

Sunum: 1
Abhazya Kısa Notlar;
Kafkas dağlarının güney kısmında, Karadeniz kıyısında yer alan ve Rus çarı 1. Aleksander (1801-1825) devrinde, 1810 yılında, Çarlık Rusyasına katılmadan önce feodal beylerinin hakimiyetindeki Abhazya sırasıyla Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları tarafından yönetildi. Yönetim merkezi olarak öne çıkan ve 300 seneye yakın Osmanlı garnizonlarının hakimiyetinde kalan başkent Suhumi ( Akua-Abhazca- Müstahkem mevki ) kimi yazarlar tarafından Türklerin 2. İstanbul’u olarak adlandırılıyordu. Fakat genel nüfusunun %99’u Ortodoks Hıristiyan’dır.
1806-1812 Osmanlı-Rus savaşları sonucunda bölgeden çekilmek zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Gürcistan’ı da elinde tutan Çarlık Rusyası bölgeye hakim olmuş, Abhazya, kendisi de Rus ordusunda General rütbesine haiz olan ve tüm feodal ayrıcalıklarını koruma sözü alan Abhazya prensi Mikhail Şevarşidze ( Abhazca- Çaçba ) önderliğinde Rus İmparatorluğuna katılmıştır. Bu antlaşma uyarınca eski SSCB toprakları içerisinde feodal yönetim şeklini en uzun süre koruyan, feodal yönetim birimleri ve feodal unvanları en son kaldırılan bölge Abhazya olmuştur.
Abhazya, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı donanmasının Anadolu’ya 1864 Çerkez sürgünü ile gelen Çerkez muhacirlerinden oluşan yaklaşık 3000 kişilik bir kuvvet çıkarması ve bölgede yüzyıllar süren Osmanlı etkinliğinin en fazla olduğu merkez olan Suhumi ve civarındaki kısmi Müslüman nüfusun da bu askeri harekatı desteklemesi sonucu savaşın bir cephesi durumuna geldi. Fakat bölgeye çıkartılan Osmanlı birlikleri 2-3 ay gibi kısa süren bir dizi çatışmadan sonra Rus birlikleri tarafından dağıtılarak başarısız oldular.
Bölgeye gelen Osmanlı donanmasının mağlup askerleri geri dönerken Abhaz feodal beylerinin de teşvikiyle 20-25 bin kadar Abhaz’ı gemilere alarak beraberlerinde Anadolu’ya getirdiler. Abhazların Osmanlı’ya göçünde bu Abhaz feodallerinin yüzyıllardır Osmanlı ile kurulan bağları belirleyici olmuştur ve bugün Türkiye’de yaşadığı tahmin edilen 150 bin civarı Abhaz nüfusun çoğunluğunun göç nedeni de kısaca budur.
Burada terminoloji karışıklığına kapılmamak için, sınırları güneyde İngur (Engürü-Osmanlıca) nehri, kuzeyde Gagra dağları (Gianger-Çerkezce) arasında yaşayan Abhazya Abhazları (Çerkezler bunlara Azra adını verirlerdi) ile ; Çerkezlerin Abaze-Abaza olarak adlandırdıkları Bzıb (Çerkezce-Psıb) ırmağının kuzeyinde bugünkü Gagra ile Mamay (Soçi’nin hemen kuzeyi ) arasında yaşayan Rusların Ciket (Çerkez Abazaları ), Gürcülerin Sadzen dedikleri ve kendi içlerinde birkaç küçük kabileye ayrılan takriben 8-10 bin kişilik Abaze halkını ayırmak gerekir. Adı geçen Abazalar 21 Mayıs 1864 Çerkez Sürgünü sonucunda 30-35 bin kişilik Wıbıh kitlesi ile birlikte Anadolu ya gelmişlerdir. Bölge de SSCB zamanında Abhazya’ya dahil edilmiştir.
Abhazya da yaşayan Abhazlar, zaten Rus Çarlığı egemenliğinde yaşayan bir halk ve müttefik olarak bu sürgünde yer almamışlardır.
Keza Rus Çarlığının geleneği olarak egemenlik altına alınan diğer bölgelerden olduğu gibi Abhazya’dan da zoraki veya gönüllü –paralı- asker toplamışlar ve Kafkasya’nın boyun eğmeyen halklarına özelikle kuzeydeki Çerkezlere karşı savaştırmışlardır.
1886 Abhazya nüfusu 1989 Abhazya nüfusu
Gürcü 34.806 % 50,6 Gürcü 239.872 % 45,7
Abhaz 28.320 % 41,2 Abhaz 93.267 % 17,8
Rus 1.216 % 1,8 Rus 74.914 % 14,3
Ermeni 1.090 % 1,6 Ermeni 76.541 % 14,6
Yıllık nüfus artış hızı Abhazlar’da takriben % 0,8-1,1 civarında çok düşüktür.
Abhazya bölgesi, Rus Çarlığı ile girdiği yakın ilişkilerin meyvesini Çarlığın protektorası (korumacılık) olarak toplamasının yanı sıra, Çarlığın yerine kurulan SSCB’ne de 16ncı kurucu cumhuriyet olarak katılmış; fakat Lenin’in ölümünün ardından kendisi de Gürcü kökenli olan Stalin tarafından statüsü Özerk cumhuriyete düşürülerek Gürcistan SSCB’ne bağlanmıştır. Bu dönemden sonra Abhazya ya dışarıdan aktif insan göçü desteklenmiş, 1886 da %41 olan bölgenin Abhaz nüfusu yüzyıl sonra %17’lere kadar gerilemiştir.
Abhazya’nın insan problemi ülke nüfusunun dışarıya sürgün edilmesi veya göç etmesi değil, dışarıdan bu ülkeye değişik insan kaynaklarının göç ettirilmesidir.
Bugünkü Gürcü-Abhaz sorunun temel kaynağı olarak gösterilen bu girişim, SSCB nin 1991 yılında hızla çöküşünün ardından hemen hemen bütün transkafkasya bölgesi gibi Abhazya’yı da ateş altında bırakmıştır.
Gürcistan ve Savaş;
Gürcistan’ın iç siyasi mücadelesi ve 16 gün süren Tiflis sokak çatışmalarının ardından seçilmiş devlet başkanı Ziviad Gamsahurdia’nın ülkeyi terk ederek Çeçenistan’a sığınmasının ardından iktidara el koyan Geçici Konsey, devlet başkanlığına 1972-1985 yılları arasında Gürcistan SC Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreterliği ve bir dönem de SSCB Dış İşleri Bakanlığı yapan Eduard Şevarnadze’yi olağanüstü yetkilerle göreve getirdi.
Temmuz 1992’de Abhazya Özerk Cumhuriyet Meclisi, Rusya başkanı Boris Yetsin’in Gürcistan’la çıkacak anlaşmazlıklara müdahale edeceğini tahmin ederek ve Gürcistan’ın iç karışıklıklarla birlikte, Güney Osetya sorunu ile de meşgul olmasından yararlanarak tek yanlı bağımsızlık ilan etti.
14 Ağustos 1992’de kaçırılan devlet yetkililerini kurtarmak bahanesiyle tanklar ve helikopterler desteğindeki 3000 kişilik yarı-düzenli Gürcü ordu birlikleri savunma bakanı T.Kitovani’nin emriyle Abhazya ya girdi. Başkent Suhumi dahil Abhazya toprakları bir hafta gibi kısa sürede Gürcü birliklerinin eline geçti.
