

Her kitap bir sözlük. Bazen bir kelime için bir kitap yazılır, bazen bir kelime için kitaplar okunur. İnsanın ve insan topluluklarının kaderine etki eden, yerinde ve zamanında kullanılan kelimeler kadar güçlü bir başka amil yoktur. Yine her çağın kendine özgü kelimeleri vardır ve onlar söylenmemişse o çağ layıkıyla yaşanmamış sayılır. Bütün muhtevasını konsantre bir kelime içerisinde saklayan kavramlar insan topluluğunu bir millet olarak birleştirirken, kavramsızlık amaçsızlığa sevk ederek bir milleti pulvarize edebilir. Dikkatli kullanmaya gayret ediyoruz kelimeleri, çünkü güçlerinin farkındayız. Hele ki ‘’Çerkes’’ gibi tarih boyunca egemen güçlerce sabıkalı addedilen bir kelimeyi, başkaları anlamından uzakta hoyratça tüketirken ve pespaye bir şekilde gelişi güzel kullansa da bizler daha da bir özenle ve üzerinde titreyerek bilgece kullanmaya gayret gösteriyoruz. Çünkü bu kelime bizim halkımızın milletleşmesi için gerekli olan siyasal bir kavramdır.
Bizim adımız olan Çerkes kelimesinin yerini hiçbir sözcük tutamayacağı gibi, onun karşısına geçirilmek istenen hiçbir isimlendirmenin fazla dayanma şansı da yoktur. Hani bazı çokbilmiş müptezeller sanki analarından doğduklarında isimleri üzerinde yazılı nüfus cüzdanlarını da beraberlerinde getirmişler gibi; ikide bir Çerkes kelimesi bize dışarıdan verildi, onu kullanmayalım derler ya! Onun yerine otoktonluğu ve otantikliği savunaraktan Adıge kelimesini öne çıkarmayı öğütlerler. Ama ne Çerkes kelimesinin Adıge kelimesinden en az yedi yüz yıl önce kullanıldığına ne de Çerkes adlandırmasını yabancılar yaptı ise Adıge kelimesini kimin icat ettiği hakkındaki derin bilgilerini ortaya dökmezler. (Kerketler / Korintli Skylax MÖ. II yy. – Cercatae / Strabon MS. I yy – Adıga/J.Barbaro 1474 -Yedic Batıray Çerkesya Kronolojisi)
Bir halkın tarih boyunca illa ki bir adı olması gerekmez. Söz gelimi, 1864’den önce yakın komşumuz Abhazlar bize Azeğa derken biz onlara Azra diyormuşuz. 1837–1839 yıllarında Çerkesya da kalan J.S.Bell’in Çerkesya’dan Savaş Mektupları adlı eserinin Sedat Özden çevirisinde onlarca kez bu isimlendirmeler kullanılmış. Otuz sene kadar Rus askeri görevlisi olarak Çerkesya içinde ve civarında dolaşan Leonti Ylulye’nin Çerkesya isimli eserinin Murat Papşu imzalı çevirisinde ise Azeğaların karşılığı olarak Abhazlar yazılmış. Bugün sanki Azra kelimesi unutulmuş, Azeğa kelimesi ise Çerkesler tarafından Abhazlar için kullanılır olmuş nedense! Doğrusunun J.Bell’in kullandığı tanımlama olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü Azeğa/Azığa kelimesi, Abhazların Adıgelere verdikleri başka bir isim olan Azıhua gibi Azaklı anlamında olup, bir zamanlar Adıgelerin Azak denizi ve çevresine de egemen oldukları gerçeğini vurgulamakta olabilir. Devam etmek gerekirse Almanlar bize Tscherkess, İngilizler Circassian, Fransızlar da Tcherkess adını vermiş.
