

İbn Haldun’da asabiye olarak geçen ruhsal tedirginlik de diyebileceğimiz bu hassas noktalar, yaşayan toplumların düzen kurucu potansiyellerini harekete geçirmelerinde, toplumsal yapılarını oluşturmada birinci dereceden etkilidir. Çünkü bireysel veya toplumsal anlamda hayatı düzene koymayan ya da anlamlı kılamayan her açıklama kolektif belleklerde hükümsüzdür.
İnsan ve toplum aynı olgunun iki farklı yüzü gibidir. Birey, durumunu statik olarak tutmaya çalışan geleneksel tutum halini almış her çevresel engele rağmen, benliğini özgürleştirmeye atıldığı haldeki dinamik zihniyet süreci, o toplumda yaşanan yeniden inşa sürecindeki kolektif tutumlarla aynı olup örtüşmesi demektir. Yani birey, değişen hayata ve şartlara göre/rağmen kendini daha iyi/güzel/verimli/sağlam vb. duruma getirmek için inşa sürecini başlatırken aynı zamanda da toplumsalı yeniden kurmak için de toplumsal zihniyetlerde bir boşluk ya da hareket alanı açmaya zorlamaktadır. Buna mukabil gelenekler kendisini başarısız hisseden bir uygarlıkta daha belirleyici hale gelmektedir.
Eğer toplum kendi yarattığı geleneği güncelleme ihtiyacında ise mutlak surette bu manevra alanı içine doğru akarak yeniden dirilecektir. Zaten birey de varlığına ve çevresine anlam kazandırabilmek için topluma muhtaçtır. Toplum var olmadan birey de var olamaz. İnsanoğlu bireyi ve toplumu aynı anda ve benzer süreçlerin ürünü olarak var eder. Toplum ve birey eşit, birbirine denk varlıklardır.
Hiçbir halk tamamen yok olup gitmez, sadece kimlik değiştirerek varlığını yeni veçhelerde devam ettirir. Değiştirdiği kimliğinin altında yatan eski zihniyetini oluşturan ve doğrudan doğruya kendi üretim malumatı olan yaşama ve ölme bilgisini yani geleneğini, değer yargılarının bir kısmını da yeni kazandığı bünyenin durumuna uyarlar. Kendisine hayat alanı açamayıp değişim yasası ile birlikte hareket edemeyen toplumlar ise katılaşarak kırılır. Kültürel transferi gerçekleştiremedikleri zaman geride kalarak modern dünya düzeninde devletsiz, otantik halklar sınıfına dâhil olarak daha ustun başka bir halkın devletinin egemenliğinde yaşamak mecburiyetindedirler. Ve onun kuşatıcı değerlerini benimsemek zorunda kalırlar.
Gelenek nasıl ki çöken bir toplumun durağanlaşmış bilgisi ise yenilenme hisleri de bu açmazdan sıyrılmak isteyen toplumların kriz anlarında belirginleşen yeni bir hayatı mümkün kılmak isteyen bilgi arayışlarıdır. Her değişim sureci kendine uygun bir siyaset anlayışı ürettiği gibi her siyaset yapma biçimi de gelecekteki toplumsal yapıyı etkiler. Zaten yıkılan bir dünyanın altında ilelebet yaşanamaz ki her toplumun hayat bilgisi demek olan belirli bir değerler bütününe ihtiyacı vardır.
Lucy filminde S.Johansson’un söylediği replikteki gibi; eğer çevre uygunsa organizma üremeyi/çoğalmayı seçer, fakat koşullar uygun değilse ölümsüzlüğü! Yani kendisini takviye eder, geleneği icat ederek hayat bilgisini dondurup saklamak ister. Fakat bu zihinsel tutum onu sürekli değişen gelişen dış çevrenin aşındırıcı etkilerinden koruyamaz. Zihniyet düzeyinde analitik bir (çözümleme-eleştiri) bakış ise toplumun sırtını dayadığı geleneği sarsabilir. Toplumun gelecekte şu an olduğundan daha iyi ve sağlıklı bir şekle evirilmesini yani gelişme sürecine devam etmesi doğru bilgi temelinde türetilen tezlerin zihniyette kolektifleşmesi ve tüm toplumun ortak faydasına yönelen yeni düzen kurucu yapılara dönüşmesi lazım gelir ki bütün bunlar tarihsel ve coğrafi faktörlere de sıkı sıkıya bağlıdır.
Hayatın idamesi için yaşam kaynaklarını oluşturan çevrenin uygun olması ya da uygun hale getirilmesi ise bireyin kendini ve toplumu, her an yeniden düzenlemesi ile mümkün hale gelir. Bu ise ancak ihtiyaçların doğru tespiti ve onu refere edecek toplumsal hayatın temeline inebilen doğru bilgi ile sağlanabilir. Bilginin imkânı ile sınırları, onu elde ediş şeklimizle de doğrudan alakalıdır ki bu zihniyetimizin oluşumuna etki eden unsurların başında gelir.YARINDAN ÖNCE
Parola: Credo Ut İntelligam
Kâinat ve insan bilgi yani enformasyondur. Hayat ve toplumsal sistemlerde bu temelde kurulur. İnsan, kendisi ve dış çevreyi anlama ve anlamlandırma çabasında çoğunlukla zihin-madde ikileminden geliştirdiği bilgi sistematiğine (epistemoloji) dayanmıştır. Ve alabildiği en son mesafe yani en büyük icadı ise devlettir. İnsanlık, Fransız ihtilaline kadar bin yıllar süren varlık mücadelesini nass’a (vahye) dayanarak geliştirmiştir. Nass’dan arta kalanlar idealizm felsefesi adi altında toplanmıştır. Zihnin madde, dolayısıyla gerçeklik üzerindeki belirleyiciliği demek olan idealizm insanların sahsına münhasır ve eksik zihinlerinin dar çerçevesinden sıyrılarak bilgiyi, insanin dışında var olan ve onu kuşatan ve tüm maddi gerçekliklerin de ancak onun içinde var olabildiği bir ‘’ üst zihnin’’ kapsayıcılığında aramaktadır.
Kadim sağ gelenek, insan zihninin tanrısal bir üst zihnin uzantısı olduğunu varsayarak, insan zihninin dış çevreyi oluşturan maddi dünya üzerinde belirleyici olacağını savunmuş ve buna uygun hiyerarşik toplumsal yapılar geliştirmiştir. Buna göre hayatin ve gerçekliğin bilgisi insanin içinde zaten vardır. Herkesin algılama-bilme kapasitesi değişik olduğuna göre bilgi de otomatik olarak hiyerarşik olmaktadır. Bilgiye ulaşma yolu ve nispeti ile toplumsal sistemin doğal bir hiyerarşi içinde addedilmesi birlikte ele alınmış olup, en tepede doğruyu bilen kişi ya da en yetkin bilen kişi olarak arz edilen ve ‘’tanrının yeryüzündeki gölgesi’’ olarak tanımlanan şa hlar, padişahlar, krallar, çarlar vb.den başlamak üzere daha aşağı katmanlara uzanan ataerkil düzenlemelere gidilmiştir. Ataerkil düzenler kendilerini meşrulaştırmada hep arka plan olarak bu, tanrısal yakınlıkla bilgiye ulaşabilenlerin rehberliğinin gerekliliğine dayalı mental mekanizmalara başvururlar ve hiyerarşiyi yeniden üretmede ve idame ettirmede, kendi oluşturdukları saygı esasında işleyen sorgulanamaz kurumları, toplumsal gelenekleri kullanırlar.