İşgal, Rus Transkafkas ordu komutanının müdahale tehdidiyle Gumista nehri kıyısında durdu. Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nin Başkanı Vladislav Ardzınba, beraberindeki 1000 kadar milisle Gudauta dağlarında tutunmaya ve bir cephe oluşturmaya çalışmaktaydı.
Abhaz tarafına Rus askeri desteği kesinleştiğinde, karşı saldırılar başladı. Ayrıca Rusya sınırları içerisinde yaşayan değişik Kafkas kökenli halklardan ve bu halkların çoğunluğunun temsilci göndererek kurduğu Kafkas Dağlı Halklar Birliğinden (KDHB) Abhazya’ya askeri destek güçleri ve yardım malzemeleri gelmeye başlamıştı.
KDHB başkanı Y.Şenibe (Kabardey kökenli ) Gürcistan’ı Abhazya işgaline son vermemesi halinde Tiflis’e saldırmakla tehdit ediyordu.
Abhazya’ya Kafkasya’dan, özellikle de yeni bağımsızlık ilan etmiş olan Çeçenistan Cumhuriyeti’nden ve Rusya’ya bağlı Kabardey Özerk Cumhuriyeti’nden yoğun askeri ve sivil destek geldi. Çatışmalara KDHB bünyesinde dönüşümlü olarak 4-5 bin Çeçen ile 2 bin kadar Kabardey’in (Çerkes) katıldığı söyleniyor. Ayrıca 4 binden çok Rus askeri ve birkaç yüz Rus Kazak’ı da Abhazya saflarında çatışmalara dahil olmuştu. Rusya, Transkafkasya’daki çıkarlarını koruyabilmek için Abhazya’ ya gerekli desteği vermişti.
Çatışmalara Abhaz tarafında katılan asker miktarı toplamda 2-3/10 civarında kalmaktaydı.
İlerleyen süreçte Abhazya’da konuşlu olan Rus askeri üsleri ( halen varlıkları devam etmekte) ve Kafkas gönüllülerinin yoğun desteğindeki Abhazya güçleri
Ekim 1993’de Gürcü birliklerini bozguna uğratarak ülkeden çıkarttı. Gürcistan’ın yenilmesi üzerine 250 binden çok Gürcü-Megrel ile 10 bin kadar Türk, Nogay, Yunan, Ermeni vb de Abhazya’yı terk etmek zorunda kaldı.
14 ay süren savaşın 7-8 bini Abhaz tarafından olmak üzere 30 binden çok asker-sivil can kaybına yol açtığı söylendi. Yapılan müzakereler kesin bir çözüm getirmedi. Sadece Abhazya’nın güneybatısında bulunan Gali şehri ve çevresi sınırları koruyan Rus askerlerinin denetiminde Gürcü mültecilere açıldı.
Diasporada Abhazya’ya Yaklaşımlar;
Abhazya savaşı Çerkes (Adığe) diasporasına sanki 1864 öncesinin özgürlük savaşlarının bir devamıymış gibi gösterilmeye çalışıldı. Oysa Abhazya 1864 öncesi Kafkas-Rus olarak genelleştirilen ama aslında Çerkez-Rus ve Çeçen-Rus olarak belirginleşen bu savaşlara ciddi anlamda katılmamıştı.
Gürcü-Abhaz ihtilafındaki Rusya faktörü diyasporada kasıtlı olarak hep göz ardı edildi. Bunda kısmen eski Çarlık yönetimi altındayken Rusya ile sıkı ilişkiler geliştiren Kabardey-Abhaz-Wıbıh feodallerinin Türkiye uzantıları etkili olmuştur.
Ortaklıkları uzun zamana yayılan gruplar için bugün değişik fraksiyonlar içinde olsalar dahi bir araya gelmek pek zor olmadı.
Bu savaştaki Rus çıkarları gölgelenirken Çerkesler için Gürcüstan’la savaşmak milli bir mesele haline getirildi.
7 Ekim 1992 Rusya Meclisi’nde yaptığı konuşmada Yeltsin, Rus güçlerini Abhazya’dan çekmeye hazır olmadığını söyledi. Çünkü buradan geçen demir yollarının kontrolünü elinde tutmak istiyordu.
12 Ekim 1992 Boston Globe gazetesi Rus generali S.Bepayev’e; Abhazya tankları Rus güçlerce sağlanıyor…
…19 Mart 1992 Batılı BM gözlemci raporu; Karadeniz kıyısındaki Gudauta Rus hava üssünden havalanan Su-25 savaş uçakları Gürcü kontrolündeki Suhumi yi bombaladı…
…2 Temmuz 1993 Batılı BM askeri gözlemci raporu; Abhaz güçlerinin Suhumi saldırısına Rus ordu birlikleri de katıldı…
Kafkasya’da istikrarı tehdit eden sürüncemeye girmiş bir mesele olarak Abhazya, Rusya’ nın Transkafkasya’daki çıkarlarının öncüsü rolündedir.
Çözüm için uğraşılmak bir yana çözümsüzlüğü devam ettirmek Rusya’nin bölgeye müdahale yetisine zemin hazırlamaktadır. Buna baştan beri Abhaz liderlerinin Rusya ya katılma niyetlerini resmi olarak dillendirmelerinin önemi büyüktür.
Transkafkasya’da güçlü bir Gürcistan, Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu kıracağından Abhazya meselesi, Rusya için yumuşak karın vazifesi görerek Gürcistan’ı bununla vurmaktadır. Oysa Rus nüfuzunun bölgede zayıflaması kuzeydeki Çerkes halkının başını daha dik tutmasını sağlayacaktır.
Diyasporada yaşayan Çerkez halkının Kafkasya ile yegane ulaşım yolu Karadeniz limanlarıdır. Abhazya savaşı neticesinde Kafkasya ile karayolu bağlantısı kesilmiştir.
Bölgede Rusya harici etkin başka bir gücün bulunmayışının sıkıntısını en iyi Rusya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Çeçenler görmüştür. Sivil hedef ayrımı hiç yapmayan Rus ordusunun katliam seviyesine varan saldırıları karşısında sivil Çeçenler için en güvenli bölge Gürcistan olmuştur. Kendileri Abhaz-Gürcü savaşında Abhazların yanında savaştıkları halde, Abhazlar Rus işgaline karşı Çeçenlere destek vermemişlerdir. Oysa Rusya’nın teşvikiyle Kosova’da Arnavutlara karşı Sırpların yanında savaşan Abhazlar görmek mümkündür.
Gürcistan’ın etkin güce kavuşması, Çeçen savaşı sonrası Kafkasya halklarına karşı baskısını artıran Rusya’yı dizginleyecektir. Ayrıca Rusya ile başı derde giren herhangi bir halk için tek güvence en yakın komşu Gürcistan’dır.
Kafkasya’da dahi aralarındaki coğrafi, dini, fiziki, lingustik uzaklıklara rağmen Çarlık Rusya’sı zamanından gelen uzun soluklu bir Kabardey-Abhaz dayanışması mevcuttur.
Diasporada büyük umutlar uyandıran ama bir türlü etkin bir yapı haline getirilmeyen “Dunaye Adığe Khase”, Rus devlet aygıtının tescilli ajanları tarafından ele geçirilip, ulusal duruşu ön plana çıkan aydın kesim tasfiye edildikten sonra, kurumun millilik vasfı da erozyona uğratıldı. Yapı, içerisine Abhazların da alınması suretiyle tahrip edildi. Dunaye Adığe Khase resmen politikasızlaştırılıp,
Dünya Adığe-Abhaz Birliği gibi garip unvanlı bir yapıya dönüştürüldü.