Ondan önce MS I yüzyılda kendimize Zichi diyormuşuz veya Bırsır Batırbiy’e göre eskiden Abhazca da Adıgeler için kullanılan Adzıhe/Azahe kelimesini esas alan Yunan tüccarları bizden Zikhler olarak bahsetmişler. Yine yazısı olan tek Kafkas halkı olan komşumuz Gürcüler bizden Kavkazi diye kroniklerinde söz ediyorlarmış. Osetler Kasgon/Kaşgon derken, Swanlar Kaşag derlermiş bize. Arap ve Acemler Şerkes, Türk ve Tatarlar Çerkes diye devam ediyorlar. Kuzeyli hasmımız Ruslar bize onuncu yüzyıla değin Kasog derken daha sonraları Çirkas/Çerkes demeye başlıyorlar. Eski Rus haritalarında Adıgeler; bir bütün halinde Çerkesya olarak gösteriliyor. Buna rağmen 27 Temmuz 1922 de Krasnodar merkezli Çerkes Özerk Bölgesinin adı, 24 Ağustos 1922 de değiştirilerek Adıgey Özerk Bölgesi haline getiriliyor. Sovyet Rus makamları Çerkesya ismini ‘’nedense’’ kabul etmekte zorlanıyorlar ve ille de Adıge Avtonomiya Oblast olsun diye dostça dayatıyorlar! Bununla yetinmeyen halkların kardeşliğinin mimarı Sovyet Sosyalist makamları Çerkesleri parçalama siyasetlerine devam ederek, Şaspsugi, Çerkessi, Kabardinstı ve Adıgeyetsı olarak bölüyor ve her özerk bölgeye Çerkes/Adıge kimliğinden olabildiğince uzakta etnik bir don biçip, kimlik kazandırmaya çalışıyor, aynı dili konuşan Adıgelere ayrı alfabeler hazırlıyorlar.
Kendi içimizde de durum pek net değil, batı kabileleri olan Abzah, Şapsığ, Natuhaylar kendilerinin Agujipseler olduğunu, asıl Adıgelerin ise Kabardey, Bjeduğ, Çemguy gibi askeri aristokrat beyliklerin hüküm sürdüğü toprakların kabilelerini gösteriyorlar. Hatta günümüzde Kayseri yöresinden birisi ile oturup da Adıge mi? Yoksa Adiye mi? Tartışması dahi yürütebilirsiniz. Çünkü bu yörenin Çerkesçesin de Adıge’nin telaffuzu Adiye. Ve size doğru söylenişin bu olduğunu pek geçerli delillerle ispata hazır olan birilerini de mutlaka bulabilirsiniz. Çerkesya adlı kitabın yazarı Lenonti Yluyle; bir halkın gerçek adını kaybetmesi sık rastlanılan bir durumdur. Çerkeslere de aynı şey olmuş olamaz mı? Diye soruyor.
Berkok paşa Tarihte Kafkasya adlı eserinde Çerkesleri; Circasslar-Kirkaslar (muhtemelen bugünkü Kaberdeyler), Atteghei/Antlar-Adıge (Kuban boyları ) ve daha uzak akrabaları Kimrisler (Kırım ve Ukrayna dolayları) olarak üç parçadan mütevelli kabul ediyor ve Adıgeleri, Çerkesleri oluşturan ana zümrelerden biri olarak kabul ediyor. Esasında Çerkeslerin tarihi gelişim çizgisi de bu minvalde birkaç ana koldan oluşan kabilleler federasyonu hüviyetinde.
Kuzeydeki Kirkaslar (Circass) kavimler göçü münasebetiyle Asya’dan kopup gelen göçebelerin baskısı ile Kuban nehri boylarına inmek zorunda kalınca iki kabile grubu birbiri içerisinde karışarak eriyor. Çerkes=Adıge denkliği veya birbirinin yerine kullanımı bu noktadan sonra başlıyor. Berkok Paşanın çarpıtılarak kullanılan meşhur lafzı olan; her Adıge Çerkestir ama her Çerkes Adıge değildir sözü, günümüz Çerkes halkının oluşumuna ışık tutabilmek amacıyla, bu kabile gruplarının birbiri içinde eriyerek Adıge/Çerkes kimliğini oluşturduğunu anlatabilmek için kullanılmış. Fakat Çerkesleri tarihi-siyasi-sosyal bir özne bir millet olmasını engellemek isteyen malum çevreler bu berceste cümleyi olabildiğince çarpıtarak Çerkes=Herkes, Çerkes=Kafkas ama en nihayetinde Çerkes diye bir halk yoktur’a indirgemeye çalıştılar halende canla başla Çerkesleri yıpratmak için uğraş vermeye devam ediyorlar.
