

Bugün daha gerçekçiyiz. Güçlü kurumlara ve orta sınıfa sahip olmayan, eski rejime bağlı unsurların tasfiye edilemediği ülkelerde demokrasinin yerleşmesinin zor olacağını herkes kabul ediyor. Liberal demokrasi ve özgürlük dünya çapında gerçekten zor bir dönemden geçiyor. Son kırk yılda demokratik rejimlerin üçte biri başarısız oldu. Bunun yarısı son on üç yıl içinde, üstelik Rusya, Venezuela, Pakistan ve Nijerya gibi stratejik önemi yüksek ülkelerde yaşandı.
Bunoktaya nasıl gelindi ?
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından hayata geçirilen sosyal refah devleti 1975 yılına kadar başarının standart formülü olarak görüldü. Mantığı basitti : seçilmiş hükümetler pazar ekonomisi yoluyla zenginliği tabana yayıyordu. Büyüme, özel sektör ve kamu yatırımları, yaratıcılık, eğitimli ve vasıflı işgücü bunu mümkün kıldı. Yetmişli yılların ortasındaki petrol krizinin ardından sanayileşmiş ülkeler yeni bir sermaye birikim modelini benimsediler. Sosyal refah devleti sonraki otuz yılda (1975-2005) güç kaybetti. 2007’de Büyük Durgunluk başladığında Washington Mutabakatı iyice zayıflamıştı
Bugün Çin’in temsil ettiği otoriter devlet kapitalizmi gelişmekte olan pek çok ülkeye cazip geliyor.
Dünyadaki otoriter rejimler demokrasi güçlerini geriletmek için sivil toplumu ve bağımsız medyayı kontrol altında tutuyor, ulusal egemenlik ilkesini İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi normlarının üzerine çıkarıyorlar.
Arap Baharı ayaklanmaları umulan sonuçları vermedi. Otokratlar iktidarlarını korudularve aşırılıkçı hareketler güç kazandı. Diktatörler -Suriye’de olduğu gibi- şiddet uygulamaktan kaçınmadılar.
İstikrarlı demokrasiye sahip olan veya demokrasinin pekişmeye başladığı ülkelerde güçlenen popülizm ve aşırı milliyetçilik bağımsız medyayı ve sivil kurumları tehdit ediyor.İşte Tayland’daki askeri darbe ve Macaristan’da “liberal olmayan demokrasi”…
Belki de işin en tehlikeli yanı Batı’nın çıkarları değerlere tercih etmesi.Merhum VaclacHavel“ekonomik çıkarların temel siyasal değerlerin önüne konması sadece ahlaksızlık değil, intihar anlamına da gelir” uyarısıyla ekonomik çıkarların temel siyasal değerlerden üstün tutulması halinde her ikisinin de kaybedileceğine işaret etmişti.
Havel 1978 tarihli Güçsüzün Gücü makalesinde Çekoslovakya’da diktatörlük ve tüketim toplumunun bir arada yaşadığına işaret ediyordu. Bu yepyeni bir olguydu. Bu koşullarda komünizm bir gecede çökse bile “Avrupa’ya geri dönmek”mümkün olmayacaktı. Tüketicilerin yurttaşlara dönüşmesi gerekiyordu.
Sorunun sadece eski Sovyet uydusu Doğu Avrupa ülkeleriyle sınırlı olmadığı görüldü.Nitekim Rusya ve Belarus’ta yurttaşlar tüketici kalmaktan memnun oldukları için totaliter geçmişlerinden izler taşıyan rejimler ayakta kalabiliyor. Otokratların iktidarda kalmalarını sağlayan şeyBatı ile ilişkilerin ekonomik çıkarlarla sınırlı kalması ve siyasal bütünleşme vizyonunun olmaması.
Yurttaş olmak Çerkesler için de öncelikli hedef değil mi ?
Çerkeslerin yaşadıkları tüm ülkelerde yurttaş haklarına sahip çıkmaları ve daha fazlası için mücadele etmeleri gerekiyor.
Vesayetin her türlüsünden kurtulmanın tek yolu bu.
Stratejik çıkarlar örtüşüyor.
Kiminle mi ?
Elbette statükodan beslenmeyen herkesle …
Siyasetin yeni ortak paydası bu olabilir mi ?
Aytek abi 'yurttaş' lafını tuttum.
yurttaş=yurt arkadaşlığı
sadece sol jargona bırakılmaması gereken güzide kelimelerdendir kendisi.
Güzel tespitler.
Sadece yerele sıkıştırılmayan bir anlayış.
Global bir bakış açısı.
Bu zamana kadar Çerkes halkı içinde istenen/ özlenen bütüncül bakış açısı geliştirmeyi başaramamıştık.
Her zaman olduğundan daha fazla umutlu olmalıyız.
Aytek bey siyasi analizci olarak dünyanın önemsediği bir kuruluşta mesai konusu olacak işlere imza atıyorsunuz burada. Vallahi bravo.
Çerkeslerden beklenmeyecek kıvraklıktaki kısa öz yorumlarınızı takip etmeye çalışıyorum.
