

Doğduğum ve yaşadığım şehir olduğu kadar, jeo-politik konumuyla, uygarlıklar, dinler ve diller buluşmasının gerdanlığı konumuyla İstanbul’u dünyanın başkenti olarak görürüm.
Kendimi bu şehre bağlayan o kadar çok anı var ki, saymak ve anlatmakla bitiremem.
Bugünler Türkiye’nin ve İstanbul halkının eski bir masalı dillendirdiği günler.
Tarihin daima tekerrürlerden ibaret olduğunu söyleyenlerin neredeyse haklı çıkacağını düşündüren günler.
Ülkenin gerdanlığı İstanbul boğazı üzerine üçüncü köprünün temelleri atıldı 29.Mayıs.2013…
Temel atılma tarihi aynı zamanda büyük bir tesadüf değil, İstanbul'un Fethi gününe de denk gelmekte.
29 Mayıs 1453 tarihinde Doğu Roma/ Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'in, Fatih Sultan Mehmet önderliğindeki Osmanlı Ordusu tarafından alınışının 560’ncı yıldönümü.
Daha sonra Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapacak olan şehrin fethi ile 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu sona ermiş, Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ süreci başlamıştır.
***
Üçüncü köprünün, başlangıcından bu yana sayısız imar işlerine imza atmış olan Erdoğan iktidarının gösterişli yapıtlarından biri olacak, bunda kuşku yok.
Hükümetin manevi/ ideolojik yaklaşımını ve duygusal/ inançsal yönünü yansıtan böylesine sembolik bir günde temel atma töreninin gerçekleşmesi aslında yadırganacak bir şey olmamalı.
Bizim yadırgadığımız şey, temel atma töreninin tarihi değil.
Hayır hayır! Tahmin ettiğiniz gibi milyonlarca ağacın kesilerek, boğazdaki eko-sistemin tahribi konusuna girecek de değilim.
Eşsiz bir doğa parçasının katli mutlaka yadırganacak çok önemli bir olgu olmakla birlikte, büyük bir kentin taşıyamayacağı kadar ulaşım sorununa çözüm bulmak için gerekli arayışlara girmenin kaçınılmazlığı da göz ardı edilmemeli.
Köprü tartışmalarını, olumlu/ olumsuz yönleriyle ele alınıp bir muhasebele yapmanın ayrı bir durum oluşturduğunu da bilmeliyiz.
Ancak yadırgadığım, Türkiye’nin doğusunda ve en çok da güneydoğusunda bulunan komşu Müslüman ülkelerde Mezhep çatışmaları giderek büyüyor.
Çatışmaların doğudan batıya doğru yayılmaya yüz tuttuğu bir dönemde Boğaz’a kurulacak olan 3. köprü için belirlenen ad ilginç; Yavuz Sultan Selim.
Bu isim, Türkiye’de özellikle son otuz yılda çok sayıda tartışmaların odak noktası olmuştur.
Osmanlı padişahlarının ve Türklerin daima batıya dönük olan yüzünü doğuya doğru çevirten bu tartışmalı adın simgesel bir yapıta verilmesinin ardında yatan nedenler ne olabilir?
***
1979 yılında İran’da binlerce yıldır kesintili de olsa süregelen ve bir Mutlak Monarşi olan Amerikan yanlısı Şahlık rejimi, bir İslam devrimi ile son buldu.
Yıllardır Fransa’da sürgünde bulunan ülkenin dini lideri Ayetullah Humeyni ülkesine geri dönmüştü.
İran, İslamiyeti benimsediği dönemlerden bu yana Hz.Ali’nin taraftarları anlamına gelen Ehl-i Şia inancını/ Şii Mezhebini benimsemiş bulunuyor. Sistem öyle kurulmuş.
Türk Sünni inancına karşı, Şia bloku temsiliyet gücünü gerek tarihsel, gerekse de toplumsal olarak İran’da bulmuştur.
İran Şahları Şia’nın, Osmanlı İmparatorları da Sünni İslam dünyasının öncüsü ve koruyucusu olmuşlardır.
