

İhtiyacımız olan şeylerden bahsetmeden önce, ‘’şey’’ nedir onu bir kez olsun tarif etmek lazım gelir. Her zaman söylene geldiği üzere günlük hayatımızı üç yüz, beş yüz kelime üzerinden idame ettiren bir toplumuz. Şey kelimesi de sanırım bu üç yüzlükler listesinin en kuvvetlisi. Hatta Türkçe de olduğu söylenen seksen bin kelimenin, günlük hayattaki total muadili. Seksen bin kelimeyi bir bir öğrenerek, doğru kullanmak zahmetine giremeyeceğimiz için yekûnda hepsini kapsayan şey kelimesi ile idare edip yaşıyoruz.
Şey, acayip bir varlıktır bizim günlük dilimizde. Varlıktır çünkü günün her anında bizimle birlikte yaşar. Belirsizliğin tam göbeğine dokunmak için şey deriz, bir konu hakkında eksik kalan yanımıza mazeret sunmak için şey deriz, akılımızın almadığı veya hatırımıza gelmeyen herhangi bir meta içinde şey der geçeriz. İşin ilginç tarafı birisi karşımızda konuşurken duraklayıp şey dese dahi, bizim çevrim içi hafızamız, kendinden beklenmeyen müthiş bir efor sarf ederek, bu izafi şey kelimesini alır, tam da karşı tarafın anlamamızı istediği yere koyar.
Yani şey den şey etmiş oluruz. Şey kelimesinin bu denli güçlenmesinde en önemli etken ülkede düşünce ve ifade hürriyetinin uzun geçen yüzyıl boyunca yasak olmasıdır. Ülkemizin Romalı tipi elit cumhuriyet severlerinin egemen olduğu devlet-i Aliye yönetimi ve onun politik sistematiği; kendisi gibi düşünmeyenlerin, muhaliflerin, eleştirel yorum sahiplerinin sistem içerisinde var olmalarını, kendilerini ifade etmelerini sürekli engellemiş, hatta düşman kategorisine aldıklarını cebren haritadan bile silmiştir.
Bu yönü ile ülkenin sosyolojisi temelde Romalılar ve Halk olarak kodlanmış, halk ise bariz bir şekilde eğitilmesi, yetiştirilmesi, adam edilmesi gereken şeylerin fantastik boyutunda kalmıştır. Halk da, inandığı düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi üzerine konan ipotek krizini, şey kelimesine sarılarak bir ölçüde giderebilmiştir. Şey kelimesi hayatımızın belirsizlik tamlaması olarak dilimizdeki güçlü yerini yakın zamanlara kadar korumaktaydı. Artık memlekette şeylerin bir bir adı konmaya başlandı, insanlar ciddi konuşmalarını terimlere güvenerek, kavramlara yayarak, tanımlamalara girerek yapmaktalar. Şey kelimesi de bunca zaman zarfında dilimizde ve beynimizde, hakkından ve haddinden fazla işgal ettiği yeri yavaşça terk etmekte, ait olduğu üzere Farsça asık kökündeki gibi eşya anlamında kullanır olmakta. Bir bakıma Türkiye insanının kavgası artık soyut kaderle değil, kendine o kaderi biçen kelimelerle arasında yaşanmaya başlanmıştır.
Şey sözcüğü en popüler zamanını bundan dört sene kadar önce yaşamıştı. Memleket ahalisi olarak yüzyılları deviren, bir yudum başarıya hasret biçare geçmişimiz olduğundan olsa gerek, basın yayın organlarında çarşaf çarşaf ilanlarla duyurulan bir büyük bilimsel buluşun heyecanına kapılmıştık. ‘’erke dönergeci ‘’olarak isimlendirilen bu şey, bizim dilimizden düşürmediğimiz ‘’şey’’ kelimesinin tam anlamıyla hakkını veriyordu. Anlatısı Atlantis efsanesi kadar eski olan, dışarıdan hiç enerji almadan kesintisiz bir devimin üreten, devri daim makinesinin modern bir versiyonundan ibaret kaldığını çok geçmeden öğrenmiş olduk. Fakat bu sefer de, az bir zaman önce sayfalarca ilanı büyük bir ciddiyetle yayımlayan medya tarafından gırla dalgaya alınan bir konu olmuştu ‘’erke dönergeci’’ yani bizim müthiş şeyimiz.