Prof. R.Betrozov’un Çerkeslerin Etnik Tarihi kitabında da aşağı yukarı aynı bilgiler yer alıyor. MÖ.1nci binyılda Adıgelerin ataları olan Kaşklar bölünerek daha doğrusu Kaşklardan ayrılan küçük bir grup olan Abşelalar Abhaz halkının temelini atıyor. Daha sonra Kaşklardan ayrılan daha da küçük bir grup da Wubıhları oluşturuyor. Kaşklar ise Meot ve Kasog olarak iki akraba kabile federasyonu halinde ama temelde aynı kültür ve dil dairesinde milli oluşum süreçlerine devam ediyorlar. Yani Adıgelerin etno genetik olarak Abhazlarla ayrışmalarının üzerinden üç bin yıl kadar bir süre geçmiş. J.S.Bell ise hatıratında Anapa’dan Gagra’ya kadar olan bütün Karadeniz kıyısı boyunca insanların kendilerini büyük milli isimleri olan Adıge ismi ile adlandırdıklarını yazıyor.
Çerkesya’nın milletleşme vetiresinde, onlarca yüz yıl sonra Abaza ve Wubıh kabileleri tekrar köklerine dönerek siyasal birlik yolunda Adıge ana gövdesi ile bütünleşiyorlar. J.S.Bell geçmişte güney Nathoc Adıgeleri ile Bu ve Hamiş ırmakları arasındaki kıyılarda yaşayan ahali arasında bazı problemler olsa da kendisinin gelişinden çok önceleri Jerikoyıko İslam ve Hajı Dokumyıko gibi bu bölgelerin ünlü liderlerin bir araya gelerek anlaştıklarını ve birliğin sağlandığını yazıyor. Yoksa Adıgeler kimseyi zorla Çerkesleştirmediler. Rus işgali ve 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü olmasaydı bugün Kerç boğazından Gagra’ya kadar tek bir dil yani Çerkesçe konuşulacağı kuvvetler muhtemeldi ve bu devletleşmenin, milletleşmenin doğal bir sonucu olarak açıklana gelecekti.
Peki, Irk nedir? Kabile nedir? Kavim nedir? Halk nedir? Millet nedir? Ulus nedir? Veya ne demek değildir?
Önce sanırım otoktondan başlamak gerekecek. Eski yunan da Atina kenti sakinleri kendilerini, otokton adlı yarı insan yarı yılan olan mitolojik bir yaratıktan türediklerini söylerlermiş. Atina’nın kurucu kralı Kekrops böyle bir yaratıkmış. Yine eski Mısır’da yaşayanlar da kendilerini Kadmuz adlı bir civanmerdin toprağa ektiği bir canavar dişinden türeme sayarlarmış Roma’nın kurucusu ve ilk kralı Romulus ve ikizi Romus’u büyütüp besleyen de bir dişi kurt. Moğolların mitolojik atası mavi, Türkleri ise bozkurt olmuş. Otoktonluk aynı topraklarda yaşayan halkın ortak bir ataya gitme sevdası ve böylece psikolojik olarak tesis edilen akrabalık bağları neticesinde birbirlerine karşı olası zararlarını ve düşmanlıklarını en aza indirme gayreti olarak da düşünülebilir. Çerkeslerin ortak otokton atası ise Nart adı verilen eski zaman insanları. Son kalan Nartlar Fişte dağında (Adıgey’in güneyi, eski Abzah topraklarında 3200m) uykuya dalarak tarih sahnesinden çekilmişler.
