Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mıshe Berslan
İlkkurşun'dan, Ankara'ya...
07 Mart 2011 Pazartesi Saat 21:04

Dilin değer olarak kıyaslanabileceği tek şey insanın kendi namusudur. Doğduğun vatanına, kendi halkına duyduğun sevgi, kendine duyduğun saygı, çocuklarına ve onların çacuklarına verdiğin değerdir dilin ölçütü. Hiç kimsenin bir halkın dilini yargılamak hakkı yoktur. Çünkü o geçmişte yaşamış olanların, bugün yaşayanların ve gelecekte yaşayacak olanların ortak malıdır. Ve bu ortaklığa sahip çıkıp onu sevmeyenin vatanına sahip çıkacağına hiç kimse beni inandıramaz. 

Nalo Zaur 
 

Çerkesler hakkında söylenmiş o kadar çok uydurma hikaye var ki bir araya toplayıp yazıya döksek birkaç ciltlik ansiklopedi eder heralde. Faşist düşünce gruplarının söz sahibi olduğu bir ülkede her etnik kimlikle ilgili böyle hikayelerin ağızdan ağıza dolanması elbette ki normal. Çoğu zaman ciddiye almayız, gülüp geçeriz ancak o çirkin düşüncelerini Vatanseverlik söylemi ile kendi insanlarımıza yedirmeye kalktıkları vakit durum değişiyor ! 

Kardeşim bu ülkenin dili Türkçe'dir , madem Çerkesçe istiyorsun git Kafkasya'ya! Bir başka versiyonu da ''Ya sev ya terket'tir''! Bu laflar bildiğimiz kurt kardeşler ezberidir ama üzülerek belirtmeliyim ki son zamanlarda birçok Çerkes'in de ağzına dolanmış. Kafalarındaki bu yanlış düşünceleri silmeleri için bir takım gerçeklerden ve tavsiyelerden bahsedeceğim.

Neden Anadil öğretimi ?

Anadili edinimi, anne karnında başlayan ve yaşam boyu süren bir süreçtir (Berko Gleason, 1993; Collier 1992a). Eğer bir fiziksel güçlük ya da insanlardan uzak kalma, uzak tutulma durumu yoksa, doğumdan başlayarak 5 yaşa kadar sürebilen sözlü dilin karmaşık yapısının gelişimi, evrenseldir. Bireyin bilişsel gelişimi açısından bu süreçteki en verimli dönem önokul (anaokulu) dönemi içinde geçirilen 5 yaştır. Çocuklar 6 ile 12 yaş arasında anadillerinin sesbilimsel ayrımlarını, sözvarlığını, anlamsal, sözdizimsel, söylemsel kalıpları ve dil kullanımının karmaşık görünümlerini sözlü dil sistemi içinde edinmeye devam ederler (Berko Gleason, 1993) 

ABD'de Anadil öğretimi ile ilgili 25 yıl süren geniş bir araştırma yapılmış. Collier ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği bu araştırmaların sonuçları ele alındığında bir devlet politikası olan "azınlık dili konuşuru öğrenciler herşeyden önce İngilizce öğrenmek zorundadır" görüşüne açık bir karşı yanıt oluşturuyor. 

Azınlık dili konuşuru olan öğrencilerin farklı derslerde, İngilizce'yi kullanma konusundaki başarılarında ikidilli eğitim almış olma durumu anlamlı bir fark yaratmaktadır. İkidilli programlarda öğrenim gören öğrenciler İngilizce'de yüksek bir akademik başarı sergilerken, kendi anadillerinde de tüm dilsel beceri alanlarında en yüksek başarı düzeyine ulaşmaktadırlar (Collier, 1992b; Collier, 1995). 

Araştırma sonucuna göre , anadil öğretimiyle gelişen kavram oluşturma yeteneği, farklı konulara yönelik hayat bilgisi, yazılı iletişim becerisi ve estetik dil kullanımı, problem çözme, gözlem yapma, bulguya, vargıya ulaşma gibi akademik beceriler ve öğrenme stratejilerindeki gelişim, bütünüyle ikinci dile aktarılmaktadır. İkinci dildeki sözlü ve yazılı dil kullanım becerisinin gelişimi, bu gelişmişlik derecesinin ilk dildeki gelişmişlik düzeyine dayanmakta olduğunu göstermektedir.