Böylece dünyada ADIGE ismini taşıyan tek uluslar arası sivil toplum kurumunun da varlığı nihayete erdirildi.
Yine garip yaklaşımlar olaraktan ne zaman Türkiye’de Adığe (Çerkes) derneği kurulması dillendirilse, kendileri de Çerkes olan! kimi şahıs veya guruplar buna şiddetle karşı çıkmakta, eğer kurulacak veya mevcutları değiştirilecekse bunun Adığe-Abhaz şeklinde olması yönünde tuhaf bir tutum sergilemekteler. Oysa Türkiye’ deki Abhazların zaten kendi dernek ve dayanışma komiteleri yıllardır mevcuttur. Burada bir kasıt olaraktan hem Kafkasya hem de diyaspora Çerkeslerinin politikasızlaştırılması söz konusudur.
Tarihi, coğrafyası, dini, dili ve yakın siyasi geçmişi ile Çerkeslerden ayrı bir halk olan Abhazlar ile ortaklık çabaları, uzun yıllar Rus yönetiminde birlikte yaşadıkları Doğu Adığeleri Kabardeyler için geçerli olsa da, Batı Adığeleri için anlamsızdır.
Bağımsız olduğu varsayılan Abhazya hükümetinin aldığı son kararlar çerçevesinde diyasporada yaşayan Abhaz ve Wıbıhlara kolay vatandaşlık hakkı verip, Çerkesleri bundan yararlandırmaması düşündürücüdür. Adige-Abhazcı diyaspora çevreleri buna net bir açıklama getirmek zorundalar. Zira konuyu Rusya’nın vatandaşlık hakkının Çerkeslere verilmesini istememesine/engellemesine havale etmek pek inandırıcı gelmemektedir.
Kolay vatandaşlığın tek anlamı burada vatandaşlık hakkı elde eden Adığelerin ilerde otomatikman Rusya vatandaşlığından yararlanma hakkını da elde edebilmeleridir. Galiba bu istenmiyor.
Eğer Rusya böyle bir şey istemişse; burada asıl üzerinde durulması gereken diasporada yaşayan Çerkes halkının çoğunluğunun sürgün vasıflı, Abzah-Şapsığ-Natkoçlardan oluşması ve Batı Adığeleri olarak bu kabilelerin uzun yıllar Rus işgaline direnmesi akla ilk gelendir. Demek ki Rusya kontrolündeki Abhazya, Rus devlet hafızasının emirlerini yerine getirmektedir.
Yine Kafkasya’da iktidar mücadelesine sahne olan yerlerden birisi olan Karaçay-Çerkesya’da yaşayan ve Abhazlar ile yakın akraba olan Abazinler, Karaçaylar ve Çerkesler arasında silahlı çatışmaya varan bu mücadele esnasında tarafsız kalmışlar, olaylara Rusya’nın müdahalesinin ardından, Karaçay-Çerkesya Özerk Cumhuriyeti merkezden atanan Rus vali tarafından yönetilmiş ve yakın zamanda yenilenen seçimleri Karaçay adayın kazanmasının ardından Abazinlerin esas duruşu meydana çıkmıştır: Karaçaylar’la anlaşarak cumhuriyette kendi özerk bölgelerini kurmuşlardır.
Bu olay, Adığe-Abhazcı sentezi yürürlükte tutmak isteyen çevrelerin değinmek istemedikleri bir konudur. Çünkü neticede bölgede Adığe nüfuzu kırılmış ve kan dökülmüştür. Adığeler ortaklarını iyi seçmek durumundadır.
Adığe-Abhazcı sentez Çerkes halkının zararına ve atılan adımlar da Rus çıkarlarına hizmetten başka bir şey olarak gözükmemektedir.
Ya da her yıl düzenlenen 21 Mayıs 1864 Çerkez Sürgünü anma etkinliklerine Abhaz veya başka Kafkas kavimlerini de dahil eden eksantrik yaklaşımlar mevcuttur. Oysa Adı geçen Sürgün olayını yaşayan tek halk Çerkeslerdir.
Gelinen noktada diaspora da yaşayan Çerkeslerin durumu politik olarak oldukça karışık veya kaotik gözükmektedir. Bir kısmı değişik derneklerde faaliyet gösteren insanlarımız, meselede başat aktör olarak göz ardı etmeyi yeğledikleri Rus faktörünü hiçe sayıp Abhazya’yı desteklerken, aynı zamanda başka yönden Rusya ya da cephe almaktadır.
Sürekli değişik yönlerden halkımızın bilinci tahrip edilip, kraldan fazla kralcı olmaya doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır.
Sunum: 2
Nasıl bir toplum yapısına sahibiz?
Hiyerarşik sistemle yönetilen toplumlar askeri toplumlardır, gönüllü işbirliği temeline dayanan toplumlar da endüstriyel toplumlardır. Birincisi az gelişmiş doğulu, ikincisi ise batılı modern toplumlar için kullanılır. Modernlik, batıda geçmişin geleceği büyük ölçüde belirlediği ve anlamlandırdığı bir süreç olarak yaşandı. Geleceğe yatırım olarak kurulan çekirdek aile nosyonu, yarın için bugünü feda etmeye hazır çalışkan nesiller yaratırken, bu hayalin ortaklaşa yaşanması da toplumun psikolojik harcını oluşturdu.
Çerkezler doğu-batı ekseninde konumlandırılan bu sınıflama içerisine her ikisinden de bir takım değerleri almak suretiyle giriyorlar. Tıpkı Çerkez müziğinin icra makamları gibi.
Çerkez müziği batı makamlarının 4 ünü doğu makamlarının 3 ünü birlikte kullanan özgün bir müzik türüdür. Çerkezler eğer bir gün her şeylerini kaybetseler dahi icra ettikleri müzikleri özgün bir özellik olarak kalacaktır.
Çerkezler yazılı olmayan geleneksel toplum hukukları khabzenin kuralları çerçevesinde kayıtlı bir bağlılık içerisinde bulundukları millet-kabile-sülale-aile büyükleri hiyerarşisi yanında askeri toplumlar sınıfına dahil edilse de; yine halkın canlı benliğine hükmeden, Adığağe –Adıgelik- olarak adlandırdıkları kişinin, iyi yönlü bireysel hasletlerin yüceltildiği, toplum üzerinde bir nevi sosyal his mekanizmasının kurulduğu Adığe ahlak öğretisiyle de batı halklarının fayda-yarar eksenindeki işbirliği temeline yakın toplumsal yapısına yaklaşmaktadır. Burada khabze toplumun genel düzenini sağlayan hukuk vazifesi ifa ederken, toplum ekolü (okul) olaraktan Adığağe bireyin kendini geliştirerek ulaşması gereken üst seviye Çerkez ahlakını betimliyordu.
Çerkezlerin milli şuurla topraklarını istilacılara karşı inatla savunmalarının temel etkenlerinden en bütünleyici olanı da belki budur.