Irkların varlığın inanmam. Yeryüzünde birden çok ırk varsa birden çok da yaratan var demektir ki bu ise bizim tevhid inancımızla asla bağdaşmaz. Muhtemelen ilk insan bir zenciydi, çünkü bu güne değin en eski insan iskeleti Etiyopya da bulundu. Çetin koşullarda yaşaya kalmak zorunda olan insan topluluklarının güvenlik, geçim ve benzeri şartları daha kolay elde edebilmek uğruna çoğu kez birbiri içinde karışarak ve bazen de coğrafi nedenlerle uzun süre başka topluluklardan izole bir hayat sürdürmeleri ve tükettikleri besin türleri ile coğrafi şartların üzerlerinde bıraktıkları tesirle az çok birbirine göre değişen fiziki farklılıklar geliştirmeleri, temelde hepsinin insan olmaları, insan özellikleri taşıdıkları gerçeğini yadsımaz. Dünya da iki insan türü olmadığına göre, insanları afazi bir ırki özelliklere göre tasnif etmeye yeltenmek boş işlerden bir kalemdir. Ancak batının sinemaskopu kendi emperyalizmini ve kan dökücülüğünü haklı çıkartmak uğruna insanları batılı-doğulu, beyaz-siyah, gelişmiş-azgelişmiş-vahşi, elf-og vesaire diye ayırmakta bir sakınca görmez. Ama insanlık bir bütündür. Nasıl ki büyük sahra ya da Çad’kanyonundan kalkan çöl tozları hayatın devamı için Hindistan ve Okyanusya da muson yağmurlarına sebep oluyorsa, insanlıkta birbirleri ile hayati bağlarla bağlıdır.
Sosyal antropoloji sondajının en dibinde topluluk denen yapılanmalar var. Belirli bir siyasetleri ve gelişim düşünceleri yok. Günübirlik yaşaya kalmak üzere bir arada duran, yaşlı bireylerin tecrübesine dayanan gelgeç bir otorite ile yönetilen sayıları yüzlerle ifade edilen ilkel toplumsal yapılar doğal olarak değişik dereceden akraba soylar. Tek başlarına birbirleri ile fazlaca bir arada bulunmayan Afrika ya da Amazon yerlileri buna örnek gösterilebilir.
Yine sayıları yüzler ile binler arasında değişen şeflikler (Türkçe oba) bu toplulukların bir üst basamağını oluşturuyor, karizmatik ve heybesi dolu bir lider etrafında dönenen bir yapılanma. Birden çok sülalenin bir araya gelmesiyle oluşan şeflikler, daha büyük toplumsal birliktelikleri meydana getiren yapıtaşları içerisinde sayılabileceği gibi, olanak bulduğunda tek başlarında serbestçe hüküm de sürebilirler. Bunlardan sonra bizim havsalamızda yer bulmuş topluluk
biçemleri başlıyor. Kabile; klan, oymak, aşiret. Kabileler, kavimleri oluşturan ana kollar. Örneğin Çerkeslerin 10-12 kadar kabilesi mevcut.
Kavim kelimesi millet kelimesi ile karşılığında kullanılsa da bu kullanım şekli doğru değil sanırım. Kavim doğal halde amorf ve devletleşmemiş bir insan topluluğunu işaret ediyor bana kalırsa. Millet ise siyasal bir birlikteliği. Kavim ancak halk anlamında kullanılırsa doğru olabilir. Yani sınırları belli coğrafi bir bölgenin ya da bir ülkenin toplam nüfusunu belli eden bir terim olan ahali kelimesinin görünür bir bileşeni olarak. Bu toplumlar eski zamanlarda tek başlarına yaşaya kaldıkları gibi günümüzde, kendilerinden kalabalık başka halklar ile birlikte bir ülkenin veya devletin ahalisini (toplan nüfusunu) oluşturacak şekilde yan yana da yaşayabilirler. Örneğin Türkiye halkları gibi. Ya da Arap Bedeviler. Arabistan yarımadasından, kuzey Afrika çöllerine dek uzanan geniş bir bölgede yaşıyorlar, ana ne milletler ne devletleşebilmişler.