Öyle ki, bazı çalışmaların sonuçları kendi anadilinde yukarıda belirtilen açılardan eksiklikleri olan öğrencilerin ikinci dilde çeşitli bilişsel sorunlarla karşı karşıya geldiğini göstermektedir (Collier, 1987; Collier ve Thomas, 1989; Cummins, 1981, 1991) 

Bu bilimsel çalışma anadil öğretiminin sadece dilin inceliklerinin ve yazılı kullanımının öğretimi olarak algılanamayacağını bizlere gösteriyor. Anadil öğretiminin, bireyin dilsel gelişiminin yanı sıra toplumsal, kültürel, bilişsel ve akademik gelişimiyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu da gözler önüne seriyor.

Neden bu zamana kadar anadile ve kültürel haklara baskı yapıldı ?

Sorunun kaynağına inelim ve Türk Ocaklarından başlayalım. 1923 yılı itibariyle Türk Ocakları adı altında devletin resmi ideolojisini yayma amacıyla kurulmuş bu örgütlenmenin hedefi tek tip insan yaratmaktı. Müslüman milli azınlıklara ana dillerini konuşmaları yasak edildi. Yani herkes Türk olacak, herkes Türkçe konuşacak, herkes bir Türk gibi düşünecekti. Kısa süre içerisinde Türk Ocağı büyük bir teşkilat haline geldi ve ülkenin her tarafında örgütlenmelere gitti.( bkz. RFDSA Türkiye referansları ) 

İsmet İnönü, Şeyh Sait ayaklanması bastırıldıktan sonra bu teşkilat delegelerine şöyle sesleniyordu: ''Türk çoğunluk önünde başka unsurların herhangi bir önemi yoktur. Bizim vazifemiz, Türk vatanında yaşayan herkesi Türk yapmaktır. Biz Türklüğe ve Türklere karşı duranları kesip atarız. Vatan hizmetine çağrılan bir kişi mutlaka Türk ve Türkçü olmalıdır.'' (Füsun Üstel s.173) 

Türk Ocaklarının 3.kongresinde (Nisan 1926) delegelerden Mustafa Reşit ''Çerkeslerin bazı yerlerdeki üstünlüğünü biz sadece tesadüf olarak görüyoruz. Dileğimiz onlara karşı önlemlerin alınmasıdır. Dillerinin yasaklanması önlemin ta kendisidir'' diyordu. (Füsun Üstel s.199) 

Zamanla bu resmi ideoloji düzene oturtuldu ve sistemli bir şekilde faaliyetlerine devam etti. İsmet İnönü'nün ifade ettiği gibi devletin politikası: Türk çoğunluk önünde başka unsurların herhangi bir önemi yoktu ve bu ülkede yaşayan herkes mutlaka 'Ben Türküm' demeliydi.

'Vatandaş Türkçe Konuş' 

Türkçe konuşturma kampanyası Talebe Cemiyeti'nin 13 Ocak 1928 tarihinde düzenlediği yıllık kongresinde aldığı bir karar ile başladı. Talebe Cemiyeti Reisi azınlıkların umumi yerlerde Türkçeden başka bir lisan kullanmalarını yasaklamak için girişimde bulunulmasını istedi. Daha sonra Türk Ocakları'nda düzenlenen bir ikinci toplantıda da umumi yerlere Türkçe konuşulmasını tavsiye eden tabela ve flamaların asılmasına, okullarda konferanslar verilmesine karar verildi. Ancak uygulama ateşli ve gerilimli bir şekilde cereyan etti. 

Çerkes köyleri de dahil olmak üzere birçok köye 'Vatandaş Türkçe Konuş'  tabelaları asıldı. 

Bir dönemin ünlü gazetecisi Cihad Baban'ın şu satırları dönemin havasını oldukça güzel bir şekilde resmetmekte: "Bir gün Boğaziçi vapuru Boyacıköyü'nden kalktıktan sonra Boyacıköylü gençlerin bir adamı fena halde dövdüklerine şahit olmuştuk. Sonra öğrendik ki, ağzından burnundan kan gelecek kadar dayak yiyen bu adamın, veresiye mal vermek dolayısıyla bu hamiyetli görünen insanlardan alacağı varmış ve bir gün evvel onlardan alacağını istediği için, ertesi gün vapurda Türkçe konuşmadı diye dayak yiyormuş. O tarihler de bu gibi hâdiseler biri birini kovalamıştı." (Ulus, 4 Eylül 1960). 

Zamanla oluşturulan bu baskı kültürü halka yayıldı ve bakkalda, manavda, komşuda ve aile içinde karşımıza çıkmaya başladı. Kendi kimliğiyle var olmak isteyenler, Türkçe dışında bir dil kullananlar itildi, kakıldı ve hor görüldü. 