Ne işe yarayacağı kestirilemediği için olsa gerek, adı Türk Şeyi ne mi çıkartılmadı, açılış toplantısına katılan bir yığın emekli paşadan esinlenerek, Paşa Paşa İcat mı denmedi, ama en komiği bence bu dönergeç şeyine General Motors olarak lakap takılmasıydı.
Velhasıl bizim şey kelimesinin çöküşü bu noktadan sonra ivme kazandı. İlk önce Brezilya taraflarında pazarlanan daha sonra İngiltere de aynı senaryoya göre sahnelenen, fakat reel bilimin uzun süre öncesinden yerleştiği bu diyarda tutunamayıp, Türkiye ye yollanan bu şeyin beraberinde getirdiği kazığı yurdum insanı yutmadı. Ve artık sırf gönlüm coşsun diye boş hava ve heveslere kanmanın zamanının geçtiğini, dünya da bir yer edinmek istiyorsak eğer, bunun öğrenmek ve çalışmanın ürünü olabileceğini anladı.
Bir koyup dokuz almalar, herkese iki anahtar vaat etmeler, petrol denizi üzerinde oturan zengin fakirler edebiyatıyla bir yere varamazdık. ‘’Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye’’ derlerdi adama. Nitekim bor’umuz da pek çok vardı ama bunu kullanacak yüksek teknolojili sanayimiz olmadığımız için bizim borumuz pek ötememekteydi. Petrolümüzde var doğrusu ama elalemin kum deryasında beş yüz metreden oluk oluk fışkıran çıkan şey, bize gelince kayaların altından iki buçuk kilometreden o da ancak gıdım gıdım çıkmakta, bunu çıkarmak içinde elbette biraz teknolojiye sahip olmak lazım gelmekte.
Birde bizim gibi ülkeler için karın ağrısı mertebesinde uluslar arası anlaşmalar var, mesela Cumhuriyetin kurucu anlaşması Lozan da Türkiye’nin 1999 sonuna kadar kendi topraklarında yeni maden işletme hakkının olmadığı yazmaktaymış. Tıpkı ikinci dünya savaşından yenik çıkan Almanya’nın 2000 yılı sonuna kadar füze ve uçak gibi hava araçları imal etmesinin yasak olması veya Japonya’nın aynı nedenden ötürü ordu kuramaması gibi bir şey. Bildiğin ölçüde muktedir olursun, bütün gerçek buradan bize göz kırparak saklanıyor.
Çerkes Şeyleri
Nedir bu Çerkes Şeyleri derseniz.
Birincisi Çerkes=Herkes türünden ulusal bilincinde kimlik erozyonu yaratan veya milli kolektif bilinci kasten saptırıcı ve kirletici yayınlar, dizgiler. İkincisi Çerkes Sürgünü hakkındaki terminoloji yanlışları ve Çerkes Sürgününü ya reddedici veya aynı ölçüde zararlı olan Çerkes Sürgününü=Kafkas sürgünü menşesine çeken genelleştirici yaklaşımlar. Üçüncüsü Çerkes halkının toplumsal temsil mekanizmalarının bir türlü oluşmamasına yol açan Kafkas ön adlı işlevsiz ve gerekçesiz yapılaşmalar. Dördüncüsü Çerkes toplumu içerisinde kariyer sahibi olabilmiş veya oldurulmuş bazı kimselerin toplumsal mutabakat mıntıkasının oluşabileceği alanlarda yapılan tartışmalarda takındıkları eleştirel usulde verimsiz, mizan-ül akıldan bi haber, Çerkesliği şey mertebesine indirgeyen çabaların yol açtığı toplumsal anlaşamama hali.
Beşincisi ve belki en önemlisi SSCB yıkıldığından beridir geçen 20 yılda Çerkes diasporasının Kafkasya ya bakış açısında Çerkes ülkesinin değil de, bazı komşu bölgelerin diaspora Çerkes halkının Kafkasya ya bakışında ana pencere olarak açılması, anavatanda yaşayan Çerkeslerin düşünce ve siyasetlerinin diasporaya aktarılmaması dolayısıyla Çerkes halkı arasında gerçek anlamda bir birliğin ve iletişim köprüsünün kurulamaması, kurdurulmaması.
