

Her hayal kırıklığında biraz daha yakınsınız demektir hayatın gerçekliğine, lakin umutlara yenilmemenin en kolay yolu hayatın herkese göre değişen benzersiz akışında bir an olsun durup hayaller kurmaktan geçiyor galiba. Ya da Ahmet Haşim gibi söylersek dert âleminde eğleşmeye gerek yok, seyreyledim eşkâl-i hayatı ben, havz-ı hayalin sularında demek gerekir ara sıra. Benimde bazen dalıp gitmeliğim var imgelemin, muhayyilenin derin sularına doğru. Ama öyle romantik bir şekilde değil, belki daha bir materyalist yaklaşımlar cinsinden. Esasen hemen her Cuma günü içimdeki derin boşluktan esen ince bir meltemin esiri olmaktayım, benimkisi özelliklede namaz çıkışında uzun uzadıya ettiğim bir dua, bu sefer kabul olsun yarabbiii derim! Ertesi gün tatil ya, ondan mıdır nedir, cumaları daha bir hayalperest oluyorum galiba. Diyorum ki Allah’ım vereceksen nolur harcayamayacağım kadar çok para ver bana, şu fakirin aklı ticarete, para kazanmanın ince sanatlarına henüz ermedi, bir atımlık barut verirsen harcamaya kıyamaz, ne kendine, ne bir başkasına faydası olur. İnsanın itibarının hisse senetlerinde değil de tabiî ki hala hissi senetlerde olduğu bizim gibilerin dünyasında, onun içindir ki Mevla’mın rahmetinin tecellisi olarak, gelmesi muhtemel bu paracıkları olabilecek en doğru yolda sarf edeceğim. Kuracağım Circassian Company aracılığı ile yurdum Çerkesya yı bir baştan öteki ucuna kadar, oto yollar, fabrikalar, okullar ile donatacağım, toplu konut projeleri ile bütün âlemi cihana zorla dağıtılmış Çerkes sürgünlerinin rotasını anavatanlarına çevireceğim. Kadınını erkeğini, evlisini bekârını, işsizini mühendisini, hırsızını arsızını, entelini hödüğünü, sarışınını kumralını esmerini, köylüsünü kentlisini, Müslüman’ını hristiyanını, şeriatçısını kitapsızını, sağcısını solcusunu orta yolcusunu, tekmili birden eşi bulunmaz milletimizin fertlerini Çerkesya topraklarına oluk gibi akıtacağım. Gelmek isteyeni tabi, yok biz böyle iyiyiz diyenlerin iyi sıhhatte olsun’ları bol olsun, kalsınlar dikme gibi kazık çaktıkları mekânlarda ne diyelim. Bir asrı geçen bir zaman süresince topraklarından ayrı düşen Çerkesler anavatanlarında buluşsun isterim. Maykop’un ceviz ağaçlarının süslediği yeşil sokaklarında Çerkesce gülen yüzler dolaşsın, Çerkesce hasbi haller edilsin, söyleşmeler, kavgalar Çerkesce yapılsın, Çerkesce serserilikler, Çerkesce aşklar yaşansın isterim. Fakat bu hayalde asla yeri olmayacak olanlarda var, o kadar safi kalp yok bu fakirde; mesela asaletin ve nezaketin temsilcileri mümkün mertebe düşlediğim projeksiyona giremeyecek adayların arasında kendilerine yer bulmaktalar. Çünkü bir halkı güçsüz bırakmak isteyenler önce onu cahil bırakırlar ve cahil bıraktıkları halkın karşısına tekrardan asalet ve nezaket lakırdıları ile çıkarlar. İçten içe zayıflatılmış toplumsala hükmedebilmek için cehaletin yanına nezaketi katarsanız, toplumun havsalasına girerek onu bozmanız, yozlaştırmanız artık garantilenir. Yani görev başarıyla tamamlanmıştır sevgili amirlerinize tekmili çakabilirsiniz. İşte bu tipi tiplere gıcığım var ve ben sonsuza kadar onlara gıcık kalacağım. Elime düşerlerse eğer Allah’ın nimetini esirgemekten çekinmeyeceğim andım olsun. Kokuşmuş asalet ve nezaket teranelerinin dayattığı gizli yozlaşmanın, bozulmaların önüne geçebilmenin yolu bir erkek için oldukça basittir aslında, çünkü erkeğin onuru, erdemi ve zaferi; kadınını sev, ülkeni koru ve asla tereddüt etmemektir. Bence atlı kültür taşıyıcısı bir milletin torunları olarak, reaksiyoner özelliklerimizi uyandırmanın düşünsel boyutu, asaletin ve nezaketin topal ördeğe çevirdiği hissetme üzerine kurulu yürek dünyamızı sadeleştirmekten geçiyor. Hz. Allah ilmi isteyene, malı mülkü istediğime veririm buyurmuş, Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler; âmin. Bu yalan dünyanın hayalinde yaşıyoruz, hayalin sonu da yalnız başına yaşanması gereken bir boşluktan ibarettir benim için. Pşat körfezinin kuytu bir köşesinde, gözlerden ırak mı ırak şöyle arkası kesif kayın ormanlarına yaslanmış, misk gibi amber kokan kıyılarda, denize sıfır, pencereleri zemine kadar inen tek katlı bir ev hayalimin son noktası. Fırtınalı gri günlerde, sağanak yağmurların şiddetle penceremi dövdüğü, rüzgârın kocaman ağaçları çel çöp gibi eğip büktüğü anlarda, ben Karadeniz’in köpüklü azgın dalgaları seyrederek tekrar kurarım muhayyileyi, tekrar seyreylerim eşkâl-i hayatı, havz-ı hayalin sularında.
