

Soğuk bir kış gecesi. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Uykum kaçınca, ekoseli kırmızı battaniyeme sarınarak gecenin sessizliğinde televizyon karşısına geçiyorum.
Gündüz kuşağında kaliteli bir program olduğu yetmezmiş gibi gece kuşağında da izlenmeye değer birşeyler bulamamaktan sıkılan ben, sıcak yatağıma geri dönmeyi planlıyorum. En sonunda şansımı bir kez daha deneyeyim diyorum. Kanallar arasında hızlıca geçiş yaparken, çok güzel bir filme rastlıyorum.
Çek ve İngiliz yapımı ortak bir film. “Dark Blue World”. 1929’da Çekoslovakya Nazilerce işgal edilince iki Çek pilot İngiltere’ye sığınmak zorunda kalır. Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne katılırlar. Almanlara karşı savaşırlar. 1950 yılında Çekoslovakya’da bir hapishanede yatarlar ve eski bir SS subayı doktor tarafından tedavi edilirler.
Çek pilotlar, zamanla zor da olsa İngiliz yaşam tarzına alışırlar. Ama her an ölümle burun buruna gelmeleri yetmezmiş gibi, iki arkadaş aynı kadına aşık olur.
Bu film sanıldığı gibi bir aşk ve arkadaşlık filmi değildir. İkinci dünya savaşını bambaşka bir gözle değerlendiriyor. Gerektiği yerde politik mesajlar veriyor, izleyicinin direkt gözüne sokarak rahatsız etmiyor. Toplam iki saatte, insanın yaşamındaki acı ve tatlı duygu aktarılıyor.
Aklıma “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımız” geliyor. Bu 33 harfli kelimeden daha uzun bir Türkçe kelime bulun kolaysa. Anlamlı olmak şartıyla yalnız.
Bilindiği gibi Çekoslovakya’nın, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri ciddi bir etnik meselesi olmuştu Slovaklarla. Slovakların çoğu Katolik’ti. Çekler gibi Slovaklar da daima güçlü bir milliyetçi duyguya sahiptiler. Zaten Çekoslovakya da, Slovakya ve Çek Cumhuriyetleri’nin dağılmadan önceki ismidir. Çekoslovakya’nın yaşadığı bölünme biraz ilginçtir. Çünkü yaşanan ayrışma kimilerine göre tek bir kurşun atılmadan ortaya çıkan bir bölünmedir.
Ayrıca dikkat edilecek olursa, Çek aydınlarının geleneğinde batı demokrasisinin izleri rahatlıkla görülebilir. İkinci dünya savaşından önce de Çekoslovakya’da hakim olan fikir sistemi “sosyal demokrasi” idi.
Kimlik konusu her coğrafyada tartışıldı. “Evler oturanlarındır” ifadesi çok zehirli bir iddiaydı.
Örneğin, Almanya’nın en çok satan gazetelerinden birinin logosunda “Almanya, Almanlarındır” cümlesi yer alsa ne olurdu? O gazeteyi bir dakika daha yaşatmazlar, öyle değil mi? Peki biz “Türkiye Türklerindir” diyenlere karşı ne yapalım?
Bozkurt lotus davasının savunucularından Cumhuriyetin ilk devlet bakanı Mahmut Esat Bozkurt vatandaşlığı ırka bağlı olarak açıklıyor. Bunu söylerken de bence kabalaşmış. Nasıl adalet bakanı olduğunu anlamakta ise zorluk çekmiyorum.
“ ...Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler...”
Kürt sorununa gelince, eğer siz bir milleti kendi vatanında vatansız yaşatmaya mahkum ederseniz, yaşamsal hak ve özgürlüklerini kısıtlarsanız, şu anda olduğu gibi hakkını arar. 80 yıldan fazla oldu, ama işte bastırmadılar. Büyük bir ordu, sayısı az olan silahlı bir örgütle baş edemedi. Çünkü sorun çekirdektedir. Onurlu bir birey gibi yaşama hakkı sunmayan, iş imkanı vermeyen bir devlette bireyin isyan etmesi gayet doğaldır.
Olaya Çerkesler açısından bakacak olursak…
Çerkesler Osmanlı’ya geldikleri zaman nelerle karşılaşacaklardı acaba? Osmanlı’nın genç nüfusu artık yok olma noktasına gelmişti. Cephelerde savaşacak askeri gücü kalmamıştı. Türklerin tabiriyle gavur’ların erkek çocuklarının alınıp, devşirilip, zorla üniforma giydirilip savaşa sokulduğundan bahsetmeye lüzum bile görmüyorum.
Sağ kalan Yörük Türkleri ve diğer Türkler, askere gitmemek için dağlara saklanıyorlardı. Ancak sürgünden sonra hayatta kalmayı başaran Çerkesleri ise direkt savaş cepheleri bekliyordu. Genç yaşlı demeden. Halbuki Osmanlı devleti söz vermişti, Çerkesleri askere almama konusunda.
