kendisine göre bir meşgalesi var, böyle şeyleri düşünmeye bazen fırsat bile bulamıyoruz. Elimizdekilerle yetinmeye çoktan alıştırmışız kendimizi.

Elimiz de yarım yamalak bir dil kalmış, bir de akordeon. Gerisi yok.. Ninni yok, Beşik yok, At yok, Kiiy Wune yok.. Yokta yok.. Kaybolan değerlerimizin acı yükü!

Bu eğer sadece benim köyümle alakalı bir durum olsaydı, bu acıyı dindirmek mümkün olabilirdi belki ancak bu kendimi kandırmak olur. Bu civarda zamanında yaklaşık 12 Çerkes köyü varmış, bugün kala kala 3 tane kaldı, yarına hangisi çıkacak Allah bilir. Çok klişe bir söz, gün geçtikçe değerlerimiz kayboluyor. Her cenazeyle birlikte bir tarih gömüyoruz adeta. Nedeni ne olursa olsun, Anne ve

Babalar onlara öğretilen dili çocuklarına aktaramıyor. Her geçen gün daha bir can çekişiyor Çerkes kültürü!

***

İyi niyetli insanlarımız var, sağ olsunlar var olsunlar. Birçok dernekte bu eşsiz kültürün hayata döndürülmesi için canla başla çalışıyorlar ama onların çabaları da yetmiyor. Yetmiyor çünkü diye başlayan onlarca satırlık yazılar yazmak mümkün. Ancak en acısı belki de en başa yazılacak olan şey, kendi içimizde ki anlaşmazlıklar. Farklı düşünce yapısına sahip gruplar bu kültürü hayata döndürme yarışına girmeleri gerekirken, iftira-palavra-yerin dibine sokma yarışları yapıyorlar. Bu kültürü hayata döndürebilmek için sanat-bilim-siyaset gibi farklı kulvarlar da koşturan insanlara değer verilmediği gibi, etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

Demokrasi kültürüne sahip toplumumuz içerisinde tekelci zihniyet türüyor. Beğenmedikleri düşünceleri ve kişileri bir kalemde siliyorlar, faşist(ajan-provokatör v.b.) damgası vuruyorlar. Günümüz de Çerkes böyle olunuyormuş demek ki, böyle örnek oluyorlar topluma!

Türkiye de yaşayan Çerkeslerin %90’inden fazlası bulundukları yerlerde yaşamaya devam edecekler, bu gerçeği kabul etmek gerekir. Topluca anavatana dönüş en azından şimdilik mümkün gözükmüyor. O halde burada yaşayan Çerkeslerin ilk muhatabı Türkiye Devleti.

Türkiye yeniden yapılanma süreci içerisine girdi. Eskiden konuşulması mümkün olmayan meseleler bugün rahatlıkla tartışılabiliyor. Peki, bizler bu gelişmelerin neresindeyiz? Farklı kültürler üzerinde ki baskıcı zihniyet yavaş, yavaş kalkıyor. Devlet buna mecbur çünkü iletişim çağındayız, hiçbir devlet daha fazla kültürel taleplere ilgisiz kalamaz aksi takdirde kendi sonunu hazırlar. Çerkesler bugüne kadar sokağa inip kalabalıklar halinde yürüyerek taleplerini haykırmadılar. Kamuoyu dikkatini çekip bir gündem yaratabilirsek, kültürümüzü çok daha rahat yaşatabileceğimiz imkanlar elde edebiliriz. Hakkını aramayan bir toplum, yok olmayı  kabul etmiş demektir. Bizler haklarımızı aramak için, kulisleri-sokakları zorlamalıyız. Kaybolan ninni-beşik-eğer için yas tutmak yerine, elimizde kalanları yaşatmaya and içerek kararlı bir şekilde yürümeliyiz.

2 sene önce Kaf-Fed heyeti Cumhurbaşkanı huzuruna çıkarak bir takım talep ve istekleri sunmuşlardı. Yanlış hatırlamıyorsam bu talepler içerisinde Üniversiteler de Çerkes dilinin açılması ve TRT 6 – TRT Arapça gibi bir de TRT Çerkes kanalının açılmasına yönelik istekler vardı. Üniversiteler de Çerkesçe bölüm açılması için çalışmalar var bu şüphesiz güzel bir gelişmedir ancak yeterli değildir. Çerkesçe’yi yarım yamalak bilen birisi olarak, bu dilin üniversite çağına gelmiş birisinin öğrenmesine pek ihtimal vermiyorum. Bizim dilimiz bu şekilde yaşatılamaz! Çerkesçe mutlaka küçük yaşlarda öğretilmeli. Örneğin pilot bölge olarak Kayseri-Düzce-Tokat gibi Çerkes nüfusun yoğun yaşadığı yörelerde, köy okullarında ilköğretim boyunca ekstradan bir Çerkesçe dersi konulabilir. Çerkeslerin kültürel faaliyetleri için devletten daha fazla destek talep edilebilir.

Bütün bunları oturup konuşabileceğimiz, toplumun tüm kesimlerinin temsil edildiği bir toplantı tertip edilebilirse güç birliği yapılabilir ve belki de ilk defa bir şeyleri başarabiliriz.

Ucuz işlerle uğraşmayı bırakalım, ona buna sataşma huyundan vazgeçelim. Halkımız, aydınlarından hizmet bekliyor, dedikodu değil! Çerkes kültürü can çekişiyor, onu hayata döndürebilmek için onun hatırı için varsa husumetlerimizi unutalım. Devletin kapısına tek yumruk dikilelim, meydanlarda kol kola girip taleplerimizi bir, bir haykıralım. Bugün bu cesareti gösteremediğimiz takdirde, bizden sonraki nesiller bizleri asla affetmeyecek!


Bu yazı toplam 8016 defa okundu.





Bjedug Gizem

Selam Mıshe Berslan. Hala Bursa da sınız değil mi?
tızerelheğun

23 Ocak 2012 Pazartesi Saat 18:12
ŞINAXKO İbrahim

Geç kalınmışlık her konuda sarmış tüm çevremizi. Son yıllarda tersine göçlerin başlamasıyla kendini gösterdi biz Adığelerdeki geçmişi araştıma bir nebze de özleme. Ankara da ikamet emekteyim ziyaret maksatlı Havran (Balıkesir) dayım. Oradan buradan laflarken konu çerkes(Adığe wone) eğerine geldi internetten bir bakalım dedik sizin bizi çok güzel anlatan yazınızı okudum. Çok güzel. Elinize yüreğinize sağlık.

23 Ocak 2012 Pazartesi Saat 11:21
Ümit Duman

Merhaba Mıshe Berslan.. Sanırım kaygılarınızın bir bölümünü ifade edebileceğimiz bir ''Miting'' 13 Mart'da Ankarada yapilacak (''Çerkes Haklar İnsiyatifi''nin organizesi ile). Bu sitenin kenar duyurularında görebilirsiniz.. Bu konuda bulunduğunuz bölgede yardımcı olabilirsin. Şimdiye kadar size ulaşılmadıysa, size bir biçimde ulaşılmasını sağlıyacağım.. Çalışmalarınızda başarılar...

16 Şubat 2011 Çarşamba Saat 00:55
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net