Bu dönemlerde birçok insan toplumdan dışlanma korkusuyla etnik kimliğini gizlemek için elinden geleni yaptı. İşte asimilasyon böylece büyük bir ivme kazandı. Anadolu renkleri solmaya, meyva bahçesinde ki ağaçlar çürümeye başladı.. 

Herkes gibi Çerkes halkı da bu gelişmelerden olumsuz yönde etkilendi. Peki Çerkeslerin kaybı ne oldu ?

" ..Ansızın hatırlayacağım, son sözlerini tekrarlayacağım... Unutulmasın diye, son sesleri...Çok ölüm gördüm. Uzun bir ömrüm oldu takatim kalmadı. Yüreğim fazla dayanmaz, biliyorum. İçime atsam, olmuyor. Dilime vuruyor. Anadilimde anlatmak istiyorum, unutmayı ve unutulmayı..."  Son Ubıh - Tevfik Esenç. 

Manyas'ın Hacıosman köyünde dünyaya gelen Tevfik Esenç, Ubıh dilini konuşan son kişiydi. Onunla söyleşi yapma fırsatı bulan Zeynep Atikkan'ın ifadesiyle, o zaman pek 'globallik' lafları edilmiyordu ama Esenç tek başına 'global marka' olmuştu. Kapısını Norveçli'den Fransızı'na ve Çinlisi'ne kadar pek çok dilbilimci çalmıştı. Zeynep Atikkan soruyor, çocuklarınıza Ubıhça öğrettiniz mi diye. ''Hayır. Başka bir dil konuşursak çevredekilere ayıp olur diye düşünmüştük'' yanıtını alıyor. Belli ki Son Ubıh'ın bir sıkıntısı, bir çekincesi var ki böyle bir cevap veriyor. Ama daha önemlisi, Son Ubıh'ın kapısını çalan bilim adamları içerisinde Türk yetkililerinin ve  profosörlerinin olmayışı. 

Ondan geriye kalan birkaç ses kaydı, bir sözlük ve kısa belgesel var. Ne yazık ki Ubıh dilini onun kadar iyi hatırlayan kimse kalmadı. Onunla birlikte Hatti-Hitit diline akrabalığı ifade edilen 81'i sessiz 3'ü sesli , dünyanın en eski zenginliklerinden birisi de toprak oldu.. 

UNESCO'nun yanı sıra birçok devletin arşivine aldığı ve kamusal alanlarda gösterilmiş İsmet Ararsan'ın Son Sesler(Tevfik Esenç) isimli belgeseli T.C. Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Üstün Başarı Ödülü'ne layık görüldü. Bunu timsah gözyaşı olarak değerlendirmek yanlış olmaz ! 
 

Boynuna o yeşil fularları takma çocuk
Gece trenlerine binme kaybolursun
Sokaklarda mızıka çalma çocuk
Vurulursun....

(A.İlhan) 
 

2.Dünya savaşından sonra, ülkede hafiften esen demokrasi rüzgarından Çerkesler de faydalanmak istediler. Çerkes kimliğini gerçek manada ifade ve muhafaza edebilecekleri kurumları oluşturmak ve örgütlenmek için çaba harcadılar. Bu çalışmalar zaman içerisinde sekteye uğrasa da Çerkesler kararlı birşekilde çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalardan belki de en önemlisi Kasım 1977 tarihinde Ankara'da bir araya gelen Çerkeslerin birleşme çalışmalarıydı. Kafkas Derneklerinin birleşme çalışmaları için bir araya gelenler içerisinde Balıkesir'den katılan Tsey Mahmut Özden de vardı. Birleşme çalışmalarının ilk gecesi düzenlenen eğlence sonrası  arkadaşlarıyla birlikte dernekten çıkıp durağa gittiklerinde resmi plakalı bir jip tarafından otomatik silah ile tarandılar. Mermilerin göğsüne isabet etmesi sonrasında Tsey Mahmut Özden yaşamını yitirdi ve resmi plakalı o jip içerisindekiler ve arkasındakiler asla bulunamadı. 

O yıllardaki adıyla 'Ankara Kuzey Kafkasya Halk Kültür Derneği' nin Gençlik Kolu Aylık Haber Bülteni olan 'NARTLARIN SESİ' nde, 5 Kasım 1978 tarihinde yayınlanan, açılan dava sonucu bültenin sahibi ve sorumlu yönetmeni Mehmet Uzun'un yaklaşık 1 yıl ceza almasına neden olan yazıdan bazı satırları aktarmak isterim. 