Herkesin bir derdi var şu koca dünyada. Tarihsel bunalımlarını atlatamamış bizim gibi dertmend halklar, varoluş okyanusunun apayrı bir sathında, batmaktan korkarak sadece yüzeyde tutunmaya çabalarken, içinde yaşadığımız Türkiye gibi ülkesel halklarda geçmişin amiral gemisi vazifesini görmüş şanlı miraslarından bugünlere nasıl düştüklerinin hesabını yapmaya, kendi kendilerine izahını meşguller. Avrupa da Türkiye ile mukayese edilebilecek bir ülke varsa o da İspanya olabilir. Birisi batı, diğeri doğu için olmak üzere ikisi de geçmişlerinde büyük amiral gemisi vazifesi görmüş ülkeler. Yine kimisi inkâr etse de dünyayı soyup soğana çevirmiş ülkeler. Gel gör ki şimdilerde ikisinden de değil sancak gemisi olmak, beş çifte kırlangıç bile olamıyor. Olsa olsa şimdinin amiral gemilerine ikmal üssü, destek filotillası vazifesi görüyorlar. Ama yinede Türkiye dertlerini çözmeye çalışan bir yaklaşımı var, en azından sorunların konuşulmasına müsaade buyruluyor şimdiki zamanlarda. Bir on yıl önce olsa bu konuşmalarda mümkün olmazdı. Vatan millet edebiyatının eşliğinde her şey güme götürülüyordu. Fakat bu bizi yanıltmasın merkezdeki mücadele daha doğrusu kavga henüz neticelenmiş değil. Rakipler kıyasıya çatışıyorlar hala. Sonuçsa zaten belli, yinede çatışmadan anlaşılmaz mantığının işlevselliğini koruyan bir sürece hepimiz tanık oluyoruz. Türkiye de ki keşmekeş için uydurulan bir tanım var, ne diyorlar kısaca Türkiye bir köprü ülkeymiş. Televizyonlarımız batının plajlarında sere serpe yatan hatunları gösterdiğinde, modernliğin batıdan doğuya geçiş yaptığı bir model ülke oluyoruz, bin yıldır ağalık, töresellik, dindarlık vs. şeklinde itinayla muhafaza buyrulan çarpık sistemde sürekli şiddet gören Anadolu kadınları tv ekranlarına düştüğünde de doğudan batıya bir köprümü oluyoruz artık bilemem. Doğudan batıya bizim köprünün üzerinden akan şeyler birincisi amele göçü, ikincisi uyuşturucu maddeler galiba sonuncusu da Avrupa yı içten fethetmeye ahdetmiş muhteşem Süleyman‘in İslamcı torunları. Aslına bakarsanız tarihte Kanuni Sultan Süleyman devrindeki gibi bir ihtişamı yaşayıp da bu denli perişan olan bir başak ülke yok, belki de var İspanyollar. Ama İspanyolları bizden daha akıllı ve dirayetliler iç hesaplaşmalarını çok önceleri tamamladılar ve demokratik gelişmiş ülkelerin kataloguna kıyısından köşesinden de olsa yerleştiler. Ve biz Türkiye ahalisi kendimizi öyle bir konumda tutmayı başardık ki olup bitenleri duygusuz bir şekilde sadece izlemekle yetiniyoruz. Galiba hepimiz o meşhur köprünün altından bakıyoruz, yani salt çoğunluk bizler. Nasıl olup da bir türlü kendimiz için iyi olanın hakkında uzlaşma sağlamayı beceremiyoruz. Yeni anayasa meselesi de bunlardan sadece birisi olarak karşımızda duruyor. Doksanlardan beri bürokratik kademelerde yer almış bir Çerkesin eline düşen yani anayasa meselesi, inşallah maşallah diyerek çözüleceği günü bekliyor. Yaşadığımız ülke kadar düşünme alışkanlığına sahip edildiğimiz için biz Çerkesler de Türkiye’nin o meşhur köprücü pozisyonunun esiri olduk uzun zamandır. Çerkeslik de bir bakıma bir Kafkas köprüsü şekilde kategorize edildi. Hemen herkesin üzerinden geçtiği fakat kimsenin malı olmayan bir şey olarak Kafkasyacılık kurgulandı. Tarihimize, sosyolojimize, geleceğimize her bir şeyimize bakışımızı bu sanal köprünün altından bakarak kafamıza yerleştirdik. Artık neyi ne kadar görebildiysek. Arada frikik veya ofsayt babında bir şeyler olduğunda, mesela Çeçen direnişçiler şeriatçı çıktığında, üstat-ı azamlarımız derhal müdahale ederek onların köprüden