

Türkiye’de bazı Çerkes okumuşlarının, yazarlarının, ortak kaygısı Adıge milliyetçiliğinde odaklanmış görünüyor. Yusuf Taymaz arkadaşımız başta olmak üzere adını saydığımız vasıfları taşıyan düşünen, yazan ve konuşan bazı arkadaşlarımızın ortak paydası çetrefillli bir kavram olan milliyetçilikten uzak durmamız, tamamen reddetmemiz yönündedir..Kimse çıkıp Adıgelere komünist, sosyalist, sosyal demokrat, liberal, muhafazakar, faşist, derin Çerkes, devşirme , Kemalist, Fethullahçı , Türkten daha fazla Türkçü vs olmayın demiyor ama her nedense dönüp dolaşıp milliyetçiliğin kötü olduğunu, dünyada aşıldığını anlatmakta ısrarlı görünüyor ve kararlı davranıyorlar.
Türklerin Kürtlere ve diğer halklara yaşattıklarına bakarak milliyetçiliği anlatıyorlar. Türkler Türk dışında herkesi inkar ederek yok etmeye çalışarak yol aldılar ya Adıgeler de milliyetçilikle yol alacaklarsa -ola ki Çerkes cumhuriyetleri birleştirilirse- Türklerin yaptıklarını yaparlar sonucuna varıyorlar.
Oysa sadece milliyetçiliğe özgü değil bütün ideolojilerin ikili bir karekteri yok mudur ? Aynı ikili karekteri sosyalist veya din ideolojilerinde de rahatlıkla göremiyor muyuz? Bu demek oluyor ki mesele kafanızdaki ideolojiyi nasıl kullanacağınız, ne ile sınırlı tutacağınız, diger halklarin meşru haklarına bakış açınız ve bu konuda demokrat olup olmamanız sorunudur.Milliyetçilik de tüm ideolojilerin sahip olduğu esnekliğe ve keskinliğe sahiptir. Yani ideolojiyi Adıgeler arasında kurumlaştırırken kullanacağınız malzemenin esnekliği önemlidir. Gevşek bir halde tutup Adıgeliğin adeta devlet dini olduğu, başkalarını yok sayıcı bir karektere büründürebileceğiniz gibi onu demokrat bir karekterde tutup dizginleyebilirsiniz de. Milliyetçiliğin kaderinde ille de herkesi aynılaştırmak, üstünlük kurmak yoktur. Türk milliyetçiliğinde olduğu gibi tahakküm kurucu olabilir veya İsveç, İsviçre, Finlandiya, Danimarka milliyetçiliğinde olduğu gibi karşı milliyetçiliği reddetmeyen demokrat bir karekterde de olabilir. Avrupa Birliğini oluşturan devletlerin milli varlığı ve duruşu da bu tarzda değil midir ? Bu devletlerin milli karekteri tüm canlılığıyla ortada değil mi?
Yusuf Taymaz arkadaşımın cümle aleme gönderdiği yazıda “Yurtsever kendi ulusunun talepleri yerine, o yurt da yaşayan halkların ortak taleplerinden yana tavır almaya çalışır” tanımı bizim konumumuzdaki bir halkın bireyleri için fazla akademik geldi bana. Bu sözü toplumsal gelişimini tamamlamış bir halkın bireyi bir Alman bir Fransız bir İngiliz bir Rus bir Türk söylemiş olsaydı söylenenin bir anlamı olabilirdi ama bizim gibi gadre uğramış halkların bireyleri için biraz lükstür. O zaman tarihin bir kesitinde bir biçimde Türklerle yan yana gelmiş ve ortak bir alanda yaşamak durumunda olan Kürtler de Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak talepleri yönünde mi çalışşsınlar. Sadece Kürtlere özgü sorunlarından felan bahsetmesinler mi acaba. Aynı yurtta yaşadığı diğerlerinden apayrı bir sorunu varsa ne yapacak? Yusuf’un yurtseverlik tanımına göre ortak ülke olarak tanımlanan bir coğrafyada birlikte yaşayan insanlar, ortak yaşanılan alanın daha iyi koşullara sahip olması daha yaşanılır olması için çalışmalı kendini ön plana çıkarmamalıdır.
İnsanlar olarak hepimiz birer evde yaşıyoruz . Doğrudan sorumlu olduğumuz insanlar bu evin içindekilerdir sevgili Yusuf. Bu ev bir sokakta ve bu sokakta başka evler de vardır. Bu başka evlerde yaşayan insanları mutlu etmek doğrudan bizim sorumluluğumuz değildir ama biz bu evde yaşadığımız için onlardan daha iyi veya kötü de değilizdir. Diğer evlerde yaşayanlara iyi davranmak veya davranmamak bizim seçimimiz ama kötü davranmaya hakkımız yoktur. Bu sokak bir mahallede, bu mahalle bir şehirdedir. Eğer kendi evimizden,sokağımızdan,mahallemizden çıkıp bu şehirdeki başka birmahalleye,sokağa,eve gidersek o evde yaşayanların da salonlarındaki koltuk, akşam yedikleri yemek gibi şeyler dışında bizden farklı olmadığını görürüz.