''...Kurtuluş Savaşı yıllarında, hatta Cumhuriyetin kurtuluş günlerinde bile bu ülkede Çerkes halkının varlığı ve ulusal haklarına saygı gösterileceği bizat Musatafa Kemal tarafından açıkça kabul ve ifade edilmiştir. Ne var ki, Kurtuluş Savaşı sonlarında Cumhuriyetle birlikte daha az masrafla daha çok kar etmek isteyen yeni bir ekonomik sınıfın güçlenerek devleti ele geçirmesi sonucu tek dilin konuşulduğu tek uluslu bir ülke yaratmak amacıyla Türkçe dışındaki dillerin yok edilmesi, Türkten başka ulus ve ulusal azınlıkların eritilip Türkleştirilmesi politikasına özel bir önem verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde tarihsel ve bilimsel olarak etnik (Ulusal) kökeni ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk sayılmış, bu arada Çerkesler de - bilimsel ve tarihsel açıdan olmamakla birlikte - siyasal açıdan Türk sayılmıştır. 

5 Kasım 1977 saldırısına bu açıdan bakmak gerekir. Zira bu saldırı, yüzyıl boyunca halkımıza uygulanan yasal ve yasa dışı eritme (asimilasyon) yöntemlerinden soyutlanamaz. Saldırının gerçek yüzünü derneklerimizin gelişiminde daha somut olarak görebiliriz. 

Bunca asimilasyoncu uygulamalara, ulusal baskılara, herşeye rağmen bir türlü yok edilemeyen, nice kayıplar vermiş olmasına rağmen hala dilini, geleneklerini, kimi ulusal değerlerini koruyabilmiş olan Çerkes halkı, 1961 anayasasının getirdiği sınırlı demokratik haklardan yararlanarak kültür dernekleri biçiminde örgütlenmeye başlamıştır.  

1975'lere doğru, dünya ve genelindeki demokratik gelişmelerin de etkisiyle derneklerde yurtsever demokrat unsurlar çoğalmaya ve güçlenmeye başlamışlardır. Böylece derneklerimizde folklor çalışmalarının yanısıra, toplumsal sorunlarımızın kavranmasına, bu sorunların çözümü için mevcut yasaların tanıdığı demokratik halkların öğrenilip kullanılmasına, çağdaş anlamda gelişmeye açık bir ulusal kültür birikiminin ortaya çıkarılmasına katkıda bulunabilecek kültürel ve eğitsel çalışmalara yönelinmiştir. 

Görülüyor ki saldırının amacı ne genel olarak cinayet, ne de özel olarak Tsey Mahmut Özden'di. Saldırının amacı yaralayarak korkutmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyişle saldırının amacı; halkımızın ulusal ve sosyal mücadelesini yükseltmesine kültürel ölçüde katkıda bulunabilecek olan derneklerimizde aydınlarımızın öncülüğünde başlayan ve 5 Kasım 1977 günü Ankara derneğinde somutlanan demokratik ulusal uyanışı daha doğarken boğmak, korkutup yıldırarak biriken potansiyeli dağıtmak, yok oluşa karşı direnen güçleri kırmak, yükselen sesleri susturmak olmaktadır. 

Tarihsel gelişimle birlikte bir bütün olarak ele alındığında açıkça görülüyor ki bu saldırı, halkımızın ulusal varlığını yok etmek isteyen egemen güçlerce veya onların yönlendirdiği kurum veya kuruluşlarca tertiplenip uygulanmıştır. Bu saldırı ya son zamanlarda kamu oyunun yoğun kuşku ve kaygılarını çeken kontrgerilla gibi şaibeli karanlık güçlerin işidir. Ya da o günkü polisin destek ve himayesindeki faşist saldırgan grupların işidir. Katillerin gerçek kimlikleri ortaya çıkarılıncaya kadar polis, sözü edilen karanlık güçler ve o günün sorumlu yöneticileri bu şaibeden kurtulamayacaktır. 

Bu saldırı umulanın tersine, halkımızın bilinçlenmesi, ulusal-demokratik mücadelesinin yükseltilmesi yolunda bizleri daha bir bilemiş, ulusal bağlarımızı geliştirmiştir. Hiçbir saldırı halkımızı yıldıramayacak, ulusal bağlarını yok edemeyecektir. 5 Kasımlar, 5 Kasımlarda Tsey Mahmutlar, halkımızın ulusal bilincinin daha bir yükseldiği yıl dönümleri olarak yaşayacaktır.'' 
 