geçişini güya yasakladılar. Köprünün imaj makerleri rahmetli Mashadov’un kravatlı takım elbiseli resminin arkasına Afgan Taliban milislerinin resmini montaj ederek sürüme soktular ki kadim yirmi sekiz Şubatçı dostlara ivedi bir mesaj verelim, biz yalnızca batıdan doğuya geçişin köprücüsüyüz, aksi bizde katiyen olmaz diyebilelim. Akabinde iki binlerden itibaren Türkiye de inşa edilen Kafkasyacılık köprüsünde Çeçen bayrağı kaldırıldı. Kafkasyacılık zemini süratle doğuyu, doğuluyu katiyetle işaret etmeyen Adıge-Abhazcılık eksenine kaydırıldı. Şimdilerde dernek ağalarının genel kurullarında görüyoruz ki Çeçen bayrağı yeniden sıralamaya girebilmiş, geçiş izni verilmiş yani. Neden ne değişti peki? Değişen sadece RF ye biat etmiş bir Çeçenistan’ın varlığı.Samimiyetin azığı gerçeklerdir demiş bir Çerkes atasözü. Türkiye cumhuriyeti bürokrasisi halklara ve haklara saygılı bir hukuku tedavüle sokamadıktan sonra bu köprücü idare-i maslahat devleti durumundan sittin sene kendini kurtaramaz. Durum böyleyken böyle, batıcıyız, köprücüyüz vesaire diyerekten uzun zaman bizde arada idare ediliverdik. Ama siyasal antropolojinin neresinde olduğumuzu bir biz biliyoruz birde Allah. Topluluk mu, şeflik mi, kabile mi, feodalite mi belli değil. Her şey iç içe girmiş, kaotizmin kendine has düzensizliğin de bir düzeni olduğu fikri değil burada ana diskur. Her şeye benzetilenin hiçbir şeye bezemediği soft bir kurmaca. Fakat ardından bazı noktalarda patlaklar çıkmaya başladı. En belirgin olanı 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü. Ve Gürcistan bombayı patlattı. Zaman aşımına uğramayan suçlar kapsamında Çerkes sürgünü ve Çerkeslerin geleceğine dair önemli bir açılım gerçekleştirdi. Bire bir insan ilişkilerinden tutunda, toplumsalı ve toplumlar arasını, devletlerarasını oluşturan bütün ilişkilerde esas belirleyici olan tutum tanıma-tanınma ritüelleridir. Mesela bizim ülkeyi ABD idari devlet statüsünde tanır. Bu şu demek oluyor, zamanını benim belirleyeceğim bir süreye kadar bu mevcut sınırların sahibi sensin, ama unutma ben daha itirazımı ortaya koymadım, itiraz hakkımı saklı tutuyorum bilesin. Köprücülerin aman batı sınırlarımıza itiraz etmesinler diye sürekli, haddinden fazla batıcı geçinmelerinin bir yanı da bu ünlemlere dayanıyor olmasın. Veya oğlu-kızı batıda okudu diye her fırsatta böbürlenen teyzeler-amcalar, iş batının emperyal çanağına tükürmeye geldiğinde, birden bire senden benden çok vatancı milletçi geçinmeleri de böyle bir korkunun bunalttığı gerilimlerden olabilir. Çünkü onlar gerçeği biliyorlar ve bizden saklıyorlar. Biz yaptık biz ettik, bu ülkeyi biz kurduk, tek sahibi biziz teranelerinin ardında o meşum batının rızası var. Ülkenin yeniden ama bu sefer kendi dinamikleri üzerinde kurulmasına da itirazları var, çünkü o zaman rızalık alacakları kimseler halkın onayından geçmek zorunda kalacak. Kimin ne için mücadele ettiğinin gerçekte bilinemediği, ülkesel boyuta haiz oldu mu sana adına siyaset denen büyük bir kakofoni, çık içinden çıkabilirsen. Gürcistan 21 Mayıs Çerkes Sürgünü ve Soykırımını tanımakla, uluslar arası arenada Çerkeslerin eline açık bir koz vermiştir. Tabiî ki değerlendirebilirsek. Uluslar arası mevzuatın bu konudaki hukuki normlarını uzman hukukçular kanalıyla titizlikle incelemek ve çıkarımlarımızı irdelemek gerekir. Gerekirken biz nelerle uğraşıyoruz ki? Bir kısım aklı evveller –yoksa kıt mı deseydim- Gürcistan’ın Çerkes Sürgünü ve Soykırımını tanımasına şiddetle karşı çıkıyorlarmış. Emperyalist ABD’nin bölgedeki maşası olan Gürcistan’ın başka hesapları