Güzel ve genç Çerkes kızları ise saraya cariye olarak alınıyordu. Tabi ki bunlar diğerlerine oranla daha şanslı kızlardı. Bilindiği gibi Osmanlı padişahlarının anneleri, oğulları için pazardan Sırp, Çerkes, Venedikli, Rus, Grek kızlarını satın alırdı. Karşı çıkanlar öldürülüyordu, türlü işkencelere maruz kalıyorlardı. Diðer kızlar ise, paşalara, beylere, belirli bir mevkiye gelmiş beylere mal gibi satılıyordu pazarda (Bknz: Çerkes Kızı Ayşet).
Şu söylemde bulunabilirsiniz: „Ben barbarım. Belli bir toprak parçasını ele geçirir, üzerinde yaşayan diğer milletleri kanunla, yasayla veya başka bir aletle bana benzemeye zorlarım, bana tamamen benzemeyeni de kendi kimliğini inkar edecek raddede benzetirim“ diyebilirsiniz. Dediğinizin de bilincindeyiz zaten.
Bir Çerkes olarak, Çerkeslerin yok olmamak için vatanlarına dönmeleri gerektiğinin farkındayım. Bu bir zorunluluk. Xabze’de vatanı hor görmenin, sahip çıkmamanın “haynape” olduğunu da biliyorum. Ancak dönüşe gücü yetmeyen Çerkeslerin de bulundukları coğrafyada kültürel taleplerini dile getirmeleri doğal bir haktır.
Biz Çerkeslerin yüz-yüz elli yıl öncesine kadar tarihi bilmememiz normal bir durumdur. Ancak biz 2011 yılındayız. Biz, bilgiye artık rahatlıkla ve en hızlı şekilde ulaşabiliyoruz. İnternet sayesinde hükümetleri devirebiliyoruz. İnternet üzerinden örgütlenip, sokaklara dökülüp protesto gösterileri yapabiliyoruz. İnternet sayesinde devletlerin kirli belgeleri gün yüzüne çıkıyor.
Birşeyleri sorgulamanın zamanı geldi de geçti diye düşünüyorum. Akıl sahibi insanların, Türkiye’nin bugünkü varlığının Çerkes milletinin üstün mücadelesi sayesinde olduğunu bilmelerinin gerektiğini düşünüyorum.
Çerkeslerin farklı ülkelere dağıtılmasını geçtim, benliğini de yitirmesi için Anadolu’nun dört bir yanına dağıtılması açıkça neyin hedeflendiğinin göstergesi değil de nedir?
Dahası, çocuklarımızın ve torunlarımızın beynine, atalarımızın ve bizim hain olduğumuz yalanı işlendi ve işlenmeye devam ediliyor. Resmen Çerkes olduğu halde Çerkesliğe düşmanca tavırlar takınan bir nesil yetişti.
Daha küçük bir çocukken, Çerkesçe’yi duyunca büyük bir heyecanla çarpardı yüreğim. Meraktan içim içimi yerdi. Benim büyüklerim, iyi derecede Çerkesçe bilmelerine rağmen, bana Çerkesçe öğretmeyi gereksiz buldular. Okul sınavlarına hazırlanırken veya iş hayatında lazım olmayacaktı çünkü.
Ve çocuklarının tepki gösteren, baş kaldıran, sorgulayan ve diğer arkadaşlarından farklı çocuklar olarak yetişmesini istemediler. Yaşam tarzlarımız tek tip olmalıydı. Dışlanmaktansa, kendine güvensiz bir şekilde belki de araya kaynaşmak ve olanı kabul etmek daha iyiydi.
Hiç unutmuyorum. Birgün babamla alışverişe çıktığımda yuvarlak ve kalın bir paketin üzerinde “Çerkez peyniri” yazıyordu. Elimi uzattığımda babam elime vurdu, alma dedi. Yani ben sindirilmiş, ezilmiş, birileri tarafından zorla susturulmuş, tırnağının ucuna kadar asimile edilen insanların arasında yetiştirildim.
Benim beynimi son hücrelerine kadar kemiren düşünce, neden Çerkesler kadar cesur ve savaşçı bir milletin, şimdi kendi kendini yok etmek için bu kadar üstün bir mücadele verdiğidir.
Hiçbirimiz tepki göstermiyoruz. Sinirlerimiz alınmış sanki. Uyuşturulmuşuz. “Adige varlığım Türk varlığına armağan olsun”muş. Ben bir Adıge olarak bunu artık sorgulamamayı öğrendim. Kürt arkadaşım da sorguluyor. “Neden benim varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyor. Neden Türk varlığı, Alman varlığına armağan olsun? Birilerinin varlığı, diğerinin varlığına bağlı mı olmalı?
