

Büyük Soljenitsın Rusya’da Ekim devrimi ile iktidarı ele geçiren Bolşevik partisinin başta diğer sosyalist fraksiyonları ve tabii ki muhalif grupları etkisizleştirmede kullandığı metodolojiyi anlatırken; “Burunları iyi koku alan Bolşevikler akılları ve (doğru) bilgi ile değil sadece burunları ile hareket ediyorlardı.” şeklinde bir cümle kullanır. Lenin’in mecaz-ı tabiri ile tam bir Rus hödüğü olan Stalin’in diktatörlüğüne geçen parti, Lenin’in her ülkede sosyalizm ilkesine karşı, tek bir ülkede sosyalizm parolasıyla pervasızca harekete geçerek dünyanın bu en büyük ülkesinin her yanını kuşatacak şekilde kendi “ağlarını” örmüş, her halka ve her gruba kendi menfi hayat görüşünü dayatarak, tek tipleştirmeye çalışarak, karşı durmaya yeltenenleri ise galiba sizde bizim “Sovyetleştiremediklerimizdensiniz” diyerek acımasızca yok etmişti.
Esaslı bir halklar politikası olmayan SSCB’nin, yetmiş küsur yıla yayılan varlığının ardından geldiği nokta itibariyle, yer küre ölçeğinde stratejik kıyım makinesi olarak süper güç sıfatına layık olabilse dahi, 1991 yılındaki ekonomisi, felsefesi ve her bir şeyi ile muhteşem çöküşü, dünyanın kalan kısımlarından bakıldığında SSCB’nin halklar mezarlığından başka hiç bir şeye benzemediği yönündedir.
Bütün bu olup bitenler “burnu iyi koku alanlar” marifetiyle meydana getirilmişti. Otu çekip köküne bakan araştırmacıların Rus tipi sosyalizm için tarihe düştüğü notlara bakılırsa Marks’ta yanılmış farz edilebilir. Çünkü Marks sosyalizmin, iş sınıfının omuzlarında yükselen sanayi devrimi neticesinde batının gelişmiş ülkelerinde ve barışçıl yollar ile geleceğini varsaymış, oysa feleğin cilvesinden olsa gerek, sosyalizm denemesi batı ülkelerine göre daha yeni sanayileşen ve türlü baskı cenderesinden geçerek ezilmiş Rusya coğrafyasında o da zor ve savaş ile yerleşmişti.
Çardan fazla Çar yanlısı olan Rus cephe generallerinin kışkırtma, hile ve türlü metotları sonucu Çerkes-Rus savaşlarını ölümüne sürdürmek zorunda kalan Çerkesler, modern çağın ilk soykırıma uğramış halkı olarak tarihe geçtiler. Kalanlar ise imha siyaseti gereğince Karadeniz kıyılarından Osmanlı ülkesine sürüldüler. Fakat trajedileri burada da bitmedi. Osmanlının çöküşü akabinde kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin daha ilk yıllarında “burnu iyi koku alan bir kısım devletli bürokratik elit”in kendine tehdit olarak gördüğü Marmara bölgesi Çerkeslerinin önemli bir kısmı D. Anadolu bozkırına veya yurtdışına sürgüne yollandı. Böylece modern zamanların Türkiye Cumhuriyeti tarihine sürgüne yollanan ilk halk olarak Çerkes ismi yazıldı.
Her şey “burnu iyi koku alanlar” tarafından gerçekleştiriliyordu. Akabinde bu siyaset çok tuttu. Yetmişli yıllarda komünizmin ülkeye geleceğinin kokusunu alanlar harekete geçmiş ve ülke kan gölüne dönmüştü. Komünizm tehlikesi bertaraf edildikten sonra yine burnu iyi koku alan birileri, ikide bir ekranlara çıkarak şeriatın Türkiye yolunda olduğunu, şeriatçı karşı devrimcilerin kokusunu aldıklarını söylemişler, aşağı yukarı SSCB’nin yıkılarak askeri bir tehdit olmaktan çıkmasının ertesinde bir numaralı düşman olarak irtica tehlikesini halka ve gündeme kodlamışlardı. Ne münasebet ki bir türlü mürtecisi ortaya çıkmayan bir irtica tehlikesi ile yirmi sene gündem tutturmuşlardır. Halende beri kıyıdaki bir takım “burnu iyi koku alan” siyasetçi esnafı, iktidar sahibi rakiplerinin aslında iyi olmayıp sadece ülkeye irtica ithalatını gerçekleştirmek için gizli gündem tutan sahtekârlar olduklarını ima eder dururlar. Bunun yanı sıra ülkesel boyut içeren kendilerine ait bir gelişme programı ortaya çıkarmaktan ise önemle kaçınırlar. Çünkü onların meziyetleri sadece ve sadece iyi koku almalarıdır. Onlara iz sürdürecek ehil bir oligarşi ve ortam sağlamanız yeterlidir, gerisi örümceğin işidir ağlarını istisnasız herkesi içine düşürecek şekilde örmede ustadır.