Tanrının yeryüzündeki gölgesi oldukları varsayılan kralları kutsayan kilise, aynı zamanda da kendi hiyerarşik ruhbanlık mekanizmasını kurar ve maddi olarak kurumsallaşır. Dini ve dünyevi otoriteler birlikte hareket ederek halkı üçüncü sınıfı teşkil edecek şekilde onun üzerinde yükselerek en tepeye yerleşirler. İslam da böylesine bir dini kurumsallaşma yok dense de özellikle Sünni öğretide ulema tarafından adeta kusursuz varlıklarmışçasına devlet büyüklerine koşulsuz itaat ve uhrevi kimliğin bir parçasıymışçasına devlete isyan etmemeyi iyi Müslüman olmanın bir alameti sayılarak toplumsal geleneğin içinde belleklere kazınmıştır. Her gurup ya da cemaat kendi içinde oluşturduğu hiyerarşiyi devlet otoritesi nezdinde temsilcileri aracılığıyla taşır. Ve diğer hiyerarşik gruplarla birlikte otoritenin tamamlayıcısı ayni zamanda da temsil ettiği zümreye üst otoritenin içe dönük reflektör vazifesini ifa eder. Zaten ulema meşruiyetini ser"i hukuku tefsir etme yetisiyle kazanır ve saray (bürokrasi) askeriye sınıflanırının yanında devlet teşkilatının sacayaklarından birisi olan ilmiye sınıfı da böylelikle kurulmuş olur. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethi ile birlikte o güne kadar devlet otoritesinden ayrı olan halifelik makamını, devlet başkanlığı ile birleştirerek, bazı teknik ayrıntıları olsa bile devleti Katolikliğin temsilcisi Roma Vatikan benzeri bir yapıya dönüştürmüştü.
Genel anlamda sağ diyebileceğimiz bu durumun biz Çerkes milletinin hayatında ne şekilde tezahür etmiştir? Arkaik planda Çerkeslerin özellikle kıyı bölgelerinde yasayan ahalinin ilk cağlardan itibaren Hıristiyan olduklarını ve gerek Bizans gerekse diğer Latin-İtalyan kökenli Cenevizliler ile hemhal olduklarını görüyoruz. Kıyı vadilerindeki kutsal koruluklarda büyük haçların dikili olması gibi Hıristiyanlığın izleri Çerkeslerin son yüzyılına kadar gelse bile bu etkiler zamanla önemini yitirmiş olmalı ki Osmanlı kaynaklarında Çerkeslerin animist-pantheist bir yapıda oldukları ceride edilmiştir. Buna bağlı olarak Çerkeslerde hayatı dini kaynaklara dayalı yorumu ve sekilendirilmesi ile devletleşmeye giden üst yapıların oluşması olgusu vücut bulamamıştır. Toplum hayatin doğal ihtiyaçlarından fazla uzaklaşmadan, temel geçim ihtiyaçlarında kendine yeterli düzeyin ancak biraz daha fazlasını üretebilmek durumda kalmıştı. Bunun birinci sebebi ise kitap, dolayısıyla yazı ve teknik ilerleme anlamında kültürel birikimin yeterli düzeyde aktarılamamış olmasıdır. Yüzyıllar böylelikle kolayca yitip gitmişti. Çerkes toplumsal hayatında askeri faaliyetler birincil faaliyetler olarak devam ede gelmişti,
Teknik ve onun elinde tuttuğu dünyanın değişen şartlarına uyum sağlayamama ve etrafındaki çemberin giderek daralması Çerkesleri bir üst akıl arayışına itmiştir. İşgalci dolayısıyla düşman konumda olan Rusya’dan transfer edilemeyen bu üst akıl, deniz ötesinden yani Osmanlı’dan aktarılmaya çalışılmıştır. Çerkeslerin son yüzyılı toplum içinde her iki yönden de taraftarları olan bu üst akılların kavgasına şahittir. İşgalciye karşı koymada verdiği yardım umudu ile Osmanlı-İslam üst aklı toplumsal anlamda meşru tanınırken, yakındaki komsunun uzaktaki akrabadan daha iyi olduğunu savunan görüş ise gayrimeşru konumda tutularak baskılanmıştır. Kuzeyde Anapa’da Osmanlı kalesi yapılmasına izin veren Zanıko soylularının, güneyde ise Berzeg aşireti ileri gelenlerinin Osmanlıcı tutumları, Rus hududuna daha yakın ve savunulması daha zor düzlük bölgelerin temsilcileri olan Bjedug,Çemguy soyluları Hajemuko, Boleteko gibileri ise diğer üst akil tarafgirliğini işaret eder.
Feodal zihniyetin maddi varlıklarda ve dış çevreden elde edilen bilgide gördükleri (Osmanlı-Rus devletlerinde de olduğunu anladıkları) hiyerarşiyi kendi düzenlerine aktarmalarına ve toplumu üst üste binmiş katmanlı doğal bir yapı olarak kuran söylemlerinin tersine asil geniş ve aktif halk hareketlerinin başını dolayısıyla halkın gerçek temsiliyetini ise özgürleşme, eşitlik taraftarı ve yabancı bir üst otoriteye bağlanmaktan kesin kez imtina eden ve kendisi kalma çabasındaki milli hislerin harekete geçirdiği toplumsal örgütlenmeler çeker. Abzah-Sapsig-Natuhay kabilelerinin tamamını ya da en kalabalık kesimlerini kapsar. Hatta daha evvelinden doğu Çerkesyanin düşmesi akabinde işgalcinin otoritesini kabul etmeyip batıya göç ederek savaşa devam eden Çerkeslerin en cesurları olarak da nam salan hajret Kabardeylerini’de içine alır. Milli Yemin ya da Jile Thario Khase adını alan yemin ve gönüllülük esasına dayanan sosyal-politik hareketlerdir.