Şahlık yıkılıp yerini İslam devrimine bıraktığında da durum değişmedi, tam aksine Şii İslam, rejiminin bir ihraç ürünü ve ideolojisi olarak desterklendi. Lübnan Hizbullah’ı bunun açık bir örneği.
Üstelik XXI.yy. dünyasında bir dini ihraç olgusu, ilginç mi ilginç !
Bu iki politik gücün karşılaşması, Ortadoğu’ya uzunca bir süre biçim vermişti.
***
Bektaşi namaz kılmıyormuş, soranlara da hemen bir "esteizübillah" çekip ayeti okuyormuş.
Mealen: "Ey iman edenler, namaza yaklaşmayın..."
Demişler ki: “Baba erenler bu ayetin devamı filan yok mu, bu ayet kime söylenmiş, niçin söylenmiş, ne zaman söylenmiş?”
“Karıştırmayın oraları, bu kadarı neyinize yetmiyor?” demiş.
Fıkra aslında bize çok şey anlatıyor.
Tarih genel olarak objektif değil, sübjektif ele alındı. Beğensek de beğenmesek de bu bir gerçek…
Zira sonuçta tarihi yazanlar da kendi bakış açılarını, öznel değerlendirmelerini, abartı, korku ve değişik duygularını katarak kendi yorumlarını bizlere aktarmışlardır.
Şia cephesinden bakan da, Sünni cepheden bakan da kendi öznel ve dar bakış açılarını tarihe yansıtmışlardır.
Bugün çocuklarımıza bırakacağımız değerleri; olay ve olguları ele alırken, olaylara dar ve sığ bakmayı değil, geniş, nesnel, akılcı ve bilimsel bakış açıları getirmemiz, karşı düşüncede olsak bile empati kurarak sorunlara yaklaşmamız gerekmektedir.
İnsanı insan yapan değerler arasında düşünce ve inanç önemli bir yer tutar.
Düşünce ve inanç ise neredeyse her bir bireyden diğer bireye göre değişir. Çoğulcu bir dünyada yaşıyoruz.
Bundan daha doğal, daha normal ne olabilir?
Kendimizi taraf olarak görmemiz, politikamızın temeline herhangi bir “Toplu benlik duygusunu” yerleştirmemiz, karşımızdakini düşmanlaştıracağız ya da aşağılayacağız anlamına gelmez, gelmemelidir.
Benlik politikası yaparken bile, bir üst-beyin mantığı ile düşünüp, hareket etme kabiliyetine ulaşmalıdır; bireyler, düşünceler, hareketler, uluslar…
Baba Erenlerin verdiği misalde olduğu gibi sözü, olayı ve tarihi, işimize geldiği gibi ele almak, işimize gelmeyen yanını es geçmek, yanlış bir sonuç ya da kanaati dayatan bir tutum doğru olmaz.
Osmanlı tarih boyunca kendi borazanlarının ağzından çıkan tarih ve mantığı toplumuna düstur etti.
Tıpkı Şahlığın İran’ı ya da XIV.Louis Fransa’sında olduğu gibi.
Bu tekil bakış açısı belli ki koskoca İmparatorlukların, Krallıkların yıkılmasının önemli sebepleri arasında sayılabilir.
Fakat bu durumdan ilginç bir sonuç daha çıkmıştır.
1979’da Şahlığı yıkan İran İslam Devrimi, Şia inancının temsil gücünü de ele geçirmiş, Şii diktasını dayatmıştır.
Son on yılda Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Sünni İslam inancının temsili öncülüğünü ele aldığı gibi.
***
Batının daha da doğrusu Avrupa’nın XVI. Yy. ’da yaşadığı Otuz Yıl Savaşı diye de anılan ve Protestanlar ile Katolikler arasındaki savaşların bir benzeri şimdi Ortadoğu/ İslam coğrafyasında görülme tehlikesi yaşanıyor.
Özellikle Lübnan, Irak, Afganistan, Pakistan derken, şimdi de Suriye mezhep savaşlarının içinde buldu kendini.