Bütün bunlar bilinçli olarak bir araya getirilerek, diasporanın Çerkes kimliği ve Çerkesliği, öznesi olmayan belirtisiz bir nesne olarak kodlanmış, dolayısıyla bu şartlarda sosyal gelişme modelinin üretilmesi imkânsızlaştığı için toplumsal gelişim indeksi sürekli eksiye meyleden, iradi kabiliyeti sıfırlanmış, toplumsal ruh sağlığı manipülasyonlarla bozulmuş varlık bütünü tek bir şeye olsa olsa Çerkes hayaletine indirgemiştir.
İhtiyacımız olan şeyler;
Çerkesler olarak bizlerinde sağlıklı yaşam kılavuzu edinebilmemiz, Çerkes kelimesini ve Çerkesliğin gerçeğini ‘’şeylerin’’ kategorik fantazmasından çıkartarak yaşanabilir hayatın içerisine yeniden kurmakla ancak mümkün gözükmekte. Çerkesler kendilerinin ihtiyacı olan şeyleri uzun zamandır aramaktalar.
Stratejinin hizmetindeki teori; Çerkes=Adige realitesi, Çerkesya Yurtseverleri ve Çerkesya Ülkesidir. Çerkes=Adige tanımı, halkın var olma kararlığında uygulayacağı stratejinin belirginleşen kısa ön sözü olma hüviyetindedir. Dünya ile iletişimde ve dünyadaki Çerkes mirasının tasnifinde başat aktördür. Teoride esas olan analitik incelemenin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkan gerçekliktir. Çerkes Sürgünün dünya arenasında siyaseten tanınması taktik bir yaklaşımdır, bu anlamda atıl durumdaki toplumsal temsil mekanizmalarının kendi bünyesinde içerikle ilgili tanımlamada yapılacak olası değişimler de stratejinin işlerlik kazanacağı zeminin işletim sistemidir. Strateji en nihayetinde var olmak için akıllı olmanın yeni yollarını aramaktan başka çaremizin olmadığını bizlere açıklar.
Çerkesya, ideolojik perspektifte varılacak nihayetin ve bu sona ulaşabilmede kullanılacak taktiklerin gelişeceği ve aynı zamanda onu yaratacak hamlelerin besleyicisidir. İdeolojini somut tanımlamasıdır. Teori bizlere çözüm için sihirli formüller vermese de, neyin doğru ve neyin gerçek olduğunu ortaya çıkarmakla insanlarımızın bilinç düzeyini yükseltmekte, ulusal varoluş adına yeterli ve kararlı bir mücadele yeteneği kazandırmaktadır. Fikirlerin doygunluğa ulaşmasının ertesinde talepkar somut adımların atılmasına olan ihtiyacı da belirlemektedir. Bu adımların atılması için anavatan ve diasporanın toplumsal temsil mekanizmaları kendilerini yenileme ihtiyacı ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu neticenin baskısı zamanla daha da artacaktır. Kendini yenilemeyen veya yenileyemeyen mekanizmalar ise silinip gidecektir. Parçalı görünüm arz eden toplumsal temsil mekanizması unsurlarının pekiştirme süreci olağan şekilde Çerkesya fikri etrafında yaşanacaktır.
Çerkesya Yurtseverleri kvaramı ise, bütün bunların pratiğini üstlenebilecek katılımcı, toplumsal dinamikleri hem yükseltecek hem de bir arada tutup geliştirecek, toplumsal hayatı geleceğe taşıyabilecek, somut yapılanmaları ortaya çıkarabilecek, Çerkesya amacını bilmenin nesnelliğinden çıkartıp, yapabilmenin öznelliğine dönüştürecek, tek element olma özelliğidir. Toplumun zor zamanlarında bu görevi üstlenen geçmişte birçok insanımız yaşamıştır. Bu insanlarımız toplumsal çöküş dönemlerinde halklarına ve onun ihtiyaçlarına yönelerek var güçleriyle hizmet etmişlerdir. Yiğitlik kavramı Çerkesler için çok önemlidir zira yiğit insanlarımız gerçekleri yadsımaz, inkâr ve dalalet bataklığına saplanmadan Çerkesliği (Adıgağe) ve onun ahlaki meziyetlerini bütün olumsuz şartlara rağmen, pratik koşullarla geleceğe taşıyabilmişlerdir.