Alaca bir gecenin şafağında
Uykusuz mahmur gözlerimizle
Düşünüyorsak hala ne yapacağımızı
Hala soru işaretleri varsa kafamızda
Yoksulluktur bizimkisi
Düşün yoksulluğudur.

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen
Sayıyorsak hala yerimizde
Aşamamışsak dağları
Atamamışsak yüreğimizdeki şüpheleri
Korkudur bizimkisi
Can korkusudur…

(Sönmez Baykan) 
 

Marje Dergisi'nin hikayesini bilmeyen yoktur. Sönmez Baykan'ın Çerkesçe yayın için korkmadan nasıl mücadele ettiğini ve fail-i meçhul bir cinayete kurban gittiğini de.. 

Sönmez Baykan, aslen Balıkesir Orhanlı köyünden olan Dünya Çerkes Birliği nin kuruluşunda emeği geçen ve Türkiye'yi bu oluşumda temsil eden 6 kişiden biriydi, 90 lı yılların başında o dönemin Türkiyesinde Türkçe-Çerkesce yayın yapan ve büyük ses getiren MARJE dergisinin imtiyaz sahibiydi .Gerekli tüm evraklar tamamlandıktan sonra gerekli devlet kurumlarına başvurularda bulundular.Hazırlanan dilekçe ve dosya Güvenlik Şube Müdürlüğü Kalemi'ne geldiğinde ilginç dialoglar yaşandı. 

- Derginin ismi ne, sahibi kim?

- Marje, efendim,.

- Ne biçim isim bu Kürtçe mi?

- Hayır efendim, Çerkesce. Dosyayı incelerseniz gerekli tüm bilgiler var.

- Ne demek Çerkesce, siz de mi bölücülüğe başladınız?

- Bölücülükle alakası yok efendim.

- Ne demek bölücülükle alakası yok, hangi dilde yayınlayacaksınız bu dergiyi?

- Türkçe-Çerkesce…

- Bölücülükle alakası yoksa niye Çerkesce yayınlayacaksınız?

- Bölücülükle alakası yok efendim, bu bizim yasal tasarrufumuz, öyle yayınlamak istiyoruz.

- Anlamı ne Marje'nin?

- Marje efendim, Marje, haydi anlamına gelir.

- Ben buna bir şey diyemem, yetkililerle görüşürün.

- Tabii, yetkililer kimlerse onlarla görüşelim efendim. 

Üst düzey bir yetkilinin odası… 

-Nedir bu efendim?

-Çerkesce bir derginin yayını konusunda müracaatta bulunuyor arkadaşlar.

-Yahu siz de mi? Neyinize yetmiyor Türkçe?

-Efendim dergi çıkartmak için biz izin istemiyoruz. Bakınız, Basın Kanunu'nun 8 ve 9 uncu maddelerine göre Mevkute çıkarılması izne bağlı değildir... Ancak mevkutenin çıkarılacağı yerin en büyük mülki amirine gerekli evrak ve bilgi verilir der.. Biz de gerekli evrak ile beraber bilgi için müracaatta bulunuyoruz. Siz de bunun karşılığında bize bir alındı belgesi vermekle yükümlüsünüz.'' 

Odadaki diğer bir görevli. 

- Çıkartamazsınız efendim, toplatırız. Ver bakalım basacağınız matbaanın ismini.

- Yasaya göre matbaanın ismini verme zorunluluğum yok. Ama buyurun siz toplatın. 

Aynı görevli - koridor 

- Bak arkadaş dergiyi basamazsın, toplatırız, sizi de tutuklarız.

- Buyurun arkadaş, dergiyi toplatın bizi de tutuklayın.

- Ne demek o?

- Şu demek... Şu anda dergiyi 3.000 adet basacağız, dergiyi toplatın 30.000 adet basalım.

- Bak arkadaş, gel buraya… 

Ve nihayet Müdür Bey'in odası.. 

- Buyurun.

- Efendim, biz basın kanununun 8.9. maddesi ile ilgili hükümleri gereğince bir müracaatta bulunuyoruz.

- Dosyanız tamam mı?

- Tamam efendim.

- İyi bırakın o zaman.

- Efendim, bunun karşılığında bir alındı belgesi istiyoruz.

- İnceleyeceğiz efendim, siz dosyayı bırakın.

- Efendim yasaya göre…

- Siz dosyayı bırakın beyefendi. Biz size haber vereceğiz. 

Müdürün kibar ancak mesafeli ve umursamaz tavırları neticesinde dosya belli bir süre kayıp olur. Kimse nerede olduğunu bulamaz. Sönmez Baykan'ın bastırması-takip etmesi ile dosya bulunur ve onaylanarak işleme konur. Marje yayın hayatına başlar başlamasına ama.. Sönmez Baykan 1999 yılında fail-i meçhul bir cinayete kurban gider..