Bu kanlı savaşların temelinde, (görüldüğünden öte) inançtan çok, tarihsel olayların ve ön yargıların etkili olduğu muhakkak.
Gerçek anlamda bu savaşların temelinde inanç olsaydı, inanç sahipleri Peygamberlerinin hangi mezhebe ait olduğu konusunu bu zamana değin çok kez sorgulamış olurlardı!
Ve ayrımların, insanları birbirine düşman ve ötekileştirmeye yetmediğini görürlerdi!
Fakat baktığı yere ve yaşadığı zamana göre insanlar, önlerindeki en temel gerçekleri bile bazen göremeyebiliyor.
***
Gelelim Yavuz Sultan Selim’ e, yani Osmanlı’nın batıya bakan gözlerini doğuya kaydıran İmparatoru’na.
Yavuz daima doğuda İran-Türkmen Şiilerle, güneyde de Sünni Çerkes Mısır Memlukları ile savaştı.
O dönemde Yavuz’un Osmanlı’sı, İran’ın yönetici sınıfları olan ve Türkmen kökenli Akkoyunlu hanedanlarıyla egemenlik savaşları yürüttü.
Diğer yandan Toroslar’ın üzerine hatta Çukurova’yı dahi içine alacak kadar büyük ve stratejik topraklara sahip olan Çerkes Memlûklarla da uğraşıyordu.
***
Bir ülkeyi simgeleyen başyapıtlar vardır, mimari başyapıtlar.
ABD’nin özgürlük heykeli/ anıtı gibi, Brezilya’da İsa heykeli gibi…
Ayrıca köprüler vardır, hepsi de bulunduğu kentlerle simgelenir adlara dönüşmüşlerdir.
Örneğin Golden Gate Bridge, San Francisco 'nun değişmez bir simgesidir...
Gotik mimarinin eşsiz örneklerinden sayılan, Prag’da 50 yıllık inşaat süresinden sonra 1400 yılında açılmış Karl Köprüsü.
Londra’da kapanan köprüsü ile ünlenmiş Tower Bridge
Amerika'nın en eski asma köprülerinden Brooklyn Bridge, New York’la adeta bütünleşmiştir..
Floransa’da ki “Eski köprü” anlamına gelen Ponte Vecchio Köprüsü…
Hepsi büyük birer başyapıttır.
Her birinin adı da köprülerin kendileriyle özdeşleşmiştir.
Köprüler önemli toplumsal çağrışımlar yapar; yardımlaşma, dayanışma, el uzatma, barış ve kardeşlik gibi.
Adlarının da bu sebepten bu çağrışımları karşılaması gerektiğini düşünürüm.
Örneğin bir ülkenin tarihinde belli bazı acılar varsa, onu çağrıştıran imgelerden uzak durulmalıdır.
O acıları yok edecek, ıstırabını duyanların ıstırabını dindirecek daha ılımlı imgeler düşlerim.
Oysa hala Türkiye’de gelinen bu noktada ıstırabın üzerine ıstırap koymaya çalışmak gibi akıl tutulmaları yaşanıyor.
Aynı ülkeyi paylaşıp, aynı ekmeği bölüşüp, aynı suyu içen insanların arasına, tarihsel uzlaşmazlıklardan sınırlar koymak o topluma yapılan en büyük haksızlıktır, geçmiş dönemlerin acılarınıcanlandırıp yeniden toplumsal belleğe enjekte etmek kadar yanlış bir politika olamaz.
Yavuz Sultan Selim adı, bu ülkede haksız bir uygulamaya ve vahşi bir saldırıya maruz kalmış kesimleri incitme bağlamında, bir köprüye verilebilecek en son ad olabilir.
Bu zamana kadar salt Aleviler için düşünülen bu uygulama dışında pek bir şey akla gelmez.
Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı sınırlarını güneyden ve kısmen de doğudan çeviren Mısır Çerkes Memluk Devleti’ne son vermiş olduğu pek bilinmez. Hele Çerkes adının kullanılması hiç istenmez.
