

Bahardı güzel mevsimdi
Her yanı çiçekti sokakların
El eleydi karıkoca dolaşıyorlardı
Bahçeli evler arasında
Yeni tanışmış bir çift
Sarmaş dolaş
Sevgili gibiydiler...
II
Müstakildi evler
Rüya gibiydiler
Konforlu olduğu okunuyordu
Bir bakışta hepsinin
Bahçelerden çiçekler
Kaldırımlara taşıyordu
Ağaçlarda deli
Gümrah açmışlardı
Hayallerinden söz ediyordu adam
Kadın sessizce dinliyordu.
III
Sonra her nasılsa
“Akasya! ” dedi adam
Kokuyu derinden içine çekerek
“Hayır! ” dedi kadın
“Mor salkım” horozlanarak
“Akasya! ” dedi adam ısrarla
Kadınsa tepesi atmıştı
O daha da ısrarlıydı
Mor salkıma ait olduğu
Konusunda kokunun
Tam on dakika sürdü
Kılıç şakırtıları
Dillerinden saçılan kıvılcım...
IV
Sessizce dinledi
Sokak söylenenleri
Düşündü sonra öyle ya
On dakika büyük zamandı ki;
İçine çektikleri
Çiçekten b.ka
Çevrilmişti
Çiftin ilişkileri…

Değerli okuyucu, tarzıma alıştınız mı(?) bilmem.
Ancak yazılarımla şiirlerim böyle kucak kucağa.
Belki bu durum, şiirlerimi yaşayan bir dünyalı olarak görüyor, onlara bir canlıymış gibi özen gösteriyor olmamdan kaynaklanıyor.
Fena da olmuyor ne dersiniz?
Biz bebeyi seviyoruz, fakat bugün küçük bebe altına etti… Ortalığa pisledi.
Kusura bakmayın yazıya böyle başlangıç yapmak istemezdim.
“Çerkes” kavramı ve daha başka anlaşmazlık noktaları üzerinde, giderek uzatılan tartışmalar ben de böyle bir izlenim bıraktı.
Yine de tüm bu olanlarda fazla yanlış bir şey yok.
Neden mi dersiniz?
Çöpsüz üzüm, dikensiz gül bahçesi olmaz… Değil mi ama?
Üstelik bebe, anasının(yaşamın) memesine sıkı sıkıya sarılıyor, emdikçe emiyor.
Büyümek için başka çaresi olmadığını biliyor.
Her çocuk gibi yiyor, içiyor, uyuyor, kavga ediyor ve büyüyor çocuk.
Eh bu çocuk; kimi kusacak, kimi orta yere pisleyecekte.
Bütün bunlar doğanın sistemik etkisi ve olması da normal.
Yeni yeni iki ayağı üzerine kalkmaya çalışan Çerkes halkı için de, olumsuz gibi görünen, istemediğimiz, zorluk ve engellerle karşılaşılması doğal.
Her kesin her konuda anlaşması, birbirine “evet, efendim” demesi, kaldı ki yanlış.
Çerkesler’in ortak düşünce, inanç, kanaatleri olduğu gibi ayrılıkları da olacaktır.
Kendi içinde ve komşularıyla tartışmaları da.
Asıl tehlike, tepkisizlik, sessizlik, itirazsızlıkta…
Korkuyorum fırtına öncesi sessizlikten ya da ölüm sessizliğinden…
Yanlış anlamayın, hiçbir şekilde ölümden değil.
İçerimizde bir şeylerin çürümesinden, ideallerimizin solmasından, inançlarımızın zayıflamasından…
Önemli olan doğal, sistemik, trendi olanla çatışmamak.
Demokratik temayüllere uymak, yanındakine ya da karşındakine saygı göstermek.
Oyunu kuralları ile yürütmek.
Ve tabii geçmişten ders almak ve yinelenmesine izin vermemek.
Çerkesler; artık içsel bir dil de geliştirmek gereksinimi duyuyorlar.
Bugüne kadar koşulların kendi lehlerine çalışmadığının farkındalar.
İstekleri, dilsel / kültürel yönden toplumsal / kurumsal varlıklarını kurmak, korumak ve kollamak kadar, geliştiğini de görmek.
Bütün bu değişim, dünyayı ve uluslar arası temayülleri reddetmek, kendi içine kapanmak anlamına gelmiyor.
Çerkes varlığı, yöresel kalıplara kendini hapseden değil, evrensel değerleri benimseyen bir açılıma sahip.
Geçmişi de, geleceği de, bugünü de gözeten ve hiçbir şekilde belli bir noktaya saplanıp kalmayan bir vizyonda.
Doğal olarak kanatları olan, değişik renkleri içinde barındıran bir yapı olmaya adaydır.
Gökkuşağının tüm renklerini, belli bir harmoni içerisinde bir araya getirmiş yapı, hiçbir şekilde dağınık, özensiz biçimde renkleri birbirine bulaştırıp, karıştıran bir yapıya dönüşmemelidir.
Ancak gücünü anayurda bağlılığından, halkından ve içtenlikli sevgisinden alan bir yapı olmalıdır.
Bu güne kadar olan tembellik ve ataleti üzerinden atma iradesini gösteren bu yapı, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu yapı kimilerini rahatsız etse de, hem Çerkes, hem Türkiye, hem de dünya halkları için kaçınılmaz ve olumlu sonuçları olacaktır.
Şimdi gereksiz alınganlıkları, kişisel çatışmaları ve ayrıntıda farklılıkları bir tarafa koyup derlenmenin, toparlanmanın ve kendimize çeki düzen vermemizin tam zamanı.
Ateşin, dumanın ve yok oluşun ardından, küllerin arasından yeniden doğan bu yapıyı kutsamak, bayraklaştırmak ve yaşamın içine almak için, kadını, erkeği, genci, olgunu, Ubıh’ı, Kabardey’i, köylüsü, kentlisi, dindarı, laiki, öğrencisi, öğretmeniyle, her kese, her Çerkes’e iş düşmektedir.
Anayurdu “Birleşik ve Özgür kılmak”, Türkiye’de demokratik süreçlere katkı sağlamak ve “Çerkes’in olduğu her yeri “Anayurdun gölgesi kılmak” için göreveeeee!Tarzinizi sahsim adina fazlasiyla beninsedim,Sorunlara tebessumle bakip ciddi cozumleri siirsel anlatabilmekte guzel bir yetenek.Insani daha sakin bir sekilde yorumlamaya ve dusunmeye cekiyor.Bakin taze bir ornek,Blenao kardesim kendi celiskisini ne kadar kibar ve net anlatmis.demekki basarili ve etkilisiniz,saygilar.
11 Mart 2011 Cuma Saat 13:53Semih abi barışık yazılarını seviyorum. Her ne kadar senin ölçülerinde her şeyle barışık olamasam da. Bunun da nedenini az çok tahmin edersiniz. Sürekli derneklerde söylenileni yapmaktan başka konum bulamamış ve büyüklerin müsaade ettiği ölçülerde sesini çıkarabilmiş Çerkes gençliği biraz da öfkeli artık.
Çerkes gençliğinin önüne bir ideal koymamışlara,
Çerkes gençliğinin enerjisini başka mecralara taşımaya devam edenlere,
Kaskasyalılık gibi ne olduğu belirsiz bir söylemi ve halkı tarifleyip yıllar yılı kendi sorunlarımızdan uzak şaşkın ve biçare bırakanlara,
Çerkes gençliğini dans-oyun ve süs gibi görenlere,
öfkeliyim Semih abi. size saygılar selamlar.