Asalet ve Nezaket timsali Çerkeslerden , FAŞİZM dersleri !

Bu üzücü olaylar üzerinden yıllar geçti ancak o faşist düşünce yapısının izleri bir türlü silinemedi. Kimliğini gizlemeye çabalayan Çerkes profiline birde Faşizme soyunan Çerkes profili eklendi. 

Bu uzun asmilasyon süreci sonunda ulusal benliğini büyük oranda yitirmemiş Çerkeslerin anadil ve kültürel hak talepleri, ulusal benliğini büyük oranda yitirmiş Çerkesler tarafından bölücülükle ve Kürtlerle bir olmakla değerlendiriliyor. Kürt halkını aşağılayan ifadelerin ardından onlarla aynı kefeye konma korkusu üzerine birde Çerkes asaleti , kahramanlığı edebiyatı patlatılıyor. Çerkeslerin bu ülke için savaştığı bayatlamış tarihi edebiyat kısmı ise saç baş yoldurtacak cinsten içi boş bilgilerle dolu. Kürt halkını aşağılayan faşistlerle aynı seviyeye düşen bu insanlarımız ne yazık ki 'Kötü halk yoktur, kötü insanlar vardır' diyen Çerkes felsefesi-Adige Xabze'den bi haberler... 

Demek ki kaybettiğimiz değerler içerisinde sadece dilimiz, kültürümüz değil aslında hiç bahsedilmeyen o Çerkes felsefesi - Adige Xabze de varmış.. 
 

12 MART ?

Gönlüne Çerkeslik sevdası düşmüş sınırlı sayıda ki insanın, insan üstü çabaları, boğazına kadar probleme batmış Çerkes halkını bu bataklıktan çıkarmaya yetmedi. İyi yönetilemeyen tüm bu iyi niyetli eylemler sonuçta pek fayda etmedi. Bunun sebebi bulunamamış ve anlaşılamamış olmalı ki sonunda bu sınırlı sayıda ki insanlar arasında da bölünmeler parçalanmalar yaşandı. İyi yönetilmeyen iyi niyetli eylemler farkında olmadan birbirine zarar vermeye başladı ve toplum enerjisi boş yere harcandı. 

Ne yazık ki geçmişte, olayları sağlıklı değerlendiren geleceği gören ve yönlendiren liderlerimiz olmadı veyahut itibar edilmedi. Bu nedenden dolayı olsa gerek, Çerkes toplumu bazı şeyleri yaşayarak tecrübe edinmek zorunda kaldı. Bu tecrübe sonunda dilimiz yok olma noktasına gelmiş, bir çok insanımız çift kimlikli olmuş, eşsiz kültürümüzden kırıntılar kalmıştır. 

Tehlike çanları çalarken, ümidini yitirmek üzere olan bir topluma 'istersek ve çalışırsak hala umut var' diyebilecek bir işaret gerekiyordu. 

Ben o işaretin artık verildiğine inanıyorum. Çerkes halkı kültürünü ve dilini yaşamın her alanında özgürce kullanabileceği ümidiyle ilk kez ayağa kalkıyor. Türkiye Çerkesleri tarihi açısından bir ilk olacak bu etkinliği, yok olmanın kıyısında ki bir halkın yüzünü güneşe dönmesi olarak değerlendirmek doğru olur. 

12 MART 2011 günü, farklı düşünce yapısı içerisinde olan ancak tek bir hedef için mücadele eden Çerkesler bir araya gelecek ve 'Dilimizi, kültürümüzü yaşamak-yaşatmak istiyoruz' diyecekler. 

Bu eyleme karşı çıkan Çerkesler ve kurumlar olabilir, olacaktır da! Yıllardır ''Çerkesler talepkar değildir, bizim kültürümüzde yoktur'' yalanlarıyla korkularını, öz güven eksikliklerini gizlemek için 'kültürel' laflar edecek kadar sindirilmiş-korkutulmuş bu insanlarımızın cesaretlerinin yerine gelmesi zaman alacaktır. Bizler bu zaman zarfı içerisinde onların zayıf yanlarını deşifre etme ile enerjimizi harcamayalım. 