Bir başka deyişle benim milliyetçiliğim aile sevgim gibidir. Ailemi, ailem olduğu için severim. Dünyanın en iyi ailesi ya da diğer ailelerden daha iyi olduğu için değil. Başkaları da kendi ailelerini sevdiğinde bunda tehlike görmem. Onların ailelerine saygı duyar ve onların da benim aileme saygı duymasından rahatlık hissederim.
Milliyetçilik ve yurtseverliği Yusuf kadar kesin çizgilerle ayrıştıramam. Tarihin bir kesitinde bir biçimde yan yana gelmiş ve ortak bir alanda yaşamak durumunda olan Çerkesya halklarından biri kendi çıkarları için diğerlerinin haklarını çiğnemediği, kendini üstün görmediği sürece bence milliyetçi olabilirler. Bu durum ortak ülke olarak tanımlanan bir coğrafyada birlikte yaşayan insanların ortak yaşanılan alanın daha iyi koşullara sahip olması, daha kendine özgü olması ve daha yaşanılır olması için bir duygu taşımalarına engel değildir . Halkların kendilerini koruma dürtüsünden kaynaklanan milliyetçilik yok olmaya direnme niteliği taşıdığından demokratik bir yan bulundurur ve ılericidir.
Yusuf yazısında kendi siyasal toplumumuzu oluşturmakla neyi kastettiğimi de sorguluyor.
Benim de pratisyeni olarak içinden geldiğim gelenek, direkt olarak ne Çerkesya gibi siyasal bir projeyi ne Kafkasya’yı birleştirmeyi hedeflememiş, karşı da olmamıştır. Vatana dönüşü baş sorun, sorunların sorunu ilan etmiştir.
Kendisi benden iyi bilir ki dönüşü temel alan projenin özü, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkıdır.Bu hakkın nasıl kullanılacağı, adının Çerkesya mı olacağı, bağımsızlık yanlısı mı olacağı , bağımlı mı kalacağı, Birleşik Kafkasya’yı mı isteyeceği açık bir biçimde hiçbir zaman dile getirilmedi, programlaştırılmadı. Kafkasya’ya gidilerek ulusal yaşamın içinde olunacak oradaki halk ile birlikte değişen, gelişen şartlara göre siyasal toplum , gelecek şekillenecekti. Bazılarının bekle-gör politikalarına kapılmadan gerekeni yapmak , orada yaşamak gerekiyorsa yaşamak, ülke yoksulsa yoksulluğu paylaşmak, sorunlar varsa düzeltmeye çalışmak, dosdoğru yaşamak, günün şartlarına göre gerekeni dosdoğru yapmak, gerekirse “kazma kürek sallayarak” yaşamayı göze alarak geri dönmek işte bütün mesele buradaydı. Nasıl bir siyasal yapılanma içinde olunacağını şartlar bize gösterecekti. Kişisel iradeyi halkın özgür iradesinin önüne koymak gibi bir niyet yoktu. Bir halkın geleceğini belirleme hakkını kullanmak için halk o ulusa ait toprak parçası üzerinde olmalı ki bu toprak parçasının sınırları içinde halkın geleceğine ilişkin karar verme koşulları doğsun. Yoksa dünyaya dağılmış ve kendi vatanında yetersiz nufusa sahip bir halkın kendi siyasal toplumunu yaratma , geleceğine ilişkin karar verme durumu da olamazdı. Ancak kendini her bakımdan güçlü hissedeceği, kendine güveneceği koşullarda, halk kendi geleceğini kendi belirleyebilirdi.Çerkes diasporasının gelecek perspektifinin ana damarı ülkeye , Adıge vatanına veya Abhazya’ya dönüş olmalıydı. Bizim düşünsel yörüngemizi ve hayatımızın rotasını bu görüşler besledi.
Hala ben dahil pek çok kişi tarafından bu bir hakikat olarak kabul ediliyor.
Ne var ki dönüşçülüğün gereği olarak içinde bulunduğumuz Kafkasya‘yı artık diasporaya özgü önkabullerle, gelmeden önce kafamızda oluşmuş klişelerle hayallerle değil buranın gerçekleriyle anlamayı ,algılamayı, yorumlamayı deniyoruz. Her şeyin sonsuz bir değişkenlik içinde olduğu varsayımından hareketle burada gelişen dinamiklere, toplumun ihtiyaclarına göre duruşumuzu belirlemeye çalışıyoruz. Fikirlerimizi makul izahlar karşısında gözden geçiriyor dogmalardan ve toptan yargılardan uzak durmaya, demokratikleşme çabalarını destekleyenlerin yanında durmaya gayret ediyoruz.
Benim siyasal toplumum çoğulcu demokratik bir sistemdir. Bu da halklar arasındaki farklıkları yontmak ya da aynılaştırmakla değil tam tersine Adıge, Abaza, Karaçay, Balkar herkesin önce kendi olabilmesiyle, ayrı ayrı uluslaşma süreçlerini tamamlayarak milli yönleri de ezilmeden ve bir uyum içinde isteyerek bir arada durabilmekle olur ancak. Kendisine benzemeyenlere eşit bir şekilde saygı duymayı öğrenmek ve öğretmekle olur.