Bir parlayıp bir sönümleşen bu toplumsal hareketlerin zafiyeti ise her şeyi olduğu gibi devam ettirme arzusunda yatmaktadır. Genelde üst otorite ihtiyacı için kısmen İslam şeriatına dayanmaya çalışa da vaat edilen hayat Çerkeslerin olduğu gibi yaşaya kalmasını ikame etmek üzerinedir ki küçülen dünyanın ahvali buna katiyen izin vermeyecektir. Yani Çar Aleksandr II ile barış için yapılan 18 Ekim 1861 tarihli son görüşmede Abzahlerin temsilcisi Tlışe Tseyko’nun ifade ettiği gibi Çerkesler özgür yasamak haricinde başka türlü hayatta kalma imkânına sahip olmadıkları için tamamen yok olana dek savaşmaya da devam etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Toplumsal havsalada başka bir hayat seklinin mümkün olmadığı ise tamamen o milletin ürettiği geleneğin yani yasama ve ölme bilgisinin eseridir. Özgürlükten kasıt ise kaydı hayat olmak üzere hiçbir üst akıl ve otoritenin hükmü altına düşmemektir.
Toplumsal hareketler ve şahsi manevilerinde temsil edildikleri otoriteler birbirleri ile ve kendi aralarında da anlaşarak ortak bir mücadele azmi ya da sentez geliştirememişlerdir. Zaten bunu yapabilmeleri gerek üst aklın vaaz ettiği hikmetler gerekse, otoritelerin ulaşmayı arzuladığı niyetler dolayısıyla da mümkün değildir. Özgür kalan Çerkesya toprak parçalarında ilk siyasi birliği toplumun çoğunluğunu oluşturan kesiminin desteğini alan, kısmen şeriat’a dayalı yönetin anlayışına sahip, milli hareketin temsilcisi M.Emin Asalay liderliğindeki gazavat hareketi yapmıştır. İlk baslarda sadece Abzah kabilesine hitap etse bile sonradan kısmen zor kullanma yollarını da dayanarak Çerkesya topraklarının neredeyse tamamını otoritesi altında birleştirmiştir.
Ne Rusya’yı ne de Osmanlıyı üst akıl ve otorite olarak tanımayan M.Emin, Osmanlı taraftarlarınca yardım vaadiyle kandırılarak gönderildiği İstanbul’da tutuklattırılmış ardından da Şam vilayetine sürgüne gönderilmiştir. Sürgünden kaçarak bölgeye dönen M.Emin yine coşkulu halk desteğini arkasına alsa da kurduğu Çerkesya milli birliğinin ise Osmanlı generali rütbesinde Çerkesya’ya umum vali olarak gönderilen Natuhay Prensi Zanıko Sefer Bey ve Osmanlı ile olan ticari ilişkilerinin Osmanlıyı matbu tanımayan M.Emin yüzünden zedelendiğini bahane eden Berzeg aşiretinin Osmanlı taraftarlığı yüzünden kısa sürede yıkılıp gittiğini görmüştür. Milli birliği yıkan Osmanlı-Türk taraftarı güçler daha sonraları 13 Haziran 1861 de Özgür Çerkesya adında yeniden bir meclis toplamayı başarsa da bu girişim sembolik kalmış halkın ileriye bakan umutları kırılmıştır.
Askeri bir toplumun aristokrat yasaları demek olan Adıge geleneğinin teorisi, dünya çapında geçerli olan bilimsel iktisadi ve sosyal gelişimlerin sonucunda işlevselliğini yitirmiştir. Askeri yenilgiler toplumsalı kuran geleneksel yapılara olan güveni derinden sarsarak onların çökmesi ile sonuçlanmış ve halk büyük bir şaşkınlık ile olup biten olaylar ardında sürüklenerek olabilmek en kötü akıbete duçar olmuştur.
Çerkesya’nın 21 Mayıs 1864 de işgale yenik düşmesi ile halkı hayata bağlayan en güçlü zincir de kırılmıştır. Toplum kendi yasama ve ölme bilgisini sürgün yılları içinde yitirmeye başlamıştır. Buna mukabil Osmanlıcı veya Rusyacı zihniyet tutumları güçlenerek varlıklarını devam ettirmiştir. Daha Çerkesya düşmeden başlayan bu derin ilişkiler Osmanlının son dönemlerinde özellikle Çerkesler için Wubıhlar ve Rusya ile 1877-78 savaşında Osmanlıcı tutumun gerçekleştirdiği müdahale ile Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan komsu Abhazlar üzerinden artarak devam etmiştir. Osmanlının son dönemindeki Wubih ve Abhaz devlet adamı asker vb sayısı bu küçük Çerkes kabilesi ve komsu halkın toplam nüfusu ile kıyaslanamayacak kadar ilgi çekici miktarlardadır. Cumhuriyet ile birlikte bu işbirliği de zaman zaman yara alsa da devam etmiş gözükmektedir. Çünkü her devletin arşivi ve buna dayalı devlet akli vardır özellikle kendisini doğrudan alakadar eden durumlar ve coğrafyalar için kontrol mekanizmaları geliştirmek istendiğinde ya da bazı özel politik deneyimlerin hayata geçirilmesinde arşivlerine yani devlet aklına sıklıkla başvurur.
Osmanlıcı tutum birinci dünya savasında da kendini göstermiş Karadeniz kıyılarına yine bir çıkarma hareketi yapılması planlanmış bu amaçla cepheye taşınan Çerkes liderlerini taşıyan iki gemi Trabzon açıklarında Rus gemileri tarafından batırılmıştı. Eski liderlerin çocukları olduklar için camia da sözü dinlenen Kafkas kökenli bazı kimseler Türk hatta Alman Genelkurmayına kadar götürülerek bir dizi görüşmeler yapılmıştır. Netice de Kafkaslarda kaymak yiyelim türküsü esliğinde 1917 Ekim ihtilali ile savaştan çekilen Rusya’nın perişanlığını fırsat bilen Kafkas Ordusu Bakü üzerinden Dağıstan ve Çeçenistan’a girmiş buralarda Şimali Kafkasya adi altında şimdiki Rusya’nın Kuban-Karadeniz kesimini içermeyen bir devlet kurulmasının temelleri atılmıştı. İlerleyen süreçte şimali Kafkas devleti kendisini lağvederek askeri güçlerini Kızıl Ordunun karşında direnmeye çalışan Çar yanlısı General Denikin’in emrine vererek sahneden çekilmiştir. Kalan devlet erkânı ise Osmanlıya geçerek Şimali Kafkasya’nın özgürlüğünü Trabzon da ilana mecbur kalmışlardır. Kızıl Ordunun petrol bölgelerine inmesini istemeyen İngilizlerin desteğindeki Denikin yenilmiş, Kızıl Ordu şimali Kafkasya üzerinden geçerek Bakü’ye oradan Tiflis’e girmiş buna mukabil İngiltere de Iran i işgal etmiştir.