Sindirilememiş Çerkeslerin ilk defa ayağa kalktığı bir dönemde, yıllardır yaptığımız hatalara tekrar düşmeyelim! Süreç doğru bir şekilde yönlendirilirse, zamanla bu insanlarımız da bizim ne için mücadele ettiğimizi anlayacak ve bize katılacaklardır. Yeter ki onlara, Çerkes olduğumuzu dünyaya gösterme arzusu taşıdığımıza ikna edebilelim...

Kurt Kardeşlerin sözlerine aldanan, korkan, endişelenen dedikodulara kulak asan Çerkes Kardeşim ! 

Uzun bir yazının son satırlarında yıllardır kurt kardeşlerin insanları susturmak için kullandığı bayatlamış lafları kulaklarımıza fısıldayan Çerkeslere ayırmak istiyorum. 

Ben tamamen Çerkeslerden oluşan , İzmir'in Ödemiş ilçesine bağlı İlkkurşun köyündenim. Köy halkı büyük sürgününde, Batı Çerkesya - Ts'emez yöresinden kopartılarak önce Balkanlara sonra da Anadoluya sürülen Çerkeslerdendir. 

Savaşın ve acının olmadığı bir yaşam ümit etmişlerdi belki bu topraklara geldiklerinde ancak ne yazık ki öyle olmadı. 1.Dünya savaşı başladığında 84 erkek silah altına alındı. Benim dedemin babası da 1.Dünya Harbine bu şekilde katıldı ancak hangi cepheye gittiğini ve ne şekilde hayatını kaybettiğini bilmiyoruz. Dedem babasını hiç görmemiş, babası da onu.. Ne kendisi gelmiş, ne de haberi.. 

1.Dünya savaşı sonrası ortalık karışık, otorite boşluğu var! Resmi tarihte Efe diye tabir edilen kahramanlar ancak gerçekte halkın malını ve canını alan bu çetelerin en meşhuru musallat olmuş köyümüze. Çakırcalı Mehmet Efe..Türküsü de vardır, hani İzmirin kavakları, dökülür yaprakları diye başlayan.. 

İki kere basmış köyümüzü, direniş olmasın diye yatsı vaktini seçmişler. Camide namaz kılan insanları genç yaşlı ayırt etmeden  öldürmüşler. Hayatını kaybedenler arasında annemin büyük dedesinin kardeşi de var. Çerkes Anzavur ziyaret etmiş o zamanlarda köyümüzü. Köyün ileri gelenleri yaşananlardan bahsetmiş . Anzavur'da Düzce ve Sakarya yörelerinden topladığı gönüllü Çerkes ve Abaza fedailer ile birlikte köylülerimiz Efe'nin peşine düşmüşler. Aydın dağlarında kıstırıp öldürmüşler. Resmi tarihte bir kelimesi bile yazmaz bu zulümlerin. Efe'dir çünkü o, kahramandır.. 

Ziyaretçi kervanına bu sefer İngilizler katılmış.Köyün stratejik konumu ve Çerkeslerin savaşçı karakterinden istifade etmek isteyen İngizler planlanan Yunan işgali için destek istemişler. Karşılığında bu civarlarda da özerk bir yönetim vaad etmişler. Köyün ileri gelenleri red etmiş bu teklifi. 

Yunan Ordusu İzmir'e çıktıktan sonra, İzmir-Ödemiş tren yolunu izleyerek işgale başlamış. Köyümüzün de bu tren yolu kenarında kurulmasından ötürü işgalci güçlere nasıl ve ne şekilde tavır alacaklarını düşünürken , Ödemiş halkı ve Jandarma kuvvetleri ile bir anlaşmaya varmışlar. 

15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlılar'ın İzmir'e çıkışlarından sonra Küçük Menderes deltasında ilerleyen Yunan Efzon Birliklerini Ödemiş'e sokmamak için köyümüz tepelerinde bir direniş hattı kurma kararına varılmış. 15 yedek subay, 15 asker ve Salihli Çerkeslerinden bir komutan dışında köyümüzde ki direnişe destek için kimseler gelmemiş. Civarda nam yapmış Efe'lere haber göndermişler, ama bir Efe yedek subayın komutasına girmez diyerek cevaplamış birisi, diğerleri hiç oralı bile olmamış. Resmi tarihte bunlar da yazmaz çünkü onlar Efe'dir , kahramandır.. 

1 Haziran 1919 günü köyümüze yaklaşan Yunan ordusuna, köy halkının karşı koyması sonrasında düşman birliklerine karşı ilk kurşun köyümüzün yamaçlarında atıldı. Gün boyu süren çatışmalar sonunda Yunan birlikleri köyümüzü ele geçirdi ve bütün köyü yakıp yıktılar. 