Çerkesya fikrini savunmakla aslında, savunmasız duruma düşürülerek unutulması istenen gerçekleri hatırlatıyoruz ve dünya ölçeğindeki itibarımızı yeniden kazanmaya çalışıyoruz. Güzel bir atasözümüz bu yaklaşıma tam olarak uymaktadır; ‘’Ardında duran değil, arkasında durduğun sana yiğitlik kazandırır’’ Çerkesler olarak toplumsal ihtiyaçlarımızın resmi olan Çerkesya’nın arkasında durabildiğimiz ölçüde gelişip, serpileceğiz ve yarınlarda herkes için daha güvenli bir toplumsal geleceğe kavuşabileceğiz. Geride kalanlar ise ''hiçbir şey'' olarak tarihe gömülecektir.
Dünyada konu ile ilgili olan kime sorarsanız sorun; Çerkesçe, Adigece demektir.
Abaza halkı Abazaca konuşur.
Tarihsel olarak Ubıh halkı Ubıhça konuşurdu.
Ubıh halkı günümüzde çoğunluğu Çerkesçe(Adigece) ve Çerkes-Adige kimliğiyle kendilerini özdeşleştirmişlerdir.
Ubıhlar'a ayrıca, Çerkesya Abazalar'ını da eklemek gerekir.
Her iki grupta kültürel ve dilsel olarak Çerkesya'nın bir parçası konumuna gelmişlerdir.
Ancak her topluluğun seçimi kendisine aittir.
Bilimsel literatürde Çerkes dilleri çatısı altında bilinen 3 dil bulunmaktadır.
Çerkesçe(Adigece), Abazaca ve Ubıhça.
Ubıhça'nın; artık Adigece içinde yaşadığını varsayarsak(belki kısmen Abazaca içinde) yaşayan Çerkes dilleri kapsamında 2 dil olduğunu kabul etmiş oluruz: Adigece ve Abazaca.
Ancak gerek tarihsel, gerek gerekse teamül olarak Çerkes olmak Adige-Ubıhlar'ca kabullenilmiştir.
Öyle olmasaydı Abaza derneklerinin adı Çerkes olurdu.
Ya da Çerkes-Abaza derneği diye adlandırmayla kurulurdu.
Bu dernekleri Adige-Çerkesler kurmadılar.
Böyle bir şey yok.
Zaten Abhazya Abazalar'ının pek te Çerkes olduklarına vurguları yok.
Kuzeyde yaşayan, Çerkesya Abazalar'ının, Çerkesliğe sarıldıkları ortada.
Zira onlar ana Abaza kütlesinden yüzyıllarca önce ayrılarak, diğer kardeş kavimler olan Çerkes ve Ubıh halklarıyla karışmaya başladılar.
Bu karışma o denli olmuştur ki, Adigeler'in Abzekh, Şapsığ kabileleri ile Ubıhlar ve diğer bölge kabileleri ile müthiş bir konsolidasyon süreçleri geçmiştir.
Sonuçta; sözkonusu edilen her 3 dalda, bir ağacın dallarıdır.
Çerkes olmayı kabul eden herkes Çerkestir.
Ancak ortada Abazaca diye bir dil varsa ve kendi dillerini Türkçe olarak ifade ederken Çerkesçe diye belirtmiyorlarsa bu Adigece'nin Çerkesçe olduğunu kanıtlar.
Bir sözcük üzerinde bu kadar fırtınalar koparmaya artık gerek yok.
Yeterince tartışılmış bir konunun bir çeşme başında köylü kadınların tartışmasına dönüşmemesi de gerekir.
Bundan kırgınlıklar, yanlış anlamalar, suçlamalar da çıkarılması çok anlamsız.
Her zaman söylüyorum; "İki Türk biraraya geldiğinde devlet kuruyor, bizden iki parti çıkıyor."
Herkes neyin olduğunu çok çok iyi biliyor.
Diyasporada bir örgütlenme düzeneği kuruldu.
Eğer bir Abaza derneği kurulduysa bugün Çerkes derneği de tabii ki kurulacaktı.
Farklı evlerde oturmak, birbirine düşmanlığı, ayrılığı gerektirmez.
Bu tarihsel bir süreçtir.
Herkes kendi evini kurar.
Aslında en kalabalık, en yaygın, en çok olanın bunu yapması gerekirdi belki de.
Olan olmuş.
Çerkesle Abazanın, Çerkesle Ubıhın düğününü kim bozabilir ki?
Her an her zaman beraber ve omuz omuzalar.
Ancak toplumlar kendi kendilerini yeni yeni keşfetmeye başladılar.
Bırakalım bunun da bir gerçeklik olduğu kadar keyif olduğunu da görelim.