Herkesi görevini yapmaya çağıran Adığağe’nin bireye aşıladığı sosyallik hissi ve halk kahramanlarının nesiller boyu hatırlanacak olan isimleri, en iyi için olan yarışta Çerkez insanının fedakarlığını kamçılıyor, onu düşmanları tarafından da takdir ve hayran edilecek seviyede bir moral-ahlak değerleriyle donatıyordu. Özellikle 1830’ların sonuna doğru Çerkesya da ortaya çıkan ‘Jile Tharı’o Khase’ –milli yemin- denilen oluşum gerek gönüllü icra direktörleri ve gerekse gönüllü halk katılımını amaçlayan yapısıyla dikkat çekicidir. Bu konu Roma savaş hukuku ile onu uygulamadaki Roma titizliği incelendiğinde daha iyi anlaşılır.
Roma, askere aldığı hiçbir vatandaşının düşmana karşı belli bir mücadele taahhüdüne girişmeden önce gönüllü olarak hizmet görmesine müsaade etmiyordu.
Jile Tharı’o Khase sadece bir savaş andı değil, toplumsal anlaşma temeline dayalı,1822 Hautsehas Milli Meclisinde alınan kararların uygulamada devamının yetkinleştirilmesi, aynı zamanda Çerkes halkının medeni siyasi hukuka geçişindeki önemli bir adımıdır.
Fakat gönüllü işbirliğine dayanan batı tarzı üretim pratiği Çerkezler arasında ne yazık ki, birbiri ardına uzun süren istila savaşları nedeniyle Çerkesya da ticaret ve ekonomi yeterince gelişmediği için kolektif hafızada üretime dayanan ticari şuur da gelişememiştir.
Savaşlar nedeniyle zaten kesintili devam eden Çerkez halkının toplumsal gelişim süreci, Çarlık Rusya’sının Çerkezya’yı istilasını tamamlandığı ve Çerkezlerin tarihlerindeki en büyük kayıpları vermelerine yol açan 21 Mayıs 1864 Çerkez Sürgünü ile tamamen kesintiye uğratılmıştır.
Çerkes Temsiliyeti ve Aidiyeti;
Bugün için dikkate alındığında Anadolu da yaşayan Çerkezler Temsiliyet ve Aidiyet konusunda hemfikir değildirler. Zaten geniş bir coğrafyada dağınık olarak yerleştirilen Çerkezler, 1980’lerde hızlanan köyden kente göç olayıyla yeni bir dağınıklığın içerisine düşmüştür. Ekonomik nedenlerle kentlere göç, ulusal kimlikte doğal bir çözülmenin yanında, soğuk savaş öğretisi içerisinde kimi kentli Çerkezlerin veya gruplarının konumlarının gerektirdiği siyaseten geliştirdiği Çerkez kimlik tanımlamasıyla da adeta kendi kendilerine bir kimlik bunalımına itilmişlerdir.
Dış etkilere göre Çerkezler, değişik siyasi mekanizmalar tarafından Turancı-İslamcı veya ikisi birden Türk-İslam sentezi içerisinde addedilmiş, kimi zamanda mutlak çoğunluk Türk etniği dışında olduğunu ifade ettiği için Sosyalist-Devrimci görüş içerisinde ayrı bir halk olarak değerlendirilmiştir. Çerkez adı bazen de kimi Turancılar için, ayrı bir etnisite dolayısıyla asimile edilmesi gereken bir halk, kimi Sosyalistler içinse de kendi içinde şovenist burjuva halkı olarak kalmıştır.
Türk-İslam sentezi hala geçerli olsa dahi, Sosyalist ideoloji bu topraklarda devrim sürecine girmeyi başaramadığı için olsa gerek Anadolu halkının belleğinde marjinallik olarak kalmıştır.
Büyük oyuncular diyebileceğimiz bu grupların ve onların içerisinde yer alan kimi Çerkezlerin kimlik tanımlamaları yanında, 1987 yılında açılmaları tekrar serbest bırakılan Kafkas dernekleri de kendi içinde kentli Çerkezlerin kimlik tanımlama çabalarına sahne olmaktadır.
Kurulan dernekler milli bir isme atıf olmayıp, gelinen Kafkasya bölgesinin adı ile adlandırılmakta, ve içerisinde Çerkez halkının yanında değişik Kafkas halklarını da barındırmaktadır.
Burada dikkati çeken özellik kentli derneklerdeki etkin gurupların, daha homojen yapıya sahip yörelerden ve sürgün değil Kafkasya dan nispi az nüfuslarıyla topluca göç edenlerin ve geldikleri yerlerde toplu ikamet imkanına bir şekilde sahip olabilenlerin, derneklerde bir araya gelmesinden oluşmasıdır. Bunlar Çerkez halkının doğu Kafkasya kolu olan Kabartaylar, yakın zamana kadar kendilerini başka türlü tanımlandırıncaya kadar Çerkez halkı içinde olduğu değerlendirilen Wıbıhlar ve Kafkasya’nın güneyinden göç eden Abhazlardır.
Çerkezlerin parçalanmış kaderinde birinci sınıf etkili olan Sürgün olayının cereyan tarzında bile halkın kolektif bilincini tehdit edercesine çarpıtmalara gidilmekte, son zamanlarda kimi kişilerce zaman-mekan kıstasına bağlı kalmaksızın sürgün olayının sürgün olmayıp, sanki kendiliğinden gelişen basit bir göç olayı olduğu fütursuzca halk kitlelerine sunulmaya çalışılmaktadır. Bunda kasıt, Türkiyeli Çerkezlerin durumlarını kabul edip yerlerinde kalmalarına teşvik ve nihayetinde tarih önünde bir nevi Kafkasya mecrasını Çerkezlere kapatmak olabilir.
Derneklerde Kavramlaştırılmaya çalışılan kimlik tanımları da Çerkez olmayıp, Kafkas’dır. Fakat illa ki Çerkez tanımının kullanılması gerektiğinde ise bu ismin genelleştirilmesine özenle çalışılmakta, Çerkez ve diğer Kafkasyalı halkların ortak özel ismi vazifesi yüklenmektedir.
Bu kıstasta bakıldığında ana öğe olan Çerkez halkı, bu tanıma Adığe-Kabartay olarak veya Abzah-Şapsığ-Kabartay vd. olarak parçalanarak sokulmakta diğer Kafkas kökenli halklar ise Çerkez tanımına; Abhaz, Karaçay, Çeçen, Oset vd. şeklinde bir bütün olarak girmektedirler.
Halen gerek matbuat yazını gerekse Internet yazımında Çerkez halkı üzerinde ki aynı parçalayıcı etkiyi görmek mümkündür.
Çerkez (CİRCASS) terimi dünya dillerine ve yazım literatürüne, ADIGE halkının ismi olarak yüzyıllar öncesinden yerleşmiştir. Keza Anadolu halkları da Çerkez kelimesiyle Adığe halkını belirtir. Burada istisna olarak Çerkezlerin yoğun olduğu bazı Anadolu bölgelerinde sayıca azınlıkta olan kimi Kafkas kökenli halklar, dışarıya karşı kendilerini de Çerkez olarak tanıtmaları neticesinde, bugün bazı Kafkas kökenli kimseler bu adın kendilerini de kapsadığı konusunda Çerkezlere karşı ironik bir sahiplenme yarışı içine girmiş olsalar dahi durumları muğlaktır.
Bu yanlışlıkların genelleşmesinde maalesef sürgünün getirdiği dağınıklığın, Çerkez halkının hiç değilse kendi hakkında esaslı bir yazılı literatür oluşturamamasının büyük eksikliği vardır.