***
Çerkeslerin Suriye ve Mısır'da etkinliği ve nüfuzu Eyyubi Devleti döneminde artmaya başlamıştı. Dolayısıyla Memluk Ordusundaki denge Kıpçaklardan Çerkesler lehine değişmiş, Çerkesler Türk Memluklardan önce Mısır'a girmeye başlamışlardı. Yani Memluklar ve Mısır’da Çerkes varlığı aslında sadece 1382 Berkuk’un iktidarı döneminde değil, ondan çok önceleri Eyyubi ve Türk Memlukları döneminde de vardı. 1382’de iktidar tamamen Çerkeslerin eline geçti ve Çerkesler 1517 Osmanlı yenilgisine kadar ülkeyi bağımsız olarak yönetmişler. Daha sonraları “yarı-bağımsız” halde Osmanlıya bağlı Emirlik-Beylik yönetimi ile 1871’e kadar Mısır’ı yönetmişlerdir (1).
Çerkes Memlukların iktidarı ellerinde tuttuğu 1517 yılına kadar yönetimde ve orduda büyük bir Çerkes nüfus birikimi oluştu. 1517’de Yavuz Sultan Selim Mısır’ı Osmanlı’ya bağladıktan sonra yönetimi yine bir Çerkes’e bıraktı (2). Daha doğrusu bırakmak zorunda kaldı.
Daur Kocsav’ın tarihi kronolojisi ilginç bir olaylar dizisini ardı ardına sıralamakta;
13.08.1517 Ridaniye Savaşı: Kahire Osmanlı birliklerince kuşatıldı. Memlukların birkaç topu vardı. Osmanlılar saldırmak yerine birliği iki yandan kuşattı. Memluklar süvari saldırısına geçtiler ve Osmanlının bir topçu kanadını yendiler fakat savaşı kaybettiler. 7.000 kadar Memluk savaşçı bu savaşta öldü, geri kalanı Kahire’de savunmaya geçti.
1517 Tumanbay kenti yiğitçe savundu ve düşmanı geri çekilmek zorunda bıraktı. Ama sonunda ilgisiz bir suçlamayla hain (qumal-къумал) sayılarak Kahire’de Züeyl kapısı denilen yerde idam edildi ve seçimli Çerkes Sultanlığı dönemi bitti (1).
***
Bu kısa tarihi özet bugün bize neler anlatıyor?
Bugüne kadar Yavuz Sultan Selim Han ile ilgili anlatılan ve sadece onun ve Osmanlı Ordusunun Anadolu’nun doğusunda yaptığı Alevi mezalimiyle ilgili gerçeklerin dışında Çerkes Memluklarının da büyük mezalime uğradığını göstermektedir.
Yavuz Sultan Selim adı, Türkiye’de gerek Alevilerin ve gerekse Çerkeslerin duyarlı olduğu birkonu.
Fazlasıyla hassas bu tür konularda ince düşünmek, her aklına geleni söylememek ve dikkatli olmak, devlet adamları için olduğu kadar, STK’lar, medya ve cemaatlerin önde gelenleri açısından da bir sorumluluk alanıdır.
Bu tür netameli tarihsel olaylardan, düşmanlıklar ve sorunlar çıkartılmaması, olumsuz anıları çağrıştıracak girişimlerden uzak durmak da gerekmektedir.
***
Son iki yıl Suriye halkları için kıyım, gözyaşı ve kan banyosu ile geçti.
Uzunca bir süre Alevi azınlık baskısı altında ezilen Sünni çoğunluk, uluslararası konjonktürün el vermesi sonucunda bir patlama yaşadı ve direnişe geçti.
Diğer Ortadoğu bölgesi ülkelerinde yinelenen mezhep çatışmaları burada daha bir alevlendi.
Bu çatışma içinde Türkiye sessiz kalamazdı.
Şahsen ben barış, kardeşlik ve dayanışmayı tercih ederdim, fakat olmadı.
Mezhep savaşının tozu dumanı Türkiye’ye kara bulutlarını taşımaya ve ülke üzerine kara bir kâbus gibi çökmeye başlarsa ne olur?
Bunu düşünmek bile istemiyorum.