Maalesef Türkiye siyasasının sol gibi görünen cenahında işler bu minvalde yürümektedir hala. Mesela son zamanlarda Rus medyasında, Türkiye’nin sol politika tandanslı kaynakları referans göstererek Türkiye’ye şeriatın geleceği konusunda uyarıcı yayınlar yapılmaktadır. Bizim için ilginç olanı ise ezilenlerin yanında, Türkiye’de halkların sosyalist kardeşliği evsafında politika yaptığını ileri süren bir takım sol-sosyalist grupların, Rus devletini “Çerkes Sorunu” karşısında uyarma ihtiyacı hissetmiş olmalarıdır. Buna göre 1915 tehcirinin soykırım bazında uluslararası camiada tanınması konusunda Ermenilere yardım eden Rusya, Çerkes Soykırımının da tanınması konusunda kendiliğinden bir aktivasyona yol açmış gösteriliyor ve uyarılıyor; Ermenilere yardım ediyorsunuz ama burada bu konuyu örnek alan Çerkesler uyanıyor aman dikkatli olun, “Çerkes Sorunu” ileride sizin başınıza bela olacak! Bir yanda –galiba- vitrine reklam amaçlı konan ezilen halkların paradoksu politikası hemen yanı başında ise hak ve adaletten zerre kadar nasiplenmemiş siyasal ağ hesapları. Şimdi bu tipolojideki siyasaya neden inanmak gereğini kendimize sormaz isek, ağlar örülüp de içine düşürüldüğümüzde sorgulamak için vaktimiz ve imkânımız kalmayacaktır. Hakkını vermek lazımsa kendine eski tüfekler denenlerin burnu iyi koku alıyor. Ama onların anlamadıkları şey Çerkesler birilerine sorun çıkarmak için aslından kopya edilerek çoğaltılmış stratejik ağ bağlantıları örmüyorlar, tarihi mağduriyetlerinin giderilmesi konusunda tamamıyla uluslararası norm ve evrensel ilkelerle barışçıl yöntemler ile hak arama çabasındalar. Bu yönelimin temsiliyetini yüklenebilecek olanları ilerleyen zaman daha net olarak ortaya çıkartacaktır.
Herkesin hem fikir olduğu tek nokta Çerkeslerin buz devrinin artık bittiği ve kesin sınırları çizilememekle birlikte bir Çerkes hareketlenmesinin (yeni yetişen kuşağın tedavüle girmesi ile birlikte) hem diaspora hem de anavatan Çerkesya ekseninde hayat bulduğu yönündedir. Şimdilik karşılaşılan bütün mesele varoluş kararını (strateji) sağlam bir temele (teori) oturtmaktan ibaret çekilen sancıların bütünü gibi durmaktadır. Yine herkesin hemfikir olduğu bir konuda katılmamızın bir nedeni “14 Mart Adıge Dil Günü” olan Ankara mitinginden sonra Türkiye Çerkes diasporası için artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yönündedir.