Bir Çerkez kabilesi olmasına karşın batı kabileleri ile sürgün vasfını paylaşmayan Kabartaylar da içsel olarak, gerek kapalı toplu yerleşim yaşamlarının verdiği güven etkisi, kısmen de Çarlık Rusya’sı içindeki eski durumları neticesinde bu tanımlamalara Çerkezlerin lehine olumlu katkı yapmazıp arızi bir zihni tutum olaraktan kimi durumlarda Çerkez yerine Kabartayı ön plana çıkarmaktadırlar. Yani topluca bir afaziden mustarip olan Çerkezler, kendilerini sosyal ve tarihi bir özne olarak ifade etmekten yoksundur.
İnsan beyni bir şeye inandıktan sonra o inancı, duyguyu, bilişi desteklemeye yönelik protein sentezler. Ancak o inanılan şeyin bireyin kişisel dağarcığında, kendi kültürü, psikolojisi, dil bilgisi, kişisel edinimi, toplumdaki kişisel katmanında ve kendiliğin medeniyet dokusu içerisinde karşılığı yoksa etkisi geçici olur. Sürekli yinelense de format olarak şuan ki aynileştirilen Çerkez tanımı etnik anlamda ektin bir tanıma kavuşturulamamaktadır.
Bugün Türkiye’ de Çerkezleri halk olarak temsil eden dernek veya herhangi bir yapı mevcut değildir. Gelinen noktada dernekler meşruiyet krizi içindedir. Meşruiyet sadece kullanılan araçlarla ya da kullanılan tanımlarla değil varılması istenen amaçlarla da ilgili bir kavramdır.
Meşruiyet problemleri halledilmeden , haklarla ve hürriyetlerle ilgili genel kavramlar üzerine sağlıklı düşünceler üretmek her şeyden önce birey veya halkın geleceği ve bütünselliği açısından mümkün değildir.
Bunu en iyi SSCB’nin çöküşünün üzerinden geçen 20 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Anadolu Çerkezlerinin anavatandaki toprakları ile sağlıklı bir bağ kuramamalarından anlamak mümkündür. Çerkez eksenli olduğu zannedilen dernek ve diğer kuruluşlar, Çerkesya topraklarına gerçek bir ilgi göstermemiş, oradaki Çerkezler ile Türkiye dekiler arasında bir bağ oluşturmaya çalışmamış, bir kısım dernekçi gruplar, Kafkasya’ya birleşiklik, bağımsızlık türünden ütopik politikalar ihraç etmeye çalışmış, diğerleri ise sırasıyla dans gruplarıyla veya cemaatlerle ilişkilerini sınırlandırmış ama çok söz edilen Çerkezlerin, Kafkasya’ya Geri Dönüş Projeleri ise komisyonlara havale edilmiştir. Komisyondan kasıt herhalde Marko Paşa olsa gerektir.
Oysa gerçekte yapılması gereken sadece Geri Dönüş Projesi etrafında bir araya gelmekti. Çerkezlerin sürgünde var oluş çabalarının nihayeti bu olmalıydı.
Son erek 1864 den beri bu amaçtı. Emniyetli, siyasetli, felsefeli, ekonomisiyle beraber yaşam pratiği, geri dönüş için sosyal hayat organizasyonu tasarlayıp üretilmeliydi.
Bu fırsat artık elden kaçmıştır. Artık organize olmuş bir halk hareketi gerçekleştirmek neredeyse imkansızdır. Çerkezler geçmişi bilmeyen gençliği ve geleceği göremeyen yaşlılarının arasında sıkıştırılmış vaziyete getirilmiştir. Tavan ve taban olarak aynı pasifizasyon içinde eritilmiştir.
Zaten baştan beri dağıtılmış nüfusun, kentlere göç nedeniyle iyice zayıflayan toplumun yapısında ve hafızasında artık özgün bir Çerkez kültüründen bahsetmek mümkün değildir.
Kültür sürekli bir üretim işidir. Bir arada yaşamayan bir halkın, yaşayan kültürel değerlerinden bahsetmek fazlaca iyimserlik olur. Çerkez kimliği eğer korunacaksa bu ancak Kafkasya da ki Çerkez cumhuriyetleri ile kurulacak siyasi, ekonomik, kültürel ilişkilerle mümkün olabilir.
Çerkez insanının zihni birikimi amaçsızca başka kanalların kullanımına sunulmuş, istek ve emeği kendi geleceğinin açılımları dışında hoyratça sömürülmüştür. Soğuk savaş ve askeri darbe yönetimlerinin sonrasında yetişen tertemiz ve parlak neslin de, kavram, tanım ve kimlik kargaşasında boğulması sağlanmıştır. Derneklerde son 20 yılda ne yapıldıysa Türkiye’de bir Çerkez etnik kimliği oluşmaması için yapıldı. Bunda gayette başarılı olundu. Öyle ki bu zihniyetin erbapları Adıgey devletinin gönderdiği dokümanları bile dağıtmayıp, depolarında çürüttüler.
Her türden ahlaki eylemin ve toplumsal örgütün amacı çoğunluğun en büyük mutluluğa kavuşturulması olmalıdır. En büyük mutluluğa erişebilmek için bir eylemle kazanılabilecek yoğunluk, süre, kesinlik, yakınlık, yatkınlık, verimlilik, saflık, coşku gibi bütün niteliklerin göz önünde tutulduğu bir etkin hesap yapmak gerekir. Ama sürgün Çerkezlerin problemleriyle uğraşmayı reddeden Kafkasyacıların yönetimindeki dernekler, nedense Kafkasya’nın sorunlu bölgeleriyle uğraşmayı kendilerine birinci görev addettiler.
Kafkasya’nın sorunlu bölgelerinden gelip Anadolu’da yaşayan bu nüfus, Kafkas kökenliler içinde çoğunluk değil Sürgün Çerkezlerine göre çok çok azınlıktır.
Çerkezlerle ne de Çerkez topraklarıyla direkt ilgisi olmayan Çeçenistan ve Abhazya konularında dernekçilerin fazla mesai yapmaları, sadece Türkiye yaşayan Çerkez halkının gözünde Kafkasya topraklarını karalamak ve yaşanamaz yerler olarak tanıtmaktan başka bir işe de yaramadı.
Bu konuda kimi internet sunucularının özel bir önemi ve görevi vardır. Kendilerine enforme edilen yüzeysel bilgileri gerçek bir habermiş gibi kamuoyuna sunmayı halen bir marifet ve ulusal görev olarak bilinçli bir şekilde severek icra ederler. Oysa Çerkezlerin yaşadığı Kafkasya toprakları bu mücadelelerin zaten dışındaydı.
Ama maalesef bu anlatılmadı. Anlatılmak istenmedi. Abhazya veya Çeçenistan, Çerkez halkının Kafkasya’ya bakışının ana penceresi değildir, geçmişte de hiçbir tarihi süreç bu yönde yaşanmamıştı. Sorunlu yerler ve çatışma alanlarıyla uğraşmak ve bunu kamuoyunun bilinçaltına yerleştirmek zaten 1864 den beri sorunlu olan Çerkez halkını daha da sorunlu hale getirdi.
Sorunları çözmeye çalışmak yerine sömürmek, yapıcı ve mantıki müzakereler yerine demagojik söylem ve münakaşalar, sebeplerle sonuçların sürekli yer değiştirdiği amacına ulaşmayan muhakemeler neticesinde son 20 yılda az da olsa çözülebilecek sorunlar ağır ve yıpratıcı kangrenler olarak Çerkez halkının karşısında durmaktadır.