Şimali Kafkasya birliği fikri üst aklın ideal bir yansıması olarak varlığını devam ettirmiştir. İkinci dünya savaşı ile birlikte Alman işgaline giren kuzey Kafkasya bölgesinin sürgün torunları yine Alman Genelkurmayının kapılarını aşındırmaya başlamışlardır. Bu harekette iki kola ayrılarak belirginleşmiştir. İlk kol Promete adını alan ve Gürcü aydınların başını çektiği sol-sosyal demokrat özgürlük yanlıları ile Kavkaz adını alan daha çok kuzey doğu Kafkasya gruplarının (Çeçen-Dağıstan) temsilcileri olan ve Turancı-İslamcı akıma yakin sağ-milliyetçi kökenli kişilerden oluşuyordu. Savaş boyunca Nazi Almanya’sı saflarında yüz binden fazla Kafkasyalının savaştığı öne sürüldü ve Alman orduları ile birlikte geri çekilen binlerce Kafkasyalı sivil halk İngilizler tarafından SSCB diktatörlüğüne teslim edildiğinde Avusturya Drauda kursuna dizilerek bir faciaya kurban edildiler.
Savaş sonunda Sovyet tehdidine göre yeniden yapılanan Avrupa ve NATO ülkelerinde birisi olan Türkiye’de Teşkilatı Mahsusa ve Kuşçubaşı Eşref geleneği devam etmişti. Bu yapılanmanın aşamalarında eskinin yenik düşmanı olan Almanya’nın SSCB üzerindeki istihbarı bilgisi ve Kafkas kökenlilerle olan derin bağları da etkili olmuştu. Teorik bazda ise Çerkes milliyetine ait olan hemen tüm kültürel objeler ve geleneksel değerler (khabze) asil kimliğinden sıyrılıp anonimleştirilerek "Kafkas" menşesine taşınarak anti-Rusist üst ideolojik kimliğin oluşumunda kullanılmıştır. İdeolojiler belli bir dünyanın sorunlarını çözmek üzere hazırlanmış bütünler, terkiplerden oluştuğu bilinmesine rağmen Kafkasyacılık ideolojisinin Çerkes Sorununa deva olup olamayacağı hiç düşünülmedi. Bu ideoloji Çerkes toplumundan beslendi ama onun için çalışan bir fonksiyonellik geliştirmedi tam tersine Çerkes olan her şeyi muallâkta tuttu.
Daha doğru bilenin ya da doğal olarak (yas veya soy avantajı ile) daha yetkili olanın rehberliğine dayanan idealist hiyerarşik şimali Kafkasya idealist yansıma tezi 60–70‘ler boyunca üst akıl olarak yani Kafkas kökenli diasporik toplumların tek hayatta kalma şansı, anti-Rusçuluk ise tek siyasi varlık nedeni ve manevra alanı olarak geçerliliğini korudu. Savunucuları devletle işbirliği halinde ve onu sahiplenerek ve de ona sorun çıkartmayacak bir şekilde Çerkesleri ataerkil hiyerarşik yapıda tutmaya çalışırken devletin kendilerine ayırdığı bürokratik kotalardan hem kendilerini hem de çevreleri faydandılar. Cumhuriyet yönetimlerinde ilk örgütlenmeler Kafkas Türkleri adıyla Türkçü-Turancı devlet politikasına uygun halde gerçekleştirildi. Buna mukabil 70ler den itibaren kapalı toplum yapısını kırarak dışa açılan Çerkesler, eğitim-öğrenim olanaklarının çeşitlenmesi ile bilginin elde edilebilme yolunda yapılan zihni tutum değişiklikleri sayesinde kendilerini sol-sosyalist toplum yorumlarına ve ideolojik bakış açılarına açtılar. İlk baslarda cılızda olsa giderek kuvvetlenen materyalist yansımalı hayat yorumu ülkenin görece serbest örgütlenme ortamından da destek alarak kısa surede sağ kesimi derneklerde pasifleştirmeyi başardı ve nihayetinde sağ kesimi toplumsal örgütlenme ve karar mekanizmalarının tamamen dışına savurdu.
Materyalist teori idealizmin karşı kutbu olup asil gücünü de idealizmin dayandığı postulları reddetmekten alır. İdealizmde var olan yaratıcı, kuşatıcı, kapsayıcı, hayata müdahil olan üst akıl-ruh ya da tanrısal zihnin yerine bilgiyi kendi başına var olabilen somut maddesel nesneler ile insan zihni arasındaki düzlemde arar. Maddeyi belirleyici töz (cevher-monat) ve zihinsel olan her şeyi maddi gerçekliğin iz düşümü olarak kabul eder. Algılanamayan hiçbir şey gerçeklik kategorisinin içine sokulamaz. İdealizmdeki bilinçli, tasarlayan, irade sahibi üst zihin faktörünün yerini materyalizm de bilinçsiz, iradesiz, amaçsız maddi cevre almıştır. Dış gerçekliğin zihnimize yansıması ve algılarımızı oluşturması da ancak maddenin kendi gücü ile mümkün olur demekte ve maddeye gölge tanrı rolü biçilmektedir.
Maddi gerçekliğin dış yüzü olarak kabul edilen fenomenal (algılanabilir (numen-algılanamayan)) dünya ile gerçek dünya arasındaki ayrımın göreceli olduğunu, ikisi arasındaki farkın ise bilgimizin artması ile kapanacağını ileri sürer. Diğer bir anlatımla tam gerçeklik bizim dışımızda, kendine has bir takim maddi koşullar, devinimler ve kanunları ile vardır. Maddeye içkin (mündemiç) olan şey değişim yasasıdır. Bizim onu anlamamız ise zaman içerisinde bilgimizi-algılarımızı genişletmemiz sayesinde mümkündür. Gerek insan gerekse onun dışındaki maddi dünya hakkında bilinemeyecek hiçbir şey yoktur. Zira maddi dış gerçeklik insan zihnine doğrudan yansır ve bizim sadece şuan bilmediklerimiz vardır demektedir. Böylesi bir ortamda insan bilgiyi ve bilinci kendi zihninde ve eyleminde aramak zorundadır.
Herkesin zihinsel dünya algısı ayni dış gerçeklikten kopyalandığı (yansıdığı) halde, herkesin dış gerçeklik hakkındaki görüş ve algıları farklı olmaktadır. Bu sorunun yanıtını bazı insanların daha bilgili oldukları seklinde vermektedir materyalizm. Kimin daha bilgini olduğunun sınanması ise ancak eylemle kanıtlanabilir. Başka bir açıdan bakıldığında eldeki bilginin doğruluğu da ancak eylemle kanıtlanabilir demektedir.
Bazı insanların daha bilgili olduklarının varsayılması, materyalist felsefede de idealizmi andıran bir hiyerarşi yaratmıştır. İdealizm toplumu sosyal-etnik-dini gurupların hetorejen bir hiyerarşi içinde tutarken, materyalizm insanları ve toplumları öznelliklerinden sıyırarak tek tipleştirme teorisine mahkûm etmektedir. Bir bilenin ya da daha iyi bilenlerin, hatta dış gerçekliği tam olarak anlayıp, yönlendirebilenlerden oluştuğu varsayılan teorisyenler zümresi eliyle devlet aygıtını kurmakta ve yatay olarak homojenleştirdiği halk yığınlarının üzerinde bu hiyerarşiyi yükseltmektedir. Toplum, aydınlanmışlar ve bilinçsizler olarak kategorize edilerek bilinçli kabul edilenler tepede alternatifsiz bir hiyerarşiye oturtulur ve sistemin gözünden düşmemek şartıyla neredeyse kutsanır.