olabilirmiş. Çerkeslerde buna alet olmamalıymış. Peki, sormazlar mı adama dünyanın en büyük emperyalistlerinden birisi olan RF’nin dizinin dibinden hiç ayrılmayan Abhazya’nın sözcülüğünü yaparak kimin hesabına ortak oluyorsun? Hoca Nasrettin’in parayı veren düdüğü çalar dediği misali, kimin borazanını çalıyorlarsa artık. Meselenin ana mecrası şu; Gürcistan önce kendi işine baksın, Abhazya’nın bağımsızlığını tanısın, sonra bir şeyler düşünürüz. Galat-ı meşhur derler hani bazı kelimeler zamanla yanlış yazıla söylene artık doğrusu unutulurmuş, onun gibi bir şey bunların yedikleri halt. Körle yatan şaşı kalkar misali, geldikleri memleketlerini unutmuşlar, kendilerini Abhazyalı zannediyorlar adeta. Kaldı ki Abhazya zaten bağımsız, RF tanımış, Latin Amerika’nın delikanlısı Venezüella tanımış, haritada pek görünmeyen birkaç ada devleti de tanımış daha ne? Sen kendi derdine yan zavallım. Sahi 20 senedir savunduğunuz bu ülkenin Çerkeslere ne gibi bir faydası dokunmuştur? Açıklayabilir, örneklendirebilir misiniz? Biz bu Kafkasyacılık dolmuşuna bir defa bindik, bin bir zahmetle zor kendimizi dışarı attık, artık yemezler, hem köprünün altından çok sular aktı, köprü durur ama su durmaz, aynı suya iki defa giremezsin. Hem Abhazya’nız ki bağımsız olduğunu iddia ediyorsunuz ya, Gürcistan’ın Çerkesler lehine yaptığı delikanlılığın onda birini yapsın da görelim. Madem bizde bir defa olsun yiyelim dostluğun, akrabalığın, kardeşliğin nemalarını, hodri meydan. Abhazya Cumhuriyeti, 21 Mayıs Çerkes Sürgünü ve Soykırımını tanısın. Elini kolunu tutan mı var? Varsa kim var? Yoksa neden böyle davranıyor? Kırağıda sandal yürütmek diye bir deyim var Çerkeslerde. Bizim uzak ülke anavatan kurgusunda köprücülük yapan kubbe altı vezirlerinin politik meşrebi bu kadarcık. Politik çıkarımları ise akla ziyan. Günün birinde Bulgaristan Çerkes Soykırımını tanırsa, Bulgarlara da her halde şöyle diyecekler; sen önce 1989 da Bulgaristan Türklerine yaptığın mezalimin hesabını ver. Ya da tersini düşünelim dost kardeş bilmem nemiz olan Azerbaycan Çerkes Sürgününü tanırsa, onlara dönüp sen önce dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını tanımı diyeceğiz. Derler vallahi. Mesele iş yapmak, halkı uyandırmak değil ki, kimliği pekiştirmek, toplumsalı statü sahibi kılmak değil ki, bütün mesele ipe nasıl itinayla un serilir onu göstermek. Çünkü Çerkes camiasının içinde bozgun yaratacak bu ajite hatta irrite edici işlerle uğraşanların –psikolojik savaş demeyim adamlarda o kadar beyin yok- ağabeylerinden öğrenip bildiği bir şey var; egemen güçler kendilerine karşı çıkan ayrılıkçı güçlerin liderlerini yakalayıp hapse tıktığında, yani efendileri boşlukta kaldığı sürece o grupların amaçlarının da o liderin veya lider kadrosunun şahsında boşlukta kalacağını, hiçbir zaman sonuca ulaşamayarak dağılacaklarını varsayar. Oysa Çerkeslerde baş olmaz, lider olmaz, liderin olmadığı yerlerde işler toplumsal hisse bürünmüş hassasiyetlerle veya miras kalan dava kanalıyla yürütülür. Eğer siz davayı da boşluğa asmayı becerirseniz, halkın amaçları da o boşlukta daim kalacaktır, gelişme ve sonuç yaşanmayacaktır. Bize yapılmak istenen, köprünün ucundaki boşluğa bel bağlamamız. Oysa geç kaldınız demek lazım, Çerkesya kendi yolunu inşa ediyor, her yol da kendi trafiğini yaratır. Ben Çerkesya Yurtseveri kimliğim ile Gürcistan devletine, parlamentosuna ve tabiî ki Gürcü halkına Çerkes sorununda, kelimenin tam anlamıyla gerçekçi, doğrucu, delikanlı davrandıkları için şükranlarımı sunarım. İnkâr edenler, görmezden gelenler utansın!
