

Büyük gemiler, açıkta yatar. Kıyıya gelip demir atmaz, iskele babalarına bağlanmazlar. Ve denizin akıntısına kendini bırakıp, raks etmezler usul usul. Büyük gemiler açıkta yatar... Kıyının bir kaç yüz metre uzağında, öylece beklerler. Bir gölge bir silüet gibidirler. Onlar, demir attıktan bir süre sonra ezelde ve ebette orada kalacakları duygusuna kapılırsınız. Bu sırada kıyıdaki, küçük tekneler, yelkenliler, takalar onlarca manevra yapar. Usul usul limandan ayrılıp, gerisin geri dönerler, usul usul... Çoğunlukla her ikisini de o kadar kısa aralıklarla yaparlar ki; onları giderken de dönerken de görebilirsiniz. Eğer denizlere ilişkin ciddi bir bilginiz yoksa gemilerin durdukları anda bir daha hareket etmeyeceklerini sanırsınız.

Samsun'un İğnelik Köyü'ndeki Adıgeler köylerinin adını Adıge Hable olarak değiştirdi.
Şimdilerde köy isimlerini değiştirme çağrıları devam ediyor.
***
Ve belki de siz onların hiç hareket etmediğine kalıbınızı basacığınız anda gemi hızla demir alır. Siz farkında değilsinizdir. Halâ onların hep orada öylece beklediklerini düşünmeye devam edersiniz. Denizin üstünde hareket edenlerin tekneler, kayıklar, takalar olduğu yanılsamasını sürdürürsünüz. Aslında biraz zihninizi yoklasanız, bunun kör bir inanç ya da bir yanılsama olduğunu anlamanız çok kolaydır. Ama zihniniz yoklamak yerine ön yargıları benimsemek kolayınıza gelir.
Sonra büyük bir gürültüye, açıkta bekleyen geminin motoru çalışmaya başlar. Biraz uzakta olduğu için siz motor sesini de "iskele alabanda" çağrısını da duymazsınız. Bir kaç dakika içinde sanki ufkun bir parçası gibi, orada öylece yatan geminin bir çırpıda gözden kaybolduğuna tanık olursunuz.
Kara yaşayanlar kıyıdaki küçük tekneleri, denizin gerçek sahipleri olarak görse de açık denizlerde yol almışsanız, denizlerin gerçek efendisinin gemiler olduğunu bilirsiniz.
Toplumsal olayların seyri de böyle bir şeydir. Her gün onlarca küçük hay huy, kavga, gürültü, patırtı, telaşe ve hengameye tanık olursunuz. Hayatın asıl dinamiklerinin bu koşturmacalar olduğunu düşünürsünüz. "Aşağı sokakta dün adamın biri... kız ondan sonra... adamlar bir gecede..." diye başlayan cümleleri hayatın bütünü gibi görür, öyle davranırsınız, bütün enerjiniz de bu küçük heveslerin peşinde koşarken tükeniverir. Sonra bir gün tıpkı geminin demir alması gibi sizin yemin billah hareket etmeyeceğini düşündüğünüz şeyler olmaya başlar. Ve siz şaşkınlıkla izlersiniz onlan biteni.
Rotamız hemşehri, hedefimiz ünlü Çerkes olmak
"Değerli hemşehrilerimiz..." diye başlayan ve "Güzel Kafkas danslarımız..." diye arzı endam edilen şeylere bakıp denizin asıl sahiplerinin onlar olduğunu düşündük yıllarca... Sanki Türkiye'nin bir şehrinden olmak üzerine kurulu bir ortaklığa sahiptik. Sanki, "Güzel Kafkas danslarımızın" bir milleti yoktu. Çerkes ünlüler listeleri paylaşıp durduk, onların Çerkes toplumuna ne kattığına bakmaksızın, başarılarıyla da övündük. Rotamız hemşehri olmak, hedefimiz ünlü Çerkes olarak anılmakla sınırlıydı. Denizin içine girmiyorduk. Okyanus nedir bilmiyorduk. Kıyıdan bakıp, balıkçı teknelerini denizin gerçek sahipleri belliyorduk.