Millet kelimesi, tabanda bir dereceye kadar kendi halinde ve kendi etnik-etik-dini veya mezhepsel özellikleri ile yaşayan ülke ahalisini oluşturan halkların, tepe de temsili olarak, siyasal/idari anlamında birleşmiş olduğunun ifşası. Millet, Arapça da yol, gidilen/girilen bir yol demek. Fransız ihtilalinin icat ettiği anlamda nation veya öz Türkçede ki kullanım karşılığı olan ulus’un ise ima ettiği anlam aşağı yukarı devlete anayasal vatandaşlık bağı ile bağlanmak ve buna bağlı kanunla sınırlandırılmış haklar demek. Ama ulus’un en büyük iması ulus devlet ve buna bağlı ulusal ekonomik pazarın oluşturulması, geliştirilmesi, denetim mekanizması altına alınması. Yani ulus ve ulus devletin temelinde burjuvazinin yönetimi ve pazar ekonomisi diskurları hâkim.
Nation/Ulus kelimesinin getirdiği tanımda etnik ve dini alt özellikler, aidiyetler devlet ve yasa karşısında tanınmaz ya da geçersiz olur. Asıl olan anayasa/yasaların tanıdığı haklar, kanunla sınırlandırılmış özgürlükler ve siyasete katılım süreçleridir. Ki bu siyasi katılım süreçlerinde etnik ve dini hassasiyetler gözetilmez. Fransız ihtilalinin icat ettiği şey bizim anladığımız anlamda kavim-kavmiyetçilik değil anayasal vatandaşlık ve ekonomik pazardır. Modern Türkçedeki ulus sözcüğü, dilde sadeleşme çabaları sonucu apartılan pek çok kelime gibi Moğolcadan ithal ediliyor. Moğolcada ulus; il, şehir, ülke anlamında kullanılıyormuş.
Devlet-i Aliye’nin son dönemlerinde ahaliyi bir arada tutmak için derme çatma geliştirilen Osmanlı Milleti kavramı ise; çağdaş ‘nation’ a benzeme gayreti ile keşfedilmiş olsa bile, işin sacayaklarından birisi olan pazar ekonomisi ve buna bağlı endüstriyle üretim ilişkileri Osmanlı devletinde hiç denecek kadar gelişmemiştir. Bu önerme ahaliyi oluşturan başta gayri Müslim halklar tarafından kabul görmeyerek, tabana yerleşememiştir. Her halk kendi ulus devletini dolayısıyla milli pazarını kurmakta gayet kararlıydı ve öyle de oldu.
Cumhuriyet dönemindeki Kemalist reformculuk yolunda, ulus devlet ve buna bağlı ulusal ekonomik pazar kurulmuş, uluslaşma retoriği adı altında Türkleşme ve Türkleştirme çabaları başlamıştır. Fakat Lozan antlaşması ile Türkiye gayri Müslim halkları, batı garantörlüğünde azınlık statüsünde ayrı bir vatandaş grubu olarak addedildiğinden, uluslaşma sadece Müslüman ahali üzerinde kurgulanmıştır. Kentlerde modern ilericiliğin görüşü olan Türklük, kısal kesimde Anadolu’da ki tüm anasır-ı İslam’ın ortak adı olarak yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu anlamı ile ulus, Fransız ihtilalinin nation, kelimesini karşılamadığı gibi, Osmanlı’nın millet kelimesini de karşılamaz, ancak İslami bir kavram olan ‘ümmet’ kelimesine denk düşer.