Fıkra bu ya, ikinci dünya savaşında Paris’i işgal eden Almanlara esir düşen Fransız subayı, esir kampını denetleyen Alman generaline serzenişte bulunmuş, siz sadece Fransa’yı soyup zengin olmak için savaşıyorsunuz, oysa bizler şan ve şeref için savaşıyoruz demiş. Alman generali duraksamadan cevabını vermiş; doğru söylüyorsun herkes kendinde olmayan şey için savaşır. Örgütlü toplumlar özgürlük seçeneğini en iyi kullananlar olagelmiştir. Çünkü kime teslim olacaklarını iyi bilirler. Örgütsüz toplumlar, yani başıbozuk tabir edilenler ise zannedildiği gibi çizgi film kahramanları filan değildir, örgütsüz toplumlar tarihte her zaman esir edilenler olmuştur. Teslim olanlar ile esir edilenlerin hukuku da her zaman farklıdır. Daha doğrusu teslim olanın karşılıklı hukukları var iken, esir edilenin sadece tek yanlı kölelik hakları vardır. En nihayetinde özgürlükte kimse teslim olacağını bilmektir. Mesela seçim zamanı gidip oy veriyorsunuz, yaptığınız bu hareket ile iradenizi birilerine teslim etmiyor musunuz? Teslim edeceğiniz iradenizi seçtiğiniz insanları iyi tanıyıp bilmezseniz bir daha ki seçime kadar zokayı yuttunuz demektir. Özgürlük sevmekle başlar, kime teslim olacağını bilmekle biter. Bizdeki mesele toplumda kan dolaşımını sağlayacak ana arterlerin yapılması demek olan, toplum hayatının teorisi ve pratiğinin toplamı olan bir hukuk düzlemi ve bununla bağlantılı işte ve fikirde birlikten doğan toplumsal iradeyi yaratmak, toplumsal pekişmeyi sağlayacak toplumsal uzamları gerçekçi olarak yeniden inşa edebilmek şeklinde sıralanan tekmili birden beş on yıl sürebilecek bir dizi var oluşun birbirini besleyen senaryosu. Ama hakkını teslim etmek lazım. Çerkesler çok süratliler. Bütün kusurlarına rağmen bunca sessizlikten sonra Çerkesler sürekli genişleyen bir ivmeye sahipler. Bir gün orda miting, başka bir hafta şurada sergi, internet, dernekler, televizyon programları vs almış başını gidiyor. Çerkesler yürümeyi öğrendi, herkesin bir derdinin olduğu şu koca dünya da kendilerinin de dertleri olduğunu haykırmaya başladılar artık bunun gerisi gelir. Oysa modernizm bizlere akıllı olmayı öğretmişti demi ya? Önce hesap kitap et atacağın adım akla matematiğe uygunsa yani karlı çıkacaksan yürü yoksa otur, ağa babaları bekle, bekle ki onlar şu yok olan Çerkeslerin derdine bir çare bulsunlar. Çerkesler yürürken düşünmeyi, bir karara varmayı çabuk kavradılar. Her yürüyüş adeta toplumsalın beka kabiliyetinin çıtasını yükselten bir eylem oldu. Her zaman işler rayında yürümüyor tabiî ki. Hala kimlik konusunda mutabakata varmış değiliz. Televizyonlarda Çerkes herkese denir ama bunun yüzde doksanı Adige dir diyebiliyoruz. Türkiye Çerkesleri miyiz, yoksa Çerkesya diasporası mıyız ona da bir karar verebilmiş değiliz. Konunun bütün bu düşündüren yanları yukarıdaki irade ve toplumsal bağıntıların oluşmasında defalarca defa karşımıza çıkacak olan keskin hususlardır. Yürürken birazda bu konularda acil karara varmamız gerektiğini söylemek isterim. Aksi halde toplumsal uzlaşmanın zemini olacak bir hukuku kendi içimizde kuramayız. Şimdi Çerkes Soykırımı gibi ciddi bir konuda bilemem kimin akraba, dost, kardeş halk temalı işgüzarlığı vakit kaybına neden oluyorsa benzer şekilde yürüyüşte önümüze çıkacak diğer özel konularda toplumsal bünyenin ritmini bozacak etkiler yapabilir. Bir başka konuda sağı solu bir yana koyup kendi önceliklerimizi açıkça dillendirmekten geçiyor. Gerçekte sol olmak geçmişin kötü etiketlenmiş bakış açısından dolayı daha zahmetlidir bu coğrafyalarda. Fazlaca sol gözükmek üzerinize taşıyamayacağınız bir yükü bindirebilir. Dolayısıyla bu yükü Çerkes solu zaten taşıyamaz. Nitekim geçen günkü tv programında Türk entelijensiyasının Ermeni olaylarındaki Çerkes faktörüne bakış açısı açığa çıktığında da buna bir tepki