Bu sohbeti bir Çerkesle yaparsanız, yüzü renkten renge girer. Kaşlar çatılır. Kafanıza kama fırlatılabilir. Tabi çok asimile olmuşsa elinde kama da olmayabilir…
Eleştiriye tahammülü olmayan, aynayı kendisine tutamayan bir milletin evlatlarıyız. Çoğulun içinde, az olup, yok olmaktan korkmadığımız gibi bununla bir de övünüyoruz. Ait olmadığımız bir kültürün değerlerini kraldan çok kralcı olarak sahipleniyoruz. Birşeyler yapmak isteyene de çelme atıyoruz.
Halbuki siz Çerkes olarak kendinizi düşünmeye daha çok vakit ayırabilirsiniz, ama kendi vatanını düşünen diğer Çerkeslerin önünü kapatmaya hakkınız yok.
Son olarak; dedem hep “Çerkeslik bir tarzdır” derdi. Biz de kendi tarzımızı yaratıyoruz artık herhalde…
Sn.Awtle Laşın kardeşim,
Bu güzel yazınız için sizi kutlarım.Ulusumuzun geleceği sizin gibi bilinçli evlatlarımızın çoğalmasıyla güzelleşecektir.Bundan kuşku duymuyorum.
Bir yerde,'büyüklerimiz bize Çerkesçeyi öğretmediler' diyorsunuz.Sorunu bireysel anlamda ele aldığımızda öyle görünüyor.
Sorun bireysel değil toplumsal,dolayısıyla politik.Çerkesçeyi öğrenememiş olmak politik durumun bir sonucu.
15 Aralık 1969'da Türkiye çapında 4 günlük bir öğretmen boykotu yapıldı,ben de katılmıştım.O yüzden çok şey geldi başıma,sürüldüm.Döndüm derken askere gittim,hukuk eğitimini bırakmak zorunda kaldım.14 yıl sonra soruşturma açıldı,3 günlük maaş kesimi cezası aldım ve okul müdürlüğüm de gitti,önemli değil.1980 öncesinde eğitim enstitüsü ilk sınavlarına girdim, hep kazandım,ancak bu boykota katılma nedeniyle olmalı,ikinci sınavlarda hep elendim.Benim gibiler de elendiler.Oysa,en az beni sınava çekenler kadar bilgili olduğumu biliyordum.
Buna karşın boykotun büyük bir kazanımı da oldu.Halk hareketi Mısır'daki askeri diktatörlüğe nasıl pes ettirdiyse,öğretmen boykotu da öğretmenlere kendine güven duygusunu kazandırdı,öğretmen kişilik kazandı.Öteye beriye keyfi sürülmeler de azaldı.Hukuk, bir ölçüde de olsa,işlemeye başladı.Danıştay kararıyla sürgünden dönmüştüm.
Bütün bunları bir konuya dikkati çekmek ve sözünüze bir yanıt getirmek için yazıyorum.
1969'da öğretmenlerin "TÖS" adlı bir memur sendikası vardı,başkanı da Fakir Baykurt idi,toprağı bol olsun.Bir eğitim enstitüsü mezunu,yani Türkçü/milliyetçi eğitim almış biriydi.Ama yine de cesur biriydi,bir yazardı.
Sanırım "Cumhuriyet" gazetesinde boykot üzerine bir yazısını ya da demecini okumuştum.Demirel iktidarı aylardır öğretmenlerin birikmiş ders ücretlerini ödemiyor,onları başka alanlarda kullanıyordu.Bardağı taşıran damla da bu olmuştu.Zavallı öğretmene gelen vuruyor,giden vuruyor,köy muhtarı ve parti temsilcileri öğretmen üzerinde kedi-fare oyunu oynuyor,adeta terör estiriyordu.İdare,jandarma ve kısmen de polis öğretmene kötü gözle bakıyordu.Boykota katılmam üzerine jandarma karakol komutanının bana yiyecek gibi baktığını hiç unutmam.Nahiye müdürü demokrat biriydi,o da yanında olmasaydı,belki de üzerime yürüyecekti.
Fakir Baykurt,aklımda kaldığı kadarıyla Amerikalılar 20'şer kişilik gruplar üzerinde programlar uygulamışlar,diye yazmıştı.İlk grubun yemeğini azaltmış yarıya indirmişler,o insanlar direnişlerini artırarak sürdürmüşler.
İkinci grubun yemeğini yarının altına da düşürmüşler,o kişiler ayaklanmışlar.Yemeği azaltmayı sürdürmüş,baskıyı sürdürmüşler.Karşı koyma tehlikeli boyuta ulaşmış.Başkaldırı sert yöntemlerle bastırılmış,bir noktadan sonra grup birden bire uysallaşmış ve her söyleni itirazsız,kuzu gibi uysal uysal yerine getirmeye başlamış.Kırgızların 'mankafa' dedikleri gibi bir uygulama.