Neticede Çerkez halkının kimlik ve buna bağlı ulusal gelecek sorunu, kendini temsil sorunu ile özdeşleşmiş gözükmektedir. Sahte olarak genişletilen veya şişirilen her şey gibi derneklerde etkin pozisyondaki kimi gruplarca genişletilen Çerkez tanımı da yozlaşmaya mahkum olmuştur.
Kimlik ve kavram kargaşasındaki Çerkezler her türden saçmalığa kolayca av olabilmekte çünkü kendi hakkında sağlıklı bir şekilde düşünmesini ve yargılamasını sağlayacak her türlü zihinsel araçtan yoksun bırakılmaktadır. Kavramlarının adları durduğu halde içleri sinsice değiştirilen ve bu yüzden paradokslar içinde bocalayan Çerkez halkı, her şeyden önce sorun çözme yeteneğine kavuşmak için, hakkındaki algıları, yargıları ve tanımlamaları değiştirmek için sadece kendilerini temsil eden kurumlara vakit kaybetmeden kavuşmalıdır.
Sunum: 3
Adığe Siyaseti !
Olumsalcılık durumsallığı demode ettiğinden beridir, toplumsal siyasetimiz mutlak bir durağanlık sürecine girdi. Kendiliğin getirdiği sıkıntılar yerine başkası üzerinden yapılan olumsalcı siyaset daha kolay geldi bünyemize. Şimdilerde siyaset, bireysel sıkıntıları genelleştirmesi nedeniyle insanlarımızı daha fazla cezbederken aynı zamanda toplum gündemini meşgul eden aktif sorunlara el atması vesilesiyle de genel bir irtifa kaydediyor. Fakat Türkiye de pek çok alanda dublesi olan siyasi mecburiyetlerin Çerkezler özeline de yansımaması düşünülemez. Ulusal politika zannettiğimiz kimi olaylarda da karşımızda akışkan bir mecburluk, mecburiyettenlik hakim kılınmak isteniyor.
Duruma göre siyaset yapma pratiği, artık kabul gören bir duruş şekli değildir. Bu başlı başına bir sorundur ve Türkiye’de her kesimin ortak bir sorunudur. Çeşitli Çerkez aktivitelerinde çok söylenen bir söz olaraktan; “Düşmanlıkla işler yürümüyor!” Dendiğini herkes duymuştur. Yani Rusya’nın tarihte halkımıza yaptığı kötülükleri düşünüp, bugün karşı siyaset olarak kurgunuzu Rus düşmanlığı üzerine ikame etmekle siyaset yapmış olmuyorsunuz.
Bu madalyonun diğer yüzüne bakmayı da gerektiriyor aynı zamanda ve şunu açıkça söylemek gerekirse tarihe dayanan dostluklarla da siyaset işi maalesef yürümüyor. Ülke veyahut ta halkın çıkarları korunamıyor. Çerkez halkı kendi gerçekleri ile yüzleşemezse mutlaka çeşitli çıkar çevreleri bunu istismar etmişlerdir ve edeceklerdir. Kendini temsil sorunu en bariz burada açığa çıkıyor.
Bir vakıa olaraktan son Çeçen ve Abhaz savaşları bunlara iyi birer örnektir.
Türkiye deki bir takım gruplar idealizm adını verdikleri ilkesiz omurgasız ütopik siyasetlerini on yıllardır Çeçen savaşları üzerine kurdular. Çeçenistan üzerinden diasporada bir Anti-Rus siyaseti yerleştirilmeye çalışıldı. Adı geçen guruplar, Çeçenler askeri olarak kazandıkça sesleri gür çıkmasına karşın, özellikle ikinci Çeçen-Rus savaşı sırasında ve sonrasında diaspora onları artık ortalıklarda göremez, duyamaz oldu. Çünkü zaferin bin babası vardır, ama yenilgi öksüzdür.
Çeçen direnişiyle birlikte diaspora Çerkezlerinin -en azından bir kısmının- Kafkasya konusunda ileriye bakış umutları da ezildi. Şimdilerde ise Çeçenistan da yaşanan Rus yanlısı gelişmelere herkeslerden çok onlar şaşırmaktalar.
Yine Abhazya savaşı hakkında dernek vs çevrelerinde belirtilen görüşlerde; Dostluk gibi soyut temellere veya akrabalık gibi aynileştirme siyasetine dayandırıldı. Halende aynı propaganda programı devam ederken, slogandan öteye gitmeyen sözler, kimin ne için çizdiği bilinmeyen haritalar ortalıkta dolaşmakta. Hiç birisinin siyaseten tutar bir yanı yoktur.
Siyaset doğası gereği somut varlıkları veya ihtiyaçları somut gerçekleri zihin sürecinde daha rahat anlayış sahibi olabilmek, için soyut varlıklara dönüştürür. Vatan denir, ülke denir ve aslı bir bez parçası olsa da bunu bir bayrak yaparak simgeleştiririz.
Simgelerimizin, savunduğumuz kimi değerlerin tarihi ve coğrafi bir anlamı olduğunu varsaysak bile, bunların bölgedeki problemler yumağının bize özgü yansıması olduğunu da kabul etmeden geçemeyiz. Bu yansımaların bizim tarafımıza ne derece olumlu etki göstereceğini değerlendirmek ise; bekle gör demekten öte analiz gerektiren gerçekçi yaklaşımlarla çözümlenebilir.
Abhaz tarihi var olduklarından bu yana Gürcülerle iç içe geçmiştir.
Eski Yunan menşeli Kolkide kültüründen, küçük çaplı Gürcü-Abhaz-Laz ortak krallıklarına, oradan Roma egemenliğinde geçen uzun yıllara, Arap –Müslüman- fatihlere karşı Roma komutasındaki direnişlere, oradan Çarlık Rusya’sına birlikte gönüllü katılıma kadar, tarihte bir Gürcü-Abhaz karşıtlığı bulmak imkansızdır. Hatta son Abhazya prensi Michael Şevarşidze bile aslen Gürcü olmakla ana tarafından Abhaz yeğenidir. Bunun gibi pek çok Gürcü-Abhaz soyu yakın akrabadır.
Abhaz – Gürcü anlaşmazlığında Kırılmanın gerçekleştiği an ise, bütün dünyayı sarsan etkileri olan Bolşevik devrimidir. Rus Çarlığının tarihe mal olmasından istifade eden Gürcüler, 1918’de Transkafkasya’da bir devlet kurdular. 22 ülke tarafından bağımsızlığı tanındı. Bu devletin sınırları ise tarihteki ortaklaşa kurulan prenslikler döneminden farklı değildi. Bir istisna olaraktan Abhazya, topraklarında ki Rus yerleşimcilerin de etkisiyle, Gürcistan içinde yer almayı reddedip, komünist Rusya ile birleşmek istedi. 1917-1918 arası Abhazya Bolşeviklerin yönetiminde Rusya sınırları içinde kalsa da bu tarihten 1921 yılına kadar Gürcü devleti tarafından ilhak edildi. Ama Bolşevik Rusya destekli çatışmalar durulmadı. Nihayetinde siyasi otoritesini kuran Rusya Komünist partisi bütün Transkafkasya’yı Azerbaycan’dan başlayarak işgal etti. 1921’de Gürcistan’la birlikte Abhazya da Moskova’nın eline geçti. Burada dikkate değer olan, Abhazya’nın Moskova yönetimi içine Gürcistan ile birlikte değil, ayrı birer birlik cumhuriyetleri olarak girmeleridir.