veremedik. Ne diyordu D.Ergil hoca Erzurum Ermenilerini Çerkesler katletti. Daha doğrusu Çerkes Reşit bey ve Çerkes fedaileri. Galiba kod adı Şahinbey olacak. Çerkesler Osmanlı Ermenilerini Çerkeslik için öldürdülerse ne ala, yok Türklük için öldürdülerse ne yapacağız? Ortada bir devlet realitesi var bunu görmezden gelerek, canım, bu itaatsizlikte baş ortayı alan Çerkesler, İttihat terakki iktidarından ayrı olarak kendi başlarına bu işleri çevirdiler mi diyeceksiniz? Bu sizi sorumluluktan kurtarır mı hocam? İttihat terakki zihniyeti Türklük değil de kimin için mücadele etti? Aynı Çerkes Reşit’in Çerkes fedaileri, Diyarbakır’ın zorba Kürtlerini de kendi köylerini basarak tek tek ortadan kaldırmadı mı? Güney Marmara bölgesi Çerkeslerini de Çerkesler mi sürgüne yolladı? İşin ilginci bu seferde sol yapayım derken Türk entelijensiyasının maharetli manevraları ile Türk-Kürt-Ermeni üçgeninin ‘’derinleştirilen’’ boşluğunda kendimizi batağa saplanmış bulmayalım. Nede olsa kurt kocadı. Zaten barışsever Kürt camiasında da böylesi bir meyil vardı önceden. Bizim Türklerle bir derdimiz yok, ancak devleti ele geçiren zalim Çerkesler ile savaşıyoruz gibisinden demeçler izlemiştik. Türklerde aynı şarkıyı terennüm ettiklerinde ortaya şeytanlaştırılan bir Çerkes imgesi ile baş başa kalıyoruz. Sanki Çerkes gelmiş de dağa taşa ne mutlu Çerkesim yazmış. Ulan vatandaş Çerkesce konuşun demiş. Herkesin bir derdi olduğu şu ülkede benim derdim bazıları gibi Çerkeslerin Kürtler ile konuşması, konuşmaması filan değil. Bu yan yana dizilimi hayırlı bir şey gibi görenlerin, bu işin altından Çerkeslik namı hesabına gerçekten kalkıp kalmayacağı. Görünüşe göre kalkamayacaklar, çünkü eski moda oldukları, kendilerini yenileyemedikleri, kendi tarihlerinden de fazlaca nasip almadıkları, kimlik yönelimlerinde ciddi olmadıkları, belki en önemlisi de toplumsalın kurulumunu hala eskinin parlatılması olarak ele aldıklarını düşündüren yaklaşımları oldu. Eski bitti, artık toplumsal sınıf mücadelesi olarak kurulmuyor. Zaten Kürtlerinde sol değil, sadece Kürt milletçisi oldukları aşikâr ortada. Dahası anlaşmanın, uzlaşmanın sağlanması için bu ülkede henüz sağlıklı bir hukuk yok, eskiyi delerek, değiştirerek, yama yaparak idare ediyoruz. Ne kadar lakırdı edersek edelim, ülkenin hukuki seviyesi bizim gibi bu değirmenlerde çok un elemiş, eleğini duvara asmış gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkartılmadıkça da kaderimiz değişemeyecek. Ülkesel anlamda Anadolu halkının büyük çoğunluğunun bilinçsizlikten doğan kavrama yeteneğinin azlığı, everensel değerler olarak söylenenleri özümseyecek bir yapı dilinin kurulmasının da zorluğunu bize anlatıyor. Tıpkı Doğu hocanın söylediği gibi demokrasi farklılıkları yönetebilmektir. Farklılıkların düne kadar suç sayıldığı bir ülkede, hangi farkındalığı demokratik olarak yönetebileceksiniz ki? Ya da daha basiti gazeteci E.Temelkuran’ın dediği şekilde önce bir Türk açılımı gerekliydi bu ülkeye. Yüzyıla yakın bir zamandır damardan şırınga edilen totaliter milliyetçi havalardan bir anda sorunsuzca çark edebilmek Anadolu Türklüğü içinde çok zor. Çerkesler olarak Kafkasya ya politik bakış açımıza montaj edilen dost, akraba hengâmesini kırmaya, daha doğrusu feodal ilişkilerin (feodal dir, çünkü ancak hukukun işlemediği bir yerde sorunları hal yoluna koymak için kan bağı veya toplumsal statü bağıntısı geçer akçe kullanılır) bir artığı gibi önümüzde konan perspektifi uluslar arası hukukun ve dayanışmanın bizim gibi halklara tanıdığı barışçıl statü ile aşmaya çalışıyorsak, Türkiye’deki gidişattın farkında lığına varmayı da kadraj ayarlarımızı düzelterek yapabiliriz. Her şey bir seferde olmayacağı için nefesimizi tutup Çerkes diasporasında her kim nereye koşuyorsa o yana bakıp yeni gelişmeleri heyecanla bekliyoruz.