Yani grubun direnci bir noktada tamamen kırılmış.Biz Adıge/Çerkeslere ve tüm Türkiye halkına da bu türden bir program uygulanmış olmalı.Ta Biga,Düzce ayaklanmalarını bastırma,önde gelenleri idam,Çerkes Ethem'i ve Çerkesleri kullanma,sonra onlara tekmeyi indirme,daha sonra Şeyh Sait ve Seyit Rıza'yı idam,kitle katliamları,1940 sonrasında kıtlık ve köylünün ürnüne el koyma,suni açlık yaratma ve varlık vergisi gibi zulüm uygulamaları,6-7 eylül olaylarıyla,daha sonra da kitle gösterilerine saldırılar,Kanlı Pazarlar,1 Mayıs 1977 katliamı,K.Maraş,Çorum ve Sivas katliamları ve bastırmalar,darbeler ile bugünlere gelindi.
Böyle bir süreç içinde Çerkes dili 1970'lere değin yine direnebildi.Çünkü kent ile kontak kurulmamış,köye elektrik gelmemişti.Çerkesçe üzerinde baskı ve aşağılama vardı.Çerkesçeyi öğretmeyenler de bu program tarafından biçimlendirilmiş ve teslim alınmış uysallar,bilinçsiz kişilerdir.Bu programın yönlendiricileri ise kuşkusuz aşağılık kişiler idiler.
Bu program şu an ve hala CHP tarafından savunuluyor gibi,bir yazımda değindiğim gibi CHP 'Kırk yıllık yani' görüntüsünden kurtulamamış.
Ancak Türkiye'de korkusuz yeni nesiller yetişmiş durumda.Bunlar faşizme teslim olmayacaklardır.
Kurtuluş hep birlikte verilecek demokrasi mücadelesine,demokratikleşmeye bağlı.Bireysel çalışmalar önemli,ama bir disiplin tarafından tamamlanmadığında,bireysel çabalar başarıya ulaşamıyor.Yani kitlece kaybettiklerimizi,yine kitlece geri almak zorundayız.Bu da politik mücadele ve demokratikleşme yoluyla olabilir.Aslımızı unutmadık,bu da bir artı.
Bireysel bir örnek de vereyim.Fahri Huvaj,bana şöyle demişti:Evde çocuklara Çerkesçe öğrettik,ama sokağa çıktıklarında Çerkesçeyi bıraktılar,Türkçe konuşmaya başladılar.Bu da mahalle baskısının bir göstergesi.
Ben görmedim,çünkü başka yerdeyim,ama bana anlatıldı,köyde komşumuz olan bir genç bir Rus kızı ile evlendi ve iki çocuğu oldu.Anne çocuklara Rusça adlar da vermiş ve çocuklarla Rusça konuşuyormuş.Çocuklar Rusça konuşuyorlar.Sanırım Rus kadın kişilikli,mahalle baskılarına pabuç bırakmıyor.
Çerkes anneler ise ya Çerkesçe bilmiyorlar ya da çocuklarına Çerkesçe öğretmekten çekiniyorlar.Bunun birçok nedeni olabilir:Kültürsüzlük,bilinçsizlik,asimile olma,kendini Türk sayma,yani kimlik bölünmesi,yılgınlık ve korku gib.
Bunlar üzerinde durulmalı,ama duran yok.Hep aynı terane,dönüş de dönüş...O da açıklanmıyor.
Sonuç olarak,sorumlu olanlar sadece büyükler değil.1970'lerde sadece Çerkesler değil,Yahudiler,Abazalar,Lazlar,Hemşinliler ve diğer dağınık küçük topluluklar da dillerini bırakmaya başladılar.
Bu gibi konular üzerinde de durulmalı.
Saygılarımla.
Awtle Lasin yuksek motivasyonlu,dinamik yazilarinizla cok yakistiniz bu siteye.Kendi yas grubunuzun Cerkes kimligiyle ilgili sorunlarini, deneyimlerini, ozlemlerini dogal bir dille cok guzel anlatiyorsunuz. Hosgeldiniz.
11 Şubat 2011 Cuma Saat 11:42Elinize sağlık.Keşke herkes böyle açıkça herşeyi anlatsa.Bende ailem ve çevrem hakkında çok eleştirisel bir yazı yazmıştım.Hatta kimi akrabalarla kötüde olduk:) Gerçi babalarımıza da Çerkes olduğunu söyleme dendi, onlarda bize öyle dedi.Ama bizler Xabze nedir unuttuk herhalde ki baba sözü dinlemedik:)) Her yerde inadına söyledik.Allah'a şükür- pişmanda olmadım.Yazılarınızın devamını dilerim.Kolay gelsin.
09 Şubat 2011 Çarşamba Saat 23:02