Bilgi ve bilinç, devlet tarafından üzerinde tekel kurulabilecek bir kamu sahası haline getirilerek denetlenir. Böylelikle otoriter zihniyetin toplum üzerinde kurulması sağlanmış olur. Bu hiyerarşi, ürettiği yargılar ile insanları üzerinde değişikliğe gidemeyecekleri, ancak anlamaya çalışabilecekleri yasalara mahkûm eder. Yönetim, sürekli bir eğitim faaliyeti içinde gözükse bile bu yapılanların çoğu toplumun ne düşünmesi gerektiğini belirlemeye yönelik propaganda programlarından öteye geçmez. Düşüncenin devlet sahasına girmesi ve özel alanların yok edilmesi insanları robotlaştırır. Dış gerçekliğin tanınması beraberinde insanin özgürleşmesini getirmesi gerekirken materyalist-maddi otorite kitleyi esir alır. Yönetimle anlaşamayanlar zaten maddi-manevi baskı içinde bunalırken, destekçileri ise gerçekliği üst otoritenin anladığı şekilde anlayamamanın endişesi ve bir gün cezalandırılma ihtimalinin getirdiği korku ile yasamak zorunda kalırlar.
İlahi dinler insanın tanrı karsısında eşit olduğunu vazederken, Fransız devriminin öncüleri, insanın akıl karsında eşit olduğunu haykırdılar. Devrimden sonra kurulan ulus devletler, insanların kanun karsısında ve siyasi katılım konusunda eşit olduğunu yasalaştırdı. Fethedilemeyen tek eşitsizlik kalmıştı, onu da sosyalizm hedef tahtasına koydu; iktisadi eşitlik. Başarabildi mi hayır! Çünkü birinci sınıfı iptal ettiklerini yani imtiyazları ve imtiyazlı zümreleri ortadan kaldırdıklarını söyleyerek herkesi üçüncü sınıf kirli vagonda seyahate mecbur ettiler. Oysa arada birde ikinci sınıf diye bir yer vardı? Burayı ise otoriteyi yani devleti ve teoriyi temsil edenler kendilerine ayırmışlardı. Aparatchiki (örgüt adamı) denen muazzam siyasal aygıtın ve dev sanayi kuruluşları ile en büyük toplumsal katılım kurumları olan sendikaların yöneticilerinden oluşan nomenklatura bu ikinci sınıfın konforuna çöreklenmişti.
Yukarıda izaha çalışıldığı sekli ile materyalist yansımacı görüş 70"ler itibari ile Çerkes dünyasının içine eğitimli genç nesil vasıtasıyla girerek toplumsal kurumlarda kendini hissettirdi. Pek çok bölgede de rutine bağlanan dernekçiliğin yönetimini üzerine alarak toplumsala yeni bir ivme ve hareket alanı getirerek dalgalandırdı. Kendisi ülkesel bir güç olmasa da, ülkesel güçlerle birlikte çalışılarak ulaşılması gereken merhale ülkesel çapta yapılacak bir sosyalist devrim ile Çerkeslerin toplumsal durumlarının düzelerek, devrimden sonra mutlu, umutlu bir geleceğe kavuşacakları önermesini işliyorlardı. Ancak Çerkesler bu yola sol siyasete hâkim güçlere nazaran çok geç girmişlerdi ve böyle bir ortaklaşmaya, Çerkeslerin komşuları ile olan genelde sorunlu ilişkileri izin verebilir miydi? Ayrıca komşularının Çerkeslere, devlet tarafından müsamaha gören halk sıfatıyla, geçmişten gelen bazı olaylar doğrultusunda pekte iyimser bir bakış açısıyla yaklaşmadıkları bilinmekteydi. Kaldı ki Çerkeslerin sosyal bünyesi bu tür bir sosyalist harekete olanak tanır mıydı? Eğitim ve bilgi donanımları buna yeterlimiydi?
Ülkesel durumun sosyalist devrim neticesinde düzelmesi ile Çerkesler için vatan arayışı da son bulacak, halkların kardeşliği ışığı altında Çerkesler, sonsuza dek tüm toplumsal haklarını elde etmiş olarak, varlıklarını garanti altına almış sayabileceklerdi. Fakat özellikle tarihte nerdeyse uzun soluklu hiç bir devlet otoritesi kurmamış olan Çerkesler, kontrol mekanizmalarının son derece arttığı bu çağda otoriter ve baskıcı bir devlet anlayışına nasıl adapte edilecekti? Kaldı ki sosyalizmde bilgi, bilinç ve özgürlük birbiri ile bağıntılı kabul edilerek otorite eli ile dağıtılır ya devrimden sonra Çerkesleri yeterli görmeyen bir anlayıştaki teorisyenler zümresi iktidara gelirse o durumda yapılan tüm hesaplar hayal olup uçacak, Çerkeslere zorunlu ikametgâhlar, çalışma kamplarının yolu gözükebilecekti!
Sosyalist hareketin içindeki Çerkeslerin dünya görüşü ağırlıklı olarak Türkiye’de yapılacak sosyalist bir devrim ile halkın var olma problemine açıklık getirmek isteyenlerden oluşmaktaydı. Ancak yapılacak devrimden sonra sosyalist bilinç ile eğitilecek halkın, yine sosyalist teorinin altında mutlu yaşayan anavatanına geri dönüş yapması gerektiğini de savunanlar azınlık da olsa vardı. Çerkes etnik kimliğinin içeriği, sosyalist Çerkesler nazariyesinde de net değildir. Tıpkı Kafkasyacı idealist görüşte olduğu gibi, sosyalist bakış açısındaki Çerkeslerde, Çerkes kimliğini Kafkasyalılık olarak algılıyorlardı. Bu yanılsama halinde ortaklıkları halen devam etmektedir. Bütün bunlarda gösteriyor ki devrim olsa ve Çerkeslere bir imkânlar silsilesi tanınsa bile Çerkes kimliği sosyalist intelijensia tarafından, materyalizmin halkları yatay düzlemde homojenleştiren bakış açısına uygun olarak, Kafkasyalılık durumuna indirgenecekti. Bu önermeye uygun olarak sol-sosyalist yayınlarda, Kafkasyacı sağ akımlarla türdeş bir şekilde Çerkes kültürel objeleri veya değerlerini anonimleştirilerek genele mal etmişlerdi. Çerkes kimlik tanımı, emperyalist feodal işbirlikçi düzenekte geri kalmış bir coğrafyanın otantik halkları olarak kurgulanan, toplumların ortak adı olarak paylaştırılacak ve halkların gelişimi, ilerici olduğu lanse edilen sosyalist çizgideki kalkınma paydasına dayandırılmaya çalışılacaktı. Çerkes sürgünü ise sömürgeci Osmanlı-İngiliz yönetimlerinin, Çerkes feodal işbirlikçileri aracılığıyla kışkırttıkları bir olay olarak betimlenecekti,
Neyse ki devrim olmadı ve bizler bu tecrübeyi yasamak zorunda kalmadık. Tarih başka türlü yaşanması mümkün olmadığı için bu şekilde tecelli etmiştir. Ancak yaptıklarımız kapasitemizin azami sınırlarını göstermez, daha iyisini her zaman için yapabileceğimizi de düşünmeliyiz. Sosyalist devrim arayışlarının Çerkesler için kısa süreli ama gelecekte toplumsalı kurma ve yorumlama diskurlarını şekillendiren bir yüksek dozajda gerçekleştiği, durağan toplumsal bünyeyi sarstığı ve onu yeni çağrılara açtığı da bir gerçekliktir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile kapatılan dernekler, yedi sene sonra yeniden açılmaya başlandığında, bu sosyalist kavrayış kendini devam ettirecekti. Fakat artik devrim arzusundan sıyrılmamış olsa bile dernekleri sosyalist bir eğitim kampı gibi de kullanmayacaktı.