Çerkeslerin zaten yeterince tehlikeli dostları var. Yenilerini eklemeye lüzum duymuyorum kendimce. Bak ne demiş birileri; eğer Suriye Çerkesleri Kafkasya ya dönerlerse, Kafkasya’nın etnik ve dini (altını çizeyim dini) dengeleri değişir! Bu bas baya RF ye gönderilen bir sinyal. Getirme Kafkasya ya Çerkesleri diyorlar, başına bela olur sonra diyorlar. Herkesin bir derdi var demiştik ya bu iblislerin derdi de aman aman bu Çerkesler anavatanına dönerek uluslaşamasınlar. Şeytanını görün beni dediğini görüyoruz bizde. Zaten Türkiye’yi değiştirenler listesinde de bize öğüt veren etnik milliyetçiler ilk başta değil bana kalırsa. Etnik Kürt veya Türk milliyetçileri hiç bir zaman Türkiye’nin büyük çoğunluğunun adresi olamadılar. Çünkü zaten politikaları ülkesel değil kendi gruplarına yönelik. Değişimin sahibi gelişen ekonomik adreslerde başarı ile yer alan bildiğiniz Anadolu çocukları. Yeşil sermaye veya Anadolu kaplanları da derler. Sistemin mağduriyet silsilesinin göze daha az batan ama ilk halkasını oluşturanlar. Daha Türkçesi neo-liberal siyasal İslamcılar. Onlar huzur istiyorlar memlekette, çünkü para huzuru sever. Devletlerinden sürekli kendilerine yeni ekonomik alanlar açmalarını talep ediyorlar, ekrana çıkıp fiyakalı demeçler vermesini değil. Çalışkan ve çatışmacılar, ama yaygaracı değiller, eh bazı tecrübeleri sabitlemeyi başardılar. Eğer devletin buyurucu tekeli hala İstanbul sermayesinin elinin altında olsaydı biz şuanda kendimizi büyük bir boğazlaşmanın tam ortasında bulabilirdik. Ama İstanbul sermayesi ve onun bürokratik kolları post modern darbe ile ülkeyi yağmaladılar, o kadar çok para kaldırdılar ki, belki kendileri bile bu duruma şaşırdılar. Ve keyifle köşelerine çekilip sindirmeye koyuldular. Eğer işlerin bu minvale kayacağını tahmin etselerdi, dizginleri bu kadar gevşeten rehavete kapılırlar mıydı hiç. Neyse ki atı alan Üsküdar’ı geçti, herkes kendi derdine yansın artık.
Herkesin bir derdi ve devası olduğu muhakkak olan bu dünyalık durumlarda, biz Çerkesler ne yapıp etmeliyiz de kendimizi yeniden var etmeliyiz? Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder, şimdiyi kontrol eden ise geçmişi kontrol eder. Tarih yazmak artık olguların, ideolojilerin değil yaşam gücünü ilgilendiren bir meseledir. Yaşam gücüde ekonomiden geçiyor. Bu noktaya gelmezden önce elbette Çerkeslerin kendi içindeki sorunları halletmeleri gerekiyor. Bunun en kestirme yolu da tabiî ki netleşme. Mücadele herkesin ve her kesimin yaklaşımında faklı bir büyüklük işgal ederken, mutlaka hepimiz büyük resmi görmeye, bir bütün olarak görmeye çalışmalıyız. Çerkeslerin anavatan bağı ve diaspora unsurlarını bir potada birleştirmeyen hiçbir faaliyetin gelecek açısından sürdürülebilir politik bir özelliği olamayacaktır. Anavatanda uluslaşmayı kendine amaç edinmemiş faaliyetler, Çerkesler için zararına işleyen zamanın önünde yenilmeye er veya geç mahkûmdur. Diaspora Çerkeslerinin eksik yanı aidiyet ve temsiliyet gibi zafiyetin üst noktaya taşındığı alanlardır. Anavatanın problemlerinin temelinde ise nüfus yatmaktadır. Çerkes ulusu adına her iki tarafında iktidar alanı oluşturacak kabiliyeti maalesef gelişememiştir. Bizi ortak noktada buluşturabilecek yegâne etkenler, bugün için, ne geçmişimizin kanlı hatıraların bizi ortak bir noktaya sürükleyeceğine inanmak, ne de politik meselelere verdiğimiz diğer duygusal cevaplardır. Eğer düşünce, taşıyıcı nüve olarak halkın siyasetinin emrine amade kılınacaksa, bu mutlaka evrensel değerler üzerinden kümelenen argümanlarla yapacaktır. Sırf bir kısım Kafkasyalı Esed destekçisi diye Suriye de yaşanan olayların müsebbipsi Baas diktatörlüğüne sessiz kalmak, sırf RF yandaşı komşu bir ülke ile aramız limoni olacak diye Çerkes Sürgünü ve Soykırımını uluslar arası mecraya taşıyan bir ülkeye sırtımızı dönmek akıl ve vicdan sahibi insanların yapacağı işlerden değildir. Olsa olsa kendi çıkarını milletin çıkarından üstün tutan arkaik az gelişmiş egolarının tavırlarıdır. Bugünün Türkiye’sinde ilerici olarak açığa çıkanların beslendiği kaynakta sadece standartlaşmış evrensel değerler ve hukuk normlarıydı. Bu değerleri savundukları zamanlarda her zaman hem ülkenin ufuk çıtasını hem de kendi oy çıtalarını yükseltebildiler. Ne yazık ki eskimiş değerlere, gereğinden fazla ve gerekli gereksiz her yerde kullanılan anonim sloganların