Rusist politikanın meyvesi ilk hamlede alınmıştı. Ama Gürcistan, bağımsızlığını kaybetmesine neden olan bu olaylar zincirindeki Abhazya faktörünü hiç affetmedi.
Tarihi süreçte roller yeniden dağıtılıyor gibi zannedilse de eski oyuncular, eski rollerine devam edecek gibi gözüküyor.
Tarihe neden bu kadar geri dönüp bakıyoruz sorusunun cevabı bizatihi sorunun kendi içinde gizlidir. 1991 yılında SSCB’nin nihayete ermesi ile gelişen süreç 1917’de Çarlık Rusya’sının çökmesiyle birlikte gelişen süreci neredeyse 1 e 1 karşılamaktadır. Asıl mücadele ettiğimiz şeyin tarih olduğunu ve tarihin önüne dikileni ezen bir zalim olduğunu bilmeliyiz.
Somuttan soyuta giden zekanın tekrar somuta dönmesi, yani çıkarımlarını yapması gerekirken, soyutun cazibesine sığınmak ve orda kalmak siyasetin sorun çözme yeteneğini yok etmektedir.
Siyasetimizi halkımızın gerçek ihtiyaçları doğrultusunda somut olarak şekillendirmeliyiz. Soyut tanımlar ve yaklaşımlarla bu gibi meselelerin adlarının, somut ihtiyaçlarımızdan bizi ne kadar uzaklaştırdığını fark edelim. Ve sonunda sadede gelemediğimiz için nasıl hiçbir sorunumuzu çözemediğimizi de.
Şimdi düşmanlıkla siyaset yapılamayacağını öne sürenlerin, temelsiz dostluklar veya asılsız akrabalıklar ileri sürdükleri komşu bir halkla (Abhazya) sadece dostluk veya akrabalık temeline dayalı politikalarının ne kadar gerçekçi olduğunu diasporaya izah etmek zorundadırlar.
Özellikle de bu politika başka bir komşu halkla (Gürcistan) silahlı çatışma riskini veya isteğini taşıyorsa. Yani bir dernek yetkilisinin ağzıyla – Abhazya bizim derken… hangi yönden bizim veya neresi bizim veya neden bizim gibi sorulara açıklık getirmesi gerekir.
Aslolan Abhazya konusunda bizim olan tek şey dökülen kanımızdır.
Kafkasya çetrefillı bir bölgedir ve her büyük devlet gibi Rusya da alternatifli siyaset etüdü uygulamaktadır. Abhazya’nın Rus devlet hafızasındaki yerini bilenler bilir, Abhazya Rusya siyasi haritasındaki kendine ait olan yerini yakında bulacaktır.
Ve bu duruma yine şaşıranlar olacaktır.
Sonuç itibariyle Çerkez diyasporasında bütün çabalar bütün hamleler bir sahneye yığılıyor ve bizler bulunduğumuz yerden görebildiklerimize Çerkez siyaseti adını veriyoruz. Artık daha fazla şaşırmamak için gerek kendi durumumuz gerekse Kafkasya’daki gerçek siyaset hakkında teknik bilgi sahibi olmamız yaşamsaldır.
Bütün mesele idrakimizle saflarımızı netleştirmekte başlıyor, örtüsüz siyaset, açık hedef, net görüş, anlayışlı iletişim; her şeyden önce sağlıklı bir gelecek tutturmak buna bağlı, yoksa sürekli karşımıza konan şekliyle Çerkezlik, belirsizlik akıntısıyla sürüklenmeye devam edecektir.
Yürütülebilir siyaset yapılanmasına acil olarak geçilmelidir. Şimdiki gibi sebepleri muğlak ya da bizim direkt müdahil olamayacağımız çatışma alanlarını ulusal siyasetimizmiş gibi lanse etmek ya da bu çatışmaların sonuçlarını geleceğimizin öznesi konumunda tutmak, ya da çıkması muhtemel yeni çatışmaları bekleyerek boş yere meşgul olmak, bunların üzerinden somut çıkarımlar elde etmeye çalışmak mümkün değildir.
Dernekler 20 yıldan beridir kaç kişiyi vatanına döndürdü? Sorulması gereken soru budur. Çerkezlik açısından somutlaşan geleceğin ve varoluşun siyasi ifadesi budur. Tarihin zorlanması gereklidir ve bunu öğrenmek lazımdır. Bu da ancak aktif geri dönüş programlarıyla olur.
Elbette kişinin bireysel tercihine kimse karışamaz. Ama özel olanı genele mal etmeye çalıştığınızda artık bu bir sosyal simge boyutuna taşınmış olur. Ve herkesin bu sosyal açılımınıza kendisinin içinde bulunduğu sosyal yapı ve siyasal bakışı çerçevesinde yorumda bulunması tabiidir. Adığe bilincindeki sapma noktaları olaraktan bu yazıda kısaca değinilen konular; Çeçenistan üzerinden Anti-Rus siyaseti, Abhazya üzerinden gizli özne Rusistlik siyaseti, yeni Wıbıh kimliği ve oluşturulması çabalarıdır.
Genele hitap eden düşüncelerin seviye tahdidine uğraması kabul edilebilir olduğu kadar da aşikardır. Toprak, dil, din vs. ortak bir yanları ve geçmişleri bulunmayan Kabardey Adığeleri ile Abhaz uyuşmasının, birlikteliğinin feodallik ve Çarlık Rusya’sındaki işbirliği geleneğinden ve bunların diasporaya akseden uzantılarından başka açıklanabilir tutar yanı ve izahatı mümkün değildir. Bu kısaca dostluk akrabalık söylemiyle toplum geneline yayılmaya çalışılıyor. Zaten bu haliyle Türkiye’nin başka hiçbir yerinde göremeyeceğiniz Adığe-Abhaz yakınlaşmasını sadece Kayseri ve civarında bulabilirsiniz.
Wıbıhlar ise yeni dönemde Adığe sosyolojisi dışında tanımlanmak, ya da Adığe siyasal disiplini dışında kendilerine bir yer edinmek istiyorlarsa –şuan ki görünümleri bunu arz etmektedir- buna itiraz etmek mantıki değildir. Sebep bulan ve sonuçları itibariyle buna katlanacak olanlar kendileridir. Hatada ısrar edenin şikayete de hakkı yoktur.
Mutlu olmak kişinin kendi ahlak ilgisi içindedir, toplumu mutlu kılma ise siyaset ilgisi içindedir. Eğer şimdiki varsayılan durumun öznesi olaraktan ifade edilen, söylemleri demagojiden öteye gitmeyen siyasi tutumda ısrar edilecekse, bu siyasetin toplum genelinde kabul görmesini sağlayacak ikna kabilinden, gerek tarihi gerek ilmi (sosyal) veya akli ama pragmatizmin kendi içinde ve siyasetinin bütünlüğüne aykırı gelmeyecek, tutarlı referans noktaları gösterilmek mecburidir. Aksi halde istenmese de ayrışma kaçınılmaz olacaktır.
Adığe milliyetçiliğini mikro milliyetçilik (?) olarak gören ve ifade kullananlar; Makrosu olmayan milliyetçiliğin mikrosunu icat ettikleri için övünebilirler. Bunlar Adığe ulusal bilincine karşı zihinsel sapkınlık içindedirler ve dahi kendileri de, tek başına bir tikellik arz eden milliyetçiliği, çoğul eksende göstermeye çalışmakla terminoloji budalası olduklarını ispat etmektedirler. Siyasette ise budalalık en büyük günahtır.