C.Gray’a başvurarak sosyal bağdaşmanın korku(varlığını devam ettirme kaygısı), onur(geçmişin ve geleceğin bütün değerleri) ve çıkar(kazanımlar) endeksli olarak üç sacayağından mürekkep olduğunu söyleyebiliriz. Mücadeleci davranışların öncü güdülerini elinde tutan bu anlayış, politika mabedinin temel taşı sayılabilir. Bu membada kurulan ağ, eğer ayağı yere sağlam basan gerçekçi bir teoriyle desteklenmez ise büyüklüğü önemli olmayan her toplumsal veya ülkesel boyuttaki çalkantıda kendiliğinden yırtılacaktır. Adı ne olursa olsun Çerkesleri temel alan sosyal ağdaşmaların şu günlerde başına gelen tamda budur. Ülke derinden gelen bir kıpırdanma ile sosyal ve siyasal olarak on yıldır zemini ve şiddeti belli olmamak kaydıyla çalkalanmaktadır. Bu çalkantıların aksi sedasının Çerkesleri ve onları hedef kitle konumunda nişangâhta tutan ağları etkilememesi mümkün değildi. Ağların sahibi örümceğin pekte hoşuna gitmese de Çerkesler son yıllarda varlık konumlarını sorgulamaya başlamış ve temsiliyet ile meşruiyet krizleri eşliğinde kendi benliklerini bulmaya başlamıştı. Her basit toplumsal çalkantı sonrası ayakları sağlama basmayan diğerlerine olduğu gibi, Çerkes örgütlerinin üçlü sacayağının ayakları da birbirine vurmuş ve ağlar birisi için değil hepsi için artık parçalanmıştır.
Gelişen süreçte toplumu edilgen tutamaya yarayan fakat kendileri etkin konumda bulunan yapılar içerisinden çıkmış bir takım gruplar yırtılan ağları ülkede yeni gelişen sosyo politik konsept çerçevesinde tamirata soyunmuş gibi gözükmektedir. Sağ kanadı olmayan aslında solu da pek sol gibi olmayan Çerkes Kartalımız, bu sefer de burnu iyi koku alan eski tüfeklerimizin gayreti ile teoriden yoksun bir şekilde eski ağ stratejisi etrafında tekrar uçmaya zorlanmaktadır. Ama bu istek, ortaya saçılan bu koşullanmalar ile fizikken mümkün değildir. Hatta ilerleyen zaman gösterecektir ki bu girişimler halk nezdinde meşruiyet ve temsiliyet konusunda daha büyük krizlerin meydana gelmesine yol açacaktır.
Strateji gerçek anlamıyla mücadele yeteneği için toplumsal gücün bütün dâhili unsurları ile kullanma bilimi ve sanatıdır, mücadelede ortak bilincinin uygulanmasının adıdır. Strateji halkın önünü açan, toplumsal gücün siyasada etkin konumda olmasını gerektiren yaklaşımlardır. Aksi halde bu zamanlara kadar uygulana geldiği gibi toplum edilgen konumda sabitlenmesini isteyemez. Potansiyeli edilgen konumda tutan strateji eksik stratejidir ve sahip olduğu tanım zenginliği, terim dejenerasyonunu da beraberinde getirmiştir. Ne aşırıya kaçmak ne de beklentilerin altında kalmak stratejik düşünceyi kullananların entelektüel kapasitesiyle ilgilidir. Temel teoriniz ise olaylara araştırıcı, ayırt edici ve sınırlandırıcı bir gözle bakmanıza, daima mücadelenin genel çizgilerini ve ana unsurlarını çağın ve içinde yaşanılan anın ihtiyaçlarına göre ortaya koymanıza yarayacaktır.
Örneklemek gerekirse Türkiye yıllar yılı uluslaşma gayesi ile kendini kendi sınırları içerisine hapsetti. Bu uğurda Anadolu halklarının ortak gelecek vizyonunu destekleyen bir halklar teorisi geliştirmeden sadece stratejik bütünlük kavramını kullandı. Yıllar yılı biz bize benzeriz biz hiç kimseye benzemeyiz denildi. Sonuçta tek düze keyfiyetle uygulanan bu sistematik sadece mağdurlar yığını döktü ortaya. Kürtler, Aleviler, dini cemaatler, aykırı olduğu düşünülen politik gruplar vs. İnkâr ve ret siyasetinin eşliğinde zorlama çıkarsamalar ile birbirine benzetilmeye çalışılanlar, sonunda hiç bir şeye benzemez olup çıkmıştılar. Arada en büyük kaybı birbirine yabancılaşan halkların uzlaşı-diyalog çabası yemiştir. Aynı versiyonun kötü kopyası şimdi yeniden üretilerek Çerkeslerin gündemine yerleştirilmek isteniyor.