Görüldüğü üzere gerek idealist gerekse materyalist dünya görüşleri ve gerçeklik yorumlarında, Çerkes kimliği ancak ekledik bir dizaynda hayat bulmakta tek başına bir gerçeklik olarak var olamamaktadır. Dolayısıyla Çerkeslerin, asimilasyonunda birinci etken, devlet yönetimleri tarafından yapılan reel baskılardan çok, iç dinamiklere yön veren aktörlerin kendi kendilerini sıfırlayan bir tanımlama sıkıntısından kaynaklanmaktadır.
1987 de yeniden açılmasına izin verilen derneklerde, sosyalist tabandan gelen bir ağırlığın devam ettiğini görüyoruz. Çoğunluğu oluşturan sağ kesim ise, sol tarafından aktif olarak dışlanmanın ve üstünkörü düşmanlaştırılmadan dolayı aldığı psikolojik yaralar nedeniyle, Çerkes dernekçiliğine dolayısıyla Çerkesliğe hemen geri dönemeyecekti. Sosyalistlerin dernekçilikteki bu ideolojik ağırlığı kısa sure sonra SSCB’nin çöküşü ile birlikte yerini liberal kokulu baş dönmelerine bırakmıştır. Bu esnada imdada yetişen Abhazya savaşı olmuştur.
Yeni dönemde derneklerde toplumsalı kurgulayan bakış açısı, materyalizmi tümüyle reddetmeyen, insan bilgisini dış nesnelerin toplamına indirgeyen duyu deneyimlerinin birikmesini, nesnelerin niteliklerinin zihnimizde birikmesi anlamını taşıyacağını söyleyen mutlak karşılıklılık teorisine dönüşüm yapmıştı. Madde-zihin veya dış gerçeklik/insan ilişkilerinde, her hangi bir tarafın mutlak belirleyiciliğinden ziyade, iki öğe arasında bir karşılıklılık ilişkisi vardır diyen teoriden güç alan seküler kesim, Abhazya ile kurdukları aynılaştırmaya varan özdeşleşme sonucunda kendilerini yeniden üretme ve ifade etme olanağı buldular. Uyum sorununu ise Abhazligin devlete sahip olması dolayısıyla Çerkesliğin gelişmiş yanı olduğu varsayılarak aşılmaya çalışıldı. Adıge-Abhazcılık Çerkes dünyasında yeni boy veren sol tandanslı burjuva eliyle işletime sokuldu ve bu klik Rusçu politikaların toplumsal bünyeye transferi görevini üstlenirken, Çerkesleri Abhazya üzerinden pasif konumda tutma pratiklerinin karşıtlığında, Rusya tarafından iktisadi ve siyasi taltif edildiler.
Adige-Abhazcılık denen yaklaşım, renklerin nesnelerde aynen var olmadığını bildiğimiz halde, algıladığımız rengin o nesnelerin bir özelliğine tekabül ettiğini gösteren teorik açıklamadaki gibi bir yaklaşımla, Çerkesliği ayırt edici birtakım niteliklerin toplam sonucuna sahip olan, ama bu niteliklerin esas sahibinin asla bilinemeyecek olan bir bütün kalmaya zorluyordu. Yani Çerkeslik diye birşey var fakat bunun sahibi belli değildi. Bu noktadan sonra sol dernekçiler, aynı zaman aralıklarına denk gelse bile anavatanda yaşanan, Çerkes uyanışının diasporaya taşmasını, eski politbüro dostlarını kızdırmamak için engellendiği gibi daha sonraları, DÇB gibi kilit örgütlere Abhazlarında alınmasını sağlayarak, Abhaz bağımsızlığını, Çerkeslerin gözünde rasyonel hale getirmeye çalıştı. Ne var ki bu örgütlerin Rus devlet aygıtı tarafından ele geçirilmesi operasyonu da yine Ankara’nın gönderdiği delegelerin oyu ile başarabildi. Çerkeslik uzun yıllar boyu halk dansları seremonilerine indirgenirken, bilinçten düşürülen Çerkesler, siyaseten Abhazlıgın eş güdümüne bırakıldı. Çerkesler edilgen konumda tutulurken, Abhaz siyaseti, Çerkes dünyasının baş aktörü haline yükseltildi.
Sol eğilimli business class Rusofil aktörler tarafından, Çerkes etnik kimliği bir kez daha yıkıma uğratılmış ve anavatanın sesi, Abhazyanin bağımsızlığının önemi aldatmacasına kurban verilmişti. Derneklerde veya diğer sosyal ortamlarda birlikte olmanın realize ettiği, duyu deneyimleri ile elde edilmeyen hiçbir şeyin zihinde var olmayacağı tezinden hareketle, Abhazya üzerinden toplum geneline kardeşlik-dostluk-akrabalık kavrayışında sürekli üzerine boca edilen görüşler sonucunda, kolektif zihniyette bir beyin yıkama operasyonu gerçekleştirilerek sadece Abhaz-Çerkes ilişkilerinde değil, aynı zamanda Çerkesler, dış gerçeklik konusunda da Abhazya üzerinden bir bağlam kurmaya zorlandı. Ve Abhazya sanki Çerkes Sorununun bir parçasıymışçasına zihni bir bütünsellik yaratılmaya çalışıldı. Oysa gelinen noktada Abhazya’nın, Çerkes toplumuna, Rusya’dan ihale kopartanların dışında iğnenin ucu kadar bir faydası da olmamıştır. Abhazya’nın bağımsızlığını güden ve propaganda eden dernekçi Çerkesler, halkı yalanlarıyla aldatmışlardır. Kaldı ki dernek ortamlarında bir arada olmalarını zihni tutumları oluşturan bir deneyim sayanlar, bu ortamlarda çoğunluğun her daim Çerkeslerden oluştuğunu ise görmezden gelmişlerdir.