Ümmet kelimesi milletin çoğuludur bu anlamda aynı yolda gidenler ya da aynı yola girenlerin birden çok kavimden müşterek olduğunu belirtir. Kendine özgü bir kavramlar silsilesi getiren İslam, ümmet-ümmetçilik kavramı ile siyasal sınırlara bağlı kalmaksızın, yeryüzündeki her çeşit kavimden bu dini kabul ederek onun yolunda ilerleyenlerin, birlikteliği ya da birleşmesini anlatır, hem de bu kavimlerin İslam’ın ortak yolunu bir arada inşa etmelerinin adını koyar. Millet/Ulus kelimesi yereldir, Ümmet ise cihan şümuldür yani küresel. Bu manada Adıge etnonimi yerel-otantik, folklorik özellikleri çağrıştırırken, Çerkes ise siyasal, kuşatıcı ve fetihçidir. Tabiî ki gittikleri her yerde meziyetleri ve cesaretleri yüzünden önceleri son derece yararlı ve dost görülen fakat arzulanan sükûn sağlandıktan sonra idari düzen tarafından sabıkalı bir millet olarak görülen Çerkeslere, karakter ve geçmişini unutturmak isteyenler Çerkes kelimesine karşı duracaklar ve türlü bahanelerle kullanmalarına engel olmaya çalışmaları anlaşılır bir durumdur.
Burada bir parantez açarak Fransızların uluslaşma vetiresini 1789 ihtilaline dayandırdıkları, daha öncesinde Fransa da yaşayan etnik ve dini azınlıkların hemen tümüyle hakkından geldiklerini unutmamak lazım. Yani Fransızlar ulus tarihini ihtilal ile başlatırlar öncesinde yaptıkları katliamları yok sayarlar. Uluslaşma ve ulus devlet ilan edilinceye kadar Fransa çeşitli sebeplerle etnik, dini ve siyasi pekişme süreçlerinden geçmiş bulunmaktaydı. Aynı şey Alman ulusunun kuruluşunda birbirleri ile kıyasıya çarpışan Alman prenslikleri ve dini mezhepleri açısından da geçerlidir. Bu bakımdan Osmanlı ve genel anlamda doğu ülkelerinde etnik veya dinsel temelli bir kıyam modern zamanlara kadar vuku bulmamıştır. Ve uluslaşma hareketleri başladığında da bütün etnik ve dini merkezler hala yerli yerindeydi. Bu nazariyeden bakıldığında, batı önce pekişme süreçlerini yaşayıp daha sonra kanlı kılıçların gölgesinde arta kalan ahali
için anayasal vatandaşlık kavramını geliştirirken, doğuda bunun tam tersi olaylar cereyan etmiş yani önce ithal fikirler gelmiş, uluslaşma, ulus devlet kurmanın tatbiki esnasında da tabiî ki kavmi ve dini direnç gösteren topluluklar olmuştur. Konu ile ilgili okuma notu olarak M.G. Kırıkkanat’ın ‘Gülün Öteki Adı’adlı kitabı tavsiye edilebilir.
Dün böyle iken bugün de değişen bir şey yok, Azak’ta balık avlamak için bizden izin isteyen Ruslar bizim egemenlerimiz durumuna geçmişken bizler hala anavatanda üç cumhuriyet ve beş bölgeye, yurt dışında ise elli kadar ülkeye dağılmış durumdayız. Aslında Rusya Bilimler Akademisi 25 Mayıs 2010 tarihinde Çerkes=Adıge veya Adıge=Çerkes denkliğini kabul eden bir bildiri yayınlayarak bu konuda gelinen son noktayı koymuş oldu. RF Bilimler Akademisi 2007 yılında yapılan Rusya’ya gönüllü katılım müsamereleri sırasında da bildiri yayınlayarak Adıge/Çerkeslerin Rusya’ya gönüllü katılımı diye bir şeyin söz konusu bile olmadığını, Çerkesya’nın 1864 yılında zorla zapt edilerek Rusya sınırlarına dâhil edildiğine dair net bir açıklama yapmıştı. Fransız yazar Ernest Renan (1823–1892) milletin varlığı her an tekrarlanan bir plebisittir dese de, ondan yüzyıllar önce İslam bilgini İbn Haldun (1332–1406) milletlerin sadece yaşama-yaşlanma aşamalarından geçmediğini, bilakis her an bir ‘kev’ (oluş) ve ‘fesad’ (çözülüş) halini yaşadıklarını anlatır. Bu sene 21 Mayıs protestosuna katılamadım. Daha doğrusu üç yaşındaki kızımızın ateşlenerek tekrar hastaneye götürülmek zorunda kalınmasından dolayı, Yurtsever eylem için geldiğim Galatasaray meydanından yarım saat sonra geri dönmek zorunda kaldım.