Diyorlar ki Çerkes kimliği, çıkış ve dayanak kaynağını temsil eden anavatandan ayrı olarak kurgulanabilirmiş, anavatan Çerkesleri kendilerini nasıl görürse görsün bizler burada kendimizi büyük bir soft ağın parçası olarak kurgulayabiliriz. Yani sadece biz bize benzeyelim reel bağlantılarımız olsa bile başka kimseye benzemeyelim. Bu noktada pozitif bir kazanım olan kimlik bilinci, sorumsuzca erozyona uğratıldığı gibi, yerine konacak tanım hakkında da kimse hemfikir değildir. Çerkes olduğu düşünülen bir Abhaz’ın veya Çeçen’in “Çerkes” üst kimliğini benimsemesi bu halkların anavatanlarında olan büyük değişimlerden sonra asla mümkün değildir.
Sonuçta halka sunulan bu kimlik sekmesi sadece Çerkeslerin asimilasyonunu hızlandıracak doğal katalizör tavırların gelişmesine hizmet eder. Diğer halklar için zaten eşik aşılmıştır. Bu durumsalın bir diğer olumsuz yanı ise diaspora halkı olduğunu inkâr teşebbüsü ile geçmişin mirasını tek elden reddetmektir. Söylemlerde kulakları tırmalayan bir nokta olarak Çerkeslerin Anadolu’ya geliş nedenini, Osmanlının asla sahip olamadığı Kafkasya’yı 1829 Edirne anlaşması ile Rus Çarlığına bırakmış olmasını göstermek, Çerkesleri Anadolu yerelliğine montaj etme çabasından başka bir şey ifade etmemektedir.
Çerkes ulus kimliği küresel ölçekten Anadolu yerelliğine düşürülerek hapsedilmeye çalışılmış olmakta bu ise günümüz küresel güç bağlantıları ve iletişimi zaten sınırlı olan Çerkesler için örümcek ağına sarılıp hareketsiz kalmaktan farksız kalmaktadır. Küreselleşen dünyanın girift yapı sökümünün yaşandığı bu yüzyılımızda anavatanımız bize, biz de onlara her zamankinden daha çok muhtaç iken bu bağları reddetmek akıl karı değildir. Kaldı ki anadille eğitim konusunda yardım ve destek alabileceğimiz tek yer anavatanımızdır. Onlardan ayrı bir hüviyete sahip olma girişimimiz bu destekten mahrum kalmamıza yol açmasa da, istediğimiz ölçekli yardımlaşmamıza engel olabilir, aramızdaki karşılıklı anlayışın gerilemesi ile sonuçlanır. Devam edecek olan süreçte eğer Türkiye içinde Latin kökenli bir alfabe düzeni ile eğitim savunulması planlanıyor ise, bu zaten başından itibaren kültürümüze getirisi olmayacak bir girişim olacaktır. Bu anavatan Çerkeslerinin birikiminden yararlanamamak demektir. Yeni bir başlangıçtır ve bu türden bir edebiyatın yaratılıp yerleşmesi ise yüzyılı aşan bir zamanı gerektirir. Diaspora Çerkeslerinin bu kadar vaktinin kalıp kalmadığı tartışma götürmez.
Dahası ileride bu halklar ile içine düşülmesi muhtemel anlaşmazlıkları göz önünde bulundurmadığı içinde bu söylem stili öngörüden yoksundur. Mesela anadilde eğitim talebinin “Çerkes Dilleri” olarak çoğul bir şekilde kayıt altına alınması bu öngörüsüzlüğün başat figürü olmuştur. Öyle ki soysal yatırımlarda zaten yeterince cimri olan devlet aklının bu isteği cevaplaması gerektiğinde yağacağı ilk şey herhalde Çerkeslerin en yoğun yaşadığı Düzce ve havalisine Çerkesce (Adıgece) ile eğitim öğretim yapan bir okul açması olur. Fakat bir Çerkes dili olarak sunulan Abhazca bu cevapta yer almaz ise ve Abhazlar biz Çerkes değiliz bize kendi dilimizde okul açın derse ne olacaktır? Yeniden fakat bu resmi muhataplar önünde toplumu içine düşürülen bu kimlik karmaşasından kim mesul tutulacaktır? Veya tersi bir durumda Kayseri yöresine Abhazca bir okul açılması halinde işte size Çerkes Dillerinden Abhazca ile eğitim yapan bir okul denirse, Kayseri Çerkesleri bu duruma rıza gösterip Abhazca mı öğrenecektir? Ya da hemen hiç Çeçen’in yaşamadığı Samsun da Çerkes Çeçencesi ile eğitim yapan bir okul açılırsa sonuç ne olacaktır? Veya daha en başında siyasi erk ile girilen mülahazada hangi Çerkesce ile eğitim yapmak istiyorsunuz sorusuna nasıl bir cevap verilecektir? Adıgece derseniz buna Abhaz, Oset veya Çeçenlerin rıza göstereceklerini gerçekten kabul ediyor musunuz? Ki bu “Çerkes Dilleri” söylemi Türk ulusal medyasında baya tenkit ve alaya alınmış bir konudur. Çerkes=Herkes olarak kurgulanan ağ stratejisinin teknik pazarlık aşamasında bütün talep karlığıyla bir anda çökecektir. Aramızdaki mesele demokratik talep karlığın türlü veçhe ile ortaya dökülmesinin şekline itiraz değil, içeriğinedir. 14 Mart Adıge Dil Günü’ne denk gelen bir günde Çerkesce(Adıgece) anadille eğitim talebi dillendirilseydi akabinde Abhazca veya herhangi bir diğer Kafkas dili için ayrı bir tarih ve mekânda miting düzenlenseydi bunca aşılmaz zorluklara gebe kalınmaz, temsiliyete soyunan organizasyon ülkesel bazda komedi dükkânına dönmezdi.
