

Peşinen söyleyeyim. "Fazla anı anlatmaya başladın. Yaşlanıyor musun yoksa" diyen sesler duyar gibi oluyorum. Evet, ben 55 yaşındayım. Ama kendimi hala 18 yaşımdaki gibi dinamik ve genç hissediyorum.
Hala inadına Çerkes Devrimcisiyim.
Eski değilim. Çünkü her gün yenileniyorum.
Ama tecrübeliyim ve birikimliyim.
Bütün amacım tecrübelerimi ve birikimlerimi paylaşmaktır. Yoksa pehlivan tefrikası gibi anılarımı anlatmak değildir derdim.
Bu yazımızda sizlerle bir güzel insanı, bir asil insanı, yürekli bir Çerkes delikanlısını paylaşmak istedim. Yıllar önce rahmetli olan, Uzunyayla’dan gelip İstanbul’da bileği ve yüreğiyle bende varım demiş bu yürekli Çerkes delikanlısı Juğ Faruk'tur.
Tabi Faruk Abiyi hatırlayabilmek için yıllar öncesine dönmek gerekiyor. Yıl 1979’du. 40 yaşın altındakilerin o yılları hatırlamaları mümkün değildir. İstanbul Kafkas kültür Derneği yönetimindeyiz. Başkanımız Rahmi Tuna ağabeyimiz.
O zamanlar kışlarda kış gibi olurdu. Aşklarda gerçekti, düşüncelerde. Hayat daha bir gerçekti. Hiçbir şey sanal değildi. Çünkü bilgisayar denen alet henüz hayatımıza girmemişti. İnsanlar inandıkları gibi yaşadıkları için mutluydular. Televizyon denen alet insanları henüz esir almamıştı.
1970’li yıllar zor yıllardı aynı zamanda. Bütün dünyada ve Türkiye’de sol değerler yükseliyordu. Toplumsal muhalefet önü alınamaz bir biçimdeydi.
Bütün dünyada ve Türkiye’de muhalefet zor yoluyla bastırılıyordu. 1971 darbesi toplumsal muhalefetin önünü kesmeye yetmemişti. Kontrgerilla ve ülkücüler ABD tarafından silahlandırılarak sol muhalefetin üstüne salınmıştı. Solcularda kendilerini savunmak için silahlanmışlardı. Ve inanılmaz bir kör dövüşü başlamıştı. Mahalleler bölünmüş, şehirler bölünmüş, kitlesel katliamlar yapılıyordu. 1975-1980 arasında tam 5000 kişi ölmüştü. Toplumu ölüm korkusunun karabasanı esir almıştı. 1977 yılında Mahmut Özden Ankara’da resmi plakalı bir jeep ten açılan ateş sonucu öldürülmüştü. Çerkeslere de gözdağı verilmişti. Aydınlatılmayan binlerce cinayet gibi bu katliamda aydınlatılmadı bu güne kadar.
Tekrar 1979 yılına gelelim. Kışlarda kış gibi oluyordu o zamanlar. Çok soğuk bir kış yaşıyorduk. Ama kaloriferleri yakamıyorduk.
Çünkü paramız yoktu. Elektrik, su paralarını da ödeyemiyorduk. Geceleri hava kararınca insanlar adeta kümeslerine kapanan tavuklar gibi evlerine kapanıyorlardı. Çünkü ölüm korkusu heryanı ve herkesi sarmıştı.
Derneği açıp bekliyoruz cumartesi akşamları. 3-5 kişi geliyor. 10 kişi gelmişse bu akşam müşteri çok diye bayram yapıyoruz.
Ne kimseden aidat alabiliyoruz, nede kimseye ulaşabiliyoruz.
Pazar günleri derneğin ekibi çok düzenli olarak çalışıyor. Bütün umudumuz ekipte. Bir iki gösteri yaparsak derneğin bütün mali problemlerini çözeceğiz. Fakat en büyük sorun kıyafet. Ve ekibin kıyafeti yok. Kıyafeti alacak paramız yok. Ve arpacık kumrusu gibi düşünüyoruz. Dünyayı ve Türkiye’yi değiştirmeye talip olan bizler küçücük bir derneğin sorunlarını çözemiyorduk.
Başkanımız Rahmi abi, Thamatelerimizi davet edelim, durumumuzu izah edelim, bize yardım ederler dedi.
Gelmezler dedik.
Ben çağırırsam gelirler dedi.
Thamatelerimizi pazar günü davet etmemizin uygun olacağını düşündük. Çünkü İstanbul gecelerini korku esir almıştı.
Kaloriferlerimiz yanmıyordu. Ama Thamatelerimizi üşütmemek için derneğe soba kurduk. Evlerinden odun getiren köy çocukları gibi evlerimizden odun getirerek sobayı bir güzel yaktık. Aylar sonra dernekte ilk defa bir güzelce kemiklerimiz ısındı. Nasıl olsa Thamateler yardım edeceklerdi, onlara bir yemek de ikram etmeliydik dedik ve mükellef bir yemek servisi yaptırdık derneğe. Şu anda zannedersem hiçbiri hayatta olmayan 30 civarında büyüğümüz derneğimizi şereflendirdi.