Siyaset teorisi, bu minval üzerinde sahipleri olan oportünist (fırsatçı) çıkar çevreleri tarafından el üstünde tutulurken, halka sunulan yapay gerçekliğin dayanağını, harekesin duyuları ile gerçekliğin kendi kabiliyetince bir kısmını anlayabileceğini öngören yaklaşım oluşturmaktadır. Çerkes dünyasında rölativist yaklaşımlar bun dahi esası oluşturur. Kimse tek başına gerçekliği bilmediği ve temsil etmediğine göre, aralarında farklı algılar, yorumlar olsa da tüm insanların isteklerinin bir arada harmanlanmasını sağlayacak düzenleyici nötr mekanizmaların kurulması gereklidir. Bilinen adi ile Kafkas Kültür Dernekleri topluma bu yapay gerçekliğin insanlar tarafından deneyimlendiği ortamı sağlama işine yaramaktadır.
Mekanizmanın nötrlüğü yani kimseye ait olmama, hiçbir görüşü temsil etmeme şartı sağlanırsa ve meşruiyeti de topluma kabul ettirilirse, toplum buradan çıkacak sonuçlara da razı olacak demektir. Ancak bu merkezlerden çıkacak sonuçlar hiçbir gerçekliğe hitap etmeyen yine nötr kararlar olacaktır ve toplumu edilgen pasif konumda tutulmasına yarayacaktır. Tıpkı dans ve müzik şölenlerin de olduğu gibi toplum, gerçeklikle yüzleştirilmeden, Çerkeslik sadece sanal ya da salon ortamlarına indirgenecektir. Toplumsal katma değer ya da bilinç kazanma deneyimi ise söz konusu bile olmayacaktır. Nitekim Kafkas Kültür Dernekleri, Çerkesleri doğrudan ilgilendiren hiçbir olayda lokomotif olmak bir yana taraf bile olmamış, buna mukabil tarihi olarak Rus müttefiki olan Abhazya’nın bağımsızlığı gibi tamamen siyasi bir konuda ise Rusçu politikaların güdümünde hareket ederek tam destek vermiştir.
Kuruluşları itibariyle nötr olan yani herhangi bir gerçekliği temsil ettiği iddiasında olmayan yapıların, ellerinde bireysel isteklerinin dışında hiçbir veri olmayan üyelerinin, bu sıfır toplamlı oyunda sonucu değiştirmek için bir şeyler talep etme meşruiyeti de olmayacaktır. Bu yüzden bu dernekler, yapısal olarak asla içeriden değişemezler. Değişemedikleri için toplumu da zamanın gerisinde bırakmaktadırlar. Derneklerin içerisinde kalıpta onları evrime sokacağına kani gelmek imkânsızı zorlamaktır. Bu zihniyet kalıbı referans alınarak inşa edilen toplumsal yapılar, insanların birbirini anlaması, etkilemesi, üzerine değil, sadece birbirlerinin bilgisine karşılıklı olarak saygı duydukları bir ortamı paylaşmaları yönteminde iş görmektedir. Herkesin gerçekliğin bir parçasını kendince algıladığı varsayılır ama bilginin sınanması ve geçerli ya da geçersiz kılınması söz konusu edilmez. Birlik teorisi de bu kurumların söylemlerinin içerisinde yer almakta ama hiçbir şeye taraf olmamak ve varsa kabiliyetlerini sıfırlamak suretiyle geçerli bir argümana dönüşememektedir. RF’nin beslediği oligarşi kliğinin ortaya sürdüğü birkaç malikatür meczup tip, hiçbir şeyi değiştirmeden her şeyi değiştirmek gibi bir budalalığı, bu sıfır toplamlı oyunun vaizliğini, dostluk-kardeşlik-akrabalık gibi kimsenin reddedemeyeceği değer yargılarının ardına sığınarak yürütmektedirler.
Mutlak karşılıklılık teorisi herkesin bilgisini güvenilir kıldığı için bu bilgilerin bazısının gerçek bilgi olduğunu öne sürmenin de imkânı yoktur. Yani herkes elindeki ile yetinecek, bütüne yükselmeye toplumsalı düzenli kılmaya bu bilgilerden yola çıkmak hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. Bilgi hiyerarşisinin dışlanması, toplumun kendisini otomatik olarak denetlediği rasyonel otoritenin de ortadan kalkmasına sebep olacağından toplum, her gün biraz daha fazla çözülecektir. Zaten sol-sosyalist eski tüfekler ve dernekçiler, RF konusunda hemen her şeyi olumlamakta ve Çerkes dünyasının geleceği için pek bir sorun görmemekte, endişe duymamaktadırlar. Onlar hala facebook’da kurdukları gizil dönüşçü gruplarında kimin dönmesi, kimin (sağ-muhafazakâr kesim) dönmemesi konunda trajikomik muhakemeler ile meşguldürler. Döndükleri ülkeye Çerkesya diyemeyecek kadar da ürkekler.
Batı da yüz yıllar süren yürüyüşün eseri olan birey, akıl ve hürriyet gibi üç sütun üzerinde yükselen liberalizmin, felsefi kaynağı sayılan mutlak karşılıklılık ve rölativist görüşler, piyasa mekanizması ve fiyat sistemleri aracılığı ile bireysel iktisadi tercihleri kamusal alana taşırken, liberal demokrasi mekanizması ve oy verme sistemi de, bireysel politik kararların anonim bir şekilde toplumsal kararlara dönüşebileceği işlevini siyasi katılım alanında gösterir. Bu tercihleri yapan ve çarkları döndüren ise güçlü orta sınıfın talep karlığı ve siyaseti asillerin elinden alan burjuvazinin ihtiyaçları ve tahkimatıdır. Bizim toplumsalı yönlendirecek ekonomik olarak güçlü orta sınıf erklerimiz olmadığı gibi, halkı için anavatan ya da diasporada siyaset yapan karizmatik şahsiyetlerimizde ortalarda gözükmemektedir. Dolayısıyla dışardan bakıldığında örgütlü gözüken ama aslında sıfır toplamlı bir oyunda kendini eğlendirip vakit öldüren ve giderek halkın sonunu getiren bir sivil toplum kurulusu yapımız var. Son dönemlerde tabelalarda isim değişiklikleri yapılsa da yeterli değildir. Ankara merkez hala çok güçlü ve değişimin önündeki en büyük kısıtlayıcıdır. Ankara’nın statükosu tamamen yıkılmadığı surette bu nötr yapılar Çerkeslerin kuyularını kendilerinin kazdığı mezarlıklara dönüşecektir. İçerik dolayısıyla toplumsal kuramın kabulünde, mutlak çoğunluğun çıkarını gözeten ve sosyal eylemin büyük çoğunluğu mutlu ve güvenli kılmasını amaç edinen köklü değişikliklere gidilmedir.