İbn Haldun’un tarifine ne kadar da uyuyoruz. Çerkesler için en büyük plebisitlerden biri 21 Mayıs Çerkes Sürgünü. Dün Soçi olimpiyatlarına arka çıkan ve NeoÇar Inci Putin’e teşekkür mektubu yazacağı söylenen DÇB (Dunayepso Adıge Khase/Dünya Çerkes Birliği) o günlerde Rus Çarlığına, Çerkeslerin gönüllü katılımının 450nci yılı kutlamalarına destek vererek Çerkes halkına ve Çerkes Sorununa karşı açık bir ihanet dili geliştirmişti. Bütün bu olumsuzlukların perde arkasındaki en önemli isimlerden biri olan DÇB’nin başkan yardımcısını, kimilerine göre KGB’nin eski ajanını, 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünün 150nci yılı anma programına konuk konuşmacı olarak çağıranlar, sürgünle alakası olamayan milletlerin bayraklarını bastırıp dağıtanlar, Çerkeslerin millet olma iddiasına da meşreplerine uygun bir cevap vermiş sayılırlar.
Sürgünün 150nci yılında o adamı buraya getirip konuşturan zihniyet bütün bu gerçekleri elbette biliyordu ve bunlar cahil olmadıkları gibi aptalda değiller, gözettikleri hedef Çerkeslerin siyasallaşmaması, kimlik sahibi olmaması ve kendilerini bir millet olarak görmeye teşebbüs etmemeleri. İyi eğitimli oldukları için bütün bu anlamsız ve boş icraatları noksansız geliştirip kamuoyunun önüne sunuyorlar ki ahali yılgınlığa düşüp vazgeçsin, artık hiçbir şey ümit etmesin. Eğitilmiş bir zihin yapısı, mensubu olduğu insanları doğru yola iletmeyi kendine birinci mesele edinmediği takdirde, elde ettiği güç ile kendi etrafında büyülü bir dünya esrarlı, bir âlem yaratıp, peşinden sürüklediği insanları bu sisler arasında eritip yok edebilir. Zamanlarını - kimliklerini çalabilir, karakterlerini yozlaştırabilir, yapılan veya yapılmak istenen de galiba budur. Çerkeslerin endişesi zarifler zümresine kayıt olma telaşında değil, dans ve müzikle uyutulduğu girdaptan çıkamayarak erkekliğini yitirme korkusu olmalıdır.
Asaletin ve Nezaketin kurumsal temsilcilerinin, bütün bu dışa vurulmuş tavırlarının dayandığı bir düşünüş tarzı vardır elbette. Düşüncenin kurumsallaşması, onun kurallara uygun olduğunda zarafet kazandığını iddia eder ki, bu kimseye problem çıkarmamakla eşanlamlıdır. Yani tarihsel gerçekler ile kendilerinin yapıp ettikleri arasında bir zıtlık duymayacak kadar kurumsal, medeni ve zürefadan olmuşlardır. Oysa sosyal eylemin amacı toplumu bir kimlik ve statü sahibi yapmaktır, başka türlüsü abesle iştigal etmektir. Anavatanda ya da diasporalarda Çerkes halkı üzerindeki kirli ellerden özgür kılınmadıkça; bırakın millet olmayı, Çerkes Sorunlarına yoğunlaşmayı, ekâbirlerin her sene minare gölgesine çıkıp, ahali üzerine davul tozu serpiştirme seremonilerini izlemeye devam etmek zorunda kalacaklardır.
150.yılda kimin ne olduğu ne söylediği söylediklerinin arkasında durduğu çok açık ortaya çıktı Hatko Vural kardeşim.
Eline sağlık!
Argonotlar ve Antik Helen kolonileri zamanından beri Çerkes adı vardır.
Yani günümüzden 2500 yıl kadar önceden beri.
http://www.raremaps.com/gallery/enlarge/20133
Bakın Çerkesya haritası içinde Cercetii'yi görebilirsiniz.