Kuvay-ı Milliye'nin ilk muharebesi İlkkurşun muharebesidir. İşgali düşmana karşı gücünü halktan alan Kuvay-ı Milliye ilk kurşunu Hacı İlyas(köyün eski ismi) köyünde sıkmıştır. Böylece Yunan askerleri İzmir'i işgal ettikten sonra 110 km doğu yönünde ilerleyen işgal kuvvetlerine karşı ilk isyan ilk direniş bu noktada ortaya çıkmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın ilk çekirdeği köyümüz yamaçlarında filizlenmiştir. 

Her mayıs ayının son haftası köyümüzde bu günün şerefine Vali, Kaymakam, B.Başkanı, Komutanların hazır olduğu birtakım kutlama etkinlikleri düzenleniyor. 

Evet köyümün kısa tarihçesi böyle. Bizden önce yaşamış büyüklerimizin henüz Çerkesya'da yaşadıkları acı dolu günlerin izleri silinmeden, kendilerine gelemeden tekrar bir felaketin içerisinde bulmuşlar kendilerini. 

Çerkesya'dan Balkanlara gideceksiniz, oradan tekrar bir göç ile Anadoluya. Tam yaralarını sarmaya başlayacakları sıra tekrar bir savaş ve bir savaş daha. Koca bir nesil bu olaylarda yok oldu gitti. Ve biz o neslin yokluğunu bugün dilimizde ve kültürümüzde hissediyoruz. ''Beşik ve Ninni'' yazımda da belirttiğim gibi, kültürel kayıplarımız çok büyük.Ne yazık ki o ara neslin kültürü alt nesle aktaramaması sonucu kültürümüzün büyük bir kısmı geri döndürülemeyecek şekilde yok oldu. 

Şimdi bir İlkkurşun'lu olarak, dedelerimin uğrunda can verdikleri bu ülkenin bugün ki yetkililerinden kültürümü ve dilimi istiyorum. Değerlerimin, kimliğimin devlet koruması altına alınmasını istiyorum. En önemlisi elimizde ki kültür kırıntılarını, bir sonra ki nesle aktarabileceğim bir ortam ve olanak istiyorum. 

Bizler bazıları gibi ucuz vatanseverlik peşinde olan insanlar değiliz. Vatanseverlik, milli maçı sonrası balkona çıkıp silah sıkmak değildir. Vatanseverlik, vergi vermemek için dansöz gibi kıvırtmak değildir. Vatanseverlik, birilerine yaranabilmek için dilinden, kültüründen vazgeçmek değildir. Vatanseverlik, farklı kültürleri ezmek onların dillerini yasaklamak değildir. Vatanseverlik, FAŞİZM değildir ! 

Ey dili, kimliği ve 'benliği' unutturulmuş Çerkes kardeşim ! 

Dilini istemekle, kimliğini ifade etmekle, kültürünü yaşamakta ısrar ederek vatan haini olmazsın. Yasal haklarını kullanarak, taleplerini demokratik eylemler çerçevesinde Devlet'e iletmeyle vatan haini olmazsın. Asıl, bu talepleri dile getiren soydaşlarına 'hain' damgası vurarak farkına varmadan gerçek vatan haini ve faşisti olursun. Ana dilini istiyorsan git Kafkasya'ya, burası Türkiye gibi  lafları bizlere ezberletenler, faşizmi vatanseverlik diye yutturmaya çalışanların işidir. 

Bir İlkkurşun'lu olarak, ben ana dilimi öğrenebileceğim, geliştirebileceğim ve aktarabileceğim bir öğretim sistemi istiyorum. Kültürümü bir sonra ki nesle nasıl aktaracağım kaygısıyla yaşamak istemiyorum. 

Bunun için İlkkurşun'dan, Ankara'ya bende gideceğim.. 

12 Mart'ta, Ankara'da görüşmek üzere.. 
 
 

Bu yazı toplam 7812 defa okundu.





ali nart

tham wegopsov berslan,
vi koce sikokagaag,be guuge.vinate kebovu bjedug celeje.

13 Mart 2011 Pazar Saat 21:50
yusuf ertuğrul

Evet gercekten çok güzel yazı olldu ..bilmedigimiz tarihimizden birkac şey daha ögrendik ellinize sağlık..THAM WOĞEPSEV

11 Mart 2011 Cuma Saat 12:09
Hağur Turan

Tham woğepsov Berslan.
Eline, YÜREĞİNE, yazına sağlık.
Worepsow İlkkurşune !!!
Hağur Turan

09 Mart 2011 Çarşamba Saat 17:30
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net