Stratejinin konusu problem çözmek değilse bile yeni problemler oluşturmak hiç değildir. Üstelik bu problem yalnızca kendi içinize dönük birtakım olumsuz etkileri yeniden bünyemize yerleştiriyorsa. Bu kanalda eksikliğin giderilmesi ancak ayakları yere sağlam basan bir teori ile giderilebilir. Teori yola çıkmadan önceki kararlılığınızı ifade eder. Mücadelenin yürütülmesi ile ilgili temel kuralların sistemli bir biçimde düzenlenmesi ve yürürlüğe girmesini sağlar. Bu konuda Cherkessia.net ve Çerkesya Yurtseverleri yeterince açıktır. Türkiye toplumsalının dalgalanması esnasında diaspora Çerkeslerinin kendi temsil mekanizmalarına kavuşması için Çerkes kimliği ve Çerkes sorunlarını anavatanına paralel bir koşulda sahiplenmiştir. Çerkes herkes değildir, Çerkesce tek bir dildir ve Çerkesler anavatan Çerkesya’nın diasporasıdır.
Geriye dönüp baktığımızda maalesef ayakları yere basan bir varoluş teorisinden yoksun bir şekilde dans ve şarkı turnelerinin serinliğinde on yıllar geçirdiğimizi görüyoruz, oysa daha üzücü olanı içerisinden bu temel teorisi çıkartılan sığlaştırılmış birlik beraberlik konulu ağ stratejisinin bir kez daha ama daha ölümcül olarak halkımızın gündemine eylemsellik nosyonu ile sunulmasıdır. Stratejideki eksiklik kültürel yetersizliğin bir tezahürüdür. Örümcek ağını yeniden örüyor, örümceğin ağına en kuvvetle bağlandığı yer bacağındaki çekme ipidir. Eğer bu ipi çekip durdurmaz isek yeniden örülen ağlara düşerek kendi içimizde sonuçsuzca devinip duracağız.
Eylemlilik stratejisi sadece kalabalıkları eğlendirmek üzerine kurulmamalı, o kalabalıklara kimlik ve statü de kazandırmalıydı. Kimsenin anlamadığı havsalasında bir yerlere kondurmadığı “Çerkes Dilleri, Çerkes Halkları, Çerkes Kültürleri” söylemi ile bırakın toplumsal bir refleks yakalamayı, adeta umudu için silkinip ayağa kalkanlarında pişman olduğu bir şuursuzluğa dönüşmüştür. Geleceği şekillendirecek strateji, ne iyi koku almakla, nede kim ne derse desin ben küreğimi çekerim arkadaş demekle vücut bulmaktadır. Fakat bu sandal içinde barındırdığı bunca hengâmeden ötürü demir alıp enginlere yelken açamayacak gibi gözükmektedir. Giderilmesine imkân tanınmayan çelişkiler sandalın kıyı sıra yol almasını gerektirir. Ama kayalıklarla dolu kıyılar tehlikelidir, çünkü erken çöken baharın geceleri karanlıktır.