Usul asildir. Adığeler aynı halkın çocuklarıdır. Ve asalet ilk önce en yakınıyla çarpışır. Bu da normaldir. Ahlak ise sahte bir iyi-kötü ayrımıyla değil doğru bilgi temelinde inşa edilir.
Adığe milletinin karşına konan sahte gerçekler eğer ulusun geleceğini tehdit boyutuna vardırılıyorsa buna karşı her türlü siyasi, kültürel, fikri veya fiziki mücadele etmek her bilinçli ferdin görevidir. Bunu yapmamak ise kişi veya toplumun ahlaki zafiyetini sürekli kılar. Haksızlığa karşı başka türlü olunamıyorsa ve eğer güç kullanmak gerekiyorsa meşrudur.
Adığelerin birbiriyle anlaşamayacağı tezi sürekli işlendi. Aslında burada asıl söylenmek istenen Adığeler birbiriyle anlaşmamalıdır! Dün olduğu gibi bugün de Adığeleri bir arada tutunmasını istemeyenler, Adığeleri birbirine yaklaştırmayanlar işbirlikçi yönetim sınıfı olarak ortaya çıkanlardır.
Ulusal meselelerde kendiliğimizi ön plana çıkartmak varken, 20 senedir sadece Rus düşmanlığı veya Rus yakınlığı vurgulanmış, buna paralel olaraktan Kafkasya’daki Rus karşıtlığı ile irtibata geçilmiş veya Rus yanlısı güçlerle aynileştirmeye varan asılsız siyaset halkın bilincine yerleştirilmeye çalışılmıştır.
Alınan mesafe düşündürücüdür. Sıkıntı burada aranmalıdır.
Sorgulama ekseni bütünün parçaları içinde sen-ben türünden demagojik karşı savunma ifadelerinden çıkartılıp akli mülahazalarla siyasi-kurumsal merkezlere kaydırılmalıdır.
Merhaba
Bir insan oturduğu yerden tarih yazınca böyle oluyor. Sürgün edilen tek halk Adigelerse eğer lütfen yazarımız bize açıklayabilir mi, Abhazya dışında yaşayan Abazalara ne oldu da yurtlarından çıktılar? Kafkas-Rus savaşlarında hiçbir varlık göstermeyen bu Abazaları Gürcüler mi vatanlarından çıkardı, 1864'de Aşuwa, Aşharuwa, Sadz, Ahçıpsı ve Pshu topraklarında, 1866'da Tsabal'da, 1877-1878'de Bzıp ve Abjua'da?
Ayrıca Abazaların alt kolları ile ilgili verdiğiniz bilgiler -benzerini Cevdet Hapi de yazdı- bu konularla özel olarak ilgilenen ve araştıran Abazaları hem güldürdü, hem de nasıl bu kadar bihaber olduğunuzu görmemizi sağlayarak şaşırttı. İnsan düzeltmeye nerden başlayacağını şaşırıyor!
19. yy'da Abazaların Adigelere karşı savaştırıldığını da yazmış yazar. Mümkündür. Bugün olduğu gibi Rusların o gün de Adigeyi Adigeye, Çeçeni Çeçene kırdırması mümkündür. Bunun farklı kombinasyonları da mümkündür. Ama özellikle Abazaların bu şekilde vurgulanması iyi niyetli bir yaklaşım değil.
Abhazya'daki yerleşim yerleriyle de ilgili olarak da yazar inadına Gürcü terminolojisini kullanıyor. Sohum'a Suhumi, Gal'e Gali diyor. Bu zihniyetin dostluğu bize uzak olsun.
Abhazya savaşı ile ilgili bilgiler ise tam eğlencelik. 3 Eylül 1992 Moskova Ateşkes Anlaşmasının resmi tutanaklarını okursa yazar, Rusya'nın nasıl müdahil olduğunu gayet güzel görür. İnanın insan kör olsa dahi görür.
Rusya'nın hele ki savaşın başında nasıl destek verdiğini batı basını ve adaletine kurban olduğum BM raporlarından değil, Ardzınba, Lakoba, Gumba ve yine onlar gibi mücadelenin başında ya da içinde olmuş lider ve aydınlardan öğreniyoruz. Bugün hala yaşayan ve yüzyüze görüştüğümüz onlarca tanıklardan, gönüllülerden öğreniyoruz. "Bize izin vermedi Rus askerleri sınırdan kaçak girdik" diyen Rus gönüllülerden öğreniyoruz. Sınırın nasıl çatışarak aşıldığını Maykop'ta Çerkes Bore'den dinliyoruz. O günlerde Moskova'nın kuklası yerel cumhuriyet liderlerinin halkı nasıl sindirmek ve pasifize etmek istediğinin örneklerini Maykop'ta, Nalçik'te şahitlerinden dinliyoruz. Biz tarihimizi, geçmişimizi biliyoruz ve bu apaçık saldırılara gülüyoruz.
4 binden çok Rus askeri ha! 2007 yılında daha öncede bir benzeri dillendirilmiş bu iddiayı Abhazya'nın askeri arşivlerinin başındaki kişiye sorduğumda çok gülmüştü, şimdi biz de gülüyoruz. Ayrıca diğer gönüllülerle ilgili verdiğiniz rakamlar da hayli abartılı.
İnsaf yahu! Vallahi insaf...
Bir Adige siyaseti mi üretmek istiyorsunuz? Üretin o zaman ama sağa sola saldımadan. Bu durumdan bir çatışma bekleyenler boşuna heveslenmesinler. Ne biz Adige halkını sizin gibi üç-beş kişi hatrına öteki biliriz, ne de Adige halkı üç dakikalık ömrü olan bu uydurmalarla bakar Abazalara...
Bu arada Abazaların Kosova'da Arnavutlara karşı Sırpların yanında savaştığını da yazardan öğrenmiş olduk.
Hey Allahım...
Emek verilmiş bir yazı.kendi içinde çok güzel tespitler yanında,"dışarıdan bakmaya -bilimsel olmaya-çalışarak" yapılmış çok sorunlu tespitler var.
Bir örnek:
"Şimdi düşmanlıkla siyaset yapılamayacağını öne sürenlerin, temelsiz dostluklar veya asılsız akrabalıklar ileri sürdükleri komşu bir halkla (Abhazya) sadece dostluk veya akrabalık temeline dayalı politikalarının ne kadar gerçekçi olduğunu diasporaya izah etmek zorundadırlar."
Abhaz ve Adıgeler arasındaki bağları, ilişkileri -hatta diğer komşu denecek halkları- daha çok araştırmak zorunda görünüyor yazar.
Ubıhlar konusunda ne dediğini tam anlamak için yazdıklarını daha dikkatle okuyacağım.
Yazarı daha önce okumamış olmayı kendi adıma eksiklik sayıyorum. Takip edilecek ve çok tartışılacak bir yazarı tanımak iyi olacak, yararlı olacak.
Sonuçta yazarın Kabardey , Ubıh ve Abazalar ile Abaza-Gürcü, Kabardey-Abaza-Rus ilişkileri konusundaki düşünceleri baştan sona soru işaretleriyle donanmış ve korkarım ciddi eleştiri gerektiriyor.
Ama keşke herkes yazar kadar net olarak "siyasi" düşüncelerini yazıya dökebilse...o zaman kim ne istiyor daha anlaşılır olacak.
Tekrar kutluyor,teşekkür ediyorum yazara.
YK