ardına sığındıklarında ise ülkenin gökyüzünü gri bulutlar kapladı. Biz Çerkesler de bizim için evrensele ulaşmayı sağlayacak, uluslar arası hukuk kavramında kendimize yer açabileceğimiz Çerkes sürgünü, Çerkes diasporası gibi olguları herkese mal edip genelleştirerek, yersizce kullanıp tüketerek harcamamalıyız. Bu basit araçlar iyi kullanmasını bilenler için büyük enstrümanlar haline gelebilir. Bunu söylerken bizim haricimizdeki diğer Türkiye, Kafkasya veya dünya halkalarının dertlerine bigane kalmayı kastetmiyorum elbette. Fakat günümüzün duygu ötesi toplumlarına bir masal gibi gelecek anlatımlardan ziyade bunu hukuki normlarla ifade etmesini bilmemiz gerekir. Misal olarak Avrupa’nın burnunun dibinde cereyan eden bir Bosna olayları vardı. Bosnalıların mücadelelerini duygusal eksende anlatıp durmanın onlara hiçbir faydası olmadı, ta ki Nato’nun ABD’nin sözde veya gerçekçi önderliğinde yine sahte veya değil insan hakları ve evrensel ilkeler çerçevesinde Kosova olaylarına yaptığı müdahaleler neticesinde Bosna olaylarını tertip eden Sırp katiller yakalanarak cezalandırılabildi. Çünkü istekler ancak diplomatik yani hukuki formüllerle ifade edilebilir. Yani eğer kurulacaksa mağdurun dilinin kurulmasında evrensel değerleri kullanmalıyız, tarihimizi kültürümüzü, kimliğimizi diğerlerinden farksızlaştıran söylemler ile anonim hale getirmekten kaçınmalıyız. Rusya’ da artık aktif hale gelmiş bir muhalefetin varlığı su yüzüne çıkmış duruyor. Bu muhalefet eylemleri Rusya’nın ufkunda önemli gelişmelerin habercisi olabilir. Çünkü muhalefetin kesin amacı ağzıyla kuş tutsa da Putin oligarşisini devirmek. Rusya’da ne olursa kışın olur diyenlere başvurursak eğer, bir dahaki kış mevsiminin Rusya için zor geçeceğe benzer. Rusya’nın balkanlaşmadan yaşayabilmesi için iç muhalefetin demokratik eylemlerine düzenli bir şekilde devam etmesi gerekiyor. Bizim için RF muhalefeti ile ilişkiler veya olası bir değişimin anavatanda yapabileceği sarsıntıları önceden değerlendirebilmek önemlidir. Bu yüzden Türkiyeli Çerkes imajına kendini adapte etmiş iç yorumcuların elimizi kolumuzu bağlayan sonu gelmez sıfırcı toplama çıkan aklileştirme pratiklerine prim vermememiz gerekir. Çünkü bu tür yaklaşımlar yeniden düzenlemeye değil, reforma eskinin yeniden üretilip dolaşma sokulmasına bel bağlarlar. Biz Çerkesler anavatanımızın diasporası olmalıyız, ulusal kimliğimizi bu yönde pekiştirmeliyiz. Yoksa Türkiye de artık istemesen de verilecek olan bir takım kültürel haklar bu milletin derdine deva olamazlar.
Herkesin bir derdi bizim ise bin derdimiz olan bu dünya da, her ne kadar doğuştan gelen haklarımız olarak gördüğümüz değerlerimizi (kimlik, sürgün vb.) yani psikolojik geçerliliği olan ve halkı organize eden, hareket etme zemini sağlayan organik ideolojimizi, bizden ileri geçmiş ulusların deneyimleri ve onların uzun süren mücadele tarihleri neticesinde oluşturduğu barışçıl hukuktan türetilecek kavramlar, yöntemler, direngi noktaları ile birleştirerek alınacak mesafeler bizim güç dengesinin yapı taşlarından birisi olmak için değil, kazanmak için mücadele etmemizin de anahtarı olacaktır.
Sayin Hatko Vural
Kaleminize saglik. Yurtseverlerden yuksek not almak zor tabii. Sizi anlamak kapasite isi once. Gercekten zor yaziyorsunuz. Yazilarinizi biraz daha sadelestirseniz anlama guclugunu ve bir paragrafi bazen 2-3 defa okuma derdinden kurtuluruz.
Her seye ragmen sizin varliginiz yurtseverler icin cok onemli bir guc katkisi. Yola devam. Yewo Abdzakhe elejj.
Selamlar Çerkesya Yurtseverleri !
Daha ağzımız süt kokuyor abiler müsaade buyrunuz lütfen... şöyle biraz istirahat buyurunuz, siz kahvelerin-izi yudumlayıp elmalı nargilelerin-izi fokurdatırken, ben bir kaç seneye kalmaz ya sizin işaret buyurduğunuz gibi yazılarımda bir kaç cümlede derdimi anlatacak kapasiteye ulaşacağım (inşallah walla), ya da tası tarağı toplayıp Çerkesya Yurtseverlik okulunu bırakıp ayakkabı boyacılığı yapacağım. Hep düşük not almaktan bıktım yafff.
Hepinize saygılar sevgiler :))
Açıkcası Erol Anar'ın daha ne söyleyeceği netleşmeden aldığı eleştiriye, şimdiye kadar olan genel tartışmalara bakarsak, sanırım her şeyi tüm detayıyla böyle uzun yazmadan anlatılamayacak düşünceler, yada anlamayacaklar. Bence yazana değil yazmak zorunda bırakan zihniyetlere gönderme yapalım bu konuda :)
09 Mart 2012 Cuma Saat 02:10