Bu noktadan sonra bize düşen gündem ne yeni gibi görülen eski ağlara takılı kalmak nede milli mutabakat sandalına doluşarak aidiyet-temsiliyet gibi can alıcı konularda yeniden üretilmeye çalışılan yanlışlara-yalanlara ortak olmaktır. Milli mutabakat sandalına ve forsalarına bol şanslar dilemekten başka bir şey değildir.
Sayın ZemskySabor
"Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşları" kitabında John Longworth'ün Çerkesya topraklarından bahsederken Sohumkale'den başlaması, Çerkesya milli meclisine Abhazya'yı temsilen (İnal İpa) Rüstem Pe'nin katılması gibi bilgilerin yer aldığı kaynaklardan sizin haberiniz yoksa siz nasıl Çerkesya Yurtseverisiniz?
Kaynak konusunda "elbette yok böyle birşey" ahkamınız yürek burkucu!
Kaynaklar burada saymakla bitmez ancak internette bulabileceğiniz bir kaynağı buraya aktarayım. (http://www.kafkasfederasyonu.org/nart_dergisi/sayi_4/adige_bayraginin_tarihcesi.htm) Bakın burada neler yazıyor! Kaynaktaki Abhazya ve özellikle de "Barakay" bölgeleri ayrı ayrı ne ifade ediyor siz açıklayın, benim gibi anlamak istemeyenlere!
Söylediklerinizdeki çelişkiler, kaynak konusundaki gaflet, bilgi ve fikirsel derinlik zaafiyeti vesair konulara girmeme gerek bile kalmadı.
Başvurduğunuz "geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan bu gündür" kolaycılığının bile, Faruk beyin altını çizdiği bugünkü sınırlar içinde kalan halklar konusunda nasıl bir tutarsızlık ve tezat içerdiğinin farkında bile değilsiniz.
Anılan bayrağın bugün hangi halklar tarafından sahiplenip sahiplenilmediği konusu ile "tarihsel bir olgu" arasındaki farkın farkında olmamak da keza!
Asıl mesele ne biliyor musunuz?
Bir ülkünün savunuculuğunu yapıyor ve kitleleri de peşinize takmak istiyorsanız öncelikle inandırıcı ve tutarlı olmak zorundasınız. Benim altını çizdiğim ve dikkat çektiğim terminolojik kaymalar bir bakıma size ve yazara tutulmuş çanak değerlendirmelerdi. Ki, bu fırsatı değerlendirip İkna edici bilgiler veresiniz, kafa karışıklıklarını da bir nebze gideresiniz diye.
Lakin hal böyle iken cevabınızı "12 yıldızın anlamını sulandırmak için uğraşanların genel tipolojisi bellidir", "anlamak istemiyorsanız kendinizi zaten boşa yormayın", "siz kendinize iyi bakın" gibi
kişiselleştirilmiş antipatik bir seviyeye çekmeniz, buradaki bir türlü farketmediğiniz sorunun bizatihi kendisidir.
Nedense üç-beş kişi sürekli benden KABARDEYLER aleyhine birşeyler söylemem için canhıraş uğraşı verip duruyor.
Cherkessia camiasında böyle tavırlarla karşılaşan başkası varmı bilmiyorum.
Mesele nedir diye düşünüyorum ama esaslı bir neden bulamadım.
Bir zamanlar, adı hala bende saygıyla anılan bir Kabardey Higebz uğruna Kayseri yollarını epey aşındırmış, fakat gökten düşen üç elma ile mutlu sona ulaşamamış olmamdan ötürü Kabardeylere gönül koymuş olabileceğim varsayımıyla hareket edebileceğim mi düşünülüyor acaba :)
Öyleyse yanılıyorsunuz. Hatıralarım çok güzeldir.
Daha sonrasındaki sözleriniz için Kabardey kompleksi geliştirecek kadar çok Kabardey tanımadım Faruk bey, sizin karşınızda da emin olun komplekse girecek bir durumum yok. Bu sözleriniz ile çok komik kaçıyorsunuz sadece.
Harita mevzuna gelirsek, ahh şu haritayı ben çizsem eğer neyin nerde duracağına, sınırın nerden başlayıp nerde biteceğine elbette isabetle karar verirdim. Bunu sizden daha iyi becereceğime de emin olabilirsiniz. Nede olsa keskin nişancı ödülüm var.