Şimdilerde tüm ezberler bozulurken, herkesi bir telaş ve şaşkınlık almış... Çerkesya'dan, Çerkes yurteseverliğinden bahsedenler topa tutuluyor. Öyle bir bilinç bulanıklığı yaratılmıştı ki, Çerkes ulusunun, Çerkes yurtseverliğinin ezelden ebede kadar açıkta yatan gemiler gibi öylece yatacağı rivayet ediliyordu. Ama hareket etmeye başladı. Demir aldı, motorları denizi hareketlendirdi. Güvertede de birileri var. Az sonra "İskele alabanda" diye yola koyulacaklar.
Kıyıdan bakarken bunların hiçbirini görmediniz. İçinde Kafkas geçen herşeyi bir potada eritirken, "Bu Kafkas'ın milleti yok mu?" diye kimseler sormadı, sizde öyle olduğunu düşündünüz. Böylesi yaşadığınız memleketin yıldırıcı, baskı koşullarında daha kolay, daha yenip yutulabilirdi. "Baskı var, dilimiz bu kadarına varıyor" deseniz affedilebilirdiniz. Ama "Baskı yok, doğrusu bu..." demeyi tercih ettiniz. Yani baskıya, zülme karşı mücadele etmek yerine, "Hemşehri ve Kafkas" olmayı seçtiniz.
Tarihin bütün çöplüklerinde eşelenip vakti geçirirken, orada öylece bekleyen bir devleti, bir bayrağı, bir parlamentoyu, bir ulus görmediniz. Gördüğünüz vakitlerde de bunun üstünde durmak işinize gelmedi.
İtiraf zamanı...
Şimdi itiraf etme zamanı... Ünlü Çerkesler yazıp çizerken; entegrasyonu, bu ülkede kabul görebileceğiniz hayalini de yazıp çiziyordunuz. "Değerli hemşehrilerimiz..." derken aslında Karslı, Eskişehirli, Elazığlı filan bir şey olma özleminizi de dile getiriyordunuz. Çünkü ulusal ceketinizi giymek zor geliyordu size. Onu, basit bir hemşehriciliğe indirgemek istemiştiniz. Ne de olsa bunca yılda kimseler size "suç üstü" yapmamıştı. Kızgınlığınız, öfkeniz,paniginiz de bundan olsa gerek.
Bir de başka şeyler söylermiş gibi, milliyetçiliğin makrosu mikrosu tartışmalarını icad edenler de var. Asıl mesele "makrosu" ya da "mikrosu" değil zaten. Asıl yapmak istedikleri şey gericilik çağrışımları uyandırmak için "milliyetçilik" kavramını işaretlemek. Ve onun arkasına sığınıp, "hemşehriciliğin" değirmenine su taşıyacaklar.
Yurtseverliği tehlikeli bulup milliyetçi ilan edenler bilmeli ki; asıl tehlikeli olan 146 yıldır ulusal kimliği elinden alınan, vatansız yaşamaya mahkum edilen bir halkın vatan ve ulus özlemini milliyetçilik olarak adlandırmaktır.
Vatandan, milletten, asimilasyondan bahsedenlerin temiz bir sopadan sonra seslerinin kesileceğini farzedenler için, bir not daha düşmek de fayda var. Yaşadığımız ülkeler, hızlı bir değişim içindeydi. İçinizdeki korku o kadar derin olmasa olan biteni belki sizde görüdünüz.
Maalesef, anadilde eğitim, etnik kimlik, ulusal hak tartışmalarının hangi değişimin ürünü olduğunu algılamaktan korkularınız sizi alıkoyuyor. Korkularınız, elinizi kolunuzu bağladığı için ne köylerin adlarını iade çalışmalarına katılabiliyor ne de bizden gasp edilen soyadlarımızı geri isteyebiliyorsunuz.
Toplumsal dönüşümler büyük gemilerin hareketleri gibidir. Size herşey birden bire olmuş gibi gelir. Herşey tepeden inmiş gibidir. "Bunlarda kim, nereden çıktı" diyesiniz gelir. Ama gemi orada öylece yatırıyordu. Bir yerden gelmedi, uzun süredir oradaydı.
Peki siz, balıkçı teknelerinin, yelkenlilerin romantik seyri ile ilgilenirken, ortaya çıkıveren gemiden rahatsız mı oldunuz. Yoksa onu görür görmez, "Yıllardır, içinde olmam gereken gemi işte buydu" mu dediniz.
Aslında asıl mesele işte bu "değerli hemşehrilerim".