Aynı kulvarda yeniden koşmaya başlayan sağ dernekçiler ise, Çeçenistan savaşından umut bularak kısa bir dönem seslerini gürleştirdiler. Fakat Türkiye’nin siyasal ortamının irtica endeksli gerilmesi Çeçen savaşından yeterince politik getiri toplanmasını engelledi. Çerkes Sorununa ise birleşik Kafkasya’nın kurulmasından sonra kendiliğinden ortadan kalkacak bir mesele olarak bakılmaya devam etti. Hiyerarşiyi yeniden kurmak isteyen eskinin feodal artıkları, Çerkes kimliğinde yaptıkları tahribatla kendini gösterdiler. Kuzey Kafkasya da uluslar arası bir örgütlenme olan konfederasyon girişimini diasporaya uluslaşma olarak anlattılar. Dillerinin ucunda her an birleşmekten bahsedenler, konu Çerkeslere geldiğinde kendilerini ayrıştırmaya yöneldiler. Masal kahramanlarına benzetmeye uğraştıkları tarihi kişilikler üzerinden kendi liderlik mitlerini inşa etmeye çalıştılar. Çerkesya ile ilgili nerdeyse her popüler olayı ve olguyu çarpıtmaya çalışarak Wubih ya da Berzeg damgası vurmaya uğraştılar. General Rayevsky ile konuşan ve general şu kuşu sana veriyorum git kendin al diyen Indaryiko Mehmet’i, Car ile konuşan Bjedug prensi Hajemuko Hace’yi, İngiltere’ye yardım istemek için giden Husht Hasan isimlerini tahrife yöneldiler. Tarihte Kafkasya kitaplarında Şhapsığ kahramanları Duguj’un, Mansur’un, Kızbeç’in resminin altına Wubih soyluları yazdılar. İkinci dünya savaşının Kavkaz ekolünden gelenler, 12 yıldızlı Adıge bayrağının milli olmayıp, Kafkas halklarını temsil ettiğini yaydılar. Rus işgal güçleri tarafından, Çerkes-Rus savaşının bitişinin kutsandığı ayin ve askeri geçit töreninin yapıldığı Krasnaya-Polyana düzlüğünü, son direniş kalesi gibi efsaneleştirerek gerçek dışı bir takim kurgularla hayali tarih yazımlarına girdiler. Oysa General Heyman 12 Martta Soci yi tek kursun atmadan almıştı. Doğuya özgü edebiyat yolu ile milletleşme teorisini sonuna kadar kullandılar fakat sonuç istedikleri gibi çıkmadı.
Birleşik Kafkasya idealizminden kopup gelen coşkunun sonu Adığe’liğin reddi ve cürümü kadar yer yakan ateşli Wubih milliyetçiliği gibi bir sapkınlıkla noktalandı. Soçi olimpiyatlarının yapılmasına engel olunamayınca toplumsal bünyede etnik Çerkes milliyetçiliğini canlandıran 21 Mayıs eylemlerine dahi anakronizme bulanmış bahaneler ile son verildi. En son olarak Berzeg aileler birliği adli oluşum yıllardır düşman ilan ettiği Rusya’dan Wubıh halkının yeniden canlandırılması yönünde destek istemiyle ortaya çıktı. Birleşik Kafkasya ideolojisini tekellerine alanlar bunu şahsi konumlarını pekiştirmenin ifadesi haline getirdiler.
Sağ, geçmişte toplumsal mekanizmalardan tart edilmenin acısını yeni dönemde Çerkes kimliğine saldırarak çıkarmaya çalışmakta ve hem birleşikliği savunan hem de ayrı etnik kimlik inşa etmeye çalışanların manipülatif açmazlarında bocalarken kendini yeniden üretememenin sıkıntısını da son raddesine kadar bünyesinde hissetmekte. Çünkü muhafazakâr olmak bazen en zor iş olmaktadır. Çünkü neyi kimin için muhafaza ettiğini bilmek için iyi eğitimli olmak şarttır. Sağ, devletlerarası münasebetlerde her zaman kendisine bir manevra alanı bulmuş olmasına rağmen, Türk-Rus ilişkilerinin kaçınılmaz olarak iyileşmesinin beklendiği ileriki dönemlerde anti-Rusçuluk politikasının masada figüratif bir ederi bile olmayacaktır. Varlığını sağlıkla devam ettirebilmek için felsefe, ideoloji ya da aynı anlama gelen dünya görüşünde (weltenschaltung) acilen ve büyük boyutta yenilenmeye, şimdiki temsilcilerinin sömürüsünden kurtulmaya ihtiyacı vardır.
Bir diğer kol ‘’ cemaatçi Çerkeslik’’ ise kardeşi feodal hiyerarşik sağ ile hemen hemen aynı nedenlerden dolayı kendi içinde hapis yatmak mecburiyetindedir. Özellikle Türkiye de son iki yılda yaşanan gelişmelere, daha doğrusu hayal kırıklıklarına bakılırsa, devletin önümüzdeki dönemde seküler bir eğilime daha çok değer vereceği ve dini tandanslı öbeklerle işbirliğini sonlandıracağı düşünülebilir. Çerkesliğe ve Çerkes milletine doğrudan yatırım yapmayan, sahip çıkmayan, kimlik tanımlarını muğlâk tutan muhafazakâr örgütlerde, kendilerini ancak Pan-Türkist yapılar içerisinde ifade etmeye ve anti-Rusist yapılarını bu kısır mecralarda kıymetlendirmek zorunda kalacaklardır.
Çerkes sağ ve Çerkes solu arasındaki çatışmanın/uzlaşmazlığın nedeni, bütün dünya da belirleyici olduğu üzere, bilgi edinme yol ve yöntemlerinde ki faklardan ve elde edilen bilgi ile kurulan zihniyetlerin inşa ettiği/etmek istediği üst yapılardaki uyumsuzluklardan kaynaklanıyor olması halidir. Fakat asıl mesele toplumsal mekanizmaların kendi arasındaki mücadelesi değil, bugüne değin Çerkes siyaseti ve toplumsal temsil mekanizmalarının bir türlü kendisi olmayanın ‘’adaletsizlik’’ ürettiği bir devinim üzerinde çalışa gelmiş olmasıdır. Bu adaletsizlik süreci ise halkın kendisini vurmuş ve toplum kendisine yabancılaşarak, halk olma öznelliğini kaybetme noktasına gelmiştir.
Çerkesler olarak halkımız için sürekli adaletsizlikler üretip yayan, iki hücreli aldananlar ve aldatanların bu mahbesinden kurtulmalı; doğru gelecek için küresel kimliğe sahip Çerkes insanın inşa edileceği yapılanma sürecini başlatmak zorundayız,
INTELLIGAM UT CREDAM
Çok süslü hainler ve ihanetler geçmiş analizi olmuş.Yazara teşekkürler.
06 Aralık 2014 Cumartesi Saat 15:50