ZemskySabor Nickini faş edip neyi ispatladınız şimdi? CC toplantısında oradaydık. Bunu ben söyledim ortaya. Korksam söylermiydim. Zaten suyu çıktı, mail atanlar bile zemsky diye başlıyorlar yazmaya. Kısaca bilmeyen kalmadı. Korku filan demişsiniz ya, af buyurun çok korktum :)
Faşizm konusuna değinmiyorum bile. O sizin muhterem hüsnü kuruntularınızdan sadece birisi. Karalama kumpanyasına dalmadan önce, size sorulanlara cevap vermeyi deneyin. Sağlıklı iletişim ancak böyle mümkün olur.
Liberal hayatınızda başarılar dilerim. İyi geceler.
Sayın HATKO Vural namı diğer Zemsky Sabor,
Sapla samanı karıştırmak diye Türkçe de bir deyim vardır.Bazıları bilerek
karıştırır,bazıları bilmeden.Allah bilerek karıştıranların şerrinden korusun.
Yerleşik halklar ile milliyet meselesini çorbaya çevirerek kendince yorumlar yapıyorsun.Gerekçelerinde facebok taki yazılanlar.
Önce Karaçay-Balkarlardan başlayalım.Bugün nerede yaşıyorlar?
RF nin Kaberdey-Balkar ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyetlerinde.Eğerki
Kaberdey-Balkar ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyetleri sizin çizdiğiniz
Çerkesya Haritasının dışında ise söyleyecek bir şey yok.
Bizler okurken Tarih kitaplarında Maden devrinden sonra Büyük Türk
Göçü haritası bulunurdu.Bilmiyorum halen ders kitaplarında var mı?
Bu haritanın gerçekle hiçbir bağlantısı olmayan,Osmanlıları unutturmak için ,Eti Türkleri,Sümer Türkleri söylemlerini kuvvetlendirmek için çizilmiş
ve dünyaya medeniyeti Türklerin öğrettiği,bütün dillerinde Türkçeden türediği Türk Tarih Tezini savunmak için hazırlanmış argümanlardır.
Birileri Büyük Alan İmparatorluğunu kağıt üzerinde kurup,haritalarını yapıyorlarsa onları bileceği bir şeydir.
Ruslan Betrozov’un "Çerkeslerin Etnik Tarihi" adlı eserinde Oset Aristokrasisinin Kaberdeyce konuştuğunu ve genellikle Kaberdey Aristokrasisi ile akraba olmaya gayret ettiğini yazar.Ki kendiside
Oset asıllıdır.
Bildiğim kadarıyla çoğu Oset Prensi de Kaberdey kökenlidir.Kaberdey Pşılarının Osetlerden vergi aldığını da söylemek bazılarının hoşuna gitmese de tarihi bir gerçektir.Osetya Çerkesya sınırları içindedir.
Ubihlerin Adige olmadığı,sonradan Adigece konuşmaya başladıkları çeşitli kaynaklar tarafından söylenmektedir.Ubihçe nin de Abaza dili gibi ayrı bir dil oldüğü,18 yy.sonu ve 19 yy başlarında Ubihlerin Adigece konuşmaya başladıkları söylenir.Ubihçe eğer Adigece nin bir diyalekti ise dünyadan
yok oldu diye üzüleceğimize dil birlikteliği sağlandı diye olumlu bakmak gerekir.
Karaçay-Balkarların Çerkesya halkı olduğunu inkar beraberinde Kaberdeylerinde Çerkesya lı olmadığını söyleme anlamına gelir.Bari onu da söyle de kurtul.
Bazıları Kaberdeylerin Kıpçak olduğunu söylemişti.Kaberdeyleride
Çerkesya sınırları dışına atarak bazı kompleksliler gibi sende kurtulursun.
Karaçay-Balkarların Çerkesya Halkı olduğunu söylemekle benim Sosyal Demokratlığımın ne alakası var.Öncelikle ben Sosyal Demokrat değilim.Sonra velevki Sosyal Demokrat olayım.,Karaçay-Balkar Halkının varlığını söyleme yani gerçeği ikrar ile ne alakası var.
Mevcudu inkar Türkiye de yıllardır var olan Kürtlerin dahi inkarı ile benzerlikler göstermektedir.
Girdiğin sokak milliyetçilik gibi gözükse de ismine bal gibi Faşizm denir.
Ha söyleyeyim siyasi görüşüm Liberal Demokrattır veya öyle olma gayreti içindeyim.
Saygılarımla