Üstüne üstlük Avrupa Birliği’nde sorumlu bakan Egemen Bağış’ın “Yavuz Sultan Selim döneminde en çok toprak Osmanlı Devleti’ne katıldı” sözüne ne demeli.
Sayın Bakan, anlaşılan hâlâ “fetih zihniyetini” aşamamış.
Böyle bir kafayla mı uygar dünya ile bütünleşme sağlanacak…
Üçüncü köprünün adının Yavuz Sultan Selim olarak konması, Suriye’deki çatışmaların bir boyutuyla Reyhanlı’daki bombalama ve terör olayının arka arkaya gelmesi, yaraya tuz, biber ekmez mi?
Şimdi açıkça Türkiye Cumhuriyetinin başbakanına şu soruyu sormak isterim; ülkede kardeşçe yaşaması gereken farklı inanç gruplarının arasındaki dengeyi bozacak ve devleti zor durumda bırakacak bu adlandırmanın zamanlaması gerçekten sizce doğru mudur?
Yüce Peygamberinin kurmadığı/ intisap etmediği her hangi bir mezhep veya devleti adına karşı tarafta kalan Müslümanları (hoş Müslüman da olmayabilir) inciten bir tarihsel şahsiyeti, böylesine büyük bir yapıta vermek çok mu gerekliydi?
Halk arasında dolaşan bir tabir ile “Kör gözün parmağıma!” da olduğu gibi, ülkeyi ve inanç/ etnik grupları birbirine karşı güvensizlik ortamına sokabilecek böylesine bir gerginlik ortamına dur demek, ülkenin Başbakanı olarak kendisine düşmez mi?
İşte tam bu noktada Laikliğin ne olduğu ve nasıl bir gereksinime yanıt verdiğini anlamış bulunuyoruz.
İnsanları kendi bildikleri, inandıkları yolda kendileriyle baş başa bırakmak ve özgürlükleri teminat altına almak en güzel şeydir.
Bir devlet bir üst-beyin, bir üst-göz üretemediği takdirde yanlışlar yanlışları doğuracaktır.
(1) Araştırma-derleme: Daur Kocsav
http://sonerkocsav.blogcu.com/cerkes-memluk-devleti-kronolojisi/5922463
(2) MISIR ÇERKESLERİ - Murat Papşu
http://kafkasfederasyonu.org/tarih_cografya/diasporada_cerkesler/misir_cerkesleri.htm
Hatay'da Gezi Parkı direnişine destek için yapılan eyleme katılan Abdullah Cömert isimli genç aldığı darbeler sonucu yaşamını yitirdi. Böylece Gezi Parkı eylemlerinde yaşamını yitirenlerin sayısı ikiye yükseldi.
Bu haber bile yeter. Yorum yapmaya gerek yok. Muhakemesi kaybolmuş bir devlet adamı bir ülke için büyük tehlike olabilir. İnşallah olaylar büyümeden barış ortamı yeniden tesis olur. Fakat şunuda bilmek gerekir ki, güvenli ortam sonsuza kadar sürmüyor.
GEZI GOSTERILERI VE BASBAKAN RECEP TAYYIP ERDOGAN’IN BUNA YONELIK TUTUMU, FINANCIAL TIMES GAZETESININ BASYASISINA KONU
OLDU. ERDOGAN’A YONELIK AGIR ELESTIRILERE YER VERILEN BASYAZISINDA ERDOGAN ICIN ... "BIR KURBAN GIBI HAREKET EKMEKTEN VAZGECIP DEVLET ADAMI GIBI DAVRANSIN" GIBI IFADELER KULLANILDI.
FINANCIAL TIMES, "HOGORUSUZLUK, ERDOGAN’IN COZULUSUNUN NEDENI OLABILIR" GIBI AGIR BIR BASLIGINI KULLANDIGI BASYAZISIN DA "TURKIYE’NIN BASBAKANININ COGULCULUKLA BIR SORUNU VAR" SAVINI DA SPOTA CIKARDI.
El oğlu bakın şıp diye anlayıp yorumladı işi. Bilmiyorum siz ne düşünürsünüz.