Yenildi, içildi ve Thamatelerimize bir güzel düğün yaptık. Belki de çoğu son kez oynadı. Herkes çok mutlu oldu. Ama biz ne yardım ne de para isteyebildik. Thamatelerimiz bir kez daha Şhamatelik(sepetkafa) yapmışlardı ve çekip gitmişlerdi.
Üstüne üstlük, yemek borcu da üstümüze kalmıştı. Lokantacıyla bir kaç hafta köşe kapmaca oynadık. Sonunda borcu ödedik de kurtulduk adamdan.
Bütün umutlarımız yıkılmıştı.
Rahmi Abi, ekip elbiselerinin kumaş parasını Juğ Faruk bize verir dedi. İsmini ilk defa o zaman işittim.
Ve ikiletmeden gerekli olan çeki yazdı. 12 Takım kız ve erkek için gerekli kumaşı aldık. İsmini hatırlayamadığım Konfeksiyoncu bir hemşerimiz parası gösteriden sonra ödenmek üzere elbiselerimizi dikti. Ona da buradan teşekkür ediyorum.
Ve o ekip peşpeşe gösteriler düzenledi. Açık hava tiyatrosunda, Muhsin Ertuğrul tiyatrosunda, Adapazarı’nda, Bursa’da, İTÜ Spor kulübü üniversiteler arası folklor şenliği olmak üzere bir sezonda tam beş gösteri düzenlemişti.
Çerkes toplumu, Türkiye’nin o kargaşa ortamında 1980 yılında korkuyu yenmişti. Artık gösterilere geliyor, derneğe geliyor, pikniklere katılıyorlardı.
Bizde o zaman un vardı, şeker vardı, su vardı, odun vardı fakat ateşi yakacak kibritimiz yoktu. İşte Faruk Abi o ateşi yaktı ve iklimin değişmesine vesile oldu.
Kendisini Harbiye’deki iş yerinde ziyaret ettim. Teşekkür etmek için. Gerçekten bir Çerkes büyüğü nasıl davranır, onda gözledim. Para sahibi olup da mütevazi davranmanın nasıl insana asalet kattığının şahidi oldum. Çay ikramından sonra, yemek yemeden kalkmaya yeltenince ondan azar işittim.
Teşekkürün lafı mı olur, her zaman emrinizdeyim dedi. İşyerinden ayrıldığımda, yüreğim büyümüş olarak, iyi ki böyle güzel insanlarımız var, iyi ki böyle Thamatelerimiz var dedim. Bu onunla ilk ve son görüşmemiz oldu.
Çünkü peşinden 12 Eylül geldi ve biz yeraltına indik.
Rahmetli Faruk Abi, Kabadayılık geleneğinden geliyordu. Bileği ve yüreği ile hem maddi anlamda hem de manevi anlamda bir dünya kurmuştu. Yeraltı dünyasında hükmü geçiyordu. Ama o gerçekten yoksulların ve yanında çalışanların da babasıydı.
Her yıl memleketi Uzunyayla'ya gider, eski arkadaşlarıyla hasret giderirdi. Düğüne de, Cenazeye de katılırdı. Hemşerilerini koruyup kollardı.
Abhazya savaşı esnasında da büyük maddi yardımlar yaptığını söylediler.
Faruk Abiyle ilgili son hatırayı daha anlatarak yazıyı bağlamak istiyorum. 2007 yılıydı. İstanbul Ümraniye’de, Yavuztürk Mahallesinde ticari bir nedenden dolayı birisiyle tanıştık. Hoşbeşten sonra memleket neresi derken Çerkes olduğumu söyledim. Abi biz de Çerkes'iz dedi. Kimlerdensiniz diye sorunca Faruk Jular ve Osman Jular'ı tanır mısınız diye sordu. Tanıdığımı ve çok takdir ettiğimi söyledim.
Faruk Abinin yanında çalışmıştı uzun müddet. Rahmetli Faruk abiden kutsal bir varlıktan, adeta bir peygamberden bahseder gibi bahsediyordu. "Biz insanlığı ve adamlığı onlardan öğrendik, bugün elimiz ekmek tutuyorsa onlar sayesindedir, onun için biz de kendimizi
Çerkes kabul ediyoruz, müsaade ederseniz." dedi.
Ne demek, başımızla birlikte dedik. Faruk Abinin Rahle-i Tedrisinden geçmiş biri, hangi milletten olursa olsun Çerkes sayılırdı.
Rahmetli Faruk Abi işte böyle güzel bir insandı.
Unutulmasın, hatırlansın istedim. Mekanı cennet olsun.
Ölenler hakkın rahmetine kavuşurlar. Sözüm yaşayanlaradır.
Geriye bırakılan sadece iyiliklerdir.
İnsanlar kendileri için bir şeyler yapanları unutmuyorlar.
Ve unutmasınlar.
Hepinize iyi bayramlar.
